...

Avrupa Parlamentosu üyesi André Rougé’nin Le Journal du Dimanche’daki yazısı gündemin tam sinir ucuna dokundu. Sert olduğu için değil; Fransa’daki krizin özünü tam yerinden yakaladığı için. Artık bu krizi tek bir yanlış atamayla, başarısız bir bakanla ya da tartışmalı bir reformla açıklamak mümkün değil. Karşımızda, bütün bir siyasal dönemin birikimli etkisi var.

Makronizm çoktan bir cumhurbaşkanlığı döneminin adı olmaktan çıktı. O artık gerilemeyi yönetme biçimi. Gerçeklik kötüleşirken süslü kavramlar üretme teknolojisi. Egemenlik alanının daralmasını “modernleşme” diye sunan, toplumsal aşınmayı “küresel dünyaya uyumun kaçınılmaz bedeli” olarak pazarlayan bir ideolojik çerçeve. Rougé’nin metni tam da bu yüzden Fransız kamuoyunda karşılık buldu: Emmanuel Macron’a kişisel bir saldırıdan ziyade, ülkenin yıllardır süren taviz siyasetine, kurumların aşınmasına ve stratejik öz aldatmaya duyulan yorgunluğu kayda geçiriyor.

Kişisel boyutu bir kenara bıraktığımızda makronizmin özü üç ana hatta dayanıyor. Birincisi, ulusal mantığın önüne konulan ulusüstü öncelikler. İkincisi, borç ve bütçe açığı üzerinden yürüyen, hesabı sürekli geleceğe erteleyen bir ekonomik tercih. Üçüncüsü ise küreselleşmeden, dijitalleşmeden, finansallaşmadan ve metropol ekonomisinden kazançlı çıkan kesimlerin lehine toplumsal yapının yeniden tasarlanması; buna karşılık taşranın, orta sınıfın, çiftçilerin, işçi ve memurların aşağı doğru itilmesi. Dolayısıyla Macron tartışması artık bir liderin mizacı ya da üslubu üzerine değil; hâlâ büyük güç sembollerini taşıyan fakat giderek güç mantığıyla değil, mazeret mantığıyla hareket eden bir devlet modelinin geleceği üzerine yürütülüyor.

Borç, açık ve mali aşınma siyasal norm haline gelirken

Makronizmin mali bilançosu, ideolojik değerlendirmeler bir kenara bırakılsa bile ağırdır. INSEE’nin resmi verilerine göre Fransa’da genel kamu açığı 2024 yılında 169,6 milyar avroya, yani GSYH’nin yüzde 5,8’ine ulaştı. Bu oran 2023’teki yüzde 5,4’lük seviyenin de üzerindedir ve Paris’in başkalarına hatırlatmaktan hoşlandığı Maastricht kriterlerindeki yüzde 3 sınırından çok uzaktır. Aynı yıl kamu harcamaları GSYH’nin yüzde 57,1’ine çıktı. Başka bir ifadeyle Fransız devleti pahalı kalmaya devam etti, fakat eskisi kadar etkin olamadı.

Borç dinamiği ise daha da çarpıcı. 2025’in ilk çeyreği sonunda Maastricht tanımlı borç 3,3454 trilyon avroydu. İkinci çeyrek sonunda 3,4163 trilyon avroya, üçüncü çeyrek sonunda ise 3,4822 trilyon avroya, yani GSYH’nin yüzde 117,4’üne yükseldi. 3,4 trilyon avro eşiği artık bir istisna değil, yeni normal. Fransa Sayıştayı 2026 Şubat’ında yaptığı uyarıda, 2025 açığının yaklaşık 161 milyar avro, yani GSYH’nin yüzde 5,4’ü düzeyinde kalacağını ve borcu istikrara kavuşturmak için çabaların yetersiz olduğunu açıkça belirtti. Bu artık konjonktürel bir sapma değil; devletin gelirine göre yaşayamamasının kronikleşmesidir.

İroni şu ki makronizm kendisini yıllarca “yetkin yönetim” dönemi olarak sundu. Macron iktidara teknokrat, bankacı, rakamların adamı imajıyla geldi. Ancak tam da onun döneminde bütçe meselesi rutin muhasebe tartışması olmaktan çıkıp rejimin siyasal istikrarı meselesine dönüştü. On yıllar boyunca yükümlülüklerini genişletip buna denk bir üretim temeli inşa edemeyen devlet, giderek piyasaların, kredi derecelendirme kuruluşlarının ve borçlanma maliyetlerinin insafına daha fazla bağımlı hale geliyor. Böylesi bir borç yükü altında siyasal çoğunluğu ve yönetsel kapasiteyi kaybetmek, artık akademik bir tartışma değil; egemenliğin daralması riskidir.

