Ermeni lobisinin ABD Kongresi’nde 907. maddenin Azerbaycan’a karşı yasalaştırılmasını sağlamaya yönelik girişimi, Amerikan dış politikasındaki kurumsal atalete karşı Güney Kafkasya’daki değişen güvenlik mimarisi arasındaki sistematik kopukluğu hangi ölçüde yansıtıyor ve bu durum Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi çıkarları açısından hangi stratejik riskleri doğuruyor?
Gerçeklikle yasama arasındaki çelişki
2024–2025 yılları, Güney Kafkasya’nın siyasi tarihinde yepyeni bir dönemin başlangıcı oldu. Azerbaycan’ın 2023 sonunda Karabağ üzerindeki tam egemenliğini yeniden tesis etmesinin ardından bölge, uzun yıllar süren sıcak çatışma alanı olmaktan çıkıp müzakerelerin, ekonomik temasların ve kurumsal normalleşmenin merkezine dönüştü. Bu dönüşümü sadece bölgesel aktörler değil, Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere küresel oyuncular da kayda geçirdi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Ağustos ayında Beyaz Saray’da Azerbaycan ve Ermenistan liderlerini bir araya getirmesi, hem sembolik hem pratik anlamda dönüm noktasıydı. Washington ilk kez onlarca yıl sonra “donmuş çatışmanın hakemi” rolünden çıkarak “barış sürecinin garantörü” konumuna geçti. Bu bağlamda, 907. maddenin geçici olarak askıya alınması teknik bir değil, stratejik bir adım olarak algılandı — ABD’nin Güney Kafkasya’daki yeni gerçekliğe uyum sağlama iradesinin açık göstergesiydi.
Ancak Kongre’deki Ermeni lobisinin tepkisi, Amerikan dış politikasında ciddi bir kurumsal çatlağın varlığını ortaya koydu. Kongre üyeleri Gus Bilirakis ve Frank Pallone’un sunduğu yasa tasarısı, gerçekte Azerbaycan’a karşı olmaktan çok, Beyaz Saray’ın Güney Kafkasya politikasında yürütme esnekliğini kısıtlama girişimiydi. Başka bir deyişle, bölgenin post-konflikt yeniden yapılanma sürecine girdiği bir dönemde, geçmişi yasayla “dondurma” çabası söz konusuydu.
907. maddenin kökeni, mantığı ve işlevini yitirmesi
ABD Kongresi, 907. maddeyi 1992’de, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ve ilk Karabağ savaşının en hararetli döneminde kabul etti. O dönemde Washington’un Azerbaycan algısı, güçlü diasporaların şekillendirdiği insani anlatılar üzerinden inşa edilmişti.
Yasa, Azerbaycan hükümetine doğrudan devlet yardımı yapılmasını, Bakü “Ermenistan ve Karabağ’a karşı abluka ve güç kullanımı”nı durdurana kadar yasaklıyordu. Bu dil, uluslararası hukuka ve BM Güvenlik Konseyi’nin 1993 tarihli kararlarına açıkça ters düşüyordu; zira bu kararlar Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tartışmasız biçimde tanımıştı.
Kurumsal açıdan bakıldığında, 907. madde hiçbir zaman düzenleyici bir araç değil, siyasi baskı mekanizmasıydı. 11 Eylül 2001 sonrası dönemde ABD’nin küresel terörle mücadele stratejisine entegre bir ortak olarak Azerbaycan’ın rolü önem kazandı ve her ABD başkanı bu maddenin yürürlüğünü yıllık olarak askıya aldı.
Böylece garip bir durum oluştu: yasa kâğıt üzerinde vardı, fakat fiilen uygulanmıyordu. Uluslararası kurumlar teorisi açısından bu, “normatif fosil” örneğidir — işlevini yitirmiş ama siyasi nedenlerle korunmaya devam eden bir düzenleme. Bu tür kalıntılar genellikle güçlü lobi ağlarının var olduğu sistemlerde ortaya çıkar; çünkü bu tür yasaların kaldırılması, ilgili çıkar grupları için sembolik bir yenilgi anlamına gelir.
Beyaz Saray’ın yetkilerini kilitleme girişimi
Bilirakis ve Pallone’un girişimi, önceki pro-Ermeni tasarılardan niteliksel olarak farklı. Tasarının özü, Azerbaycan’a yönelik somut taleplerden çok, yürütme-yasama dengesinin yeniden çizilmesine dayanıyor. Yasa, ABD başkanının 907. maddeyi askıya alma veya yürürlükten kaldırma yetkisini elinden alarak Kongre’ye devretmeyi öngörüyor.
ABD anayasal geleneğinde dış politika, büyük ölçüde yürütme organının geniş yetki alanına girer. Hızla değişen bir güvenlik ortamında bu yetkinin yasayla daraltılması, Beyaz Saray’ın manevra alanını fiilen ortadan kaldırır.
