Finansal krizler pek nadiren ansızın kapıyı çalar. Açık havada düşen yıldırım gibi gökten inmezler. Önce piyasanın tonu değişir. Sonra iş dünyasının sohbetlerine gergin bir tebessüm sızar. Ardından “geçici sıkıntılar”, “yerel ısınmalar”, “noktasal geri çekilmeler”, “bazı oyuncuların münferit hataları” gibi ifadeler daha sık duyulmaya başlar.
Ancak iş işten geçtikten sonra anlaşılır ki, birbirinden kopuk gibi görünen bu gelişmelerin altında uzun zamandır aynı yıkıcı kimya kaynamaktadır: gizli kaldıraç, şeffaf olmayan risk, şişirilmiş varlık fiyatları, likidite yanılsaması ve bu kez sistemin bir şekilde ayakta kalacağına dair kör inanç.
Bugün küresel finans sistemi tam da böyle bir dönemece yeniden girmiş durumda. Yüzeyde hâlâ kontrol duygusu korunuyor. Kâğıt üzerinde bankalar, 2008’e kıyasla çok daha güçlü sermaye yapısına sahip. Düzenleyiciler, geçmişten çıkarılan dersleri yüksek sesle hatırlatıyor. Merkez bankaları da ellerinde müdahale araçları bulunduğunu söylüyor. Ancak bu dış disiplinin altında, çok daha az şeffaf kurallarla işleyen başka bir para, kredi ve yükümlülükler evreni hızla büyüdü. Bu, özel kredinin, banka dışı finansmanın ve sözde gölge bankacılık sektörünün dünyasıdır.
Düne kadar bu alan, çevrede duran teknik bir başlık, yalnızca dar bir uzman çevresinin ilgisini çeken tali bir mesele gibi görülüyordu. Bugün ise giderek daha açık biçimde sistemik tehdidin başlıca kaynaklarından birine dönüşüyor. Hele ki şimdi, bu yapının iç kırılganlıklarına Ortadoğu’daki yeni savaş, Hürmüz Boğazı üzerinden sevkiyatta yaşanan aksamalar, petrol ve gaz fiyatlarındaki sıçrama ve dünya ekonomisinin neredeyse her şeyden fazla nefret ettiği o kelimenin geri dönüşü eklendiğinde: stagflasyon.
Artık mesele, sistemde gerilim odaklarının olup olmadığı değil. Var. Asıl soru şu: Hoş olmayan ama yönetilebilir bir krizle, finans dünyasının bütün segmentlerini yeniden devirebilecek zincirleme reaksiyon arasındaki sınır tam olarak nereden geçiyor?
Bu yeni risk çağının sembollerinden biri, Londra merkezli kredi kuruluşu Market Financial Solutions’ın çöküşü oldu. Hikâye başlı başına geç kapitalizm üzerine çekilecek bir filmin senaryosunu andırıyor: Mayfair’de lüks iç mekânlar, seçkin gayrimenkuller, koleksiyonluk parçalar, gösteriş, özel para, gayrimenkul ile spekülatif finansmanın kesişiminde verilen krediler ve ardından gelen çöküş, büyük çaplı suiistimal suçlamaları, kayyumların acil müdahalesi, dondurulan varlıklar ve Londra’nın en pahalı bölgelerindeki yüzlerce mülkü elden çıkarma çabası.
Fakat bu hikâyenin önemi, tek bir iddialı oyuncunun düşüşündeki o parlak dramatik kurguda değil. Esas nokta başka yerde yatıyor. Bu tür yapıların çökmesi, riskin yıllarca görmezden gelinmeyi tercih edildiği alanlara ne kadar derin sızdığını gösteriyor. Son derece saygın görünen bankaların bile bu tür işlemlere çok büyük ölçüde maruz kalabildiği ortaya çıktığında, bunun marjinal bir vaka ya da istisna olmadığı anlaşılıyor. Sorun, zaten bizzat kuralların kendisinin mesele hâline gelmiş olması.
