ABD Başkanı Donald Trump ikinci dönemine başlarken ülkesine yalnızca yeni bir eylem planı değil, aynı zamanda büyük bir tarih anlatısı da sunmuştu. Beyaz Saray’ın diliyle bu, “Amerika’nın yeniden ihtişam çağına dönüşü”, ülkenin ekonomik, sanayi ve jeopolitik üstünlüğünün kesin biçimde yeniden tesis edilmesiydi.
Aradan bir yıl geçti. Yönetim, hedefe ulaşıldığını ilan ediyor: Ekonomi rekor hızla büyüyor, halkın geliri artıyor, enflasyon dizginlenmiş durumda, ABD yeniden dünyaya yön veriyor.
Ancak stratejik analiz, propaganda değil veriler üzerinden yapılır. Ve veriler gösteriyor ki söylemle gerçek arasında derin bir uçurum var.
Rakamlar büyümeyi değil, yavaşlamayı söylüyor
Trump yönetiminin temel tezi “benzeri görülmemiş ekonomik patlama”. Oysa ABD Ekonomik Analiz Bürosu’nun (BEA) verilerine göre 2025 yılında GSYİH artışı yalnızca yüzde 2,1 oldu. Bu, durgunluk sınırının biraz üzerinde. 2026–2027 beklentileri ise yüzde 2 civarında seyrediyor. Karşılaştırma için: Trump’ın ilk döneminde ortalama büyüme yüzde 3,0–3,3 seviyesindeydi.
Bu tablo, Amerikan ekonomisinin kriz sonrası hızlanma dönemine girmediğini, aksine ataletsel bir yavaşlama sürecine geçtiğini ortaya koyuyor. Kısacası ortada “patlama” değil, “patlamasız büyüme” var — büyüme rakamları artıyor ama üretkenlik, yatırım ve istihdam genişlemiyor.
Teknolojiye dayalı tek ayaklı büyüme
2025’teki büyümenin yüzde 65’i yüksek teknoloji yatırımlarından geldi. Yani esas yükü yapay zekâ, bulut bilişim ve yarı iletken sektörleri çekti.
NVIDIA, Microsoft, Amazon, Google ve Apple gibi devler bu alandaki toplam yatırımların yüzde 80’inden fazlasını üstlendi. Bu da istatistiksel büyüme yarattı ama ekonominin geri kalanına ciddi bir çarpan etkisi sağlamadı.
Buna karşılık imalat, inşaat, taşımacılık ve küçük işletmelerde ya durgunluk ya da küçülme yaşandı. Makine üretimi yüzde 0,7, inşaat sektörü yüzde 1,2 gerilerken küçük işletmelerde istihdam 500 bin kişi azaldı.
Sonuçta büyüme birkaç mega şirketin omuzlarında toplanırken, reel ekonomi neredeyse durma noktasına geldi.
Gelir uçurumu derinleşiyor, güven azalıyor
Teknolojik yatırımların tekelleşmesiyle gelir eşitsizliği rekor seviyeye çıktı. ABD Nüfus Sayım Bürosu’na göre en zengin ve en yoksul yüzde 10’luk dilimler arasındaki fark 18 kata ulaştı. Ortalama ücret artışı yüzde 1,3’te kaldı; bu da yüzde 2,4’lük enflasyonu bile telafi edemedi.
Tüketici güven endeksi (Conference Board) yıl boyunca 115’ten 98’e düştü. Halk, ekonomik geleceğe olan inancını kaybediyor.
NASDAQ ve S&P 500 endeksleri yükselmeye devam etse de bu artış spekülatif nitelikte. “Big Tech” şirketleri endekslerin toplam piyasa değerinin yüzde 32’sini oluşturuyor. Bu da piyasayı her türlü teknolojik sarsıntıya aşırı duyarlı hale getiriyor.
Goldman Sachs ve Moody’s analistleri 1999–2000 yıllarındaki “dot-com balonuna” benzer ikinci kuşak bir teknoloji balonuna dikkat çekiyor.
Borç büyüyor, risk artıyor
Şirket borcu 2025 sonunda 13,5 trilyon doları aşarak bir yılda yüzde 6 arttı. FED’in para politikasında sıkılaşmaya gitmesi durumunda bu durum finansal aşırı ısınma riskini ciddi biçimde artırabilir.