Dahası, tasarı bölgedeki mevcut gerçekliği göz ardı ediyor. “Karabağlı Ermenilerin geri dönüşü”, “esirlerin serbest bırakılması” gibi maddeler, hâlâ çatışma sürüyormuş gibi kaleme alınmış. Oysa sahada taraflar artık doğrudan ticari ilişkiler kurmakta ve barış anlaşmasının son taslağını görüşmektedir.
Bu durum, Ermeni lobisinin normatif söylemiyle bölgenin gerçek dinamikleri arasındaki kopuşu açıkça gösteriyor. Bu kopukluk, Amerikan yasama sürecini rasyonel strateji üretiminden uzaklaştırarak sembolik politikalara mahkûm ediyor.
Normlarla çıkarların çatışması: ABD politikasındaki kurumsal kopuş
Mevcut tabloya bakıldığında en temel sorun, ABD dış politikasının ilan ettiği hedeflerle bu hedeflere ulaşmak için kullanılan araçlar arasındaki uyumsuzlukta yatıyor. Washington resmî olarak Güney Kafkasya’da üç temel hedefi gözetiyor: savaşın yeniden alevlenmesini önlemek, rakip güçlerin etkisini sınırlamak ve bölgeyi uluslararası ekonomik ve enerji ağlarına entegre etmek.
Ancak Bilirakis–Pallone tasarısı bu üç hedefin de altını oyan sonuçlar doğuruyor. Öncelikle, savaşın fiilen sona erdiği bir dönemde Azerbaycan’a yönelik yaptırımların sürdürülmesi, ABD’nin “tarafsız arabulucu” kimliğini zedeliyor. İkincisi, Ermenistan’ın tek taraflı askeri güçlendirilmesi girişimi, bölgede istikrarsızlıktan yararlanmayı alışkanlık haline getiren dış aktörler için yeni fırsat pencereleri açıyor. Üçüncüsü, 907. madde etrafındaki belirsizlik, yatırım ortamını ve uzun vadeli altyapı projelerini olumsuz etkiliyor.
Uluslararası rejimler teorisi açısından bu durum, kurumsal öngörülebilirliğin aşınması anlamına geliyor. Ortak ülkeler, ABD’nin taahhütlerini giderek “durumsal” ve iç siyasi dalgalanmalara açık olarak algılamaya başlıyor. Bu da Azerbaycan’ı dış politika seçeneklerini çeşitlendirmeye iterken, ABD’nin bölgesel etkisini adım adım zayıflatıyor.
Küresel bağlamda Güney Kafkasya: neden bu dosya tali değil
Diaspora odaklı yaklaşımın en büyük hatalarından biri, Güney Kafkasya’yı yerel bir etno-politik meseleye indirgemesi. Oysa bölge, enerji hatlarının, ulaşım koridorlarının ve jeoekonomik stratejilerin kesiştiği kilit bir düğüm noktasıdır.
Son yirmi yılda Azerbaycan, özellikle enerji piyasalarının yeniden şekillendiği süreçte, Avrupa’nın enerji güvenliği mimarisinde sistem kurucu bir rol üstlendi. Aynı zamanda Doğu Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan lojistik projelerde bölgenin stratejik önemi katlanarak arttı.
Bu koşullarda, 1990’ların başındaki siyasi konjonktüre dayanan yaptırım araçlarını korumak, sadece anakronizm değil, aynı zamanda stratejik bir hatadır. Böyle bir tutum, ABD’nin yeni bölgesel kuralların oluşumuna katkı imkanlarını daraltırken, sahayı daha pragmatik ve ideolojik kısıtlamalardan uzak hareket eden güç merkezlerine bırakıyor.
Ermenistan: stratejik yeniden konumlanma ile kurumsal bağımlılık arasında
Savaşın sona ermesinin ardından Erivan, bölgedeki rolünü yeniden tanımlamak zorunda kaldı. Ekonomik tecrit, sınırlı ulaşım bağlantıları ve güvenlikte dış garantörlere bağımlılık, Azerbaycan’la çatışmacı bir statükonun sürdürülebilir olmadığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Buna rağmen, ABD’deki Ermeni lobisinin etkinliği Erivan’ı eski kalıplara bağlı kalmaya itiyor. Uzlaşma ve bölgesel entegrasyon yerine, dış askeri ve siyasi destekle zayıflıklarını telafi edebileceği yanılsaması yaratılıyor. Uzun vadede bu, Ermenistan’ın dış merkezlere bağımlılığını artırarak siyasi özerkliğini daha da zayıflatıyor.
