İran’la savaş, ABD prezidenti Trump için güç gösterisine dönüşmeliydi. Bu operasyon, Amerika’nın eski kudret formülünü dünyaya yeniden göstereceği bir hamle olarak tasarlanmıştı: kesin istihbarat, yıldırım hızıyla darbe, düşmanın yıkılmış tesisleri ve ardından Amerikan şartlarında anlaşma. Beyaz Saray uzun bir savaş olmadan zafer görüntüsü, işgal olmadan teslimiyet etkisi, stratejik bedel ödemeden stratejik sonuç almak istiyordu.
Sonuç farklı oldu. Washington gerçekten İran’a ağır darbeler indirdi. İran sisteminin askeri, nükleer, füze ve altyapı unsurları vuruldu. Savaş, ABD’nin hala muazzam bir askeri potansiyele sahip olduğunu gösterdi. Fakat aynı zamanda başka bir gerçeği de açığa çıkardı: birkaç saat içinde tahkim edilmiş hedefleri yok edebilen bir süper güç bile klasik anlamda zafer kazanmayı değil, hayatta kalmayı, şantaj yapmayı, süreci uzatmayı ve coğrafyayı silaha dönüştürmeyi bilen bir devlet karşısında savunmasız kalabilir.
İran savaşı kazanmadı. Ama kırılmadı. Asıl siyasi sonuç budur.
Hürmüz Boğazı çevresindeki kriz, ardından gelen anlaşma, para tartışmaları, mayın temizleme meselesi, Tahran’ın gemi güzergahları üzerindeki kontrol hakkını koruma girişimleri ve Amerikan temsilcileriyle doğrudan görüşmeyi reddetmesi şunu gösterdi: İran darbelerden sonra yenilmiş bir rakip gibi davranmıyor. İlk fırtınayı atlatmış, rejimin çekirdeğini korumuş ve şimdi kaos yaratma kapasitesini paraya ve siyasi pazarlık gücüne çevirmeye çalışan bir oyuncu gibi davranıyor.
Bu anlamda Trump’ın savaşı sadece bir Orta Doğu krizi olmadı. Amerikan iradesinin küresel sınavına dönüştü. Bu sınavı Pekin, Moskova ve Pyongyang dikkatle izledi. Onlar yalnızca Amerikan füzelerinin gücünü görmedi. Amerikan sabrının sınırını da gördü.
Amerika güçlü vurdu. Ama soru başka: neden?
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail, İran’a yönelik bir dizi saldırı başlattı. İlan edilen hedef son derece iddialıydı: rejim üzerinde baskı kurmak, nükleer ve füze programının unsurlarını imha etmek, askeri potansiyeli zayıflatmak ve daha geniş siyasi anlamda rejim değişikliği için şartlar oluşturmak. Britanya Avam Kamarası kendi değerlendirmesinde operasyonun tam olarak 28 Şubat’ta başladığını, şartlı ateşkesin ise 8 Nisan’da ilan edildiğini kayda geçirdi.
Operasyonun mantığı anlaşılırdı. İran rejimi uzun süredir nükleer programı stratejik şantaj aracına çevirmişti. Füze kuvvetleri, İslam Devrimi Muhafızları Ordusu, Lübnan’dan Irak’a ve Yemen’e kadar uzanan vekil yapılar ağı, Körfez ülkelerine baskı, deniz taşımacılığına yönelik tehditler Tahran’ın kendisine yönelen her baskının maliyetini yükseltmeyi öğrendiği bir sistem oluşturmuştu.
Trump iktidara, ne George Bush’un Irak senaryosunu ne de Barack Obama’nın temkinli diplomasisini tekrarlamak isteyen bir siyasetçi itibarıyla geldi. Ona üçüncü yol lazımdı: sert darbe, etkili zorlama ve ardından anlaşma. Bu model bazı olaylarda işlemişti. Kasım Süleymani’nin öldürülmesi tam da böyle bir hamleydi: kısa darbe, yüksek siyasi etki, büyük savaşın yokluğu. Fakat 2026 İran’ı haritadaki tek bir nokta değil, bir sistemdi. Bir sistemi tek gecelik baskınla ortadan kaldırmak mümkün değildir; darbe taktik açıdan başarılı olsa bile.