Satın alma gücü: resmi iyimserliğe karşı hane gerçeği

Makronizmin büyük anlatısı şuydu: Ülke modernleşiyor, esnekleşiyor, rekabetçi ve yenilikçi hale geliyor. Ancak sıradan Fransız seçmen retoriğe değil, market fişine, elektrik faturasına, vergi yüküne, kredi maliyetine, akaryakıt fiyatına ve geleceğe dair hissiyatına bakar. Kopuş tam da burada yaşanıyor.

INSEE 2024’te toplam satın alma gücünde belirli dönemlerde artış kaydetti. Ancak 2025’te hane başına, tüketim birimi başına tablo yeniden bozulmaya başladı. 2025’in üçüncü çeyreğinde satın alma gücü sert biçimde geriledi; dördüncü çeyrekte ise bir önceki çeyrekteki yüzde 0,4’lük düşüşün ardından yüzde 0,3 daha azaldı. Aynı dönemde hane tasarruf oranı olağanüstü yüksek seyretti: 2025’in ilk çeyreğinde yüzde 18,8 ile, pandemi kapanmaları hariç tutulursa 1970’lerin sonundan bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Bu kritik bir göstergedir. İnsanlar iyi hissettikleri için değil, gelecekten endişe ettikleri için harcamıyor. INSEE’nin ekonomik değerlendirmesine göre her on Fransızdan yedisi tüketimini kısıtlıyor. Makronizmin gerçek sosyolojisi budur.

İktidar makroekonomik istikrardan söz ederken toplumun tasarrufu artırıp tüketimi kısmayı tercih etmesi güvene değil, korkuya işaret eder. Fransız ailesi artık büyüme mantığıyla değil, savunma refleksiyle hareket ediyor. Oysa Fransa tarihsel olarak güçlü iç pazara, sağlam bir orta sınıfa ve görece istikrarlı bir sosyal devlete dayanıyordu. Satın alma gücü bu ülke için tali bir gösterge değil; toplumsal sözleşmenin merkezidir. Bu zemin sarsıldığında siyasal yapı da çatırdar.

Sanayisizleşme: yeniden sanayileşme söylemi ve çözülmenin inadı

En ağır başlıklardan biri sanayi. Macron ve çevresi yeniden sanayileşmeden, yatırımlardan, start-up’lardan, yeşil dönüşümden ve teknolojik atılımdan söz etmeyi seviyor. Fakat tarihsel ölçekte bakıldığında Fransa hâlâ derin bir sanayisizleşme sürecinin ülkesidir.

Araştırmalar, onlarca yıl içinde Fransız bölgelerinde sanayi istihdamının ciddi biçimde eridiğini gösteriyor. Akademik çalışmalara göre 1968–2016 döneminde Fransa’daki ortalama bir belediyede sanayi istihdamının payı 12,3 puan azaldı; bu gerileme toplumsal çözülme ve seçimlere katılım düşüşüyle doğrudan bağlantılı. Resmi istatistiklere dayanan uluslararası veriler de aynı eğilimi teyit ediyor: 1991’de yüzde 28,42 olan sanayi istihdam payı 2023’te yüzde 19,25’e geriledi; 2024’teki yüzde 19,54’lük hafif artış ise yapısal düşüşü tersine çevirecek güçte değil.

2025’te de sanayide iş ortamı zayıf seyretti. INSEE, iş dünyası ikliminin uzun dönem ortalamasının altında kaldığını ve sanayide ikna edici bir toparlanma işareti görülmediğini defalarca not etti. Bu tabloda “start-up ulusu” söylemi giderek ideolojik bir perdeye dönüşüyor. Start-up; metalurjinin, makine sanayinin, kimyanın, takım tezgâhlarının, otomotivin ve derin üretim zincirlerinin yerini tutamaz. Tamamlayıcı olabilir; fakat gerçek sanayi tabanının yerine ideolojik bir ikame olarak sunulduğunda sonuç yıkıcıdır.