Kısacası ABD ekonomisi, geniş tabanlı bir üretim ve talep dinamiğine değil, yapay zekâya yatırım yapan birkaç devin sermaye oyununa dayanıyor.
Eğer bu model sürerse, ülke 2026–2027’de “işsiz büyüme” dönemine, yani dijital eşitsizlik ve yatırım tek-kültürlülüğüne girebilir. “Teknolojik liderlik çağı” vaadi, birkaç şirketin zenginleştiği bir “dijital oligarşi”ye dönüşme tehlikesi taşıyor.
Trump’ın gümrük duvarı: görünmez bir vergi
Trump yönetiminin ikinci döneminde “ekonomik milliyetçilik” stratejisinin kalbinde gümrük tarifeleri yer alıyor. Beyaz Saray’a göre bu vergiler hem devlet kasasını dolduruyor hem de “yabancı üreticilerden alınan” bir gelir transferi anlamına geliyor.
Gerçekteyse bu, doğrudan Amerikalı tüketicinin cebine yansıyan gizli bir vergiden ibaret.
2025’te çelikten alüminyuma, otomobilden tekstile kadar birçok üründe tarifeler sert biçimde artırıldı. Ortalama gümrük oranı 2023’teki yüzde 11’den 2025’te yüzde 27’ye çıktı. Çin ve Meksika menşeli ürünlerde oran yüzde 60–100 aralığına fırladı.
Gümrük gelirleri 125 milyar doları aşarak bir yılda yüzde 45 arttı. Ancak Peterson Institute’un hesaplamalarına göre bu maliyetin yüzde 93’ünü Amerikalı şirketler ve vatandaşlar ödüyor.
Yoksulu vuran tersine vergi
Tarifeler fiilen tüketim vergisi gibi işliyor. Geliri düşük haneler, artan fiyatlar nedeniyle orantısal olarak daha fazla kayba uğruyor.
ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu (BLS) verilerine göre 2024–2025 döneminde elektronik ve otomobil fiyatları yüzde 7–9, giyim ve ayakkabı yüzde 5–6, inşaat malzemeleri ise yaklaşık yüzde 12 arttı.
Bu tablo üreticilerin maliyetini yükseltti, Amerikan mallarının rekabet gücünü azalttı. 2025’te enflasyon yüzde 2,8’e çıkarak FED’in hedefinin üzerine çıktı. Reel gelir artışı yüzde 1,4’te kaldı; düşük gelirli kesimlerde alım gücü eridi.
Koruma değil, fatura üreten sistem
Kongre Bütçe Ofisi’ne (CBO) göre tarifeler üretim yatırımlarını 2,1 puan aşağı çekti. Çin, AB, Kanada ve Meksika’nın misillemeleri sonucu ABD ihracatçılarının kaybı 60 milyar doları buldu.
En ağır darbe tarıma geldi: Soya, mısır ve et ihracatı yüzde 22 azaldı. Tarım Bakanlığı, çiftçilere 18 milyar dolarlık sübvansiyon vermek zorunda kaldı.
Sonuçta tarifeler bütçeye geçici bir gelir sağladı ama üretimi pahalılaştırdı, verimliliği düşürdü, büyümeyi 0,6 puan frenledi.
Trump’ın “ekonomik milliyetçilik” politikası, gerçekte maskelenmiş bir vergi düzeni. Ülke sanayisini korumak yerine, tüketimi daraltan, ihracatı baltalayan ve enflasyonu körükleyen bir sistem yarattı.
ABD, koruma kalkanı değil, pahalı bir “mali serap” inşa etti — bedelini ise Amerikalı aileler ve küçük işletmeler ödüyor.
İstihdam cephesinde refah illüzyonu: Amerikan iş gücü yapısal olarak zayıflıyor
Donald Trump yönetimi, ikinci döneminde Amerikan iş gücü piyasasını “yeniden doğan milli emek” olarak sunuyor. Beyaz Saray’ın söylemine göre düşük işsizlik oranı, korumacı politikanın başarısını ve “tersine sanayisizleşme” sürecini kanıtlıyor.
Ancak 2025 verileri, bu anlatının ardındaki çelişkili gerçeği açığa çıkarıyor: istihdam rakamları dışarıdan güçlü görünse de, piyasada derin bir durgunluk yaşanıyor.
ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu’na (BLS) göre 2025 Aralık ayı itibarıyla işsizlik oranı yüzde 4,2. Kâğıt üzerinde “sağlıklı piyasa” gibi duran bu oran, yapısal dengesizlikleri gizliyor.