ABD prezidenti Trump mutlak zafer formülünü sever. Amerikan siyasi kültüründe bu formül iyi satılır. Fakat televizyondaki “hezimet” kelimesi ile düşmanın gerçek durumu arasında büyük bir mesafe vardır. İran hedeflerine yönelik saldırılardan sonra bile Amerikan uzman çevrelerinde nükleer altyapının ne ölçüde zarar gördüğü konusunda tartışma başladı. Bazı değerlendirmeler, Trump’ın Fordo, Natanz ve İsfahan tesislerinin “yok edildiği” yönündeki açıklamalarının daha temkinli raporlarla çeliştiğini, bu raporlarda programın tamamen yok edilmesinden değil, ciddi biçimde zayıflatılmasından söz edildiğini gösteriyordu.
Bu fark üslup farkı değildir. Stratejik farktır. “Yok etmek” meseleyi kapatmak demektir. “Zayıflatmak” zaman kazanmak demektir. ABD anlaşılan zaman kazandı. Ama sorunu çözmedi.
Tahran asıl şeyi anladı: hayatta kalmak zaferden önemlidir
İran rejimi ABD’yi doğrudan askeri çatışmada yenmek zorunda değildir. Stratejisini simetri üzerine kurmaz. Görevi başkadır: darbeyi atlatmak, iktidar dikeyini korumak, iç kamuoyuna sistemin çökmediğini, dış dünyaya ise İran’a baskının çok pahalıya mal olduğunu göstermek.
Bu, İran’ın eski siyasi hayatta kalma okuludur. İran Irak savaşından sonra Tahran şunu öğrendi: havada ve denizde zayıf olan bir aktör, bu açığı derinlik, füzeler, vekil ağlar, ideolojik seferberlik ve dünya ekonomisinin dar geçitleri üzerindeki kontrolle telafi edebilir. İran nadiren tek taşla oynar. Aynı anda birkaç tahtada hamle yapar.
Birinci tahtada nükleer program vardır. Hasar görmüş olsa bile pazarlık konusu olmaya devam eder. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın önceki saldırılardan sonra Natanz, Fordo ve İsfahan’daki üç kilit tesisi denetleyemediği, buna karşılık diğer beyan edilmiş tesislerin kontrol edildiği bildirildi. Bu, programın çekirdeğinin gerçek durumu konusundaki asıl sorunun siyasi ve teknik açıdan belirsiz kaldığı anlamına gelir.
İkinci tahtada Hürmüz vardır. İran etki yaratmak için boğazı tamamen kapatmak zorunda değildir. Risk üretmesi yeterlidir. Sigorta şirketlerinin primleri artırmasını, armatörlerin güzergah değiştirmesini, tüccarların fiyatlara savaş primi eklemesini, hükümetlerin ise seçimler öncesinde benzin fiyatını hesaplamasını sağlaması yeterlidir.
Üçüncü tahtada iç seferberlik vardır. ABD’nin her darbesi rejime topluma şunu söyleme imkanı verir: ülke kuşatma altında, iktidara yönelik eleştiri düşmana yardımdır, baskılar savunmadır. Propaganda aygıtı yeterince sert çalışıyorsa yenilgi bile şehadet gibi satılabilir.
Dördüncü tahtada Batı’nın bölünmesi vardır. Kriz uzadıkça ABD, Avrupa, İsrail, Körfez ülkeleri ve Asyalı enerji ithalatçılarının çıkarları daha fazla ayrışır. Washington için bu güç meselesidir. Avrupa için fiyatlar ve durgunluk meselesidir. Çin ve Hindistan için tedarik meselesidir. Körfez monarşileri için Amerikan uçakları gittikten sonra İran’ın yanında hayatta kalma meselesidir.
