IV Şuşa Küresel Medya Forumu sadece medya üzerine bir sohbet olmakla kalmadı, Azerbaycan'ın yeni rolünün bir göstergesi haline geldi: Zaferi, enerjiyi, ulaşımı, diplomasiyi ve enformasyon politikasını orta ölçekli bir gücün tek bir stratejisine dönüştüren bir ülke.
Şuşa, sadece geri dönüşün bir sembolü olmaktan çıkalı çok oldu. Burası, Azerbaycan'ın dünya ile artık bir savunma diliyle değil; bölgesel gerçekliği güçle, hukukla, altyapıyla ve diplomasiyle değiştirmiş bir devletin diliyle konuştuğu siyasi bir platform haline geldi. Tam da bu nedenle, "Barışın Teşvik Edilmesinde Medyanın Misyonu: Gerçeğin Yeniden İnşası ve Güvenin Yeniden Doğuşu" konulu IV Şuşa Küresel Medya Forumu, alışılmış anlamda sadece bir medya etkinliği değildi. Burası, Bakü'nün yeni düzen versiyonunu dünyaya sunduğu bir sahneydi: Barış, çatışmanın dondurulduğu yerde değil, adaletsizliğin mimarisinin tamamen ortadan kaldırıldığı yerde mümkündür.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in konuşmasının ana siyasi özü de buydu. Medyadan bahsetti ama aslında gerçeklik üzerindeki güçten söz etti. Savaşı savaş, işgali işgal, barışı ise geçici bir ateşkes değil, gerçek bir barış olarak kimin adlandırdığı hakkında konuştu. Uluslararası hukukun onlarca yıl boyunca neden Azerbaycan için işlemediği, ancak şimdi neden herkes için evrensel bir platform olması gerektiği üzerine konuştu. Medyaya olan güvenin, uluslararası politikaya olan güven tesis edilmeden neden yeniden inşa edilemeyeceğini anlattı.
Forum, Azerbaycan'ın çevresinde istikrarsızlık yayının yeniden daraldığı bir dönemde gerçekleşti. Güneyde İran ile ABD arasında tehlikeli bir cepheleşme var. Kuzeyde Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. Batıda ise Ermenistan ile sadece sınır meselesinin değil, Güney Kafkasya'nın gelecekteki ulaşım haritasının da belirleneceği zorlu bir barış süreci yaşanıyor. Küresel düzeyde ise eski güç merkezlerinin, kendi politikaları giderek daha fazla çifte standart gibi görünse bile, ahlaki tekelini koruma mücadelesi sürüyor.
İşte bu yüzden ülke liderinin "Azerbaycan bir orta güç haline geliyor ve hatta zaten olmuştur" ifadesi, diplomatik bir kendini tanıtma değil, siyasi bir teşhis gibi yankılandı. Orta güç, orta büyüklükte bir ülke demek değildir. Bu, ulusal çıkarlarını koruyabilen, kendi mantığını komşularına kabul ettirebilen, büyük oyuncular için gerekli olan ve aynı zamanda başkalarının blokları içinde eriyip gitmeyen bir devlettir. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev bunu son derece net bir şekilde ifade etti: "Bana göre, tamamen terminolojik olarak, bir orta gücü belirleyen kriter, bu ülkenin potansiyelinin tanınması, kendi ulusal çıkarlarını savunma yeteneğinin kabul edilmesidir."
Şuşa artık bir dekor değil: Siyasi haritanın yeni versiyonudur
Böyle bir forum için Şuşa'nın seçilmesi başlı başına bir mesajdır. Uluslararası politikada mekân, genellikle gündemden daha yüksek sesle konuşur. Şuşa, sıradan bir konferans salonu değildir. Onlarca yıl boyunca etrafında çatışma mitlerinin, diplomatik örtmecelerin ve enformasyon kurgularının inşa edildiği bir şehirdir. Karabağ'ın kurtuluşundan sonra Şuşa, Azerbaycan'ın zaferini sadece askeri geçit törenleri ve inşaatlarla değil, uluslararası iletişimle de somutlaştırdığı bir yer haline geldi.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı forumun amacını doğrudan şöyle açıkladı: "Etkinliği düzenleme fikri, dünyanın farklı yerlerinden gelen medya temsilcilerinin karşılıklı çıkar ve endişe doğuran konuları tartışabileceği, Karabağ'ı ve Şuşa'yı tanıyabileceği ve diğer hedeflere ulaşabileceği bir atmosfer yaratmaktı. Buraya gelen konukların Karabağ'ın kalkınmasını ve restorasyonunu gördüklerinden eminim."
Bu cümle göründüğünden daha önemlidir. Azerbaycan artık yabancı gazetecilerden kendisine sadece sözle inanmalarını istemiyor. Onları Karabağ'a getiriyor ve yapılan restorasyonu bir argüman olarak gösteriyor. Yollar, havalimanları, enerji şebekeleri, kentsel altyapı, hayatın geri dönüşü; tüm bunlar siyasi anlatının bir parçası haline geliyor. Bilgi savaşında, gözle görülebilen bir nesne her türlü basın bülteninden daha güçlüdür.