Karşılaştırmalı siyaset literatüründe benzer örnekler defalarca gösterdi ki, diasporik baskılar hedef ülkenin ulusal çıkarlarıyla senkronize olmadığında stratejik bir çıkmaza yol açıyor. Devlet, kendi kapasite ve kısıtlarını yansıtmayan dış bir söylemin rehinesi haline geliyor.
Olası senaryolar: gidişatın üç yolu
İnerji senaryosu.
907. madde yürürlükte kalır; Kongre zaman zaman pro-Ermeni girişimleri gündeme getirir, Beyaz Saray ise sınırlı askıya alma mekanizmalarıyla durumu idare eder. Bu durum, ABD–Azerbaycan ilişkilerinin soğumasına ve Washington’un bölgesel nüfuzunun azalmasına yol açar.
Kurumsal düzeltme senaryosu.
Yürütme organı, pragmatik kanatlı kongre üyelerinin desteğiyle 907. maddenin tamamen iptalini sağlar. Böylece ABD, yaptırımcı bir hakem değil, bölgesel entegrasyonun kolaylaştırıcısı rolüne geçer.
Dengesiz tırmanma senaryosu.
Bilirakis–Pallone tasarısı ilerler ve ABD, Ermenistan’a asimetrik destek politikası uygular. Kısa vadede “müttefiki güçlendirme” olarak sunulsa da, orta vadede bu tutum bölgesel istikrarsızlık ve dış aktörlerin yeniden sahneye çıkma riskini artırır.
Sonuçta, 907. madde etrafında yaşanan tartışma teknik bir yaptırım meselesi değil, ABD dış politikasının post-konflikt döneme uyum sağlayamama krizinin yansımasıdır. Diasporik lobicilik, geçmişin mantığıyla hareket ederek uzun vadeli stratejik öngörünün ve bölgesel istikrarın önüne set çekmektedir.
Hukuki dayanaklar ve normatif sapmalar: meşruiyetin sorgulanması
Ermeni lobisinin Kongre’ye sunduğu yasa tasarısının en zayıf halkası, hukuki zemininin kırılganlığıdır. Belge yüzeyde “insani” ve “hak temelli” argümanlara yaslanıyor gibi görünse de, ayrıntılı incelendiğinde birçok talebin uluslararası hukukta karşılığının olmadığı görülüyor.
Örneğin, “Karabağlı Ermenilerin geri dönüşü” ifadesi, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü yeniden tesis ettiği mevcut durumda uluslararası statüsü bulunmayan bir konudur. Ne herhangi bir uluslararası mahkeme kararı ne de geçerli bir uluslararası belge, bu bölgeye özel bir statü tanımaktadır.
Uluslararası hukuk, bu tür durumlarda gönüllü dönüş ilkesini, ulusal yargı yetkisi altında güvenlik ve vatandaşlık haklarının korunmasıyla birlikte değerlendirir. Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar onlarca benzer örnek, bu çerçeveyle yönetilmiştir. Dolayısıyla, bir devletin iç meselesini dış politika ültimatomuna dönüştürmek, yerleşik hukuki normların sınırlarını aşmak anlamına gelir.
Aynı şekilde, “esirlerin serbest bırakılması” söylemi de hukuki açıdan muğlaktır. Çatışmanın sona erdiği ve uluslararası silahlı çatışma statüsünün ortadan kalktığı koşullarda, gözaltındaki kişilerin statüsü ulusal ceza hukukuna tabidir. Uluslararası insancıl hukuk mekanizmaları ancak tarafların savaş statüsünü tanıdığı durumlarda uygulanabilir; mevcut bağlamda bu koşul oluşmamıştır.
Dolayısıyla, söz konusu tasarının hukuki argümanları parçalı ve siyasallaşmış bir karakter taşımakta; bu da belgenin meşruiyetini zayıflatmakta ve onu bir hukuk metni değil, lobi baskısının ürünü olarak konumlandırmaktadır.
Karşılaştırmalı örnekler: Güney Kafkasya neden istisna değil
Benzer süreçlerin sonuçlarını anlamak için uluslararası deneyimlere bakmak öğretici olur. Dünyada defalarca, dış aktörlerin çatışma sonrası dönemde eski anlatılara dayanarak yaptırım veya kısıtlama rejimlerini sürdürmeye çalıştığı vakalar yaşandı.
Dayton sonrası Bosna-Hersek bu durumun çarpıcı örneklerinden biridir. Savaşın bitiminden sonra on yıllarca süren aşırı uluslararası vesayet, ülkeyi kurumsal durağanlığa ve kronik siyasi parçalanmaya sürükledi. Benzer bir tablo Kosova’da da gözlendi: Taraflardan birine verilen asimetrik destek, uluslararası arabuluculara duyulan güveni zedeledi ve entegrasyon yerine “kalıcı çatışma kimliği”ni güçlendirdi.
