Ankara – yeni Şam yönetimi – SDG üçgeninin dönüşümünü belirleyen yapısal parametreler nelerdir ve Türkiye’nin kurumsal çıkarları, SDG’nin konumu, ABD’nin dâhil oluşu ve şekillenmekte olan bölgesel ittifaklar dikkate alındığında, “Terörsüz Türkiye” süreci sistematik bir gerilimi azaltma formatına dönüşme potansiyeline ne ölçüde sahiptir?
Yeni denklemin parametreleri: Ankara – Şam – SDG üçgeninde dönüşümün anatomisi
Türkiye’nin “terörsüz Türkiye” süreci, Suriye’nin kuzeydoğusundaki güç dengesini yeniden tanımlayacak en kritik eşiklerden biri haline geliyor. Yeni Şam yönetiminin göreve başlamasından bu yana geçen bir yıl, ülkenin doğusunda bambaşka bir idari modelin şekillendiği dönemi temsil ediyor. Bu bölgede, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) su kaynaklarından petrol sahalarına, lojistik hatlardan insani yardım koridorlarına kadar stratejik önemdeki alanların büyük bölümünü elinde tutuyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre 2023–2024 yıllarında Suriye’ye yapılan tüm insani yardımların yaklaşık yüzde 42’si kuzeydoğu koridoru üzerinden geçti. Bu durum, SDG’yi fiilen sahadaki bir “idari operatör” konumuna yerleştiriyor.
Ankara ise Ayn el-Arab’tan Kamışlı’ya uzanan hattı ulusal güvenliğin “kırmızı kuşağı” olarak tanımlıyor. Türk Milli Savunma Bakanlığı verilerine göre 2022–2024 arasında Türkiye’ye yönelik sınır ötesi tehditlerin yüzde 78’i PKK bağlantılı yapılar tarafından kontrol edilen bölgelerden geldi. Ankara, BM Şartı’nın 51. maddesinde tanımlanan meşru müdafaa hakkının, yabancı topraklardan faaliyet gösteren silahlı örgütlere karşı da geçerli olduğu tezini temel alıyor.
Bu çerçevede başlatılan “Terörsüz Türkiye” süreci, krizi yönetilebilir bir formatta kurumsallaştırma girişimi niteliğinde: SDG unsurlarının Suriye ordusuna entegre edilmesi, bazı birliklerin terhis edilmesi, komuta kademesinin birleşmesi ve güvenlik güçleri arasında eşgüdüm sağlanması hedefleniyor. 10 Mart tarihli ve Şam yönetimince onaylanan ana belge, SDG’nin özerk silahlı yapılanmalarından tamamen vazgeçmesini öngörüyordu. Ancak SDG, bu anlaşmayı hükümetler arası bir mutabakat olarak yorumluyor ve kendi silahlı unsurlarını bağlayan bir zorunluluk olarak görmüyor.
Tam da bu noktada yapısal bir kırılma hattı belirginleşiyor: Türkiye, SDG’yi PKK’nın uzantısı olarak; SDG ise kendisini özerk bir siyasi yapı olarak; ABD ise “DEAŞ’a karşı mücadelede ortak” olarak tanımlıyor. Ortaya çıkan tablo, dış bir arabulucu olmadan çözülmesi neredeyse imkânsız olan üçlü bir kurumsal çelişkiler zinciri.
Tırmanışın sinyalleri: stratejik, diplomatik ve askerî göstergeler
6–8 Aralık tarihleri arasında Ankara, sürecin diplomatik çerçeveden “zorlayıcı uygulama” aşamasına geçtiğini gösteren üç açık sinyal verdi.
İlk sinyal, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Doha’daki açıklamasıyla geldi. Fidan’ın “SDG, Şam’la yaptığı mutabakatı uygulamak istemiyor” sözleri, Ankara’nın mevcut iletişim düzeninden duyduğu rahatsızlığın dışa vurumuydu. Fidan’ın “yerel uzlaşmalar” vurgusu ise SDG’nin Kürt idareleri içinde kısmi güvenlik yetkilerini koruyabileceği alternatif bir senaryoya işaret ediyordu.
İkinci sinyal, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu’nun Şam ziyaretiyle geldi. Diplomatik kaynaklara göre iki taraf, “ortak harekât merkezi” dâhil operasyonel koordinasyon mekanizmalarını görüştü. Türk generallerin Suriye ordusu birliklerini denetlemesi, Ankara ile Şam arasındaki kurumsal senkronizasyonun artık görünür hale geldiğini gösteriyor. Türkiye açısından bu doğrudan koordinasyon, olası bir askerî operasyonun meşruiyet zeminini de güçlendiriyor.