Bu anlamda Şuşa, çatışma sonrası meşruiyetin bir laboratuvarına dönüşüyor. Bakü şunu gösteriyor: Toprak sadece egemenlik altına alınmakla kalmadı, devletin ekonomik, kültürel ve altyapısal gövdesine entegre edildi. Bu durum, zaferi bir rövanştan temelden ayırır. Rövanş bir bayrakla biter. Devlet stratejisi ise bayraktan sonra başlar; yollarla, okullarla, konutlarla, iş yerleriyle, dijital altyapıyla ve sürekli uluslararası varlıkla.
Bu nedenle forumun teması olan gerçeğin yeniden inşası ve güvenin yeniden doğuşu, Azerbaycan bağlamında iki kat anlam taşıyor. Mesele sadece sahte haberlerle mücadele etmek değil. Mesele, onlarca yıl boyunca "karmaşık çatışma" gibi kullanışlı diplomatik formüllerle unutturulmaya çalışılan siyasi gerçeğin yeniden tesis edilmesidir. Bakü şu konuda ısrar ediyor: Sorun karmaşıklık değil, birçok uluslararası oyuncunun olayları kendi adıyla çağırmak istememesiydi.
İzin istemeyi bırakan orta güç
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in Şuşa konuşmasının temel anlamı, Azerbaycan'ın yeni öznelliğinin tescil edilmesidir. Daha yirmi yıl önce Bakü'ye esas olarak üç mercekten bakılıyordu: Petrol, Ermenistan ile olan çatışma ve Rusya, Türkiye, İran ve Batı arasındaki denge. Bu şemada Azerbaycan'a başkalarının çıkarları arasındaki bir bölge rolü biçilmişti. Şimdi ise Bakü'nün kendisi çıkarların kesişim noktası haline geldi.
Bu tesadüfen gerçekleşmedi. Azerbaycan tutarlı bir şekilde birkaç temel dayanak inşa etti: Askeri modernizasyon, enerji bağımsızlığı, Türkiye ile ittifak, ulaşım bağlantıları, diplomatik esneklik, dış diktelerin reddi ve uluslararası hukukun retorik bir süs değil, bir araç olarak kabul edilmesi. İkinci Karabağ Savaşı bir dönüm noktası oldu ama tek neden değildi. Zafer mümkündü çünkü ondan önceki yıllar boyunca ordu, ekonomi, dış politika ortaklıkları ve iç istikrar inşa edilmişti.
Şimdi bu mantık barış dönemine taşınıyor. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev öncelikleri hiçbir belirsizliğe yer bırakmadan belirtti: "Kuşkusuz bugün temel görevimiz sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak, Karabağ'ı yeniden inşa ve restore etmek ve yeni ulaşım rotalarının açılmasıyla sonuçlanacak projeleri tamamlamaktır." Aynı gündemde dijital dönüşüm ve yapay zekanın geliştirilmesini de saydı.
Bu artık sadece savaşın sonuçlarıyla meşgul olan bir ülkenin gündemi değildir. Bu, çatışma sonrası dönemi yeni bir sıklet kategorisine hızlandırılmış bir geçiş için kullanmaya çalışan bir devletin gündemidir. Karabağ sadece bir restorasyon projesi değil, aynı zamanda yönetim kabiliyetinin bir vitrini haline geliyor. Ulaşım rotaları sadece ticari hatlar değil, jeopolitik sinir hatları oluyor. Yapay zeka ise moda bir kelime değil, devletlerin verimlilik, güvenlik ve egemen teknolojik altyapı için yürüttüğü rekabetin bir parçası haline geliyor.
Burada "orta güç" formülü pratik bir anlam kazanıyor. Bir orta gücün nükleer silahlara veya BM Güvenlik Konseyi'nde daimi bir sandalyeye sahip olması gerekmez. Onun başka bir şeye ihtiyacı vardır: Vazgeçilmezlik yaratma yeteneği. Azerbaycan enerji, ulaşım, askeri, diplomatik ve enformasyon olmak üzere aynı anda birkaç sistemde vazgeçilmez hale geliyor.
Washington dilini değiştirdi: Dondurmadan anlaşmaya
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in konuşmasının siyasi açıdan en keskin bölümü ABD ile ilgili olanıydı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı, önceki Amerikan yönetimleri ile ABD Başkanı Trump yönetimi arasına sert bir çizgi çekti. Bu sadece mevcut Beyaz Saray'a yönelik bir övgü değildi. Bu, Güney Kafkasya'daki otuz yıllık Amerikan politikasının bir revizyonuydu.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı, 1992 yılında kabul edilen Özgürlüğü Destekleme Yasası'na yönelik 907. Değişikliği hatırlattı. Bakü için bu değişiklik hiçbir zaman hukuki ve teknik bir kural olmadı; işgalle ve yüz binlerce vatandaşının sürgün edilmesiyle karşı karşıya kalan bir ülkeye yönelik adaletsiz tutumun bir sembolü oldu. Azerbaycan Cumhurbaşkanı şunları söyledi: "907. Değişiklik, ABD Kongresi'nin Azerbaycan'a karşı attığı adaletsiz bir adımdı. Bu 1992 yılında gerçekleşti."