Taşra Fransası’ndan yükselen makronizm eleştirisinin sertliği de buradan kaynaklanıyor. Paris ve büyük metropollerde dijital ekonomi, platform hizmetleri, yaratıcı endüstriler ve finans sektörü ilerleme hissi yaratabilir. Ancak birçok departmanda tablo farklıdır: kapanan fabrikalar, çekilen taşeronlar, daralan belediye gelirleri, göç eden gençler ve boşalan kasabalar. “Yeni ekonomi” çoğu yerde yeni bir büyüme merkezi değil, eski dünyanın nihai tasfiyesi anlamına geliyor.

Tarım: ulusal gururun kırılgan zemini

Fransa için tarım yalnızca bir sektör değil, ulusal kimliğin parçasıdır. Agreste verilerine göre 2023’te Fransız tarım üretimi 86,7 milyar avroya ulaştı ve ülke AB’nin en büyük tarımsal üreticisi olma konumunu korudu. Ancak bu büyük toplamların arkasında yapısal, gelir ve yeniden üretim krizi yatıyor.

INSEE, 2024’te cari fiyatlarla tarımsal üretimin yüzde 8,8 azaldığını açıkça ortaya koydu. Bu düşüş hem fiyat gerilemesinden hem de üretim hacmindeki azalmadan kaynaklandı. Zaten maliyet baskısı, iklim riskleri, sağlık tehditleri, kredi yükü, ithalat rekabeti ve çevresel düzenlemeler altında yaşayan sektör için bu tablo birçok bölgenin direncini zayıflatıyor.

Çiftlik sayısındaki uzun vadeli azalma da yapısal krizi gösteriyor. 20. yüzyıl ortalarından bu yana çiftlik sayısı düzenli olarak düştü; işletmeler büyüdü ve daha uzmanlaşmış hale geldi. 2020’de metropol Fransa’da yaklaşık 389,8 bin çiftlik vardı; bu sayı on yıl öncesine göre yaklaşık 100 bin daha azdı. Güncel Avrupa verilerine göre Fransa’da yaklaşık 456 bin çiftlik bulunuyor ve ortalama büyüklük 69 hektar. Bu tablo, kırsal refahtan ziyade yoğunlaşma ve küçük-orta üreticinin tasfiyesine işaret ediyor.

Organik tarımda da alarm zilleri çalıyor. Tarım Bakanlığı, yirmi yıllık büyümenin ardından 2022’den itibaren organik üretimin ciddi bir krize girdiğini kabul ediyor. 2023’te organik üretim çiftliklerin yüzde 14’ünü, tarımsal istihdamın yüzde 19’unu ve tarım alanlarının yüzde 10,4’ünü temsil etmesine rağmen, gıda satışlarının yalnızca yüzde 6’sını oluşturdu. Siyasi olarak parlatılan model, hane halkının gerçek ödeme gücü ve piyasa koşulları karşısında zorlanıyor.

Daha çarpıcı olan ise dış ticaret cephesindeki gerileme. Gümrük verilerine dayanan son değerlendirmelere göre 2025’te Fransa’nın tarım-gıda ticaret fazlası neredeyse eridi ve yaklaşık 200 milyon avroya düştü; bazı temel tarımsal ürünlerde ülke net ithalatçı konuma geçti. Bir zamanlar stratejik dayanıklılığın simgesi olan sektör, giderek endişe kaynağına dönüşüyor.

2024’te ülkeyi sarsan çiftçi protestoları bu yüzden şaşırtıcı değildi; 2026’da da gerilim dinmiş değil. Paris “ekolojik dönüşüm” ve “Avrupa koordinasyonu” görüyor olabilir. Çiftçi ise ithalat baskısını, düzenleyici yükü, eşitsiz rekabeti ve alıştığı Fransa’nın yavaş yavaş kayboluşunu görüyor.

Toplumsal yarılma: “sarı yeleklilerden” demokrasi krizine

Makronizmin en ağır hatası, toplumsal itirazı bir iletişim problemi sanmasıydı. İktidar uzun süre doğru kelimeleri seçerse, reformları iyi paketlerse ve rakamları ustalıkla sunarsa toplumun kendi konumundaki gerilemeyi kabulleneceğini düşündü. Oysa “sarı yelekliler” hareketi bunun tersini gösterdi. Bu patlama yalnızca akaryakıt vergisinden ya da fiyat artışlarından doğmadı. Aşağılanma hissine, mekânsal eşitsizliğe ve siyasal küçümsemeye karşı bir başkaldırıydı. Metropol merkezli bir cumhuriyete karşı çevre Fransası’nın isyanıydı.