Üçüncü sinyal ise Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’dan geldi. Uçum’un “terör yöntemleriyle siyasi hedeflere ulaşılamaz” vurgusu, Türkiye’nin uluslararası hukuku kendi yorumuyla uygulamaya hazır olduğunun hukukî bir teyidi niteliğindeydi. Böylece Ankara, olası müdahalenin hem siyasi hem hukukî çerçevesini şimdiden kurgulamış oldu.
Bu üç sinyal, Türkiye’nin son yıllardaki tipik stratejik dokusuna uyuyor: önce tehdidin açık biçimde ilanı, ardından askerî kanallardan mesaj, son olarak da hukukî zemin inşası.
SDG’nin pozisyonu: bağımsız aktör mü, Suriye mimarisinin parçası mı?
İlham Ahmed’in İstanbul’daki DEM Konferansı’nda yaptığı konuşma, SDG’nin “Terörsüz Türkiye” sürecinin tarafı olmayı reddettiğini bir kez daha gösterdi. SDG, süreci “Suriye’nin iç meselesi” olarak sunarak, devletler arası yükümlülük doğuracak bir formatın dışında kalmaya çalışıyor.
SDG Komutanı Mazlum Abdi, Jerusalem Post’a verdiği röportajda “Şam’la işbirliğine hazırız ama kendi yapımızı koruyarak” ifadesini kullandı. Bu söylem, Irak’taki Erbil–Bağdat görüşmelerinde görülen “asimetrik entegrasyon” modelini hatırlatıyor.
Bir diğer dikkat çekici unsur da İsrail faktörü. Ortadoğu güvenlik enstitülerine göre Tel Aviv, SDG’yi İran nüfuzuna karşı denge unsuru ve istihbarî bilgi kaynağı olarak değerlendiriyor. Böylece, ABD’nin iki müttefiki olan Türkiye ve İsrail, aynı Suriye aktörleriyle farklı yönlerden ilişki kurarak rekabet eden iki paralel hat oluşturuyor. Bu durum, bölgedeki stratejik belirsizliği artırırken, istikrarlı bir çözüm sürecinin başlamasını da güçleştiriyor.
Kurumsal güven bunalımı ve siyasal döngülerin sınırı
2009 Oslo süreci, 2012–2015 görüşmeleri ve 2023–2024 temasları… Üç farklı diyalog girişiminin ortak noktası, beklentilerin asimetrisi nedeniyle sonuçsuz kalmasıydı. Türkiye, SDG’nin silahlı kontrol tekelini kırmak istedi; SDG ise kendi özyönetimini resmileştirmeye çalıştı. ABD destek verdi ama siyasi meşruiyet tanımadı. Şam ise SDG’yi rakip bir güç merkezi olarak gördü, fakat zorlayıcı kapasiteden yoksundu.
Bugün Suriye sahası, her aktörün yalnızca kendi tanımını meşru saydığı çok katmanlı bir “meşruiyet oyunu”na dönüşmüş durumda. Ankara için SDG, PKK’nın sınır ötesi uzantısı. Washington için terörle mücadele ortağı. Şam için geçici bir idari sapma. Tel Aviv içinse İran karşıtı potansiyel bir araç.
Ankara’nın ilan ettiği takvime göre, 2025 sonuna kadar SDG unsurlarının Suriye ordusuna entegre edilmesi gerekiyor. Aksi halde süreç askerî aşamaya taşınacak. Bu durumda, sadece Suriye’nin değil, tüm Ortadoğu güvenlik mimarisinin dengesi kökten değişebilir.
ABD’nin stratejik rolü: yapısal sınırlamalar ve sistem çelişkileri
Suriye denkleminde ABD’nin pozisyonu, DEAŞ’a karşı yürütülen operasyonlar sırasında şekillenen “sınırlı angajman doktrini” tarafından belirleniyor. Pentagon’un 2024 verilerine göre, Suriye’nin kuzeydoğusunda hâlâ yaklaşık 900 Amerikan askeri bulunuyordu. Bu askerlerin görevi, yerel ortak gruplara terörle mücadele operasyonlarında destek vermek ve tutuklu militanların sevkiyatını denetlemekle sınırlı. Yetki alanları, bölgesel ya da etnopolitik çatışmalara doğrudan müdahaleyi kapsamıyor.