Sağlık, sosyal hizmet ve kamu sektöründeki istihdam artışı çıkarıldığında özel sektör, son on yılın en zayıf iş yaratma performansını sergiliyor.
2025’te özel sektörde net istihdam artışı 1,1 milyon kişiyle sınırlı kaldı — bu, 2022–2023 ortalamasının neredeyse yarısı. Yeni işlerin yalnızca yüzde 8’i sanayi ve inşaat sektörlerinde oluştu.
Trump yönetiminin “işleri geri getirme” vaadine rağmen 2025 yılında imalat sanayinde tablo negatife döndü:
– Metal yapıları üretimi yüzde 2,3 azaldı.
– Otomotiv üretimi yüzde 1,7 düştü.
– Makine ve elektrikli ekipman üretimi yüzde 1,1 geriledi.
Federal Reserve’ün Sanayi Üretim Endeksi’ne göre toplam sanayi üretimi bir yılda yüzde 0,8 azaldı.
İmalatta 92 bin, inşaatta 78 bin, lojistik ve taşımacılıkta 65 bin kişi işini kaybetti.
Bu gerilemenin iki ana nedeni var: Trump’ın gümrük tarifeleriyle artan hammadde maliyetleri ve göç politikaları nedeniyle ortaya çıkan iş gücü açığı. H-1B ve H-2B vizelerindeki kısıtlamalar, düşük ve orta vasıflı sektörlerde iş gücü arzını yüzde 7–9 daralttı.
İş var ama ücret yok
2025’te yaratılan yeni işlerin yüzde 38’i düşük ücretli hizmet sektöründe: yaşlı bakımı, depo lojistiği, kurye, temizlik ve perakende. Bu alanlarda ortalama saatlik ücret 17–19 dolar; ülke ortalamasının yaklaşık yüzde 25 altında.
Gerçek ücret artışı (enflasyondan arındırılmış) sadece yüzde 0,9 olurken, sanayi ve inşaatta ücretler yüzde 1,2 geriledi.
Yani insanlar çalışmaya devam ediyor ama alım gücü düşüyor. ABD ekonomisi “gelir artışı olmayan istihdam” evresine girmiş durumda — bu da klasik bir stagflasyon sinyali.
Ekonomik olarak aktif nüfusun toplam içindeki payı 2023’te yüzde 62,7 iken 2025’te yüzde 61,9’a indi. Yani milyonlarca Amerikalı çalışma hayatından çekiliyor; bir kısmı emekli oluyor, bir kısmı yarı zamanlıya dönüyor ya da iş aramaktan vazgeçiyor.
En çarpıcı düşüş, 25–54 yaş arası erkeklerde: bu grubun iş gücüne katılım oranı yüzde 88,4’e gerileyerek 1977’den bu yana en düşük seviyeye indi.
Brookings Institution ve Council on Foreign Relations ekonomistleri bu süreci “iş gücü piyasasının yumuşak sanayisizleşmesi” olarak tanımlıyor.
2025’in iş gücü piyasası, yüzeyde sağlam, içeride kırılgan. Sağlık ve sosyal hizmetlerdeki büyüme, özel sektördeki çözülmeyi örtüyor; işsizlik oranı düşerken üretken emek geriliyor.
Trump’ın “Amerikan işçisinin dirilişi” vaadi, düşük ücretli hizmet istihdamına, nitelikli eleman açığına ve reel gelir kaybına dönüştü.
Amerikan ekonomisi artık istihdamı koruyor, ama emeğin değerini kaybediyor — gerçek tabloyu belirleyen de tam olarak bu.
Zenginlik artıyor, refah değil: finansal illüzyon ekonomisi
Trump yönetimi, hisse senedi piyasalarındaki artışı “ekonomik uyanışın kanıtı” olarak sunuyor. Fakat bu yükseliş toplumun geneline değil, sermayeyi elinde tutan küçük bir kesime yarıyor.
Federal Reserve Board’un 2025 tarihli “Tüketici Finansmanı Anketi”ne göre, en zengin yüzde 10, ABD’deki tüm hisse senetlerinin yüzde 89’una sahip. Nüfusun alt yarısının payı yüzde 1’in altında.
Dolayısıyla S&P 500 endeksinin 2025’te yüzde 17 artması, halkın çoğu için hiçbir şey ifade etmiyor.