Ardından eski ABD Başkanı Joe Biden'a yönelik doğrudan bir siyasi eleştiri geldi: "Biden senatörken Azerbaycan'a yönelik yaptırımların uygulanmasının öncülerinden biriydi. Onun bölgenin kalkınmasına ilişkin vizyonu, bölgenin parçalanması, çatışmalara saplanması ve burada bir cepheleşmenin hakim olması yönündeydi. Elbette böyle koşullarda belirlenen hedeflere ulaşmak daha kolaydır."
Bu değerlendirme, Batı'nın 1990'lar ve 2000'lerdeki politikasına yönelik daha geniş bir Azerbaycan eleştirisini yansıtmaktadır. Bakü, Ermenistan ile olan çatışmanın uluslararası mekanizmalar olmadığı için çözülmediğine inanmıyor. BM Güvenlik Konseyi kararları vardı. Arabulucular vardı. AGİT Minsk Grubu vardı. Eksik olan şey, adaletin yeniden tesis edilmesini zorunlu kılacak siyasi iradeydi. Dondurulmuş çatışma kullanışlıydı: Bölgeyi yönetilebilir bir bağımlılık içinde tutuyordu.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı bunu diplomatik bir ambalaja sarmadan netçe ifade etti: "Maalesef 30 yıllık işgal dönemi boyunca ABD yönetiminin, dönemin AGİT Minsk Grubu eş başkanları ile birlikte temel amacı bu çatışmayı dondurmaktır. Kendilerinin de kabul ettiği ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarının bulunmasına rağmen Azerbaycan toprakları bir türlü kurtarılmadı. Amaç, bu durumu dondurmak ve bunu Azerbaycan'a ve belli ölçüde Ermenistan'a karşı bir baskı mekanizması olarak kullanmaktı."
Trump ile olan tezat kasıtlı olarak keskinleştirildi. İ. Aliyev, "Ancak Sayın Trump'ın farklı bir karakteri var. O barışa odaklanıyor ve barışı bir fırsat olarak görüyor. Bugün barış zaten tesis edilmiştir ve bu da yeni fırsatlar yaratıyor" dedi. Konuşmasının başka bir bölümünde ise şunları ekledi: "Kendisinin de defalarca belirttiği gibi, Başkan Trump dünyanın farklı yerlerinde sekiz çatışmaya son verdi. Onun karakteri böyle, vizyonu böyle ve politikası böyledir. Bizim meselemize gelince, burada da çok önemli bir rol oynadı. Çünkü Azerbaycan ve Ermenistan müzakerelerin son aşamasındayken, barışı mümkün kılan koşulları yaratan tam olarak Başkan Trump ve ekibi oldu."
Bakü için bu sadece Trump'a yönelik kişisel bir sempati meselesi değildir. Bu, bölgedeki Amerikan işlevinin değişmesi meselesidir. Eski model bir çatışma yönetimi olarak algılanırken, yeni model bir anlaşmaya katkı olarak sunuluyor. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Beyaz Saray'daki tarihi görüşme sırasında ABD Başkanı Trump'ın kendisi ve Ermenistan Başbakanı ile birlikte ortak bir bildiri imzaladığını, iki ülkenin dışişleri bakanlarının ise barış anlaşmasını parafe ettiğini bildirdi. Bu durum, esasen Amerikan katılımını retorik bir arabuluculuk modundan, yeni bölgesel gerçekliğin siyasi olarak tescil edilmesi moduna geçirmektedir.
Zengezur Koridoru: Dengeleri değiştiren altyapı
Konuşmada Zengezur Koridoru ayrı bir yer tuttu. Azerbaycan için bu proje, Nahçıvan'a giden sıradan bir yol olmanın çok ötesindedir. Bu, Güney Kafkasya'nın savaş sonrası mimarisini Avrasya ulaşım sistemine bağlayan bir projedir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı, ABD yönetiminin projenin önemini kavradığını vurgulayarak, "çünkü bu projenin Azerbaycan'ı kendi ekslavı olan Nahçıvan'a bağlayacağını" belirtti.
Burada aynı anda birkaç çıkar düzeyi kesişmektedir. Birincisi ulusal düzeydir: Azerbaycan'ın ana toprakları ile Nahçıvan arasında doğrudan bağlantının yeniden kurulması. İkincisi bölgesel düzeydir: Ermenistan'ın çatışmanın çıkmaz sokağı olan bir ülkeden bir transit ülkesine dönüştürülmesi. Üçüncüsü Avrasya düzeyidir: Orta Asya, Hazar, Güney Kafkasya, Türkiye ve Avrupa arasındaki Orta Koridor'un güçlendirilmesi. Dördüncüsü ise jeopolitik düzeydir: İstikrarsız veya aşırı yüklü güzergahlardan geçen belirli rotaların tekelinin azaltılması.