Tam da bu yüzden Tahran, ateşkesten neredeyse hemen sonra anlaşmaların ruhunu ihlal etmeyi göze alabildi. O, anlaşma metnini değil, Washington’un sinirini test ediyordu.
Herkesin kendi istediği gibi okuduğu anlaşma
Savaş sonrası dönemin en tehlikeli unsuru ateşin kendisi değil, anlaşma etrafındaki sisti. İstikrara giden yolu açması gereken anlaşma, hemen yorum savaşı alanına dönüştü.
Batı medyasındaki haberlere göre 17 Haziran muhtırası, nükleer program ve bölgesel güvenlik konularında 60 günlük müzakere penceresi öngörüyor, ayrıca Hürmüz üzerinden normal geçişin yeniden başlamasına yönelik adımlarla desteklenmeliydi. Fakat 30 Haziran’da çıkan haberlerde İran’ın Doha’da Amerikan temsilcileri Jared Kushner ve Steve Witkoff ile doğrudan görüşmeyi reddettiği, ateşkes şartlarının netleştirilmesinde ısrar ettiği ve Hürmüz’den gemi geçişini Umman’la birlikte yönetme iddiasını koruduğu bildirildi.
Yani Washington anlaşmayı kontrole giden yol olarak pazarlıyordu. Tahran ise baskı alanını koruduğu bir mola olarak görüyordu. Körfez ülkeleri bunda ABD’nin çatışmanın bedelini onların hesabına düşürme girişimini görüyordu. İsrail ise risk görüyordu: İran soluklanacak, para ve zaman kazanacaktı.
En zehirli mesele mali paket oldu. Amerikan siyasi polemiğinde bu hızla “İran’a ödeme” olarak algılanmaya başladı. Haberlere göre söz konusu olan devlet tazminatı ya da hibe programı değil, 300 milyar dolara kadar çıkabilecek özel yatırım mekanizmasıydı. Fakat siyasette yalnızca hukuki biçim önemli değildir. Verilen mesaj da önemlidir.
Mesaj yıkıcıydı: yıllardır baskı stratejisi kuran, deniz taşımacılığını tehdit eden, füze programını geliştiren ve bölgede silahlı ağları destekleyen bir devlet, savaştan sonra büyük bir yatırım paketi perspektifi elde ediyordu. Bu hukuki anlamda “tazminat” olmasa bile ABD müttefiklerinin algısında dünya ekonomisini boğazından tutabilme yeteneğinin ödüllendirilmesi gibi görünüyordu.
İran bunu tam da böyle sunmaya çalışıyor: taviz olarak değil, kendi fiyatının kabulü olarak. Rejim için bu paradan daha önemlidir. Bu, darbelerden sonra sembolik statü restorasyonudur.
Hürmüz: Amerikan stratejisinin sıkıştığı dar boğaz
Hürmüz Boğazı, İran ile Umman arasında yalnızca coğrafi bir nokta değildir. Dünya ekonomisinin fiziksel olarak kırılgan hale geldiği yerdir. ABD Enerji Enformasyon İdaresi’nin verilerine göre 2025 yılının ilk yarısında Hürmüz’den günde ortalama 20,9 milyon varil petrol ve sıvı hidrokarbon geçiyordu. Bu, dünyadaki sıvı petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 20’sine ve deniz yoluyla petrol ticaretinin dörtte birine denk geliyordu.
Bu soyut bir istatistik değildir. Bu yakıt fiyatı, enflasyon, uçak bileti, gübre, taşımacılık maliyeti, gıda ve hükümetlerin siyasi istikrarı demektir. Modern dünyada boğazlar, hava üsleri ve füze siloları kadar önemli hale geldi. Boğazı tehdit edebilen, piyasaları tam teşekküllü ordulara sahip birçok ülkeden daha güçlü etkileyebilir.
İran bunu birçok ülkeden daha iyi anlıyor. Uçak gemilerine sahip olmak zorunda değildir. Mayınlar, insansız hava araçları, füzeler, sürat tekneleri, kıyı savunma sistemleri, belirsiz geçiş kuralları ve sürekli belirsizlik onun için yeterlidir. Daha nisan ayında İran sürat teknelerinin füze, insansız hava aracı ve mayın tehditlerini tamamladığı, ticari gemilerin ise bu tür saldırıları püskürtmek için tasarlanmadığı yazılıyordu.
Batı’nın gerçek zayıflığı tam da burada ortaya çıktı. Yüksek teknolojili ordular hedefleri yok etmeyi bilir. Fakat küresel ekonomi ucuz araçlarla felç edilebilecek dar koridorlara bağlıdır. Bir insansız hava aracı, bir mayın, hasar görmüş bir tanker, güzergah üzerine çıkan tek bir tartışma ve sigorta tarifeleri diplomatik açıklamalardan daha yüksek sesle konuşmaya başlar.
İran, başka ülkelerin Hürmüz’ün mayınlardan temizlenmesine katılmasına izin vermeyeceğini ve bu çalışmaların düzenini belirleme hakkının yalnızca Tahran’a ait olduğunu ilan ettiğinde, bu teknik bir itiraz değildi. Bu, dünya enerjisinin siniri üzerinde siyasi kontrol iddiasıydı.
Çin, Rusya ve Kuzey Kore füzelere değil, dayanıklılığa baktı
ABD açısından asıl zarar Basra Körfezi’nde değil, onun çok ötesinde ortaya çıkabilir.
Pekin yalnızca Amerikan gücünü incelemiyor. Amerika’nın bedel ödemeye ne kadar hazır olduğunu da inceliyor. Tayvan meselesinde belirleyici faktör bu olacaktır. Çin stratejisi zaman, yoğunlaşma, psikolojik baskı ve Batı demokrasilerinin krizlerden otoriter sistemlerden daha hızlı yorulduğu inancı üzerine kuruludur. Washington vurabileceğini, fakat çatışmadan anlaşma yoluyla mümkün olduğunca hızlı çıkmak istediğini gösterirse Pekin şu sonuca varır: mesele Amerika’nın ateş açıp açamayacağı değildir. Mesele, hattı tutup tutamayacağıdır.
Tayvan Boğazı başka bir Hürmüz’dür, fakat daha da karmaşıktır. Değerlendirmelere göre 2022 yılında Tayvan Boğazı’ndan yaklaşık 2,45 trilyon dolar değerinde mal geçiyordu. Bu, dünya deniz ticaretinin beşte birinden fazlası demektir. Orada mesele yalnızca petrol değildir; konteynerler, elektronik ürünler, parçalar, yarı iletkenler, Japonya, Güney Kore, Çin, ABD ve Avrupa için tedarik hatları söz konusudur.
İran Washington’u Hürmüz etrafında pazarlığa zorlayabildiyse, Çin kendisine basit bir soru sorabilir: baskı Tayvan çevresinde kurulursa ne olur? Mutlaka işgal gerekmez. Karantina, kısmi abluka, denetimler, füze tatbikatları, gemilere tehditler, limanlara siber saldırılar ve sigorta şoku yeterli olabilir. Modern dünyada abluka bir olay değil, süreç olabilir. Savaş ilanı değil, bir dizi “güvenlik önlemi” olabilir.
Moskova da kendi sonuçlarını çıkaracaktır. Rusya uzun süredir Batı’nın yorulması üzerine hesap kuruyor. Ukrayna’da mutlaka yıldırım hızıyla zafer kazanmayı hedeflemiyor. Daha uzun süre dayanabileceğini, daha fazla yıkabileceğini ve rakip başkentlerde siyasi değişimleri bekleyebileceğini kanıtlamaya çalışıyor. Amerika, darbe anını kendisi seçtiğinde bile uzun çatışmaları sevmiyorsa, Kremlin açısından bu bir teyittir: zaman silah olmaya devam ediyor.