İşte rahatsız edici tartışma tam burada başlıyor. Son yıllarda dünya, geleneksel bankacılık çerçevesinin dışında dolaşan parayla adeta boğuldu. Küresel özel kredi varlıkları devasa ölçüde büyüdü. 2008 krizinden sonra düzenleyiciler, klasik bankaları daha güvenli kılmak adına denetimi sertleştirdi, sermaye şartlarını yükseltti, kredi kurumlarını risk konusunda daha ihtiyatlı davranmaya zorladı. Ama sermaye ortadan kaybolmadı. Finans, su gibidir; her zaman bir çıkış yolu bulur. Bir yerde sıkıştırırsınız, başka yerde yükselir.
Böylece “su yatağı” mantığı doğdu: Sistemin bir tarafına bastırırsınız, öbür tarafı kabarır. Resmî bankacılık sistemi şeklen daha dayanıklı hâle geldi, ama çoğu zaman kalitesi tartışmalı devasa kredi hacmi gölge alana itildi; yani şeffaflığın daha düşük, denetimin daha zayıf olduğu ve riskin gerçek fiyatının çoğu zaman piyasa tarafından değil, oyuncuların kendi iç modelleriyle belirlendiği yere.
İçinde bulunduğumuz anın temel kırılganlığı da tam olarak bu. Gölge bankacılık sektörü uzun süre büyük finans makinesinin kullanışlı bir eklentisi gibi görüldü. Geleneksel araçların yatırımcıyı artık tatmin etmediği yerde getiri sağladı. Normal bankaların kredi vermek istemediği ya da çok daha ağır koşullarla borçlandırdığı kesimlere finansman sundu. Esneklik, hız ve modernlik hissi yarattı. Ama bununla birlikte başka bir şey daha üretti: Gerçek niteliği ancak piyasa kırılmaya başladığında anlaşılabilen, devasa ölçüde şeffaf olmayan yükümlülükler.
Her şey yolunda giderken böyle bir sektör neredeyse kusursuz görünür. Getiri vardır. Gecikmeli alacaklar makul seviyede görünür. Varlık fiyatları korunur. Yatırımdan çıkış mümkün sanılır. Fakat sisteme dışarıdan bir şok girdiği anda çok basit bir gerçek ortaya çıkar: Pek çok özel kredi yapısı, zorlanana kadar gerçek piyasa koşullarında yaşamaz. Geleneksel halka açık araçların aksine, bunlar çoğu zaman varlıkları piyasa değerinden tam anlamıyla yeniden fiyatlamaz. Başka bir deyişle, ekonomik gerçeklik çoktan değişmiş olsa bile kredi defterinde her şeyin aşağı yukarı yolunda gittiği izlenimini aylarca, bazen daha da uzun süre sürdürebilirler.
İstikrar yanılsaması, finans dünyasının en tehlikeli uyuşturucusudur. Yatırımcıyı uyutur, ortakları yanıltır, düzenleyicilere riskin sınırlı ve çevrelenmiş olduğu hissini verir. Ama er ya da geç gerçek dışarı taşar. Daha düne kadar sağlam görünen bir kredinin bir anda neredeyse sıfıra kadar silinmesiyle… Fonların para çekilişini sınırlandırmasıyla… Yatırımcılardan portföyleri ayakta tutmak için ek katkı talep edilmesiyle… Kâğıt üstünde vaat edilen likiditenin gerçekte kapıda bittiğinin anlaşılmasıyla…
Bugün özel kredi piyasasının bazı segmentlerinde tam da bu yaşanıyor. Yatırımcılar drawdown talepleriyle, yani ek sermaye koyma çağrılarıyla karşı karşıya kalıyor. Fonlar giderek daha sık gating yöntemine, yani fiilî para çekme kısıtlamalarına başvuruyor. Bu, tüm finans sistemindeki en kaygı verici sinyallerden biri. Çünkü yatırım dünyasında panik, birileri zarar ettiğinde başlamaz. Zarar, bu oyunun parçasıdır. Panik, yatırımcı bir anda parasını hızla geri çekemeyeceğini fark ettiğinde başlar.
