...

Irak tasfiyesi artık sıradan bir yolsuzlukla mücadele kampanyası gibi görünmüyor. Bu süreç, büyük bir iktidar paylaşımının başlangıcına benziyor. Ali ez-Zaidi yolsuzluk ağlarını hedef alıyor, fakat her darbe aynı zamanda elitler içindeki dengeyi değiştiriyor, eski mutabakatları kırıyor ve şu soruyu gündeme getiriyor: Bağdat devleti mi temizliyor, yoksa yeni bir denetim dikeyi mi kuruyor?

Irak’ta yolsuzluk uzun zamandır normdan sapma olmaktan çıktı. Bizzat iktidarın normuna dönüştü: kabinelerin kurulma biçimi, petrol gelirlerinin dağıtım yöntemi, sadakatin satın alınması, partilerin finanse edilmesi, silahlı grupların ayakta tutulması ve ülkenin yeni bir patlamadan korunması için kullanılan temel mekanizma haline geldi. Bu nedenle 2026 Haziranının sonunda yetkililere yönelik kitlesel tutuklamalar yalnızca adli bir haber olmadı. Bunlar Irak devletinin en hassas damarını açığa çıkardı: mesele artık yetkililerin çalıp çalmadığı değil. Mesele, kimin çalma hakkına sahip olduğu, kimin kasaya erişimini kaybettiği ve hangi yolsuzluğun suç, hangisinin siyasi dengenin parçası sayılacağına kimin karar verdiğidir.

29 Haziranda Başbakan Ali ez-Zaidi, son tutuklamaların devlet kaynaklarını geri almaya yönelik daha geniş kapsamlı kampanyanın yalnızca ilk aşaması olduğunu açıkladı. Bir gün önce yolsuzluk soruşturması kapsamında 47 kişi gözaltına alınmıştı. Aralarında eski Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin çevresiyle bağlantılı isimler, milletvekilleri, petrol sektöründen yetkililer ve Sünni Azm Partisi temsilcileri vardı. Amerikan haber ajansının bildirdiğine göre gözaltına alınanlar arasında görevdeki milletvekilleri de bulunuyordu ve bazı şüpheliler için parlamenter dokunulmazlık Meclis Başkanı Haybat el-Halbusi tarafından kaldırılmıştı.

Başka herhangi bir ülkede böyle bir operasyon yeni başbakanın güç gösterisi olarak görülebilirdi. Irak’ta ise bu çok daha fazla şey ifade ediyor. Burada yolsuzlukla mücadele neredeyse hiçbir zaman yalnızca yolsuzlukla mücadele değildir. Her zaman petrolü, mahkemeleri, aşiretleri, parti kasalarını, silahlı oluşumları, Vaşington’u, Tahran’ı ve nüfuzun görünmeyen muhasebesini ilgilendirir.

Altın iç çamaşırı, yeraltı kasaları ve artık utanmayı bırakmış bir devlet

Mevcut kampanyanın sembolizmi neredeyse sinematografik. Irak basınında yer alan haberlere göre tutuklananlardan birinin evinde, bir yetkilinin eşi için kuyumcular tarafından yapılmış, değerli taşlarla süslenmiş altın iç çamaşırı bulundu. Başka bir olayda güvenlik güçleri özel olarak hazırlanmış bir yeraltı sığınağında milyonlarca dolar tespit etti. Kasaya ulaşmak için ekskavatör çağırmak gerekti.

Bu ayrıntılar fıkra olarak değil, siyasi açıklama olarak önemlidir. Irak yolsuzluğunun neden bu kadar zehirli olduğunu gösteriyorlar. Bu yolsuzluk artık kuru bilançoların, sahte sözleşmelerin ve ihale oyunlarının arkasına saklanmıyor. İktidarın görsel kültürüne dönüşmüş durumda: malikaneler, zırhlı araçlar, bakanlıklardaki aile klanları, bürokrat hanedanları, ticari holding gibi çalışan partiler, güvenlik şirketi gibi hareket eden milisler.