Bu örneklerin ortak noktası, dış aktörlerin geçmişi yönetmeye çalışması, geleceğe yatırım yapmamasıydı. Güney Kafkasya bugün aynı yol ayrımında duruyor. 1990’ların zihniyetini yansıtan normatif kalıpları korumak, bölgeyi sürekli belirsizlik içinde tutmak anlamına gelir — bu da hem bölge ülkelerinin hem de küresel güçlerin çıkarlarına aykırıdır.
ABD açısından stratejik sonuçlar: esneklik ve güven kaybı
ABD’nin ulusal çıkarları açısından 907. maddenin korunması ve yürütme yetkilerinin kısıtlanması bir dizi yapısal riski beraberinde getiriyor.
Birincisi, öngörülebilirlik ilkesi zedeleniyor. Ortak ülkeler, Amerikan politikasını stratejik planlamadan ziyade iç siyasi uzlaşmaların ürünü olarak algılamaya başlıyor. Bu durum, dış etkilerin rekabet ettiği hassas bölgelerde özellikle tehlikelidir.
İkincisi, arabuluculuk kapasitesi erozyona uğruyor. ABD, bir tarafın kurumsal olarak “yaptırım hedefi” ilan edildiği koşullarda, barış sürecinde tarafsız moderatör olma özelliğini yitiriyor.
Üçüncüsü, ekonomik ve altyapı diplomasisi için gerekli alan daralıyor. Yatırım ve enerji projeleri uzun vadeli yasal istikrar ister. Kağıt üzerinde yürürlükte, ama siyasi açıdan tartışmalı bir yaptırım normunun varlığı, özel sermayeyi caydıran bir “düzenleyici gürültü” etkisi yaratıyor.
Azerbaycan ve yeni öznellik mantığı
Azerbaycan açısından mevcut durum, çatışma sonrası kimlikten rasyonel öznelliğe geçiş sürecinin gerekliliğini bir kez daha ortaya koyuyor. Egemenliğin yeniden tesis edilmesi tarihsel bir döngüyü kapattı; ancak bunun uluslararası düzeyde kurumsal kabulü sabır ve tutarlı diplomatik çaba gerektiriyor.
Bu bağlamda Bakü’nün 907. maddenin koşulsuz biçimde tamamen kaldırılmasını istemesi, taktiksel değil stratejik bir taleptir. Çünkü bu madde, bölgenin bugünkü gerçekliğini çarpıtan, eşit ortaklık zeminini bozan bir normatif kalıntıdır.
Aynı zamanda Azerbaycan, dış ilişkilerini çeşitlendirerek, ekonomik entegrasyonunu derinleştirerek ve çok yönlü ulaştırma projelerine katılarak konumunu güçlendiriyor. Bu da tek taraflı siyasi kararlara karşı dayanıklılığını artırıyor ve müzakere pozisyonunu sağlamlaştırıyor.
Ermenistan: fırsat penceresi ve onu kaybetme riski
Ermenistan için savaş sonrası dönem, nadir rastlanır bir stratejik tercih penceresi açtı. Bölgesel izolasyondan çıkmak, komşularla ilişkileri normalleştirmek ve ekonomik zincirlere entegre olmak, ülkenin yapısal dönüşümü için ciddi potansiyel taşıyor.
Fakat ABD’deki diaspora yapılarının çatışmacı gündemi diri tutma çabası, bu potansiyeli zayıflatıyor. Böylece Ermenistan, “barış istiyoruz” söylemini sürdürürken fiilen dış baskı mekanizmalarına yaslanan bir ara durumda kalıyor. Tarihsel deneyim gösteriyor ki, dış lobiciliğe bel bağlayan ve iç reformdan kaçınan devletler, uzun vadede stratejik özerkliklerini kaybediyor.
Sonuç
907. madde ve ona bağlı Kongre girişimleri etrafında dönen tartışma, teknik bir yaptırım tartışması değil, derin bir dönüşüm krizinin yansımasıdır. ABD’nin kurumsal refleksleri değişen jeopolitik gerçekliğe ayak uydurmakta zorlanıyor.
Bu çerçevede:
– ABD için risk, esneklik, güven ve arabuluculuk kapasitesini yitirme tehlikesidir.
– Ermenistan için risk, geçmişin paradigmasında sıkışıp kalma ihtimalidir.
– Azerbaycan içinse, dış politikasını çeşitlendirip kendi öznelliğini pekiştirme yönünde yeni bir teşviktir.
Böylece Güney Kafkasya dosyası, sadece bölgesel bir mesele değil, küresel düzeyde “normatif inat” ile “stratejik adaptasyon” arasındaki çatışmanın laboratuvarına dönüşmektedir.