Tam bu noktada biraz durup meseleyi açmak gerekiyor. Finans tarihi aynı dersi tekrar tekrar verir: Kriz, çoğu zaman zararın büyüklüğüyle başlamaz. Kriz, likiditeye duyulan güvenin çökmesiyle başlar. Yatırımcı gerektiğinde pozisyondan çıkabileceğine inandığı sürece sistem çalışır. Bu inanç kaybolduğunda kaçış başlar. Ve o anda, hacim olarak sınırlı görünen sorunlar bile çığa dönüşür.
2008 krizi öncesinde de tablo böyleydi. O dönemde risklerin görece dar bir alanda, yani düşük kaliteli mortgage piyasasında yoğunlaştığı sanılıyordu. Karmaşık modellerle konuşan “akıllı” çevreler, sorunun can sıkıcı ama yerel olduğunu savunuyordu. Tekil zarar yazımlarının, ne kadar büyük olursa olsun, bütün yapıyı çökertemeyeceği düşünülüyordu. Sonra ortaya çıktı ki sistem, türev ürünler, yapılandırılmış menkul kıymetler, karşılıklı yükümlülükler ve gizli kaldıraçla öylesine sıkı biçimde örülmüştü ki, yerel bir yangın anında genel yangına dönüştü.
Bugünkü durum 2008’in bire bir kopyası değil, ama kurduğu kafiye fazlasıyla tedirgin edici. O zaman çürüme mortgage kâğıtlarında ve banka bilançolarında birikiyordu. Şimdi ise özel kredi, özel piyasalar, banka dışı yapılar, gayrimenkul finansmanı, şirket borçları, özel sermaye fonlarıyla iç içe geçmiş sigorta bilançoları ve değeri çoğu zaman açık piyasadan değil, oyuncuların kendi iç mantığından türeyen varlık değerlemelerinde yoğunlaşıyor.
Daha da tehlikelisi, bu risk artık büyük bankacılık sisteminden yalıtılmış değil. Bankalar fonları kredilendiriyor, teminatlarıyla çalışıyor, bağlantılı yapıları finanse ediyor, hatta bu fonların destek verdiği şirketler üzerinden dolaylı risk taşıyor. Bir zamanlar su geçirmez duvar gibi görülmek istenen yerde artık kanallar ağı oluşmuş durumda. Bir devre boğulmaya başlarsa, basınç anında ötekine sıçrayacaktır.
Bu yüzden, özel finansman alanındaki yüksek riskli işlemlere dönük büyük banka maruziyetleriyle ilgili hikâyeler son derece öğretici. Mesele yalnızca belirli borçluların dürüstlüğü değil; bankaların kredi analizinin kalitesi de sorgulanıyor. Çok tanıdık bir senaryo yeniden mi sahneleniyor? Önce yıllarca süren olumlu konjonktür ve getiri avı standartları gevşetiyor. Sonra “gayrimenkul piyasası nasıl olsa toparlanır”, “lüks segment mutlaka alıcı bulur”, “doğru özgeçmişe ve doğru ofise sahip borçlu meseleyi çözer” inancı yerleşiyor. Ardından bir bakılıyor ki, gösterişli cephenin arkasında son derece kırılgan bir yapı saklıymış.
Ancak dünya ekonomisi aynı anda bir başka dev darbeyle, yani enerji şokuyla karşı karşıya kalmasaydı, bu bile küresel felaket için tek başına yeterli olmayabilirdi. Bugünkü petrol ve gaz fiyat artışı, piyasadaki sıradan döngüsel bir hareket değil. Bu sadece talebin canlanmasının sonucu da değil. Bu, Hürmüz Boğazı’ndan geçen sevkiyatlardaki aksamalara ve askerî tırmanışa bağlı jeopolitik bir şok; dünya ekonomisinin neredeyse tamamı için risk primini bir anda yukarı çeken türden bir sarsıntı.
Petrol, küresel sistemde yalnızca bir emtia değildir. Sanayinin, ulaşımın, lojistiğin, kimyanın, tarımın, ısınmanın, deniz taşımacılığının ve sayısız devletin bütçe dengesinin sinir sistemidir. Petrol pahalandığında sadece istasyondaki akaryakıt zamlanmaz. Her şey pahalanır: konteyner taşımacılığı, gübre üretimi, uçak biletleri, gıda sevkiyatı, depoların ısıtılması, güzergâh sigortaları, altyapı hizmetleri… Petrol şoku hızla bütün ekonomiye yayılır ve genel bir enflasyon yangınına dönüşür.