Devlet Başkanı, "Ermenistan'a bu barışın kendisi için de gerekli olduğunu anlatmayı başararak çok etkili bir şekilde çalıştılar" dedi. Bu cümle, son yıllardaki Azerbaycan diplomasisinin anahtarını barındırmaktadır. Bakü artık Erivan'a barışın soyut faydalarını kanıtlamaya çalışmıyor. Barışı reddetmenin somut bedelini gösteriyor. Ermenistan tarihi kırgınlık, bağımlılık ve ulaşım izolasyonu mantığı içinde kalabilir. Ya da açık iletişim hatlarının ekonomik hayatta kalmanın bir şartı haline geldiği yeni haritayı kabul edebilir.
Azerbaycan için fayda son derece açıktır: Nahçıvan ile kara bağlantısı, Türkiye ile bağların güçlenmesi, transit gelirlerinin artması ve Bakü'nüş koridorların işletmecisi olarak rolünün pekişmesi. Ermenistan için fayda daha az alışılmış olsa da bir o kadar gerçektir: Ulaşım çıkmazından kurtulma, bölgesel ticarete eklemlenme ve sınırlı sayıdaki dış ortağa olan bağımlılığın azalması. Kaybedenler ise onlarca yıl boyunca çatışmadan, kapalı sınırlardan ve barış korkusundan beslenenler olmaktadır.
Tam da bu yüzden Zengezur Koridoru etrafında anlatıların savaşı devam edecektir. Bu proje egemenliğe yönelik bir tehdit, bir baskı unsuru, bir taviz veya jeopolitik bir dikte olarak adlandırılacaktır. Ancak işin özü daha basittir: Ulaşım hatları, Ermenistan'ın eski çatışmayı askeri ve diplomatik olarak sürdürme döneminin kapandığını kabul etmeye hazır olup olmadığına dair bir test niteliğindedir.
Bir diplomasi aracı olarak gaz: Avrupa neden yeniden Bakü'ye bakıyor
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in konuşmasının enerji bölümü de bir o kadar önemliydi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı, "Biz halihazırda 16 ülkeye boru hattıyla gaz tedarik ediyoruz. Bu bakımdan dünyada ilk sırada yer alıyoruz ve bu kapasiteler daha da genişletilecektir" dedi. Bakü'nün hem yeni tedariklerin başlaması hem de hacimlerin artırılması konusunda Avrupa Birliği'nin birkaç üyesiyle müzakereler yürüttüğünü sözlerine ekledi.
Konuşmanın bu bölümü, Azerbaycan'ın enerjiyi sadece bir ihraç malı olarak görmediğini gösteriyor. Gaz, stratejik bir itibar unsuru haline gelmiştir. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra Avrupa'nın enerji güvenliği bir muhasebe sorusu olmaktan çıkıp savunma politikasının bir parçası haline geldi. Alternatif bir kaynaktan gelen her yeni gaz molekülünün siyasi bir değeri vardır. Azerbaycan, Avrupa'nın göz ardı edemeyeceği tedarikçiler arasında yer almaktadır.
Ülke Cumhurbaşkanı şunu vurguladı: "Bugün Azerbaycan'ın güvenilir bir ortak, öngörülebilir ve alternatif bir tedarikçi olarak rolü on yıl öncesine göre daha önemli hale gelmiştir." Bu formül aynı anda Brüksel, Berlin, Viyana, Roma, Sofya, Bükreş ve diğer Avrupa başkentlerine hitap etmektedir. Avrupa, siyasi kararlarla Bakü'yü eleştirebilir ancak kışın gaza, öngörülebilirliğe ve rotalara ihtiyacı vardır. Azerbaycan bunun farkındadır ve artık Avrupa ile karşılıklı bağımlılık dilinde konuşmaktan çekinmemektedir.
Cumhurbaşkanı, "Bu yıldan itibaren Avusturya ve Almanya'ya gaz ihracatına başladık. Avrupa ve dünya pazarlarındaki varlığımızın güçlendirilmesi, genel stratejimizin bir parçasıdır" dedi. Avusturya ve Almanya özel bir ağırlığa sahiptir: Bunlar çevre pazarlar değil, Avrupa'nın endüstriyel çekirdeğinin bir parçasıdır. Buraya giriş, Azerbaycan'ın enerji coğrafyasının niteliksel olarak genişlemesi anlamına gelmektedir.
Daha da ilginç olanı Suriye hattıdır. Devlet Başkanı, "Önceki yıllarda hayal bile edemeyeceğimiz pazarlara, örneğin Suriye'ye gaz tedarik ediyoruz. Suriye üzerinden, gaza büyük talebin olduğu komşu ülkelere de gaz tedarik edebiliriz" dedi. Bu durum Bakü'nün enerjiye yeni siyasi alanlara giriş aracı olarak baktığını gösteriyor. Yıkıcı bir savaştan çıkan Suriye'nin elektriğe, altyapıya ve dış ortaklara ihtiyacı var. Azerbaycan, Türkiye ile olan bağları sayesinde Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'nun enerji çeperinin yeniden inşasının bir parçası olma fırsatını yakalamaktadır.