Irak, kendisini Orta Doğu’nun en dayanıklı ekonomilerinden biri haline getirebilecek kaynak tabanına sahip. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biridir. Hürmüz Boğazı etrafındaki bahar krizinden önce ülke günde yaklaşık 3 milyon varil petrol ihraç ediyor, üretim ve ihracat limitlerini artırmaya çalışıyordu. 2026 Haziranında Bağdat, uluslararası haber ajanslarının bildirdiğine göre, örgütün üretim kotalarını ciddi biçimde artırmasına izin vermemesi halinde Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütünden ayrılma ihtimalini bile değerlendiriyordu. Irak için bu tartışma teknik değil, varoluşsaldır: petrol devlet gelirlerinin yüzde 90’ından fazlasını sağlıyor. Bu da petrol üzerindeki kontrolün devlet üzerindeki kontrol anlamına geldiğini gösteriyor.

Buna rağmen zenginlik yaşam kalitesine dönüşmüyor. İşsizlik yüksek kalıyor, özellikle gençler arasında. Milyonlarca Iraklı yoksulluk içinde yaşıyor. Güney vilayetlerinde su, sıcaklık, çölleşme ve altyapı çöküşü sorunları sert biçimde hissediliyor. Dev petrol ve gaz rezervlerinin üzerinde oturan ülkede elektrik kesintileri yaşanıyor. Hastaneler toplumun beklentilerini karşılamıyor, konut nüfusun önemli bir bölümü için erişilemez durumda, kamu hizmetleri ise çoğu zaman bağlantı ya da rüşvet gerektiriyor.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü 2025 Yolsuzluk Algısı Endeksinde Irak’a 100 üzerinden 28 puan verdi ve ülkeyi 182 ülke arasında 136’ncı sıraya yerleştirdi. Bu yalnızca düşük bir sıralama değildir. Bu, devlet aygıtının uzun zamandır vatandaşlara hizmet mekanizması olarak değil, elitleri besleme mekanizması olarak çalıştığı bir siyasi sistemin teşhisidir.

Toplumsal sözleşmesi olmayan petrol cumhuriyeti

Irak’ta yolsuzluk tek tek yetkililerin ahlaki hastalığı değildir. Bu, 2003 sonrasında, Amerikan müdahalesinin Saddam Hüseyin’i devirdiği fakat istikrarlı bir devlet yaratamadığı dönemde oluşan savaş sonrası iktidar mimarisidir. Eski diktatörlüğün yerinde Şii, Sünni ve Kürt partileri arasında güç dağıtımına dayalı bir sistem doğdu. Biçimsel olarak temsil garantisi sağlaması gerekiyordu. Fiilen ise bakanlıklara, sözleşmelere ve bütçe akışlarına erişim karteline dönüştü.

Irak’ta bakanlık yalnızca bir kurum değildir. Siyasi bir varlıktır. Onun üzerinden iş imkanları, devlet siparişleri, ihaleler, sübvansiyonlar, ithalat lisansları, petrol sözleşmeleri ve vilayetlerdeki görevler dağıtılır. Partiler bakanlıkları feodal mülkler gibi kullanır. Liderler kilit görevlere güvendikleri kişileri, akrabalarını, aşiret mensuplarını ve sadık ağların temsilcilerini yerleştirir. Aşiret sistemi, parti hiyerarşisi ve güç kaynağı tek bir yapıda birleşir.

Amerikan basını daha 2022 yılında Irak’ın 2003’ten bu yana yolsuzluk nedeniyle 320 milyar dolardan fazla kaybettiğinin tahmin edildiğini yazmıştı. Bu korkunç bir rakamdır, fakat gerçek bedelin tamamını bile yansıtmaz. Yolsuzluk yalnızca parayı yok etmez. Devlete duyulan güveni de yok eder. Vatandaşı dilekçeciye çevirir. Toplumsal protestoyu kaçınılmaz hale getirir.