İşte tam burada, bugünkü tablo geçmişin kriz öncesi evrelerini ürkütücü biçimde hatırlatmaya başlıyor. 2008’deki büyük çöküşten hemen önce dünya yine sancılı bir enerji sıçraması yaşamıştı. O dönemde bunun ana nedeni, özellikle hızlı sanayileşen ekonomilerden kaynaklanan kızışmış küresel talepti. Bugün kaynak farklı: Talep taşması değil, savaş ve ulaşım arterlerine yönelik risk nedeniyle arzın daralması. Fakat kredi piyasası açısından nihai etki en az o dönem kadar yıkıcı olabilir.
Çünkü ekonomi, uzayan enerji darbelerine son derece kötü tepki verir. Enerji arzı sınırlanıyorsa tüketimin kısılması gerekir. Tüketimin kısılması ise her zaman birilerinin düşen satışları, aksayan sözleşmeleri, bozulan nakit akışları, zayıflayan şirket değerlemeleri demektir. Başka bir ifadeyle, kredi kalitesinin bozulması anlamına gelir.
İyi yıllarda sayısız kredi güvenilir görünür; çünkü çevre, borçlunun zayıflıklarını örter. Ciro artar, para ucuzdur, gayrimenkul gerilemez, tüketici harcar, yatırımcı sabırlıdır. Ama aynı anda maliyetler yükselir, talep sıkışır ve borç servis yükü ağırlaşırsa, daha düne kadar “normal” görülen krediler hızla bozulmaya başlar. Ekonominin en korkutucu riski her zaman açıkça çöp niteliğindeki varlıklardan doğmaz. Çoğu zaman, döngünün son virajında daha dün kabul edilebilir sayılan varlıklardan doğar.
Mevcut tablonun asıl acımasız tarafı da burada. Durgunluk tehdidine verilen klasik yanıt, yani faiz indirmek, artık siyaseten ve makroekonomik açıdan son derece zor. Büyümedeki yavaşlama enflasyonun da gerilemesiyle birlikte gelseydi, merkez bankaları nispeten hızlı biçimde devreye girebilirdi. Ama ekonomi yavaşlarken fiyatlar pahalı enerji nedeniyle hızlanıyorsa, düzenleyiciler kıskaca girer. Faizleri sert biçimde indirmek tehlikelidir; çünkü enflasyonu kalıcılaştırabilir. Faizleri yüksek tutmak ise kredi stresini büyütür ve temerrüt dalgasını yaklaştırır. İşte stagflasyon tuzağı böyle doğar; bu da her finans sistemi için en tatsız rejimdir.
Özel kredi açısından bu, neredeyse kusursuz bir fırtına demek. Birincisi, borçluların maliyetleri artıyor. İkincisi, yatırımcıların risk toleransı düşüyor. Üçüncüsü, portföylerin yeniden değerlenmesi kaçınılmaz hâle geliyor. Dördüncüsü, yeni finansmana erişim daralıyor. Beşincisi, güçlü teminat gibi görünen varlıklar beklentilerin altında performans göstermeye başlıyor. Ve bütün bunlar, hisse senetleri, tahviller ve döviz piyasalarında artan sinir harbi eşliğinde yaşanıyor.
Buna bir de özel kredi içindeki sektörel risk dağılımı katılıyor. Son yıllarda devasa kaynaklar yazılım şirketlerine, iş hizmetlerine, teknoloji servislerine ve dayanıklılığı büyük ölçüde ucuz sermayeye ve parlatılmış büyüme hikâyelerine bağlı iş modellerine aktı. Bugün bu şirketlerin önemli bir bölümü çifte baskı altında. Bir yanda yüksek faiz ve daralan talep var. Öte yanda ise yapay zekâ bulunuyor. Piyasanın bir kesimi bunu yeni bir devrim olarak görüyor, diğer kesimi ise eski iş modellerini bir çırpıda değersizleştirebilecek varoluşsal bir tehdit olarak okuyor.