Ancak Azerbaycan Cumhurbaşkanı bir şartı da ortaya koydu: "Avrupalı ortaklarımızla olan temaslarımızda, uzun vadeli sözleşmelere ihtiyacımız olduğunu ve mevcut gaz taşıma sisteminin ortak çabalarla genişletilmesi gerektiğini onların dikkatine sunuyoruz." Bu önemli bir sinyaldir. Avrupa esneklik, kısa vadeli taahhütler ve siyasi konfor istiyor. Gaz üreticisi ise uzun vadeli sözleşmeler, yatırımlar ve garantili talep istiyor. Bu olmadan, üretimin ve altyapının genişletilmesi bir riske dönüşmektedir.
Bakü aslında Avrupa'ya şunu söylüyor: Eğer Azerbaycan gazını güvenliğinizin bir unsuru olarak istiyorsanız, ona geçici bir ikame gibi değil, stratejik bir proje gibi yaklaşın.
Ahlak tekeli olmayan Avrupa: AKPM, Borrell ve sömürgeci damar
Şuşa konuşmasında Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Avrupa Komisyonu ile olan ilişkileri ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ile olan ilişkileri net bir şekilde ayırdı. AKPM ve Avrupa Parlamentosu'na yönelik ton sertti. Cumhurbaşkanı, "Özellikle Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Avrupa Parlamentosu'nun Azerbaycan'a yönelik düzenli saldırıları söz konusu olduğunda bir cepheleşmeye girmek istemiyoruz. Tekrar ediyorum: Bize karşı asılsız adımlar atıyorlar. Bunun onların tarafında bir tür saplantı olduğunu söyleyebiliriz" dedi.
Avrupa Konseyi'nden olası bir ayrılmaya ilişkin cümle daha da sertti: "Azerbaycan Avrupa Konseyi'nden tamamen çıksa, ülkede bunu kimse fark etmez bile. Başka bir deyişle, pek bir şey değişmez. Evet, belki de Konsey üyesi olarak kalmak daha iyidir, bilmiyorum."
Bu duruş, Bakü'nün Avrupa kurumlarına olan sembolik bağımlılığının azaldığını göstermektedir. 1990'larda Avrupa yapılarındaki üyelik, birçok postsovetik devlet tarafından medeniyetsel bir kabulün işareti olarak algılanıyordu. Şimdi Azerbaycan, Bakü'nün görüşüne göre kurumların insan haklarını ve demokratik retoriği siyasi bir baskı aracı olarak kullanması durumunda, bu tür bir meşruiyetin artık koşulsuz bir değer olmadığını gösteriyor.
Avrupa Komisyonu'na yönelik ton ise daha karmaşıktı. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Josep Borrell döneminde ilişkilerin neredeyse çöktüğünü kabul etti: "Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ile olan ilişkilere gelince, aralarında çok büyük bir fark var. Avrupa Komisyonu ile farklı ilişkilerimiz oldu. Avrupa diplomasisinin dümeninde Sayın Borrell'in bulunduğu dönemde, Avrupa Komisyonu ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler neredeyse tamamen çöktü."
Ardından kişisel bir suçlama geldi: "Josep Borrell'in, aralarında Uluslararası Adalet Divanı'nın eski yargıcı Sayın Ocampo'nun da bulunduğu bazı yolsuzluğa bulaşmış kişilerle ilişkileri olduğu ortaya çıktı. Onun, şu anda Ermenistan'da ev hapsinde bulunan Rusya-Ermenistan kökenli bir oligark tarafından finanse edildiği anlaşıldı." Cumhurbaşkanı İlham Aliyev şunları ekledi: "Avrupa Komisyonu bünyesinde büyük bir Azerbaycan karşıtı grup faaliyet gösteriyordu ve Sayın Borrell'in siyasetten tamamen ayrıldığını umuyoruz. O zamandan beri ilişkilerimiz düzelmeye başladı."
Bu atağın arkasında daha derin bir çatışma yatmaktadır: İnsan hakları, sömürgecilik, egemenlik ve uluslararası sorumluluk hakkında konuşma hakkına kimin sahip olduğu sorusu. Bakü, Batı'ya giderek daha aktif bir şekilde kendi diliyle cevap veriyor. Kendini savunmuyor, karşı suçlamalarda bulunuyor. Fransa bu mantıkta özel bir yere sahiptir.
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Bakü Girişim Grubu'nun faaliyetlerine ve Fransa'nın sömürgecilik politikasına değindi. Şunları söyledi: "İnsan haklarının evrensel bir sorun olduğuna inanıyoruz. Bakü Girişim Grubu, belki de bugün bu sorunu küresel gündeme taşıyan en etkili sivil toplum kuruluşlarından biridir." Ardından Paris için daha da sancılı bir konuya geçildi: "Uzun yıllardır Fransa'nın denizaşırı toprakları onun sömürgeci ve emperyalist politikasından muzdariptir. Orada nükleer denemeler bile yapılmaktadır. Polinezya'da belki de 200'den fazla nükleer deneme gerçekleştirilmiştir."