Sadr Kenti, Basra, Nasiriye yalnızca coğrafi noktalar değildir. Irak’ın siyasi barometreleridir. Orada öfke biriktiğinde Bağdat çatırdamaya başlar. 2019 yılındaki Tişrin ayaklanması, Irak gençliğinin artık partilerin halk adına konuştuğu ama devleti kendi aralarında paylaştığı sistem içinde yaşamak istemediğini gösterdi. Protestocular yolsuzluğa, işsizliğe, hizmet yokluğuna, dış aktörlere, özellikle de İran’a bağımlılığa karşı çıkıyordu. Yanıt ise mermiler, kaçırmalar, sindirme, güvenlik yapılarından ve İran yanlısı silahlı gruplardan gelen şiddet oldu.

Bu hafıza hiçbir yere kaybolmadı. Irak elitleri bunu biliyor. Bu nedenle her yeni iktidar temizlenme vaadiyle başlamak zorundadır. Sistemi yıkmaya hazır olduğu için değil. Temizlenme ritüeli olmadan sistemin kendisi patlama riski taşıdığı için.

Irak kabuğu içindeki İran imparatorluğu

Irak’a sık sık İran’ın bölgesel stratejisinin mücevheri denir. Bu, gazete başlığı için kullanılan bir metafor değil, gerçek güç dengesinin tarifidir. Tahran 2003’ten sonra Şii partileri, dini bağları, ekonomik kanalları, silahlı oluşumları ve merkezi iktidarın zayıflığını kullanarak ülkedeki nüfuzunu istikrarlı biçimde genişletti.

Bu nüfuzun kilit aracı Halk Seferberlik Güçleridir. Bunlar IŞİD’e karşı savaş döneminde askeri zorunluluk olarak ortaya çıktı, fakat daha sonra bağımsız bir askeri siyasi organizmaya dönüştü. Biçimsel olarak bu grupların çoğu devlet sistemine dahil edildi. Fiilen ise bazıları ayrı sadakatlerini, ideolojilerini, komuta yapılarını ve dış bağlantılarını koruyor. Bu çevrenin en etkili isimleri arasında yer alan Kays Hazali ve Hadi el-Amiri artık yalnızca komutan değildir. Irak devletinin siyasi hissedarlarına dönüşmüşlerdir.

Halk Seferberlik Güçleri bütçeden finanse ediliyor. Sayılarının yaklaşık 250 bin kişiye ulaştığı tahmin ediliyor. Bu, devlet içinde bir ordudur; fakat aynı zamanda devlet parasıyla beslenmektedir. Irak paradoksu tam da burada yatıyor: devlet, kendi egemenliğini sınırlayan yapıları finanse ediyor.

Bu düzenin siyasi ifadesi Koordinasyon Çerçevesi oldu. Bu yapı, İran yanlısı iktidar altyapısıyla yakın bağlantılı Şii partiler ittifakıdır. Mukteda es-Sadr’ın milletvekillerinin parlamentodan çekilmesinden sonra sistemde fiilen baskın konuma geçme imkanı elde eden de bu yapı oldu. Sadr, bütün çelişkilerine rağmen hem Amerikan hem de İran etkisini eleştiren alternatif bir Şii güç merkeziydi. Onun boykotu ve parlamenter oyundan çekilmesi dengeyi keskin biçimde değiştirdi: İran yanlısı blok konsolidasyon için geniş bir alan kazandı.

Fakat konsolidasyon birlik anlamına gelmez. İran yanlısı kampın içinde bütçeler, bakanlıklar, sözleşmeler, sınır kanalları, petrol şemaları, bankacılık akışları ve mahkeme kararları uğruna sürekli mücadele sürüyor. Ez-Zaidi’nin yolsuzlukla mücadele kampanyası asıl anlamını tam da burada kazanıyor. Bu kampanya bütün sisteme karşı değil, sistemin içindeki belirli ağlara karşı yönelmiş olabilir.