Bugünün paradoksu tam da burada düğümleniyor: Yapay zekâ aynı anda hem geleceğin olağanüstü kârlarının vaadi, hem de bütün bir kurumsal borçlu sınıfını tasfiye edebilecek potansiyel bir mekanizma. Eğer piyasa gerçekten de yapay zekâ altyapısına gereğinden fazla para yığdıysa ve ardından gerçek getiri beklentilerin altında kalırsa, dünya iki ayrı değer düşümü dalgasıyla karşı karşıya kalabilir. Birincisi, yapay zekânın ürün ve hizmetlerini aşındırdığı şirketlerde yaşanacak silinmeler. İkincisi ise hızlı geri dönüş hesabıyla aşırı para gömülen projelerde ve ekosistemlerde patlayacak zararlar. Kreditörler açısından bundan daha tatsız bir bileşim düşünmek zor.
En az bunun kadar kaygı verici bir başka başlık da özel kredi ile sigorta sektörü arasındaki sıkı iç içe geçiş. Son yıllarda doğrudan yatırım ve özel sermaye oyuncularının önemli bölümü sigorta işine güçlü biçimde girdi. İlk bakışta mantık açık: Sigorta şirketlerinin uzun vadeli yükümlülükleri ve değerlendirilebilecek büyük fon havuzları var. Ne var ki tam da bu yüzden bu birliktelik, gelecekteki bir krizin çarpan etkisini büyütebilir. Sigorta şirketlerinin kaynakları bağlantılı yapılara açılan kredilere derin biçimde gömüldüğünde, varlık kalitesindeki bozulma artık yalnızca özel fonları ve onların varlıklı yatırımcılarını vurmaz; toplumun uzun süredir istikrar direği saydığı kurumları da sarsar.
Tam da burada, özel kredideki kayıpların sadece getirinin peşine yanlış koşan milyarderlerin derdi olduğu yönündeki kullanışlı efsane dağılıyor. Hayır, sistem yeterince uzun süre fonlar, bankalar, sigortacılar, gayrimenkul, şirket borçları ve piyasa fonlaması arasındaki sınırları bulandırırsa, özel risk artık özel kalmaz. Kamusal bir soruna dönüşür. Önce likidite kanalları üzerinden, ardından fonlama maliyetleriyle, sonra varlık fiyatlarıyla ve en sonunda da istihdam, yatırımlar, bütçeler ve sıradan vatandaşın cebi üzerinden herkese sirayet eder.
Üstelik bugün devletlerin kurtarma manevraları için geçmiş kriz dönemlerine kıyasla çok daha dar bir alanı var. Bu, mevcut dönemin en az konuşulan ama en kritik unsurlarından biri. Pandemi sonrasında, önceki yılların enerji şokları, hane halkı ve şirketler için açıklanan dev destek paketleri, savaş harcamaları ve biriken bütçe açıkları derken gelişmiş ülkeler bugünkü türbülansa zaten şişmiş bütçeler ve pahalı borçlanma koşullarıyla girdi. Açık konuşmak gerekirse, kriz derinleşirse devlet artık eskisi kadar cömert biçimde omuz veremeyebilir.
Tahvil piyasaları da artık mali savurganlığa çok daha az tahammül gösteriyor. Egemen tahvil getirileri, bütçe disiplininin gevşediğine dair en ufak işarette yukarı fırlıyor. Siyaset kurumu ne vaat ederse etsin, borç piyasası giderek daha sert, daha acımasız ve daha sabırsız yanıt veriyor. Bunun anlamı açık: Ekonomiyi bütçe parasıyla pompalama, hane halkına tarife artışlarını telafi etme, sistemi likiditeye boğma şeklindeki klasik kurtarma reçetesi, yakın geçmişe kıyasla çok daha sert bir dirençle karşılaşabilir.
Dolayısıyla yeni finansal stres gerçekten hız kazanırsa, bu süreç merkez bankalarının enflasyon yüzünden eli kolu bağlı, hükümetlerin ise borç yükü nedeniyle hareket alanı daralmış olduğu bir dünyada yaşanacak. Belki de bugünü önceki dönemlerden ayıran temel fark tam da bu. Sadece risk daha yüksek değil; o riski söndürme kapasitesi de daha zayıf.