Burada Azerbaycan, Batı başkentlerinin uzun süre kendi özel ayrıcalıkları olarak gördükleri şeyi yapıyor: İnsan haklarını uluslararası gündemin bir aracına dönüştürüyor. Ancak bu kez eleştirinin hedefi Bakü değil, Paris oluyor. Bu sadece enformasyon düzeyinde bir cevap değildir. Bu, bazı ülkelerin her zaman yargıç, diğerlerinin ise her zaman sanık olduğu ahlaki asimetriyi yıkma girişimidir.
Türkiye ve Azerbaycan: Artık açıklamaya ihtiyaç duymayan ittifak
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in konuşmasının bir diğer önemli bölümü Türkiye'ye ayrılmıştı. Burada hiçbir belirsizlik yoktu. Cumhurbaşkanı, "Türkiye ve Azerbaycan, nüfusu dünyadaki diğer ülkelere kıyasla birbirine en yakın olan iki ülkedir. Sadece iş birliği düzeyine, siyasi, ekonomik, enerji ve ulaşım bağlarına, ayrıca insanlar arasındaki ilişkilere bir bakın" dedi.
Ardından kilit formül niteliğindeki şu sözler ifade edildi: "Dünyada birbirine bu kadar yakın olan, birbirini bu kadar destekleyen ve bu kadar dost olan başka iki devlet bilmiyoruz. Bu, halklarımızın en büyük zenginliğidir ve biz birlikte daha güçlüyüz."
Türkiye ile olan ittifak, Azerbaycan'ın en önemli stratejik çarpanı olmaya devam etmektedir. Bu ittifak askeri güvenliği pekiştiriyor, ulaşım imkanlarını genişletiyor, Akdeniz'e çıkış sağlıyor, Bakü'nün Türk dünyasındaki konumunu güçlendiriyor ve Azerbaycan diplomasisini Rusya, İran, Avrupa ve ABD ile ilişkilerinde daha dirençli kılıyor.
Bununla birlikte Bakü, politikasını sadece Türkiye eksenine indirgemiyor. Aksine, Ankara ile olan ittifakın gücü, Azerbaycan'ın Orta Asya, Gürcistan, Avrupa Birliği, Arap ülkeleri, Pakistan, Çin ve diğer aktörlerle bağlarını daha güvenli bir şekilde geliştirmesine olanak tanıyor. Bu durum bir bağımlılık değil, bir dayanaktır. Aradaki fark temel düzeydedir.
Sınırların ardındaki dünya: Bakü savaştan neden paniklemeden bahsediyor
Konuşmanın en kaygı verici kısmı bölgesel güvenliğe ilişkin değerlendirmeydi. Devlet Başkanı, dünyanın farklı yerlerindeki savaşlara değinerek, "Dünyanın çeşitli bölgelerinde savaşlara şahit oluyoruz. Bunlar sadece Basra Körfezi'nde ve Orta Doğu'da değil, diğer bölgelerde de yaşanıyor ve bu durum hayal kırıklığı yaratıyor" dedi.
Daha sonra İslam dayanışmasına geçerek şu ifadeleri kullandı: "İslam İşbirliği Teşkilatı çerçevesindeki dayanışma, istikrar ve güvenliğin temel faktörüdür. Başka bir deyişle, dayanışma ve karşılıklı anlayış düzeyi ne kadar yüksek olursa, zorluklar o kadar az olacaktır." Ancak hemen ardından ekledi: "Maalesef bugün pek bir dayanışma göremiyoruz. Aksine, gerilimin arttığını ve karşılıklı suçlamaların yapıldığını görüyoruz."
Azerbaycan için bu konu soyut bir başlık değildir. Ülke; Rusya ve İran arasında, Türkiye'nin yanı başında, Hazar, Güney Kafkasya, Karadeniz havzası ve Orta Doğu'nun kesişim noktasında yer almaktadır. Böyle bir ortamda, sınırların hemen yakınındaki büyük bir savaş, televizyon ekranındaki bir görüntü olmaktan çıkıp ulusal güvenliğin doğrudan bir unsuru haline gelmektedir.
İran ve ABD arasındaki çatışmaya ilişkin olarak Azerbaycan lideri, "Buradan komşularımızı sorumlu davranmaya, bu duruma bir an önce son vermeye ve ilişkilerin normalleşmesi için çalışmaya çağırıyorum. Bu süreç küresel bir çatışmaya dönüşmemelidir. Bu durum çok büyük bir tehlike arz etmektedir" dedi. Ayrıca bu gerilimin, dost ülke Pakistan'ın arabuluculuğu sayesinde çözüleceğine dair umudunu dile getirdi.