Ez-Zaidi: Vaşington, Tahran ve Bağdat bataklığı arasında bir bankacı

Ali ez-Zaidi iktidara uzlaşma figürü olarak geldi. Girişimci, bankacı ve sınırlı siyasi deneyime sahip bir isim olarak, başbakanlık makamı uğruna aylar süren mücadelenin ardından uygun seçenek haline geldi. Başlangıçta aday olarak Nuri el-Maliki düşünülüyordu. Eski başbakan, Irak siyasetinin en tanınmış ve en etkili Şii siyasetçilerinden biriydi ve ülke siyasetinin İran yanlısı kanadıyla yakından ilişkilendiriliyordu. Fakat onun geri dönüşü Irak içinde de dışında da direnç doğurdu.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump yönetimi, İran yanlısı güçlerin fazla açık bir revanşının bedeli olacağını hissettirdi. Bağdat için bu özellikle tehlikelidir. Irak ekonomisi dolar sistemine erişime, petrol ödemelerine, uluslararası bankacılık kanallarına ve İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında denge kurabilme imkanına bağlıdır. İran da Irak’ın tamamen mali boğulmaya sürüklenmesini istemez, çünkü Irak ekonomisini kendi yaptırım düzenleri için dış oksijen hattı olarak kullanır.

Böylece ez-Zaidi ortaya çıktı. Fazla bağımsız değildi, fakat farklı güç merkezleri için yeterince kabul edilebilirdi. Adaylığını Koordinasyon Çerçevesi destekledi. Perde arkası mimarinin önemli aktörlerinden biri de Irak’ta pek çok kişinin ülkenin en etkili isimlerinden biri saydığı Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan oldu. Zeydan’ın kilit siyasi ve güvenlik aktörleriyle yakın bağları vardır. Irak’ta mahkemeler ise uzun zamandır yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasi araçlara da dönüşmüştür.

Paradoks şudur: yeni başbakan, kendisini iktidara taşıyan sistemin içinde yolsuzluğa savaş açtı. Bu, kampanyasını sahte kılmaz. Fakat onu dikkatli okumayı zorunlu kılar. Ez-Zaidi devrimci değildir. Kitlesel bir hareketin lideri değildir. Milislerin, parti kasalarının ve yargı siyaset klanlarının iktidarını tek kararla söküp atabilecek bir kişi değildir. Onun gücü, iktidar bloğu içindeki hangi grupların yolsuzlukla mücadele kılıcını rakiplere karşı kullanmaya karar verdiğine bağlıdır.

Tasfiye iktidar devrinin aracına dönüştüğünde

Irak bu tür kampanyaları daha önce de gördü. Her yeni başbakan yolsuzlukla mücadele sözü verdi. Muhammed Şiya es-Sudani de Ekim 2022’de iktidara geldikten sonra bunu yaptı. Ondan önceki hükümetler döneminde de benzer vaatler duyuldu. Fakat sistem her dalgadan sağ çıktı. Neden?

Çünkü Irak’ta yolsuzlukla mücadele kampanyaları çoğu zaman çift işlev görür. Dışarıya, yeni iktidarın düzen kurduğu mesajını verir. İçeride ise patronaj ağlarını yeniden biçimlendirmeye yardım eder. Eski kabinenin insanları gider, yeni kabinenin insanları gelir. Bazı kanallar kesilir, bazıları açılır. Bazı aracılar cezaevine girer, bazıları sözleşmelere erişim kazanır. Yolsuzluk ortadan kalkmaz. Yalnızca operatörü değişir.

Bu anlamda 47 kişinin tutuklanması klasik Irak siyasi mevsim değişimi ritüeli olarak görülebilir. Fakat mevcut kampanya ölçeği, zamanı ve dış bağlamı bakımından farklıdır.