Böyle bir tabloda, “özel kredi sektörü geleneksel banka bilançolarına ve tahvil piyasasına kıyasla hâlâ nispeten küçük” diyerek kamuoyunu yatıştırma çabaları ayrıca safça kaçıyor. Tarih, bu tür muhasebenin ne kadar aldatıcı olabileceğini çoktan gösterdi. Sistemik tehlikeyi yalnızca bir segmentin nominal büyüklüğü belirlemez. Belirleyici olan; bağlantıların yoğunluğu, teminatın kalitesi, gizli kaldıraç düzeyi, likidite yanılsaması ve yerel bir sorunun güven krizine dönüşme hızıdır.
2007-2008 döneminde subprime mortgage konuşulurken de omuz silkerek “rahatsız edici bir alan ama sonuçta tüm piyasa değil” diyenler vardı. Rakamların her birine ayrı ayrı bakıyor, sistemi ise bir bütün olarak görmüyorlardı. Sonunda anlaşıldı ki enfeksiyon çoktan finans makinesinin bütün damarlarına yayılmıştı. Bugün aynı hata yeniden tekrarlanabilir; sadece bu kez depremin merkezinde mortgage kâğıtları değil, özel kredi defterleri, fonlar, bağlantılı sigorta yapıları, şişirilmiş kurumsal hikâyeler ve tam kamusal denetimin dışında yarı karanlıkta yaşayan borç kurguları yer alabilir.
Göz ardı edilmemesi gereken bir başka psikolojik yasa daha var. Büyük krizler genellikle, bir önceki büyük krizin hafızası yeterince silindiğinde patlar; yani finans yöneticilerinin yeni kuşağı yeniden döngüden daha akıllı olduğuna inanmaya başladığında. Aşağı yukarı her yirmi yılda bir sistem kendini tekrar ikna eder: Tehlike artık ders kitaplarında kalmıştır, düzenleyici çerçeveler ve risk modelleri o kadar kusursuzlaşmıştır ki büyük bir çöküş neredeyse imkânsızdır. İşte en tehlikeli öz aldanış tam da budur. Finans dünyası açgözlülük, kibir ve sürü psikolojisi karşısında hiçbir zaman nihai bir zafer kazanmış değildir.
Dünya bugün tam da bu psikolojik sınıra dayanmış durumda. Son büyük çöküş, canlı bir travma olmaktan çıkıp akademik bir hatıraya dönüşecek kadar geride kaldı. Korku silinince risk bir kez daha yönetilebilir görünmeye başlıyor.
Bu nedenle içinde bulunduğumuz an, teskin edici ezberler değil; soğuk, sert ve acımasız bir analiz gerektiriyor. Büyük bir krizin temel ön koşullarının neredeyse tamamı şimdiden birikmiş durumda: Hızla büyümüş şeffaf olmayan kredi sektörü, varlık kalitesindeki belirgin bozulma işaretleri, fonlardan para çıkışına getirilen sınırlamalar, yüksek riskli yapılarla banka bağlantıları, şirket kârları üzerindeki baskı, pahalı enerji, jeopolitik şok, stagflasyon tehdidi, aşırı yük altındaki kamu bütçeleri ve ekonomiyi acil müdahaleyle kurtarma alanının daralması.
Bu, yarın sabah dünyanın yeni bir Eylül 2008’e uyanacağı anlamına gelmiyor. Finansal sistemler bir süre askıda kalmayı becerir. Krizi zamana yayabilir, muhasebe oyunlarıyla sorunları maskeleyebilir, zararların tanınmasını öteleyebilir, zayıf borçluları yeniden borçlandırabilir, jeopolitiğin tersine dönmesini ve emtia piyasalarının sakinleşmesini umut edebilir. Bazen bütün bunlar gerçekten de felaketi önlemeye yeter. Ama çatlakların sayısı belli bir eşiği geçtiğinde soru değişir. Artık mesele “risk var mı” değildir; “tetikleyici ne olacak” sorusudur.