Bu duruş, Bakü için klasikleşmiş olan temkinliliği yansıtmaktadır: Azerbaycan, güney sınırlarında büyük bir savaş yaşanmasında çıkar görmemektedir. Böyle bir savaş ticareti, enerjiyi, lojistiği, Hazar'ın güvenliğini, bölgenin iç istikrarını ve iletişim hatlarını tehdit edecektir. Ancak Bakü zayıflık gösterme lüksüne de sahip değildir. Bu nedenle, barış çağrılarının hemen ardından savunmanın güçlendirilmesi gerektiğine dair şu cümleler kuruldu: "Maalesef bugün bölgemizdeki tehditler oldukça gerçektir. Biz bunları kitaplardan okumuyoruz, gerçek hayatta bizzat görüyoruz."
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in vardığı sonuç son derece pragmatikti: "Tek kelimeyle, imkanlarımızı genişletmeli, savunmamızı güçlendirmeli, ulusal çıkarlarımızı korumalı ve mümkün olduğunca çok sayıda ülkeyle pratik iş birliğini pekiştirmeliyiz." Bu, güvenliği bir hediye olarak görmeyen bir devletin formülüdür. Güvenlik inşa edilmeli, satın alınmalı, üretilmeli, ittifaklarla sigortalanmalı ve enformasyon yoluyla savunulmalıdır.
Uluslararası hukuk: Artık bir slogan değil, kazanan devletin silahı
Konuşmanın en önemli mesajlarından biri, uluslararası hukukun yeniden Azerbaycan anlatısının merkezine yerleştirilmesidir. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, "Yakın gelecekte hem sınırlarımızın kuzeyinde hem de güneyinde barışın tesis edilmesini istiyoruz. Ancak bu barış adil olmalı ve uluslararası hukuk normlarına dayanmalıdır" dedi.
Sözlerine şöyle devam etti: "Barış, sadece birilerinin iddialarına veya tek bir tarafın gündemine dayanmamalıdır. Uluslararası hukuk, barışın tesisi için evrensel bir platformdur. Ermenistan ile yaşanan çatışma boyunca biz her zaman uluslararası hukuku savunduk."
Bu düşünce prensipsel bir öneme sahiptir. 2020 yılından sonra Azerbaycan sadece güç dilini konuşabilirdi. Ancak Bakü, güç ve hukuk birlikteliğini tercih ediyor. Güç, statükonun yıkılabileceğini kanıtladı. Hukuk ise yeni düzenin bir keyfilik olmadığını kanıtlamak zorundadır. Bu, özellikle sadece bölgesel bir savaşın kazananı olmakla kalmayıp, uzun vadeli bir transit, yatırım ve diplomasi merkezi olmayı hedefleyen bir ülke için önemli bir farktır.
Bu mantık çerçevesinde Ermenistan ile yapılacak barış, Erivan'a bir lütuf veya Bakü'nün bir tavizi olmamalıdır. Bu barış, gerçekliğin hukuki olarak tescil edilmiş bir kabulü olmalıdır: Toprak bütünlüğü, iddialardan vazgeçilmesi, iletişim hatlarının açılması, sınırların belirlenmesi ve Azerbaycan'a karşı yürütülen uluslararası kampanyaların sonlandırılması. Bu adımlar olmadan barış, gerçek bir barış değil, sadece bir ara verme olarak kalacaktır.
Güvenin bir silahı olarak medya
İlk bakışta forum medyaya adanmış gibi görünüyordu. Ancak Şuşa'da medyanın artık güvenlikten ayrılamayacağı açıkça ortaya çıktı. Dezenformasyon, manipülasyon, seçici ahlak anlayışı, sahte insan hakları kampanyaları, saldırgan ve mağdur algısının üretilmesi; tüm bunlar bugün hibrit savaşın bir parçası olarak işlev görmektedir. Azerbaycan, Ermenistan ile olan çatışma sürecinde ve sonrasında bu aşamalardan geçti.
"Gerçeğin yeniden inşası" teması Şuşa'da akademik bir üslupla tartışılmadı. Bakü için gerçek, bir egemenlik meselesidir. Eğer dış merkezler dünyaya çatışmanın sahte bir tablosunu kabul ettirebilirse, devletin meşru müdafaa hakkını zayıflatabilirler. Medya lobicilik ağlarının bir aracına dönüştüğünde, kamuoyu uluslararası hukuka karşı bir silaha dönüşür. Gazeteciliğe olan güven yıkıldığında ise kazanan özgürlük değil, sinizm olur.
Bu nedenle Şuşa Forumu, Azerbaycan'ın daha geniş kapsamlı enformasyon stratejisinin bir parçasıdır. Bakü; gazetecilerin, uzmanların, ajansların ve uluslararası kuruluşların temsilcilerinin katıldığı platformlar oluşturuyor. Onlara Karabağ'ı gösteriyor. Cumhurbaşkanına doğrudan erişim imkanı sunuyor. Bölgeyi açıklayan Batı merkezli sisteme bir alternatif şekillendiriyor. Bu bir yumuşak güçtür ancak sert bir siyasi göreve sahiptir.
Azerbaycan'ın mantığı basittir: Eğer bölge hakkında sadece onlarca yıl boyunca eski çatışma mimarisine hizmet edenler anlatı sunarsa, barış düzeni sürekli olarak eski mitlerin saldırısına uğrayacaktır. Demek ki yeni güven kanalları oluşturulmalıdır.