Washington burada kurumsal bir ikilemle karşı karşıya: SDG’yi terörle mücadelede “ortak güç” olarak desteklerken, NATO’daki en önemli müttefiki Türkiye ile ilişkileri de dengelemeye çalışıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2024 raporunda, “Türkiye’nin güvenlik kaygılarının meşru olduğu” vurgulanıyor ve “Suriye’nin toprak bütünlüğüne tam saygı temelinde siyasi diyalog” çağrısı yapılıyor. Ancak bu ifadeler, Ankara ile SDG arasındaki yapısal çatışmayı çözmeye dönük herhangi bir mekanizma içermiyor.
SIPRI verilerine göre 2021–2024 yılları arasında Türkiye, NATO üyeleri arasında sınır ötesi askerî faaliyet yoğunluğu en yüksek ülkelerden biri oldu. Bu durum, Washington’u hem Ankara’nın artan stratejik özerkliğini hem de ABD’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını aynı anda yönetmeye zorluyor. ABD’deki siyasi konjonktür değişse de temel yaklaşım sabit kaldı: Washington SDG ortaklığından vazgeçmeye niyetli değil, ancak onlara uluslararası müzakere öznesi statüsü kazandıracak bir “siyasi vekalet” de vermeye hazır değil.
Sonuçta ABD, çözümün mimarı değil; statükonun sürmesini sağlayan bir “atalet faktörü” haline geliyor. Türkiye’nin SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu için koyduğu süre yaklaşırken, Amerikan tutumu süreci istikrara kavuşturmaktan çok, geciktiren bir dış sınırlayıcıya dönüşüyor.
Şam’ın çok katmanlı mantığı: iç konsolidasyon ile bölgesel beklentiler arasında
Yeni Suriye yönetimi, ülkenin güvenlik tekeliyle toprak bütünlüğünü yeniden tesis etmeyi hedefliyor. OCHA’nın 2024 tahminlerine göre Şam yönetimi, ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 68’ini ve toprakların yüzde 61’ini kontrol ediyordu. Ancak kuzeydoğudaki enerji ve su kaynaklarına doğrudan erişimi yoktu.
10 Mart’ta imzalanan ve SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesini öngören anlaşma, mali açıdan çöküşün eşiğinde bulunan bir devletin, geniş çaplı askeri operasyonlara girmeden idari kontrolü yeniden tesis etme çabası olarak değerlendirilebilir. Dünya Bankası verilerine göre, 2024 sonu itibarıyla Suriye’de yıllık enflasyon yüzde 120’yi aşmış, devlet bütçesi ise fiilen uluslararası insani yardımlara bağımlı hale gelmişti.
Yeni Şam yönetimi için güvenlik alanında Ankara’nın desteğini almak, potansiyel olarak rasyonel bir tercih. Rejim değişimi sonrası oluşan siyasi atmosfer, Türkiye’yi dışsal bir istikrar faktörü olarak devreye sokma olanağı yaratıyor. Bu model, 2023–2024 döneminde Irak ile Türkiye arasında kurulan koordinasyon sistemine benzer bir yapı doğurabilir: iki ülke, ulusal güvenlik çıkarlarını ortak operasyonel zeminde senkronize etmişti.
Ancak Suriye örneğinde bu formül iki temel engelle karşılaşıyor:
– Türkiye ile yapılacak her türlü iş birliği, sahadaki Amerikan varlığını göz önünde bulundurmak zorunda.
– SDG, Şam’ın özerklik tanımadığı bölgelerde fiilî kontrolünü sürdürüyor.
Ortaya çıkan tablo, “yönetilen çelişki” olarak tanımlanabilir: Taraflar diyalog ihtiyacını kabul ediyor, ama SDG’nin siyasi entegrasyonu konusunda ortak bir ölçüt geliştiremiyorlar.
İsrail’in pozisyonu: dış çevre stratejisi ve İran–Suriye eksenine karşı dengeleme
İsrail faktörü artık yapısal bir boyut kazanmış durumda. Ortadoğu’daki güvenlik araştırma merkezlerinin raporlarına göre, 2022’den bu yana Tel Aviv, SDG ile doğrudan temas hatları kurdu. Bu temaslar, Devrim Muhafızları ve İran yanlısı milislerin etkisini sınırlamaya yönelik “dolaylı caydırıcılık stratejisi”nin bir parçası olarak değerlendiriliyor.