Birincisi, kampanya İran’ın yaptırım düzenlerine hizmet ettiğinden şüphelenilen Irak yapılarına yönelik ciddi Amerikan baskısından sonra başladı. Mayısta Vaşington, petrol dağıtımından sorumlu Petrol Bakan Yardımcısı Ali Maarici’ye yaptırım uyguladı ve onu İran Devrim Muhafızları Ordusu yararına İran petrolü ile Irak petrolünün karıştırıldığı şemalara katılmakla suçladı. Amerikan değerlendirmelerine göre bu tür şemalar yılda yaklaşık 1 milyar dolar getirebiliyordu. Vaşington açısından bu yalnızca yolsuzluk değildir. Bu, İran’a karşı yaptırım rejimi meselesidir.

İkincisi, kampanya petrol sinirlerinin gerildiği bir dönemde başladı. Hürmüz krizi, gelirlerde düşüş, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü ile kota anlaşmazlığı, ihracatı artırma çabaları, bütün bunlar Petrol Bakanlığını mücadelenin merkezine yerleştiriyor. Devlet gelirlerinin yüzde 90’ından fazlası petrole bağlı olduğunda, petrol sektöründeki yolsuzluk sektörel bir sorun değil, ulusal güvenlik meselesidir.

Üçüncüsü, ez-Zaidi acilen Koordinasyon Çerçevesinin kuklası olmadığı imajını yaratmak zorunda. Kitlesel tutuklamalar ona kamusal sermaye sağlıyor. Vaşington’a şunu söyleyebilir: durumu kontrol ediyorum. Iraklılara şunu söyleyebilir: ben öncekiler gibi değilim. İç rakiplerine şunu söyleyebilir: güvenlik ve yargı kaynağı benim elimde.

Fakat temel soru aynı kalıyor: kampanya sistemi gerçekten kontrol edenlere kadar uzanacak mı? Yoksa kamuoyu önünde cezalandırılmaya uygun orta düzey yetkililerde mi duracak?

Vaşington ahlak değil, yönetilebilir Irak istiyor

Amerikan pozisyonu Irak’ta pragmatiktir. Amerika Birleşik Devletleri İran’ı Irak siyasetinden tamamen çıkaramaz. Bunun farkındadır. Fakat Vaşington, Irak’ın Tahran için mali, lojistik ve askeri arka cephe olarak kullanılmasını sınırlamaya çalışıyor.

Amerika Birleşik Devletleri için özellikle üç yön önemlidir. Birincisi bankacılık sistemi ve dolar akışlarıdır. İkincisi İran petrolünün Irak petrolüyle muhtemel karıştırılması dahil petrol şemalarıdır. Üçüncüsü Amerikan çıkarlarına, Amerika Birleşik Devletleri müttefiklerine ve bölgesel altyapıya saldırabilecek silahlı gruplardır.

Ez-Zaidi’nin yolsuzlukla mücadele kampanyası en zehirli kanalları hedef alırsa Vaşington için kullanışlı olabilir. Fakat Amerika Birleşik Devletleri hayal kurmuyor. Irak iktidarı İran yanlısı bütün güvenlik hattını kendi eliyle sökmeyecektir. Sistemi bir bütün olarak korumak için bazı figürleri feda edebilir.

Bu, Orta Doğu pazarlığının klasik mantığıdır. Bağdat Vaşington’a birkaç tutuklama, birkaç ceza dosyası, birkaç iş birliği sinyali gösterir. Vaşington da bütün Irak mali sistemine yıkıcı önlemler uygulamamak için gerekçe elde eder. Tahran stratejik derinliğini korur. Irak elitleri gelirlere erişimini sürdürür. Kaybedenler ise büyük ölçüde harcanabilir malzeme ilan edilenler olur.

Bu yüzden nisanda Ketaib Hizbullah tarafından kaçırılan Amerikalı gazeteci Şelli Kittleson’ın serbest bırakılması hikayesi dikkat çekicidir. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Marko Rubio, onun serbest bırakılmasında Irak Yüksek Yargı Konseyinin rolünü kamuoyu önünde vurguladı. Bağdat için bu önemli bir sinyaldi: yargı sistemi Vaşington’a radikal gruplarla gerilimi düşürme ve onları kontrol etme mekanizması olarak sunulabilirdi.

Fakat yargı mimarisinden sorumlu kişi, aynı zamanda bu gruplarla temasları bulunan güç merkezleriyle bağlantılıysa, siyasi açıdan rahatsız edici bir soru doğar. Irak sistemi krizleri her zaman çözmez. Bazen önce krizi üretir, sonra onun çözümünü kendi vazgeçilmezliğinin kanıtı olarak satar.

Tahran tasfiyeye karşı değildir, yeter ki doğru kişiler tasfiye edilsin

İlk bakışta İran yanlısı çevreyle bağlantılı figürlere dokunan yolsuzlukla mücadele kampanyasının İran’ın direncini doğurması gerektiği düşünülebilir. Fakat bu fazla basit bir okumadır.

İran, Amerikan yaptırımlarıyla tamamen felç olmuş bir Irak istemez. Ona yeterince sadık, yeterince geçirgen ve dünya mali sistemine yeterince bağlı bir Irak gerekir. Bazı yetkililer fazla görünür, fazla açgözlü ya da genel düzenin istikrarı için fazla tehlikeli hale gelirse, feda edilebilirler.

Tahran tek tek görevlilerin biyografileriyle değil, nüfuz altyapısıyla düşünür. Milisler, parti ağları, yargı bağlantıları, ekonomik kanallar, sınır lojistiği ve petrol şemalarına erişim korunduğu sürece birkaç figürün kaybı sistemi yıkmaz. Aksine, kontrollü tasfiye sistemi güçlendirebilir: zayıf halkaları temizler, Amerikan baskısını azaltır, toplumu yatıştırır, varlıkları sadık çevre içinde yeniden dağıtır.

Bu nedenle mevcut tutuklamaları otomatik olarak İran’a darbe saymak doğru değildir. Bunlar yük haline gelmiş belirli hiziplere darbe olabilir. Gerçek sınav başka olacaktır: Bağdat silahlı grupların özerkliğini, Halk Seferberlik Güçlerinin finansman şeffaflığını, İran Devrim Muhafızları Ordusuyla bağlantılı yapıların ekonomik varlıklarını ve yargı güvenlik ağlarının siyasi nüfuzunu sınırlamaya başlayacak mı? Şimdilik böyle bir sökümün işaretleri yoktur.

Milisler şirket gibi çalışırken yolsuzluk silahtan ayrılamaz

Irak’ın temel özelliği şudur: burada yolsuzluk silahlıdır. Bu bir metafor değildir. Pek çok ülkede yolsuzluğa bulaşmış bir yetkili partiye, polise ya da mahkemeye bağlıdır. Irak’ta ise siyasi ekonomik ağların bir bölümü bütçesi, ideolojisi, komutanları, medyası, ticari çıkarları ve dış bağlantıları olan silahlı oluşumlara dayanır.

Bu yüzden basit yolsuzlukla mücadele mantığı işlemez. Eğer bu tepedeki isimlerin silahlı yapıları, parlamento müttefikleri, mahkemeleri, aşiret kanalları ve yabancı hamileri varsa, yalnızca üst kadroyu tutuklamak mümkün değildir. Gerçek bir tasfiye girişimi kolayca silahlı çatışmaya dönüşebilir.

Halk Seferberlik Güçlerinin altyapısıyla bağlantılı Muhendis yapılanması yeni aşamanın sembolü haline geldi. Silahlı yapılar yalnızca bütçe finansmanı değil, ekonomik varlıklar, arazi yetkileri, inşaat projeleri ve ticari kanallar da elde ederse, devlet içinde devlete dönüşürler. İran modelinde bu konumu İran Devrim Muhafızları Ordusu işgal eder. Irak’ta bazı siyasetçiler ve komutanlar açık biçimde aynı yöne ilerliyor.

Ez-Zaidi kampanyasının temel sınırı buradan doğar. Yetkilileri gözaltına alabilir. Müdürleri değiştirebilir. Aracılara karşı davalar açabilir. Gösterişli biçimde kasaları ortaya çıkarabilir. Fakat milislerin silahlı ekonomisine dokunmuyorsa, hastalığa dokunmadan belirtileri tedavi ediyor demektir.

Sünniler, Kürtler ve Şii iktidar muhasebesi

Tutuklamalar yalnızca Şii ağları değil, Sünni Azm Partisi temsilcilerini de etkiledi. Bu önemlidir. Irak yolsuzluğu mezhepler üstüdür. Şii partiler merkezi iktidara hakimdir, fakat Sünni ve Kürt elitler de kaynakların dağıtımına katılır. Her grubun kendi bakanlıkları, vilayet çıkarları, sınır şemaları, inşaat sözleşmeleri ve bütçe hatları vardır.

Sünni partiler IŞİD’in yenilgisinden sonra siyasi konumlarını ve savaştan zarar görmüş bölgeler üzerindeki kontrollerini yeniden kurmaya çalışıyor. Kürt partileri bütçe, petrol, Erbil, Süleymaniye, Türkiye, İran ve Bağdat ile ilişkiler etrafında kendi oyunlarını oynuyor. Şii fraksiyonlar ise en büyük blok içinde birbirleriyle mücadele ediyor.

Bu nedenle yolsuzlukla mücadele kampanyası yalnızca Şii iç mücadelesinin değil, koalisyon kotalarının genel olarak yeniden gözden geçirilmesinin de aracına dönüşebilir. Ez-Zaidi ve hamileri dosyaları seçici biçimde kullanırsa, rahatsız edici Sünni ortakları zayıflatabilir, Kürt oyuncuları disipline edebilir ve aynı anda Şii kamp içindeki kendi konumlarını güçlendirebilir.

Fakat aşırı baskı dengeyi bozabilir. Irak sistemi alaycıdır, ama hassastır. Güvene değil, karşılıklı çöküş korkusuna dayanır. Bir grup beslenme tabanından dışlandığına karar verirse parlamentoyu kilitleyebilir, insanları sokağa çıkarabilir, medya kampanyalarını harekete geçirebilir ya da dış hamilerine başvurabilir.

Halk reform değil, elitlerin yeni pazarlığını görüyor

Irak toplumu açısından temel risk, kampanyanın yine bir gösteriye dönüşmesidir. İnsanlar vaatleri zaten duydu. Komisyonları, soruşturmaları, yüksek perdeden açıklamaları, tutuklamaları, basın toplantılarını gördüler. Fakat günlük hayat çok az değişti.

Iraklılar yolsuzlukla mücadeleyi gözaltına alınan yetkililerin sayısına göre değerlendirmez. Elektriğe, suya, işe, hastanelere, okullara, konuta, gıda fiyatlarına ve aşağılanmadan hizmet alabilme imkanına bakarlar. Gürültülü tutuklamalardan birkaç ay sonra hiçbir şey değişmezse sonuç ters olur: sinizm daha da güçlenir.

Bu, ez-Zaidi için tehlikelidir. Kendi kitlesel siyasi tabanı olmadan iktidara geldi. Meşruiyeti sonuca ve elitler arasındaki dengeye bağlıdır. Elitler onu tehdit olarak, toplum ise başkalarının mutabakatlarını uygulayan yeni bir görevli olarak görmeye başlarsa, iki değirmen taşı arasında kalır.

Irak gençliği özellikle sabırsızdır. 2019 yılında sokaklara çıkan kuşak ortadan kaybolmadı. Yaşlandı, daha öfkeli, daha temkinli oldu, fakat daha sadık olmadı. Protestonun toplumsal tabanı yerinde duruyor: işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, dış etki, vatandaşın parti devlet makinesi karşısında aşağılanması. Yeni bir dalga daha az romantik ve daha sert olabilir.

Irak için üç senaryo

Birinci senaryo yönetilebilir tasfiyedir. Ez-Zaidi tutuklamaları sürdürecektir, fakat bunlar kabul edilebilir sınırlar içinde kalacaktır. Eski ağların yetkilileri, petrol sektöründen birkaç figür, bazı milletvekilleri, aracılar ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler açısından fazla zehirli hale gelen kişiler hedef alınacaktır. Vaşington sinyaller alacak, Tahran nüfuz altyapısını koruyacak, iktidar bloğu varlıkları yeniden dağıtacaktır. En olası senaryo budur.

İkinci senaryo elitlerin iç savaşıdır. Kampanya fazla ileri gider ve büyük fraksiyonların gerçek mali düğümlerine dokunmaya başlarsa, yanıt gelecektir. Parlamento krizleri, yargı karşı hamleleri, medya sızıntıları, sokak baskısı ve silahlı grupların olası hareketlenmesi hükümeti hızla felç edebilir. Ez-Zaidi bu durumda önce tasfiye için kullanılmış, sonra yeni denge adına değiştirilmiş geçici bir figüre dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır.

Üçüncü senaryo temkinli kurumsal reformdur. En az olası olan budur, fakat imkansız değildir. Bunun için şeffaf soruşturmalar, bağımsız mahkemeler, soruşturmacıların korunması, bakanlıklar üzerindeki parti denetiminin sınırlanması, petrol gelirlerinin denetimi, kamu alımlarının reformu, Halk Seferberlik Güçlerinin finansmanının kontrolü ve silahın ekonomiden kademeli olarak ayrılması gerekir. Fakat böyle bir program tek tek yolsuzluk yapanlara değil, Irak iktidarının bizzat mantığına darbe indirir. Ez-Zaidi’yi doğuran sistem buna razı olur mu? Soru neredeyse retoriktir.

Temel sonuç: Irak’ta devletin karşısında değil, devlet üzerinden çalıyorlar

Irak’taki mevcut tutuklamalar önemlidir. Bunları boş bir gösteri diye bir kenara atmak doğru olmaz. Yüksek düzey yetkililerin on yıllar boyunca kendilerini dokunulmaz hissettiği bir ülkede seçici bir tasfiye bile korku atmosferini değiştirir. Fakat yaşananları ahlaki bir devrimin başlangıcı olarak görmek hata olur.

Irak yolsuzluğu devletin cephesindeki kir değildir. Temele yerleşmiştir. Partilerin sadakati onun üzerinden satın alınır, aşiret ağları onunla beslenir, siyasi projeler onunla finanse edilir, silahlı gruplar onunla güçlendirilir, yaptırımlar onunla aşılır, dış etkiler onunla hizmete alınır. Irak’ta devletin karşısında çalınmaz. Irak’ta çok sık biçimde devlet üzerinden, devlet adına ve devletin yardımıyla çalınır.

Ali ez-Zaidi enkazın bir bölümünü temizleyen başbakan olabilir. Fakat hastalığın ana kaynağına, yani petrol rantı, parti patronajı, yargı siyaseti ve silahlı ekonomi ittifakına dokunmazsa tarihsel ölçekte bir reformcu olmayacaktır. Bu olmadan her kampanya aynı yeraltı kasasının başındaki nöbetçilerin değişmesinden ibaret kalacaktır.

Irak sert bir tercihle karşı karşıyadır. Ya yolsuzlukla mücadele kampanyası petrolün elitlere, silahın partilere, mahkemelerin kazananlara, vatandaşların ise kapalı gişe önündeki kuyruğa ait olduğu sistemin sökülmeye başlanması olacaktır. Ya da kendisinden önceki birçok kampanya gibi kalacaktır: bataklığın yüzeyinde güzel bir yangın. Sonra duman dağılacak, yetkililer yer değiştirecek ve ülke yolsuzlukla mücadelede yeni aşama hakkında tanıdık cümleyi yeniden duyacaktır.

Yalnız Irak’ta bu cümle uzun zamandır vaat gibi duyulmuyor. Uyarı gibi duyuluyor: yukarıda birileri yine ganimeti yeniden paylaşma zamanının geldiğine karar verdi.