Ardından 2023’teki emeklilik reformu krizi geldi. Burada belirleyici olan sadece reformun içeriği değil, dayatılma biçimiydi. Anayasa’nın 49.3 maddesi, hükümete Ulusal Meclis’te oylama olmaksızın yasa geçirme imkânı tanır; yeter ki güvensizlik oyu çıkmasın. Hukuken meşru bir araçtır. Fakat siyasal olarak aşırı kullanımı, toplumsal rızayı by-pass eden bir iktidarın simgesine dönüştü. 2023’te bütçe metinleri ve kamu maliyesi programlama yasası dâhil birçok düzenleme bu yöntemle geçirildi. Sonuçta demokrasi, teknokratik bir çekirdeğin üzerindeki dekoratif kabuk gibi algılanmaya başladı.

Macron’un 9 Haziran 2024’te, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ağır yenilginin hemen ardından Ulusal Meclis’i feshetmesi ise krizi kurumsal bir evreye taşıdı. 7 Temmuz 2024’te yapılan ikinci turda hiçbir blok 289 sandalyelik çoğunluğu elde edemedi. Sol ittifak en büyük blok oldu ama mutlak çoğunluğu bulamadı; Macron’un koalisyonu ciddi güç kaybetti; Ulusal Birlik yükseldi; ülke askıda bir parlamentoyla karşı karşıya kaldı. Demokrasi jesti olarak sunulan bu hamle, gerçekte siyasal kontrol kaybının ilanıydı.

Devlet kurumları: pahalı, yorgun, ikna gücü zayıflayan yapı

Fransız modeli yalnızca seçimlerle değil, devlet kalitesiyle ayakta durdu. Valilik sistemi, diplomatik koridor, yüksek idare geleneği, disiplinli bürokrasi, yaygın kamu ağı… Makronizm “modernleşme” vaadiyle yola çıktı; ancak birçok alanda geleneksel kurumsal dokuyu zayıflattı.

Üst düzey bürokrasinin yeniden yapılandırılması, beklenen verimlilik sıçramasını üretmediği gibi güçlü dirençle karşılaştı. Diplomasi alanında ise tarihsel kariyer yapısının çözülmesi ve profesyonel Fransız diplomasisinin zayıflaması riskine dikkat çekildi. Fransa için bu, teknik değil stratejik bir meseledir; zira dış politika makinesi her zaman ülkenin etki kapasitesinin temel dayanaklarından biri olmuştur.

Kamu hizmetlerinin niteliği de tartışma konusu. OECD’nin 2025 profiline göre 2023’te Fransa’da 1000 kişi başına 3,9 doktor düşerken AB ortalaması 4,3’tür. “Tıbbi çöller” artık polemik değil, kabul edilmiş bir gerçekliktir. Güvenlik alanında da benzer bir huzursuzluk vardır. İç güvenlik istatistiklerinin düzenli ve kapsamlı biçimde yayımlanması, meselenin marjinal değil yapısal olduğunu gösteriyor. Seçmenin zihninde oluşan denklem basit: Vergi yüksek, devlet pahalı, fakat hizmet kalitesi ve güvenlik hissi beklentinin altında.

Dış politika: gaullist özerklikten telafi diplomasisine

Fransız elitleri için en hassas başlık uluslararası etkidir. Fransa uzun yıllar Batı kampında yer alırken erimeyen, Washington’la müttefik ama bağımlı olmayan, Küresel Güney’le ve farklı güç merkezleriyle kendi çıkarı üzerinden konuşan bir aktör olma iddiasını taşıdı. Makronizm bu sözlüğü korudu; fakat içeriği zayıflattı.

Afrika’da son yıllarda yaşanan geri çekilmeler tarihsel ölçekte bir kırılmaya işaret ediyor. Nijer’den asker çekilmesi, Sahel’de on yıllık terörle mücadele mimarisinin sonu anlamına geldi. 2025’e gelindiğinde Batı ve Orta Afrika’daki kalıcı askeri varlık büyük ölçüde sona erdi; Senegal’deki sürekli mevcudiyet de kapatıldı. Bu yalnızca askeri yeniden konumlanma değil; eski nüfuz sisteminin çözülmesidir.