Yıllık geliri 70 bin doların altında olan bir aile borsadaki yükselişten kazanç sağlamıyor; aksine artan konut, hizmet ve kredi maliyetleri yaşam kalitesini düşürüyor.
Bu arada sermayenin üst katmanlarda yoğunlaşması eşitsizliği rekor düzeye taşıyor: finansal varlıklar için Gini endeksi 0,86’dan 0,89’a çıktı.
Amerika bugün klasik bir “zenginlik büyüyor ama refah artmıyor” sendromu yaşıyor. Finansal göstergeler ile toplumun gerçek durumu birbirinden kopmuş durumda.
S&P 500’ün 2025’teki toplam getirisi (temettü dahil) yüzde 9,4’te kaldı; buna karşılık MSCI Emerging Markets yüzde 11,2, Euro Stoxx 50 yüzde 10,1 kazandırdı.
Bank for International Settlements verilerine göre 2025’te ABD’den yabancı varlıklara yapılan portföy yatırımı yüzde 12 arttı. Bu, iç piyasaya duyulan güvenin zayıfladığını gösteriyor.
Resmî enflasyon oranı yüzde 2,6 — 2022’deki 8,3’lük zirveden oldukça düşük. Fakat bu düşüş Trump yönetiminin başarısı değil, küresel post-pandemi trendinin bir parçası. Aynı dönemde Avrupa’da oran yüzde 2,3, Japonya’da 2,1.
Yine de fiyat baskısı sürüyor: gıda yüzde 3,8, hizmetler yüzde 4,2, kira yüzde 5,1 arttı. FED’e göre ortalama nominal ücret artışı yüzde 4,1, ancak reel artış sadece yüzde 1,3.
Yani halkın cebine giren para artıyor gibi görünse de satın alma gücü neredeyse yerinde sayıyor.
ABD ekonomisi 2025’te kâğıt üzerinde büyüdü ama halk bunu hissetmedi.
İş gücü piyasası kırılgan, ücretler baskı altında, servet üst tabakada toplanıyor.
Trump yönetiminin “yeniden büyük Amerika” projesi, giderek daha fazla finansal illüzyona, daha az reel refaha dönüşüyor.
Yatırım serabı: sermaye değil, siyaset üretiliyor
Beyaz Saray’ın ekonomik söyleminde en kırılgan halkalardan biri, “trilyon dolarlık yatırım çağı” iddiası. Trump yönetimi, altyapıdan sanayiye, enerji teknolojilerinden yapay zekâya kadar devasa yatırım planlarını öne sürüyor. Ancak bu rakamların büyük bölümü kâğıt üzerinde — siyasi bildirilerde yer alan, ama sözleşmeye bağlanmamış temennilerden ibaret.
Moody’s Analytics verilerine göre 2024–2025 döneminde açıklanan 1,8 trilyon dolarlık yatırım girişimlerinin sadece 420 milyar dolarlık kısmı (yüzde 23) somut projelere dönüşmüş durumda. Fiilen finanse edilen miktar ise 160 milyar dolar civarında.
Geçmiş deneyimler — örneğin 2018–2019’daki Build America programı — bu tür projelerin en iyi ihtimalle yüzde 40–45 oranında gerçekleştiğini gösteriyor. Nedeni basit: tarifeler veya siyasi baskılarla dayatılan “deklaratif yatırımlar” sermayeyi çekmek yerine kaçırıyor, güven kaybı yaratıyor.
Sonuç ortada: 2025’te ABD’ye doğrudan yabancı yatırım yüzde 14 azalarak 268 milyar dolara düştü — 2010’dan beri en düşük seviye.
2025’in Amerikan ekonomisi, dengesiz bir büyüme paradoksu sergiliyor:
– Servet artıyor, gelir yerinde sayıyor.
– Enflasyon düşüyor, ama fiyat baskısı sürüyor.
– Yatırımlar açıklanıyor, ama gerçekleşmiyor.
“Ekonomik patlama” söyleminin ardında aslında finansal şişkinlik yatıyor — üretimden kopmuş bir sermaye büyümesi. Ülke istatistiksel olarak zenginleşiyor, halkın refahıysa yerinde sayıyor.
ABD, artık bir “illüzyonlar çağı”na girmiş durumda: S&P 500 endeksi maaşlardan hızlı yükseliyor, yaşam maliyeti GSYİH’den hızlı artıyor.