Şuşa sonrası beş senaryo
Birinci senaryo, Ermenistan ile barış sürecinin hızlanmasıdır. Parafe edilen anlaşma imzalanmış ve uygulanan bir belgeye dönüşürse, Güney Kafkasya on yıllar sonra ilk kez sürekli savaş modundan çıkma şansı yakalayacaktır. Bu durumda Zengezur Koridoru, iletişim hatlarının açılması ve ekonomik normalleşme, barışın bir eklentisi değil, maddi temeli olacaktır.
İkinci senaryo, eski ağların uzun süreli direnişidir. Ermenistan'da, Avrupa'da, diaspora yapılarında ve bazı uzman çevrelerinde, çatışmanın bir siyasi sermaye olarak kalmasında çıkarı olan güçler varlığını sürdürecektir. Bu odaklar koridorlara, anlaşmalara, enerji projelerine ve çatışma sonrası normalleşme fikrinin kendisine saldıracaktır. Bu durum yeni gerçekliği ortadan kaldırmayacak ancak kurumsal tescil sürecini yavaşlatabilecektir.
Üçüncü senaryo, Azerbaycan'ın Avrupa Komisyonu ile ilişkilerinin pragmatik bir şekilde yeniden başlatılmasıdır. Gaz, ulaşım, Orta Asya, Karadeniz, enerji güvenliği ve dijital altyapı, Brüksel'i Bakü ile daha rasyonel bir diyalog kurmaya zorlayacaktır. AKPM ve Avrupa Parlamentosu ideolojik baskıya devam edebilir ancak icracı Avrupa; boru hatlarını, rotaları ve megavatları hesap etmek zorunda kalacaktır.
Dördüncü senaryo, Azerbaycan'ın Doğu ile Batı arasında bir platform olarak rolünün güçlenmesidir. Türkiye, Orta Asya, Pakistan, Arap dünyası, ABD ve Avrupa ile olan bağlar, Bakü'nün katı bloklara girmeden manevra yapmasına imkan tanıyor. Orta ölçekli bir gücün davranışı tam olarak budur: Kalıcı bir hami seçmek değil, faydalı ortaklıklardan oluşan bir ağ kurmak.
Beşinci senaryo, sınırların ardındaki tehditlerin artmasıdır. ABD ile İran arasındaki cepheleşme, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş, Orta Doğu'daki istikrarsızlık, Hazar ve ulaşım rotaları üzerindeki mücadele, bölgeyi kendiliğinden sakin kalamayacak kadar önemli kılmaktadır. Bu nedenle Azerbaycan aynı anda hem barıştan bahsedecek hem de savunmasını güçlendirecektir. Olgun bir devlet için bu durum bir çelişki değil, hayatta kalmanın yegane yoludur.
Ana sonuç: Şuşa, Azerbaycan'ın başkalarının raporlarına konu olmaktan çıktığı yer oldu
IV Şuşa Küresel Medya Forumu temel gerçeği gösterdi: Azerbaycan artık başkalarının yorumlarının bir nesnesi olmak istemiyor. Dünyayı açıklayan kendi sistemini kuruyor; Karabağ, Şuşa, uluslararası hukuk, enerji, ulaşım, Türkiye ile ittifak, ABD ile ilişkiler, Avrupa'nın çifte standartlarına yönelik eleştiriler ve İslam ile Türk dünyasındaki yeni rolü üzerinden bu sistemi şekillendiriyor.
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in konuşması sertti çünkü dengelerin kendisi değişti. Topraklarını geri alan, yeni rotalar açan, 16 ülkeye gaz tedarik eden, Avrupa ile müzakereler yürüten, Karabağ'ı inşa eden, Zengezur Koridoru'nu ilerleten ve bölgesel süreçlerin çözümünde yer alan bir devlet, artık bir talepkar diliyle konuşmak zorunda değildir.
Şuşa bu mesaj için ideal bir mekân oldu. Bir zamanlar kaybın sembolü olan şehir, şimdi güven üzerine konuşulan bir platform olarak kullanılıyor. Burada tarihi bir ironi mevcuttur. Dünya onlarca yıl boyunca Azerbaycan'a neden beklemesi gerektiğini anlattı. Şimdi ise Azerbaycan dünyaya neden daha fazla beklenemeyeceğini anlatıyor.
Uluslararası politikada gerçek, nadiren kendi kendine kazanır. Gerçeğin orduyla, diplomasiyle, ekonomiyle, altyapıyla ve medyayla savunulması gerekir. Bakü, Şuşa'da bunu birçoklarından daha iyi anladığını gösterdi. Bu nedenle forum, dar anlamda gazetecilik üzerine değildi. Forum, bir devletin kendi tarihinin ilk versiyonunu, başkaları onun yerine yazmaya yeltenmeden önce, bizzat kendisinin yazma hakkı hakkındaydı.













