...

Baku Network platformunda analitik video projesi “Tofik Abbasov ile Diyalog”un yeni bölümü yayımlandı.

Programın konuğu, Azerbaycan Devlet Müzik Kültürü Müzesi Müdürü, Emektar Kültür Çalışanı, sanat tarihi doktoru Alla Bayramova oldu.

“Kültür asla tatile çıkmaz. Gece gündüz çalışır. Kesintili olamaz; süreklilik esastır” diyen Bayramova, müzenin temel çalışma felsefesini bu sözlerle özetledi.

Müzenin temelleri Sovyet döneminde atıldı

Bayramova’nın aktardığına göre “müzik kültürü müzesi” kavramı daha Sovyet döneminde resmiyet kazandı. Kurum, 1967 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla kuruldu.

“Bu, kapılarını hemen ziyaretçilere açtığı anlamına gelmiyordu. Önce koleksiyonların oluşturulmasına başlandı. Aslında bunun altyapısı çok daha önce vardı. 20. yüzyılın başında Üzeyir Hacıbeyli ile profesyonel bestecilik okulunun temelleri atılmış olsa da Azerbaycan müzik kültürünün kökleri çok daha derindir: halk müziği, çalgı geleneği, kadim icra üslupları…”

Müze müdürü, ilk envanter kaydının Müslüm Magomayev’in şarkıcı Memmed Tağı Bağırov’a radyoda sahne alması için yazdığı bir not olduğunu söyledi. İlk büyük koleksiyonlardan biri ise tar virtüözü Ahmed Bakıhanov’un bağışladığı 23 halk çalgısından oluşuyordu. Bu enstrümanlar, bugünkü zengin koleksiyonun temelini attı.

“Biz müzik tarihimizin izini taşıyan her şeyi topluyoruz: kişisel eşyalar, fotoğraflar, afişler, belgeler, kayıtlar… Aşıklardan hanendelere, bestecilerden opera sanatçılarına kadar uzanan geniş bir yelpaze.”

Tar sadece bir enstrüman değil, kimlik meselesi

Bayramova, müzenin çoğu zaman yanlış biçimde “müzik aletleri müzesi” olarak anıldığını belirtti.

“Enstrümanlar profilimizin sadece bir parçası. Her halkta mugam, aşık sanatı, bestecilik okulu, müzik tiyatrosu yoktur. Biz bu bütünsel kültürel ekosistemi yansıtıyoruz.”

Özellikle tarın tarihine değinen Bayramova, modern Azerbaycan tarının yaratıcısının Şuşalı Mirze Sadık olduğunu vurguladı.

“Tel sayısını 11’e çıkardı, yapısını değiştirdi, enstrümanı mobil hale getirdi. Bugün Kafkasya ve Orta Asya’ya yayılan form onun eseridir.”

Müze arşivlerinde 1880’li yıllara ait, Yevlahlı bir kadının tar çaldığını gösteren bir fotoğrafın bulunduğunu belirten Bayramova, kültürel mirasın savunulmasında duygusal refleksler yerine belgeye dayalı yaklaşımın şart olduğunu söyledi.

“Taleplere tepki vermek yerine, mirasımızı belgelerle, sabırla ve ısrarla anlatmalıyız.”

Bu çerçevede 1955 yılında Ağdam’ın Gülyably köyünde köylüler tarafından Kurban Primov’a hediye edilen halıyı ve Han Şuşinski’nin – gerçek adı İsfendiyar Cavanşirov – resmi ödül belgelerinde her iki isimle de geçtiğini kanıtlayan arşiv evraklarını örnek gösterdi.

Şuşa doğunun müzik akademisiydi

“Şuşa’ya Doğu’nun Müzik Akademisi denirdi” diyen Bayramova, müzede “Şuşalı Müzisyenler” başlıklı iki salonun faaliyet gösterdiğini, başlangıçta geçici olarak tasarlanan bu sergilerin kalıcı hale getirildiğini ifade etti.

Uluslararası faaliyetlere de değinen Bayramova, Moskova’da Kara Karayev’in 100. yılı ve Bülbül’ün 125. yılı vesilesiyle düzenlenen sergileri hatırlattı. Ayrıca Uluslararası Müzeler Konseyi bünyesindeki çalışmalarına dikkat çekti.

“Yönetimde Ermenistan Tarih Müzesi’nden bir temsilci de var. Birlikte çalışacağız. Kültür diyalog demektir.”

Ortak hafıza ve birlikte icra geleneği

Bayramova, tarihsel birlikte yaşam kültürüne özel vurgu yaptı.

“Arşivlerimizde halk müzisyenlerinin üçlü ya da büyük topluluklar halinde sahne aldığı çok sayıda fotoğraf ve belge var. Çoğu zaman kemançe sanatçıları Ermeni asıllıydı. Örneğin Saşa Oganezaşvili, Levon Grigoryan.”

Azerbaycanlı mugam icracılarının Ermeni düğünlerinde de sahne aldığını belirten Bayramova, Cabbar Garyağdıoğlu’nun bir Ermeni toplum önderinin düğününde müzisyenleriyle birlikte sahne aldığı fotoğrafların bulunduğunu söyledi.

“Kataloglar ve plak şirketlerinin kayıtları, Garyağdıoğlu’nun, Kurban Primov’un ve diğer sanatçıların sık sık Ermeni müzisyenlerle birlikte sahne aldığını gösteriyor. Ermeniler mugam icra etmiyordu, hanende değildi; ancak çoğu zaman kemançe çalıyorlardı.”

İşgal yıllarında bu materyallerin sergilenmediğini, ancak tarihsel belge niteliği taşıdıkları için arşivlerde korunduğunu da sözlerine ekledi.

1920’lerin sonuna ait, Zengezur ve Batı Azerbaycan topraklarında yapılmış kayıtların bulunduğunu belirten Bayramova, bu kayıtlarda farklı milletlerden sanatçıların Azerbaycan türkülerini – “Sarı Gelin”, “Otuzbir”, “Halabacı” – icra ettiğinin açıkça yazılı olduğunu vurguladı.

“Bu, ortak kültürel alanın bir parçasıdır.”

Azerbaycan’ın açık kimliği

Yurt dışı turnelerinden bir anısını da paylaşan Bayramova, Hildesheim kentinde eski çalgılar topluluğunun konseri sırasında Nizami üzerine bir konferans verdiğini anlattı.

“Bana Nizami’nin heykelinin neden İtalya’da bulunduğu soruldu. Cevabım netti: Çünkü Azerbaycan açık bir ülkedir. Bizde Mozart’ın, Tesla’nın, Şevçenko’nun, Puşkin’in anıtları var. Bu, hoşgörünün yansımasıdır.”

“Azerbaycan’da Yahudilere hiçbir zaman zulmedilmedi” diyen Bayramova, bunun tarihsel hafızanın önemli bir unsuru olduğunu kaydetti.

Programın sonunda ise şu mesajı verdi:

“Geçmişte çok ortak noktamız vardı. Bugün de esasen ilişkileri, iyi gelenekleri yeniden canlandırmanın önünde hiçbir engel yok. Azerbaycan her zaman çok uluslu ve açık bir ülke oldu. Benim okuduğum konservatuvarda profesörlerin arasında çok sayıda Ermeni asıllı akademisyen vardı. Kültür her zaman birleştirir.”