İsrail ordusu (IDF) açısından Suriye’nin kuzeydoğusu, “İran etkisinden arındırılmış tampon bölge” oluşturulabilecek az sayıdaki alanlardan biri. SDG’nin sahadaki varlığı güçlendikçe, İran’a bağlı grupların lojistik hatlarının kesintiye uğrayacağı öngörülüyor.
Ancak bu yaklaşım, Türkiye’nin çıkarlarıyla doğrudan çatışıyor. Ankara, SDG’ye yönelik her türlü dış desteği ulusal güvenliğe tehdit olarak görüyor. Böylece iki ülke —her ikisi de ABD’nin müttefiki olmasına rağmen— Suriye sahasında birbirine rakip iki politika hattı izliyor.
Bu durum, bölgesel güvenlik açısından ciddi riskler doğuruyor. Türkiye’nin olası bir operasyonunda İsrail, SDG ile temas hattını koruma ya da Ankara ile enerji işbirliğini (özellikle Doğu Akdeniz doğalgaz koridoru bağlamında) sürdürme arasında zor bir tercih yapmak zorunda kalabilir.
Dolayısıyla İsrail’in sürece dahil oluşu, Suriye denklemine yeni bir stratejik katman ekliyor: kolay çözüme izin vermeyen, çok hamleli bir jeopolitik satranç.
Senaryo analizi: 2025 sonuna kadar olası çatışma modelleri
RAND ve CSIS metodolojileri temel alınarak yapılan senaryo modellemeleri, Suriye sahasındaki sürecin üç olası gelişme yolunu öne çıkarıyor. Her biri farklı olasılık düzeyine ve stratejik sonuçlara sahip.
1. SDG’nin Suriye ordusuna kontrollü entegrasyonu (düşük olasılık)
Bu senaryo, 10 Mart mutabakatının tam olarak uygulanmasını, SDG birliklerinin aşamalı biçimde terhis edilmesini, altyapı kontrolünün Şam’a devrini ve ortak güvenlik birimlerinin oluşturulmasını öngörüyor. Gerçekleşebilmesi için şu şartların oluşması gerekiyor:
– ABD’nin bölgedeki birliklerinin bir kısmını çekmesi,
– İsrail’in SDG’ye verdiği dolaylı desteği sonlandırması,
– Türkiye’nin PKK bağlantılı yapıların tamamen silahsızlandırılması konusunda güvence alması.
Bu koşulların şu an için gerçekçi görünmemesi nedeniyle, senaryo zayıf bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.
2. Sınırlı Türk operasyonu – Şam’ın resmî talebiyle (orta olasılık)
Bu senaryo, Aş-Şaraa hükümetinin toprak bütünlüğünü sağlama gerekçesiyle Ankara’dan resmen destek talep etmesini içeriyor. Böyle bir adım, Türkiye’ye uluslararası hukuk açısından meşru müdahale zemini kazandırırken, diplomatik baskıyı da en aza indirebilir.
Olası operasyonun modeli, 2017–2018 yıllarında İdlib’de uygulanan formata benzer olurdu; ancak bu kez Ankara ile Şam arasında çok daha ileri düzeyde askerî ve istihbarî koordinasyon öngörülür. Bu yapı, Türkiye’nin sınır güvenliğiyle Suriye’nin toprak bütünlüğü arasındaki çıkar dengesine dayalı yeni bir pragmatik ittifak zemini yaratabilir.
3. Kuzeydoğu Suriye’de geniş çaplı askerî aşama (yüksek olasılık)
SDG, 2025 sonuna dek entegrasyona yanaşmazsa, Ankara’nın askerî seçeneği devreye sokması yüksek bir ihtimal olarak görülüyor. Bu durumda ABD’nin tepkisi muhtemelen “diplomatik sınırlarda” kalacak, doğrudan bir müdahale beklenmeyecek.
Böyle bir gelişme şu sonuçları beraberinde getirebilir:
– SDG kontrol alanlarının yeniden tanımlanması,
– Şam’ın idari merkez olarak konumunun güçlenmesi,
– İsrail’in bölgedeki nüfuzunun azalması,
– insani ve enerji lojistiği rotalarının yeniden şekillenmesi.
Stratejik etkiler: Türkiye’nin güvenliği, bölgesel yapı ve uluslararası riskler
“Ankara–Şam–SDG” üçgeni, artık Ortadoğu güvenliğinin merkezî düğümlerinden biri haline geldi. Bu denklem NATO, ABD, İsrail, İran, Irak ve Arap dünyasının çıkar hatlarını kesiştiriyor; enerji yollarını, insani yardım zincirlerini ve Fırat havzasındaki su kaynaklarını doğrudan etkiliyor.