Ekonominin jeopolitik yüzü: kapalı liderlik stratejisi
Trump’ın ikinci döneminde ekonomi, jeopolitik aracın kendisine dönüştü. “America First” sadece bir slogan değil; tarifeleri, yaptırımları ve ticaret engellerini dış politika aracı olarak kullanan yeni bir ekonomik realizm doktrini.
Ancak bu strateji ters tepiyor. Küresel ekonomiyi parçalıyor, müttefikleri ABD’den uzaklaştırıyor ve onları alternatif güç merkezlerine — Çin, Hindistan, BRICS ve Körfez ülkeleri — yöneltiyor.
IMF, WTO, World Bank, NATO ve dolar merkezli finansal ağ, ABD’nin onlarca yıl süren küresel liderliğini mümkün kılmıştı.
Fakat son yıllarda artan yaptırımlar, ticaret savaşları ve gümrük duvarları bu yapıyı içeriden kemiriyor.
2024–2025 arasında 40’tan fazla ülke — Suudi Arabistan, Endonezya, Mısır, Brezilya dahil — dış ticaretinde dolar kullanımını yüzde 15–25 azalttı; yuan, dirhem ve ulusal paralar öne çıkmaya başladı.
Avrupa’da Almanya ve Fransa enerji ve yatırım ilişkilerini çeşitlendiriyor. Hindistan ve Türkiye, Avrasya ve BRICS ülkeleriyle ticaret hacmini genişletiyor.
ABD ekonomisi böylece küresel merkezin kendisi olmaktan çıkıyor; çok kutuplu bir sistemde sadece “bir kutup” hâline geliyor.
2025’te BRICS+, SWIFT’ten bağımsız kendi bankalararası takas sistemini resmen devreye aldı. OPEC+ ülkeleri ise petrol ödemelerinde çoklu para sepetine geçti.
Bunun sonucunda, doların küresel rezervlerdeki payı 2020’deki yüzde 58’den 2025’te yüzde 51’e geriledi — son otuz yılın en sert düşüşü.
Yani ABD’nin tek taraflı ekonomik rotası, dolara olan güveni zedeliyor; bir zamanlar avantaj olan unsur, artık jeopolitik risk haline geliyor.
Trump döneminin ilk yılı ekonomik çöküş değil, kurumsal belirsizlik getirdi. ABD hâlâ güçlü: teknoloji kapasitesi, inovatif sermayesi, gelişmiş finans altyapısı yerinde. Ancak siyasal öngörülemezlik, Kongre–Beyaz Saray–FED çekişmeleri ve dış politika dalgalanmaları uzun vadeli planlamayı felç ediyor.
Conference Board verilerine göre 2025’te iş dünyası beklenti endeksi 103’ten 92’ye, tüketici güveni 97 puana düştü. Uzun vadeli kurumsal yatırımlar yüzde 6 azaldı — siyasal istikrarsızlığın doğrudan etkisi.
Böylece ABD ekonomisi klasik bir resesyon değil, kurumsal güvensizlik sendromu yaşıyor.
Tarihin dersi ve bugünün çıkmazı
Franklin D. Roosevelt’in “Yeni Düzen”inden Bill Clinton’ın liberal reformlarına kadar Amerikan tarihi, kalıcı büyümenin stratejik esneklikle mümkün olduğunu gösterdi.
Bugün ise Trump yönetimi, eleştiriler karşısında politikasını gözden geçirmek yerine katılaştırıyor.
Tarifeleri artırmak ve Federal Reserve üzerinde baskı kurmak, enflasyonist riskleri büyütüyor, yatırımları soğutuyor. OECD’in 2025 Ekonomik Görünüm raporuna göre ABD’nin 2026 büyüme tahmini sadece yüzde 1,9; resesyon olasılığıysa yüzde 35 ile son beş yılın zirvesinde.
ABD ekonomisi 2025’te çökmüş değil, ama “altın çağa” da girmedi. Mevcut gidişat, yapısal yavaşlamanın klasik bir evresini andırıyor: güç hâlâ var, ama dinamizm tükeniyor.
“Ekonomik izolasyonizm” sürdükçe ülke, açık bir kriz olmadan da küresel etkisini yavaş yavaş kaybedebilir.
Bu, bir süper güç için en tehlikeli senaryo: rekabette yenilmek değil, uyum kabiliyetini yitirmek.