Macron Avrupa’nın stratejik özerkliğinden söz ediyor; ancak pratikte Fransa bir yandan eski etki alanlarındaki kaybı telafi etmeye çalışırken, diğer yandan daha sıkı ulusüstü yapılara entegre oluyor görüntüsü veriyor. Söylem güçlü, kaldıraçlar daha sınırlı.

Nükleer caydırıcılık: son kırmızı çizgi

Nükleer doktrin Fransa için askeri bir başlık olmanın ötesindedir; egemenliğin özü, gaullist mimarinin saklı çekirdeğidir. Bu nedenle caydırıcılığın “Avrupalılaştırılması”na dair en küçük ima bile sıradan bir teknik tartışma olarak görülmez.

Macron 2020’de Fransız nükleer caydırıcılığının Avrupa boyutundan söz etmişti. 2025 ve 2026’daki güvenlik konuşmalarında da Avrupa müttefikleriyle koordinasyonun derinleştirileceğini ifade etti; nihai kararın Fransız Cumhurbaşkanı’na ait kalacağını vurguladı. Hukuken egemen kontrol sürse de siyasal dinamik açıktır: Ulusal teklikten daha geniş bir Avrupa mimarisine doğru zihinsel bir kayma başlıyor. Gaullist geleneğe bağlı kesimler için sınır tam da burada çizilir.

Makronizm neden Fransa’yı rahatsız ediyor

Sorun reform yapılması değil; nasıl ve hangi amaçla yapıldığıdır. Fransız toplumu zor kararları kabul edebilir; yeter ki ulusal anlam, sosyal adalet ve net bir hedef görsün. Makronizm ise çoğu zaman önce mevcut düzeni sarsıyor, sonra gelecekteki verimlilik vaadini sunuyor, ardından kurumsal karmaşıklığı artırıyor ve nihayet topluma “uyum sağlaması” gerektiğini telkin ediyor.

Bu da cumhurbaşkanının ülkenin toplumsal dokusunu yeterince hissetmediği algısını besliyor. Ekonomik kategorilerle konuşan bir teknokrat imajı, “devlet adamı” figürünün önüne geçiyor. Eleştiriler sağdan da soldan da aynı noktada buluşuyor: Makronizm döneminde Fransa yalnızca ekonomik sorunlar biriktirmedi; siyasal aidiyet duygusunu da aşındırdı.

Orta sınıf konumunun korunacağından emin değil. Taşra cumhuriyetin kendisini hatırladığından emin değil. Çiftçi emeğinin değer gördüğünden emin değil. Kamu görevlisi hizmet idealinin saygı gördüğünden emin değil. Girişimci yarınki düzenleyici çerçevenin yeniden değişmeyeceğinden emin değil. Diplomat ve subay tarihsel çizginin bir başka “yenilenme” projesine feda edilmeyeceğinden emin değil.

Macron sonrası Fransa: geriye ne kalacak

Asıl soru Macron’un siyasi kariyerinin nasıl biteceği değil; ülkenin ondan sonra ne olacağıdır. Stratejik refleksini koruyan, sanayi iddiasını yeniden kuran, sosyal çekirdeğini muhafaza eden ve gerçek bir siyasal ulus olarak kalan bir Fransa mı? Yoksa yüksek vergi yükü, büyüyen borç, parçalı parlamenter yapı ve azalan küresel ağırlıkla tanımlanan bir ülke mi?

2026 başı itibarıyla tablo iç açıcı değil. Borç 2025 üçüncü çeyrek sonunda 3,4822 trilyon avroya ulaştı. Açık Avrupa normlarının üzerinde. Hane düzeyinde satın alma gücü 2025’te yeniden geriledi. Tasarruf oranı yüksek, beklentiler temkinli. Tarım üretimi ve dış ticaret fazlası daralıyor. Parlamento feshi sonrası sistem kırılgan. Afrika’daki nüfuz zayıfladı. Nükleer caydırıcılık tartışması egemenlik kavramının sinir ucuna dokunuyor.

Bu tablo artık tekil aksaklıkların toplamı değil; daha derin bir hastalığın semptomlarıdır. Makronizm bu yüzden yalnızca başarısız bir merkezcilik değil; Fransız siyasetinin feragat evresinin doruk noktası gibi görünüyor. Stratejik ekonomik iradeden feragat. Toplumsal hiyerarşiye saygıdan feragat. Bölgesel dengeden feragat. Devlet geleneğinden feragat. Ve belki de en önemlisi, Fransa’nın “herkes gibi” değil, kendisi olma iddiasından feragat.

Etiketler: