Türkiye’de Kuzey Atlantik İttifakı yalnızca bir bildiri üzerinde uzlaşmakla yetinmemeli, yeni gerçeği de kabul etmelidir: Amerika Birleşik Devletleri artık Avrupa’nın sonsuz sigortacısı olmaya hazır değildir; Ukrayna stratejik irade sınavına dönüşmüştür; Ankara ise ittifak krizini kendi jeopolitik sermayesine çevirmektedir.
Kuzey Atlantik İttifakı’nın 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılacak Ankara zirvesi, birlik gösterisi olarak tasarlandı. Gerçekte ise bu zirve, söz konusu birliğin ilk kez kelimelerle değil, bedelle ölçüleceği ana dönüşebilir. Bildirilerle, liderlerin aile fotoğraflarıyla, kolektif savunmaya ilişkin törensel ifadelerle değil; gerçek harcamalarla, fabrika kapasiteleriyle, askeri sevkiyatlarla, siyasi disiplinle ve Avrupa’nın, Washington’un artık eski koruma düzeyini alışkanlık gereği garanti etmediği bir dünyada yaşama hazırlığıyla ölçülecektir.
Kuzey Atlantik İttifakı’nın 36. zirvesi Türkiye’de, ittifakın aynı anda üç krizle karşı karşıya olduğu bir dönemde yapılıyor. Birincisi, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı beşinci yılına uzanan ve Batı’nın sanayi, mali ve siyasi dayanıklılığını uzun soluklu bir sınava çeviren savaşıdır. İkincisi, İran ve İsrail etrafındaki savaşın Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’nın tehditleri her zaman aynı şekilde görmediğini yeniden gösterdiği Orta Doğu’dur. Üçüncüsü ise Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’la, onun müttefiklerin savunma harcamalarına yönelik sert yaklaşımıyla, Avrupa’nın bağımlılığına duyduğu güvensizlikle ve ittifakın alışılmış diplomatik koridorlarını devre dışı bırakarak rakiplerle doğrudan müzakere etmeye hazır oluşuyla bağlantılı iç transatlantik yarılmadır.
Bu anlamda Ankara yalnızca bir buluşma yeri değildir. Ankara siyasi bir metafordur. Zirve, onlarca yıl boyunca aynı anda hem Kuzey Atlantik İttifakı’nın vazgeçilmez müttefiki hem de Batı’nın rahatsız edici ortağı olmuş bir ülkede gerçekleşiyor. Türkiye ittifakın içindedir, fakat uzun süredir dış politikasını Batı kulübünün küçük ortağı gibi değil; Avrupa, Rusya, Orta Doğu, Kafkasya, Karadeniz ve Orta Asya arasında bağımsız bir güç gibi yürütmektedir. Ankara’daki buluşmanın özellikle sembolik görünmesinin nedeni de budur: 1949 yılında Batı’yı Sovyetler Birliği’ne karşı korumak için kurulan ittifak, geleceğini her güç merkeziyle pazarlık etmeyi herkesten iyi bilen bir devletin başkentinde tartışmaktadır.
Ankara bir teşhis olarak: zirve kısa, kaygı uzun
Resmi olarak zirvenin gündemi öngörülebilir görünüyor: savunma harcamaları, Ukrayna, Rusya, İran, kolektif savunma, savunma sanayisi, gelecekteki alımlar, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasında yük paylaşımı. Fakat bu kelimelerin arkasında daha sert bir soru gizlidir: Kuzey Atlantik İttifakı hâlâ ortak stratejiye sahip siyasi bir topluluk olarak var mı, yoksa her üyenin güvenliği farklı şartlarla satın almaya çalıştığı askeri bir platforma mı dönüşüyor?
İttifakın geleneksel mantığı basit bir takasa dayanıyordu. Amerika Birleşik Devletleri nükleer şemsiye, askeri planlama, stratejik havacılık, istihbarat, lojistik, komuta, küresel güç ve siyasi liderlik sağlıyordu. Avrupa ise buna karşılık Amerikan stratejisini destekliyor ve katkısını kademeli biçimde artırıyordu. Soğuk Savaş’tan sonra bu takas asimetrik hale geldi. Avrupalılar ordularını küçültme, fabrikaları kapatma, mühimmattan tasarruf etme, kaynakları sosyal bütçelere aktarma ve aynı anda Amerikan şemsiyesi altında kalma imkanı buldular.
Ukrayna’daki savaş bu yanılsamayı yıktı. Ancak tamamen değil. Avrupa tehdidi kabul etti, harcamaları artırdı, stratejik özerklikten söz etmeye başladı; fakat istihbarat, hava savunması, uzun menzilli sistemler, uydu altyapısı, nakliye havacılığı ve nükleer caydırıcılık alanlarında hâlâ Amerikan imkanlarına bağımlı kalıyor. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump bu bağımlılığa Amerika’nın tarihi misyonu olarak değil, kötü ödenen bir sözleşme olarak bakıyor.
Bu nedenle Ankara zirvesi yalnızca liderlerin bir sonraki buluşması değildir. Bu, Amerikan korumasının yeni fiyatı üzerine yürütülen bir müzakeredir.
Gayri safi yurt içi hasılanın yüzde beşi: Trump’ın dönüşünün bedeli
Lahey’deki önceki zirvenin başlıca mirası, müttefiklerin savunma ve güvenlikle bağlantılı harcamalarını 2035 yılına kadar gayri safi yurt içi hasılanın yüzde beşine çıkarma kararıdır. Bu formülün içinde önemli bir yapı vardır: gayri safi yurt içi hasılanın yüzde üç buçuğu doğrudan savunmaya, yüzde bir buçuğu ise altyapıya, siber güvenliğe, lojistiğe, tedarik zincirlerinin dayanıklılığına, sivil savunmaya ve askeri hazırlıkla bağlantılı diğer alanlara yönelmelidir.
Kağıt üzerinde bu tarihi bir dönüşümdür. Uygulamada ise devasa bir bütçe sorunudur. Birçok Avrupa ülkesi için eski yüzde iki seviyesinden yüzde beşe geçiş kozmetik bir düzeltme değil, kamu maliyesinin derin biçimde yeniden kurulması anlamına gelir. Bu; hastaneler, emekli maaşları, sübvansiyonlar, enerji, yollar, eğitim, vergiler ve kamu borcu demektir. Bütçeleri zaten aşırı baskı altında olan ülkelerde savunmaya ayrılacak her ek yüzde puan, siyasi çatışmaya dönüşür.
Fakat Trump tam da bunu istiyor. Onun için mesele Avrupalıların Kuzey Atlantik İttifakı’nı sevip sevmediği değildir. Mesele, kendi güvenlikleri için ödeme yapmaya hazır olup olmadıklarıdır. Mantığı kaba, fakat etkilidir: Avrupa Rusya’yı uzun vadeli tehdit olarak görüyorsa ordular kurmalı, füzeler satın almalı, mühimmat üretmeli, depoları dolu tutmalı, üsleri modernize etmeli, yedek güçleri hazırlamalı ve Amerikan vergi mükellefinin Avrupa huzurunu sonsuza kadar finanse etmesini beklememelidir.
Washington için yüzde beş yalnızca mali bir gösterge değildir. Bu bir disiplin aracıdır. Müttefikleri ciddi ve ciddi olmayanlar, askeri güç olabilenler ve siyasi yolcu olmaya alışanlar diye ayırır. Polonya, Baltık ülkeleri, Finlandiya, Romanya ve doğu kanadındaki bazı diğer devletler harcama artışını varoluş meselesi olarak görüyor. Batı ve Güney Avrupa’nın bir bölümü için ise bu, iç siyaseti patlatabilecek mali bir şok gibi görünüyor.
Ankara, kimin gerçekten Lahey çizgisinde ilerlemeye hazır olduğunu, kimin ise güzel bir formülün arkasına saklanıp yükümlülükleri on yıla yaymak istediğini göstermelidir.
Avrupa zaman satın alıyor, fakat güvenlik satın almıyor
Avrupa başkentleri son yıllarda sert konuşmayı öğrendi. Rusya’dan tehdit olarak söz ediyorlar, yeniden silahlanma gereğinden, sanayi seferberliğinden, yeni güvenlik çağından bahsediyorlar. Fakat konuşma ile üretim hattı arasında uçurum var.
Avrupa’nın sorunu yalnızca para değildir. Sorun hızdır. Savunma sanayisi kararnameyle devreye girmez. Fabrikalar zirveden sonra ortaya çıkmaz. Top mermileri, füzeler, hava savunma sistemleri, zırhlı araçlar, insansız hava araçları, motorlar, elektronik, barut, patlayıcı maddeler, optik sistemler, bakım ve onarım kapasiteleri; bütün bunlar uzun vadeli sözleşmeler, garanti edilmiş talep, uzman personel, hammadde ve siyasi irade gerektirir. Avrupa çok uzun süre barış ekonomisi düzeninde yaşadı. Şimdi ise hızla savaş üretimi mantığına dönmek zorunda kalıyor.
Bu anlamda Ankara zirvesi bildirilerin değil, sanayi dürüstlüğünün sınavı olacaktır. Müttefikler sonuç belgesine kolektif savunma hakkında istedikleri ifadeleri yazabilirler. Fakat Kremlin, Pekin, Tahran ve diğer güç merkezleri sıfatlara değil, depolara bakacaktır. Yılda kaç füze üretiliyor? Kendi sınırlarını açıkta bırakmadan Ukrayna’ya kaç hava savunma sistemi verilebilir? Banttan gerçekten kaç zırhlı araç çıkıyor? Avrupa Amerikan cephaneliği olmadan yoğun bir savaşı kaç ay sürdürebilir?
Yanıt şimdilik rahatsız edicidir. Avrupa zengin, teknolojik ve siyasi açıdan etkili; fakat askeri makinesi hâlâ sözünü ettiği tehditlerin ölçeğine uygun değildir. Washington’u rahatsız eden de tam olarak budur. Amerika Birleşik Devletleri, ahlaki düzeyde Amerikan sertliği talep eden, fakat siyasi açıklamalardan savaş ekonomisine geçişte çok yavaş davranan müttefikler görüyor.
Ankara bu farkın en azından açıkça adlandırılacağı an olmalıdır.
Ukrayna: para taslakta var, garantiler sisin içinde kalıyor
Ukrayna zirvenin merkezi siyasi sınavı olacaktır. Bunun nedeni bütün müttefiklerin onu Kuzey Atlantik İttifakı’na almaya hazır olması değildir. Nedeni, Ukrayna olmadan Rusya’yı caydırmaya yönelik mevcut stratejinin anlamını kaybetmesidir. Kiev bugün yalnızca kendi toprakları için savaşmıyor. Kiev, arkasında ittifakın doğu kanadının güvenliğine dair doğrudan sorunun başladığı hattı tutuyor.
2024 yılında Washington’daki zirvede Kuzey Atlantik İttifakı, Ukrayna’nın Avrupa Atlantik bütünleşmesine giden yolunun geri döndürülemez olduğunu ilan etti. Formül güçlü duyuluyordu, fakat önemli bir kayıtla kurulmuştu: davet, müttefikler uzlaştığında ve koşullar yerine getirildiğinde mümkün olacaktı. Bu, üyelik olmadan destek, geçiş tarihi olmayan köprü, hukuki garanti içermeyen siyasi sinyal anlamına geliyordu.
O zamandan bu yana gerçeklik daha da karmaşık hale geldi. Trump dönemindeki Amerika Birleşik Devletleri, Ukrayna’nın Kuzey Atlantik İttifakı’na hızlı üyeliğinin destekçisi gibi görünmüyor. Avrupalıların bir bölümü güçlü destek formülünü korumak istiyor, fakat ittifakın yerine getirmeye hazır olmadığı vaatlerden korkuyor. Moskova ise tersine, Ukrayna üyeliği meselesinin fiilen gündemden çıkarılmasını ve gelecekteki herhangi bir düzenlemenin Ukrayna egemenliğine sınırlamalar getirmesini istiyor.
Ön verilere göre Ankara zirvesinde Ukrayna’ya 2026 yılı için 70 milyar avro tutarında askeri yardım ve 2027 yılında da bundan daha düşük olmayan bir destek düzeyi tartışılıyor. Bu formül onaylanırsa, ciddi bir sinyal olacaktır: Kuzey Atlantik İttifakı Kiev’e yardımı siyasi kampanyalar düzeninden çok yıllı askeri planlama düzenine taşımaya çalışıyor.
Fakat ana soru kalacaktır. Para güvenlik garantisi değildir. Askeri yardım üyelik değildir. Silah sevkiyatı, olası bir ateşkesten sonra Rusya’nın otomatik olarak caydırılması anlamına gelmez. Ukrayna daha fazla hava savunma sistemi, uzun menzilli araç, mühimmat ve mali destek alabilir; fakat açık bir savaş sonrası güvenlik mimarisi olmadan geleceği Washington, Moskova, Avrupa ve Kiev arasında pazarlık konusu olmaya devam edecektir.
Ankara ittifakın bariz gerçeği kabul etmeye hazır olup olmadığını gösterecektir: Ukrayna fiilen Kuzey Atlantik İttifakı güvenliğine dahil olmuştur, fakat hukuken dahil değildir. Bu boşluk giderek daha tehlikeli hale geliy
Rusya: Tehdit adıyla konuyor, fakat ton değişiyor
Ankara bildirisinde Rusya’nın, ön formülasyonlara bakılırsa, Avrupa Atlantik güvenliği ve istikrarı için uzun vadeli tehdit olarak tanımlanması bekleniyor. Bu sert bir ifadedir, fakat önceki belgelerdeki tonla karşılaştırmak önemlidir. Washington’da, Başkan Joe Biden döneminde Rusya, müttefiklerin güvenliğine yönelik en önemli ve en doğrudan tehdit olarak tarif ediliyordu. En önemli ve en doğrudan tehdit ile uzun vadeli tehdit arasındaki fark yalnızca üslup farkı değildir. Bu siyasi bir işarettir.
Kuzey Atlantik İttifakı’nın doğu kanadı için Rusya doğrudan askeri tehlikedir. Trump dönemindeki Amerika Birleşik Devletleri için Rusya önemli, fakat büyük stratejik tablonun tek unsuru olmayan bir aktördür; bu tabloda Çin, İran, Orta Doğu, ticaret çatışmaları, göç, Arktik bölge, küresel tedarik zincirleri ve Amerikan iç siyaseti de vardır. Güney Avrupa’nın bir bölümü için Rus tehdidi, göç, enerji ve Orta Doğu kaynaklı risklerle rekabet etmektedir. Türkiye için ise Rusya aynı anda rakip, ortak, enerji tedarikçisi, Karadeniz aktörü ve Suriye denkleminin tarafıdır.
Bu nedenle Rusya hakkındaki formülasyon her zaman Kuzey Atlantik İttifakı’nın gerçek stratejik ortaklığı için bir testtir. Herkes saldırganlığı kınamaya hazırdır. Fakat Moskova’yı caydırmak için herkes aynı bedeli ödemeye hazır değildir. Herkes müzakerelerin sınırlarını aynı şekilde görmemektedir. Herkes savaşın Kiev’in şartlarıyla sona ermesi gerektiğini düşünmemektedir.
Moskova bu nüansları dikkatle izliyor. Kremlin mutlaka Kuzey Atlantik İttifakı’nın dağılmasını beklemek zorunda değildir. Kararların yavaşlaması, yorgunluk, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasındaki ayrışmalar, para, Ukrayna’nın uzak menzilli saldırı hakkı, yaptırımlar ve savaş sonrası garantiler konusundaki tartışmalar Moskova için yeterlidir. Rus stratejisi yalnızca cephede değil, Batı birliğinin zamanla birçok demokrasinin ödemeye hazır olduğundan daha pahalı hale geleceği hesabı üzerine de kuruludur.
Ankara ya bu hesabı zorlaştıracak ya da doğrulayacaktır.
Orta Doğu Kuzey Atlantik İttifakı’nın sinir ucunu açığa çıkardı
Bir başka gerilim kaynağı Orta Doğu’daki savaş ve İran etrafındaki krizdir. Washington için İran, bölgede kilit hasım, İsrail’e, Amerikan üslerine, petrol güzergahlarına ve nükleer silahların yayılmasını önleme rejimine yönelik tehdittir. Avrupalılar için İran da bir sorundur, fakat her zaman aynı mantık içinde ve askeri tırmanmayı desteklemeye aynı hazır oluşla değil.
Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in operasyonları etrafındaki görüş ayrılıkları, Avrupa başkentlerinin Hürmüz Boğazı krizine tepkileri, Amerikan havacılığının Avrupa hava sahasına ve üslerine erişimi konusundaki tartışmalar, bütün bunlar Kuzey Atlantik İttifakı’nın zayıf noktasını gösterdi. İttifak Avrupa Atlantik sahasının kolektif savunması için kurulmuştu, fakat Amerika Birleşik Devletleri küresel bir güç olmaya devam ediyor; onun için Orta Doğu, Hint Pasifik bölgesi ve Arktik bölge tek bir stratejik haritada birbirine bağlıdır. Avrupa ise çoğu zaman Rusya’ya karşı Amerikan korumasını istiyor, fakat Orta Doğu çatışmalarında Amerika Birleşik Devletleri’nin arkasından otomatik olarak gitmek istemiyor.
Trump için böyle bir pozisyon ikiyüzlü görünüyor: Moskova’ya karşı koruma gerektiğinde Avrupa Amerikan kararlılığı talep ediyor; Washington Orta Doğu’da destek istediğinde ise müttefiklerin bir bölümü hukuki kayıtların, insani söylemin ve iç siyasi sınırlamaların arkasına çekiliyor. Avrupalılar açısından ise tehlike ters yöndedir: Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Atlantik İttifakı’nı ortak stratejisi ve ortak siyasi yetkisi bulunmayan bölgesel çatışmalara sürükleyebilir.
Ankara bildirisindeki İran maddesi gösterge niteliğinde olacaktır. İran’ın hiçbir zaman nükleer silah elde etmemesi gerektiğine dair formül neredeyse mutabakat içeren bir ifade gibi duyuluyor. Fakat arkasında şu soru saklıdır: diplomasi işlemezse Kuzey Atlantik İttifakı tam olarak ne yapmaya hazırdır? Yaptırımları güçlendirmek mi? Saldırıları desteklemek mi? Güzergahları kapatmak mı? Üs vermek mi? İsrail’in ve Körfez ülkelerinin hava savunmasına katılmak mı? Yoksa sözlerle yetinmek mi?
Ankara buna doğrudan cevap vermeyecektir. Fakat Orta Doğu’nun Kuzey Atlantik İttifakı gündemine bu kadar görünür biçimde girmiş olması bile, ittifakın henüz tek bir organizma gibi çalışmayı öğrenemediği tehditlerin genişlediğini göstermektedir.
Türkiye Kuzey Atlantik İttifakı krizini kendi sermayesine dönüştürüyor
Zirvenin başlıca kazananı ev sahibi ülkedir. Türkiye, 18 Şubat 1952’de Yunanistan ile birlikte Kuzey Atlantik İttifakı’na katıldı ve o tarihten bu yana ittifakın kilit askeri güçlerinden biri olmayı sürdürüyor. Coğrafyası benzersizdir: Karadeniz, boğazlar, Kafkasya, Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Balkanlar, Suriye, Irak, İran. Bütün bu yönler Türkiye’nin stratejik haritasında birleşmektedir.
Batı başkentlerinde Türkiye uzun süre zor bir müttefik olarak görüldü. Rus yapımı S-400 sistemlerinin satın alınması, Ankara’nın F-35 programından çıkarılması, İsveç ve Finlandiya etrafındaki tartışmalar, Rusya karşıtı yaptırımlara katılmayı reddetmesi, Suriye, Libya, Güney Kafkasya ve Doğu Akdeniz’deki bağımsız çizgisi; bütün bunlar Kuzey Atlantik İttifakı üyeliğinin avantajlarından yararlanan, fakat her zaman ortak çizgiyi izlemeyen bir devlet imajı oluşturdu.
Şimdi durum değişiyor. Daha önce sorun olarak görülen şey artık kaynağa dönüşmüştür. Türkiye Rusya ve Ukrayna ile konuşmayı biliyor. Karadeniz boğazlarını kontrol ediyor. Kendi savunma sanayisini geliştiriyor. Savaş tecrübesine, büyük bir orduya, insansız hava aracı teknolojilerine, büyüyen silah ihracatına ve Avrupa’nın çoğu zaman etkisiz kaldığı bölgelere siyasi erişime sahip.
Amerikan askeri varlığının Avrupa’da olası azalması zemininde Türkiye’nin önemi artıyor. Ankara müttefiklerine şunu gösteriyor: Türkiye olmadan Karadeniz’de, Kafkasya’da, Suriye’de, Orta Doğu’da ve Kuzey Atlantik İttifakı’nın güney kanadında sürdürülebilir politika kurmak mümkün değildir. Bu da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a güçlü bir müzakere pozisyonu kazandırıyor.
F-35, S-400 ve Washington ile büyük anlaşma
Ankara zirvesinin gizli başlıklarından biri Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki askeri ilişkilerin yeniden biçimlendirilmesi ihtimalidir. Ankara’nın Rus yapımı S-400 sistemlerini almasının ardından F-35 programından çıkarılması, iki Kuzey Atlantik İttifakı müttefiki arasındaki en sancılı krizlerden biri oldu. Washington için sorun yalnızca siyasi değildi. Amerikalılar, Rus sisteminin Kuzey Atlantik İttifakı altyapısıyla bağdaşmadığını ve en yeni savaş uçağına ilişkin verilerin güvenliği açısından tehdit oluşturabileceğini düşünüyordu.
Türkiye için bu, egemen tercih ve statü meselesiydi. Ankara uzun süredir Batı’nın hava savunması alanındaki ihtiyaçlarını her zaman dikkate almadığını, Amerikan kısıtlamalarının ise kendisini alternatif tedarikçilere yönelttiğini düşünüyordu. Sonuçta iki taraf da zarar gördü: Türkiye F-35’e erişimini kaybetti, Amerika Birleşik Devletleri büyük bir müttefikle ilişkilerini zorlaştırdı, Kuzey Atlantik İttifakı iç kriz yaşadı, Rusya ise Ankara ile Washington arasında oluşan çatlak sayesinde stratejik bir hediye elde etti.
Şimdi ters yönde hareket mümkün olabilir. Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye S-400 konusunda bir formül bulursa, F-35 meselesi yeniden gündeme dönebilir. Erdoğan için bu büyük bir siyasi zafer olur. Trump için, kişisel diplomasisinin yıllarca memurların ve hukukçuların bloke ettiği çatışmaları çözebileceğini gösterme yolu olur. Kuzey Atlantik İttifakı için ise Türkiye’yi Batı askeri teknoloji sisteminin içine daha derinden döndürme şansı doğar.
Fakat böyle bir anlaşmanın bedeli yüksek olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, Pentagon, savunma lobileri, Amerikan siyasetindeki Yunan ve Ermeni faktörleri, yaptırım meseleleri ve Ankara’ya yönelik güvensizlik hiçbir yere kaybolmadı. Bu nedenle zirvede iyimser sinyaller verilse bile gerçek anlaşma karmaşık bir teknik ve siyasi paketleme gerektirecektir.
Türk savunma sanayisi artık masada yer istemiyor, o yeri alıyor
Türkiye zirveye yalnızca jeopolitik arabulucu olarak değil, savunma sanayisi aktörü olarak da geliyor. Türk savunma sanayisi son yıllarda iddialı bir milli programdan ihracat gücüne uzanan bir yol katetti. İnsansız hava araçları, zırhlı araçlar, gemi inşası, füzeler, radyo elektronik sistemler, havacılık projeleri, hava savunma sistemleri; bütün bunlar Türkiye’nin stratejisinin parçası haline geldi.
Türkiye’nin savunma ihracatındaki büyüme, ittifak içindeki konumunu değiştiriyor. Ankara artık yalnızca Batı silahlarının alıcısı değildir. Tedarikçi, rakip, teknolojik ortak ve siyasi aktördür. Özellikle en pahalı Amerikan veya Batı Avrupa sistemlerini karşılayamayan birçok ülke için Türk silahları cazip bir seçenek haline geliyor: daha ucuz, daha hızlı, gerçek çatışmalarda sınanmış ve aşırı siyasi bürokrasi olmadan erişilebilir.
Bu, Ukrayna savaşı zemininde özellikle önemlidir. Savaş geleceğin yalnızca pahalı platformlara değil; kitlesel, esnek, hızla yenilenebilen sistemlere de ait olduğunu gösterdi: insansız hava araçları, dolanan mühimmatlar, elektronik harp araçları, mobil hava savunması, ucuz sensörler, korumalı iletişim. Türkiye bu eğilimi iyi kavradı.
Ankara zirveyi şunu göstermek için kullanacaktır: Türkiye ittifakın çevresi değil, Kuzey Atlantik İttifakı’nın yeni askeri ekonomisinin merkezlerinden biridir.
Kolektif savunma ritüelden gerçeğe dönüyor
Kuzey Atlantik Antlaşması’nın beşinci maddesi onlarca yıl boyunca neredeyse kutsal bir formül olarak kaldı: bir müttefike saldırı, bütün müttefiklere saldırı sayılır. 11 Eylül 2001’den sonra bu madde ilk ve tek kez, terör saldırılarının ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne destek amacıyla işletildi.
Fakat şimdi beşinci madde yeniden soyut olmaktan çıkıyor. Mesele artık yalnızca hukuki mekanizma değildir. Mesele, kriz kontrolden çıkarsa müttefiklerin ittifak topraklarının her santimetresini gerçekten savunup savunamayacağıdır. Baltık bölgesi, Polonya, Karadeniz, Arktik bölge, siber alan, uzay, denizaltı altyapısı, enerji kabloları, limanlar, demiryolları, lojistik merkezler. Modern savunma uzun zaman önce klasik cephe hattının ötesine geçti.
Bu nedenle kolektif savunmaya sarsılmaz bağlılığın teyit edilmesi beklenen Ankara bildirisi önemli olacaktır, fakat yeterli olmayacaktır. Sözler hızlı tepki kuvvetleriyle, depolarla, asker sevk planlarıyla, hava üslerinin modernizasyonuyla, limanların korunmasıyla, doğu kanadının güçlendirilmesiyle, hava ve füze savunmasının bütünleştirilmesiyle, dayanıklı iletişimle, sivil savunmayla ve üretimle desteklenmelidir.
Kuzey Atlantik İttifakı, caydırıcılığın yeniden sembollere değil, çeliğe ihtiyaç duyduğu bir döneme giriyor.
Trump bir tesadüf değil, stres testidir
Avrupa’da çoğu zaman Kuzey Atlantik İttifakı’nın sorunu bizzat Trump’mış gibi davranılıyor. Bu değerlendirme kullanışlı, fakat yüzeyseldir. Trump gerçekten sert davranıyor, müttefikler üzerinde açıkça baskı kuruyor, pazarlık diliyle konuşmaktan çekinmiyor ve uluslararası yükümlülüklere Amerikan çıkarı prizmasından bakıyor. Fakat o yalnızca kişisel bir üslubu temsil etmiyor. Amerikan siyasetindeki derin değişimi de temsil ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde dünyanın güvenlik garantörü olma rolüne yönelik yorgunluk artıyor. Cumhuriyetçi seçmen kitlesi zengin Avrupa’nın güvenliğini finanse etmeye giderek daha az hazırdır. Demokrat eğilimli kurumlar çevresi de Çin’i, sanayisizleşmeyi, göçü, kamu borcunu ve iç kutuplaşmayı görmezden gelemez. Amerika, Kuzey Atlantik İttifakı’nın en güçlü devleti olmaya devam ediyor, fakat dikkati artık tamamen Avrupa’ya ait değildir.
Bu, Trump sonrasında bile eski modelin saf biçimiyle geri dönmeyeceği anlamına gelir. Washington daha fazla para, daha fazla Avrupa sorumluluğu, daha fazla Amerikan silahı alımı ve müttefiklerin Amerikan önceliklerini desteklemeye daha fazla hazır olmasını talep edecektir. Avrupa Trump’ın üslubundan şikayet edebilir, fakat yapısal gerçeği ortadan kaldıramaz: Amerika Birleşik Devletleri artık odadaki tek yetişkin olmak istemiyor.
Ankara bu değişimin yeni bir kanıtı olacaktır. Avrupalılar Trump’tan daha dostane bir ton talep edebilirler, fakat 1990’ların dünyasını geri getiremezler.
Ankara’dan sonra ne olacak: üç senaryo
Birinci senaryo kontrollü uyumdur. Müttefikler güçlü bir bildiri kabul eder, Ukrayna’ya yardımı teyit eder, yüzde beş hedefi konusunda ilerleme gösterir, büyük savunma sözleşmeleri açıklar, kamuoyu önünde kavgalardan kaçınır ve Trump’a, baskısının Kuzey Atlantik İttifakı için yararlı olduğunun kabul edilmesi biçiminde siyasi bir zafer verir. Bu ittifak için en iyi seçenektir: dışarıdan birlik korunur, içeride pazarlık devam eder, Avrupa yeniden silahlanmak için zaman kazanır.
İkinci senaryo dekoratif birliktir. Liderler belgeyi imzalar, ortak fotoğraf çektirir, Kuzey Atlantik İttifakı’nın sağlamlığından söz eder, fakat Ukrayna, İran, harcamalar, Avrupa’daki Amerikan askerleri ve Türkiye’nin rolü konusundaki gerçek görüş ayrılıkları çözümsüz kalır. Böyle bir sonuç dışarıdan sakin görünür, fakat stratejik açıdan tehlikelidir. Bu, ittifakın krizleri maskelemeyi bildiğini, fakat onları mutlaka çözebildiği anlamına gelmediğini gösterir.
Üçüncü senaryo açık kırılmadır. Ukrayna’ya yardım, Rusya hakkındaki formülasyonlar, savunma yükümlülükleri ya da Orta Doğu gündemi etrafındaki tartışmalar dışarı taşarsa, zirve güç gösterisi değil, Moskova’ya hediye haline gelebilir. Resmi bir başarısızlık olmasa bile Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupalı müttefikler arasındaki açık kavga, Rusya’nın Batı yorgunluğuna yaptığı hesabı güçlendirecek ve Kiev’in uzun vadeli desteğe duyduğu güveni zayıflatacaktır.
Büyük olasılıkla Ankara birinci ve ikinci senaryonun karışımını verecektir: güçlü sözler, bazı gerçek yükümlülükler, birkaç büyük sözleşme, Trump’a özellikle vurgulanan saygı, Erdoğan için diplomatik başarı ve ana çelişkilerin kapağın altında kalması.
Ana sonuç: Kuzey Atlantik İttifakı artık eski sigorta poliçesiyle yaşayamaz
Ankara zirvesi Kuzey Atlantik İttifakı’nın bütün sorunlarını çözmeyecektir. Zaten çözemez. Onun anlamı başka yerdedir. Bu zirve, ittifakın varsayılan Amerikan garantisi çağından sert iç muhasebe çağına geçişini tespit etmektedir.
Artık güvenlik için ödeme yapmak gerekiyor. Ukrayna için ödeme yapmak gerekiyor. Rusya’yı caydırmak için ödeme yapmak gerekiyor. Hava savunması, mühimmat, lojistik, siber savunma, askeri sanayi, üsler, donanma, insansız araçlar, füzeler ve sivil dayanıklılık için ödeme yapmak gerekiyor. Üstelik söylemle değil, bütçelerle ödeme yapmak gerekiyor.
Amerika Birleşik Devletleri artık Avrupa güvenliğinin hayır kurumu olmak istemiyor. Avrupa artık stratejik olgunlaşmamışlık lüksünü sürdüremez. Türkiye artık sadece güney kanadı olmayı kabul etmiyor; güç merkezlerinden biri olmak istiyor. Ukrayna artık güvenlik mimarisi olmayan vaatlerle yetinemez. Rusya Kuzey Atlantik İttifakı’nın açıklamalarını değil, uzun savaşa dayanma kabiliyetini test ediyor.
Bu yüzden Ankara ittifakın geleceği hakkında bir zirve değil, bu geleceğin bedeli hakkında bir zirve olacaktır. Ana soru ise serttir: Kuzey Atlantik İttifakı kelimenin tam anlamıyla askeri ittifak olmaya hazır mı, yoksa çok uzun süre Amerikan şemsiyesi altında yaşamış ve bu şemsiyenin artık ödemeye sunulduğunu çok geç anlamış siyasi bir kulüp olarak mı kalacaktır?