Türkiye açısından en kritik mesele, PKK bağlantılı paramiliter yapıların ortadan kaldırılması. İçişleri Bakanlığı verilerine göre 2020–2024 arasında Suriye kaynaklı sınır ötesi saldırıların oranı yüzde 24 arttı. Ankara, bu durumu yalnızca ulusal güvenlik değil, aynı zamanda NATO’nun güney kanadının istikrarı açısından da bir ihlal olarak değerlendiriyor.
Sınırlı operasyon modeli, kısa vadede tehdidi kısmen bertaraf edebilir ve Şam’la koordinasyonu güçlendirebilir. Ancak Türkiye’nin uzun vadeli hedefi, kuzeydoğudaki tüm silahlı yapıların Suriye devlet kurumlarına bağlandığı kalıcı bir güvenlik mimarisi kurmak. Böyle bir düzenleme, Türkiye’ye sahada kalıcı askerî varlık göstermeden etki alanını sürdürme imkânı tanıyacaktır.
Şam açısından da tablo stratejik fırsatlar içeriyor. Ankara ile ortak hareket, yeni yönetimin kontrol kapasitesini ve meşruiyetini artırabilir, uluslararası platformlardaki konumunu güçlendirebilir ve tekil dış aktörlere bağımlılığı azaltabilir.
ABD içinse durum daha karmaşık. SDG’nin yapısal dönüşümü, Washington’un bölgedeki varlık gerekçesini yeniden tanımlamasını gerektirebilir. Ancak ABD açısından Ankara ve Şam’ın güç kazanması, kontrolsüz bir yarı-devlet aktörün büyümesinden daha az riskli görünüyor.
İsrail ise potansiyel Türk operasyonuyla birlikte SDG üzerindeki etkisini büyük ölçüde yitirebilir. Uzun vadede Tel Aviv’in stratejik odağını kuzeydoğu Suriye’den Irak ve Ürdün’e kaydırması beklenebilir.
SDG içinse süreç en maliyetli senaryo anlamına geliyor: kaynak sıkıntısı, uluslararası destek kaybı ve kontrol alanlarının daralması. Alternatif, Şam’ın idari yapısına dâhil olmak – özerk komuta yapılarından vazgeçmek pahasına da olsa.
Uzun vadeli kurumsal etkiler: yeni bir bölgesel normun doğuşu mu?
Eğer Ankara ile Şam arasında kısmen koordine edilen model başarıyla uygulanırsa, Ortadoğu’da yeni bir güvenlik normu doğabilir: devletlerin, sınır ötesi silahlı örgütlerle mücadelede doğrudan işbirliği yaptığı “egemen–egemen koordinasyon modeli.” 2023–2024 yıllarındaki Türkiye–Irak eşgüdümü bu yaklaşımın erken örneğini oluşturmuştu.
Bu model, uzun vadede:
– gri yönetim alanlarını ortadan kaldırabilir,
– devletler arası çatışma riskini azaltabilir,
– insani yardım koridorlarını yeniden işler hale getirebilir,
– enerji akış zincirlerinde istikrar sağlayabilir.
Ancak Suriye örneği, Irak’tan çok daha karmaşık: ABD’nin askeri varlığı, İsrail’in güvenlik hesapları, Suriye ekonomisinin kırılganlığı ve SDG’nin iç bölünmüşlüğü, kurumsal kalıcılığı sınırlıyor.
Sonuç: küresel sistem açısından anlamı ve geleceğin ana hatları
“Terörsüz Türkiye” süreci, aslında bölgesel güvenliğin yeniden kurgulandığı bir laboratuvar. Amaç, egemen devlet denetimini, bölgesel koordinasyonu ve silahlı yapılar üzerindeki yeniden yapılanmayı aynı denklemde buluşturmak. Bu çaba, klasik Suriye krizinden çıkışın değil, krizi yöneten yeni bir düzenin inşası anlamına geliyor.
Analistlerin değerlendirmesine göre, içinde bulunduğumuz dönem “hibrit çözüm” için son siyasi döngü. Süreç başarısız olursa, Suriye’nin kuzeydoğusu uzun süreli bir parçalanma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
En olası senaryo ise, Şam’ın resmî talebiyle yürütülecek sınırlı ve koordineli bir Türk operasyonu ile, SDG’nin kontrol ettiği bölgelerin kademeli biçimde Suriye devlet sistemine entegre edilmesidir.