Bu tetikleyici petrolde yeni ve sert bir sıçrama olabilir. Özel kredide peş peşe gelecek temerrütler olabilir. Batması mümkün görülmeyen bir başka “saygın” yapının gürültülü iflası olabilir. Büyük fonlardan birinde likidite krizi olabilir. Fonlama maliyetini borç yükü altındaki şirketler için yaşanamaz seviyeye taşıyacak bir tahvil piyasası satış dalgası olabilir. Hatta sadece yatırımcı yorgunluğunun kendisi bile yeterli olabilir; bir noktada oyunu sürdürmek istemediklerine karar vermeleri kâfi.
Piyasalardaki bugünkü kendinden memnuniyetle sinirliliğin karışımı tam da bu yüzden özellikle tehlikeli. Bir yandan hâlâ çok sayıda aktör, özel kredi sorunlarının yalnızca uzmanların konusuymuş gibi davranıyor. Öte yandan bu alanın önde gelen oyuncularının hisseleri şimdiden ağır darbeler yemiş durumda. Bu, kriz öncesi dönemin o çok tanıdık tonudur: Kürsüden “sistemik tehdit yok” denir, ama para çoktan ayaklarıyla oy vermeye başlamıştır.
Duruma dürüstçe bakıldığında temel sonuç şudur: Dünya artık münferit finansal sorunlarla boğuşmuyor. Daha önce birbirinden kopuk görünen risk hatlarının aynı noktada birleştiği bir evreye girmiş bulunuyor. Gölge kredi genişlemesi enerji şokuyla buluştu. Jeopolitik borçla çarpıştı. Zayıf şeffaflık, artan likidite ihtiyacıyla karşı karşıya geldi. Dayanıklılık yanılsaması paranın gerçek maliyetiyle yüzleşti. Ve bütün bunların üstüne, sistemi kurtarmak için arzu edilenden daha az kaynağa sahip devletler eklendi.
Peki bu, yeni büyük çöküşün artık kaçınılmaz olduğu anlamına mı geliyor? Hayır. Finansal felaketler takvime göre işlemez. Ama rehavete kapılmanın mümkün olmadığı anlamına geliyor mu? Kesinlikle evet. Dahası, çöküşün henüz yaşanmadığı ama bütün ön koşulların gözle görünür hâle geldiği dönem, genellikle trilyonların buharlaştığı en tehlikeli aralıktır.
Bugün dünya ekonomisini tehdit eden şey yalnızca petrol fiyatlarındaki artış değil. Yalnızca Ortadoğu’daki savaş da değil. Yalnızca gölge bankacılık da değil. Esas tehdit, bütün bunların aynı denklemde birleşmesi. Gizli risk ile dış şokun aynı çağda buluşması. Finans dünyasının yeniden o eski gerçekle yüzleşmesi: En yıkıcı krizler, özgüvenin şeffaflığın yokluğunu fazla uzun süre perdelediği yerde doğar.
Ve eğer önümüzdeki aylarda bu gerçek yeni iflaslarla, fonlardan çıkışa getirilen yeni kısıtlamalarla, yeni zarar yazımlarıyla ve emtia fiyatlarında yeni sıçramalarla teyit edilmeye başlarsa, o zaman tablo tamamen netleşecektir. Mesele, talihsiz bir kreditörün münferit hikâyesi ya da piyasanın bir köşesindeki geçici türbülans değildi. Mesele, gölge paranın uzun süre kendini güvenliymiş gibi pazarladığı ucuz özgüven çağının topyekûn yeniden fiyatlanmasının başlangıcıydı.
Böyle anlarda piyasa son derece acımasız davranır. Uzun süre yanılma lüksünü kendine tanır, sonra da biriken bütün illüzyonların faturasını birkaç hafta içinde birden keser. Eğer küresel sistem gerçekten bu eşiğe dayandıysa, önümüzdeki dönemin en kıt varlığı artık ne petrol olacaktır, ne likidite, ne de sermaye. En kıt varlık güven olacaktır.
Ve piyasadan güven çekildiği anda, geri kalan her şey de onun ardından birer birer çekilmeye başlar.