Kuzey Kore ise üçüncü şeyi görecektir. Nükleer ve füze şantajı, rakip ilk darbeden değil, öngörülemez sonuçlar zincirinden korktuğunda en iyi şekilde işler. Pyongyang uzun süredir “tehlikeli zayıf” mantığıyla yaşıyor: zorlama maliyeti ne kadar yükselirse rejimin hayatta kalma alanı o kadar genişler.
ABD müttefikleri rahatsız edici bir ders aldı
ABD müttefikleri için bu savaş kaygı kaynağına dönüştü. İsrail, Amerikan gücünün zorunlu olduğunu, fakat Amerikan siyasi iradesinin her zaman İsrail’in stratejik mantığıyla örtüşmediğini gördü. İsrail için İran varoluşsal bir rakiptir. Trump için İran tehlikeli, fakat pazarlık yapılabilir bir rakiptir. Bunlar farklı bakış açılarıdır.
Körfez ülkeleri daha karmaşık bir tablo gördü. Amerikan koruması istiyorlar, fakat başkasının savaşının ön cephesi olmak istemiyorlar. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman İran’ın yanında yaşıyor. Onlar için savaş Washington’daki basın toplantısıyla bitmez. Beyaz Saray vurduktan, ardından anlaşmaya vardıktan ve sonra sonuçlarla uğraşmayı bölgesel aktörlere bıraktıktan sonra Körfez monarşilerinde mantıklı bir korku doğar: Amerikan stratejisi dönemsel olabilir, İran intikamı ise uzun soluklu.
Avrupa ise deniz koridorlarına bağımlılığının hala devasa olduğunu gördü. Haziran 2026’da yapılan değerlendirmelerde Tayvan, Panama, Süveyş ve diğer dar geçitlere yönelik tehditlerin Hürmüz krizinden daha küçük olmayan, bazı senaryolarda ise daha tehlikeli ekonomik sarsıntılar doğurabileceği açıkça belirtiliyordu.
Bu, meselenin artık yalnızca İran’dan ibaret olmadığı anlamına gelir. Mesele dünya ticaret mimarisidir. Batı, küreselleşmeyi onlarca yıl dayanıklılık sistemi olarak değil, verimlilik sistemi olarak kurdu. Asgari stoklar, uzun tedarik zincirleri, ucuz sigorta, öngörülebilir boğazlar, güvenilir güzergahlar. Şimdi ise verimliliğin kırılganlığa dönüştüğü ortaya çıktı.
Trump anlaşma istedi. İran tanınma istedi
Trump siyasetinin güçlü bir yönü var: ataleti kırmayı bilir. Seleflerinin cesaret edemediği şeyleri yapabilir. Güç gösterisinden korkmaz. Sürpriz etkisini ve kamusal baskı psikolojisini anlar.
Fakat bu modelin zayıf bir tarafı da vardır: hızlı anlaşmaya ihtiyaç duymayan rakibe karşı kötü işler. İran sistemi uzun çatışma üzerine kuruludur. Yaptırımlar altında yaşamayı, toplumu bastırmayı, arabulucular üzerinden pazarlık yapmayı, gerçek kayıpları gizlemeyi ve müzakereleri savaşın devamına çevirmeyi bilir.
Trump anlaşmayı zaferin teyidi olarak almak istedi. İran ise müzakereleri kendisinin güç yoluyla yok edilemeyeceğinin teyidi olarak almak istedi. İki taraf da istediğinin bir kısmını elde etti. Fakat stratejik açıdan darbelerden sonra masada kalmayı ve fiyat üzerine tartışmayı başaran taraf daha fazla kazandı.
Bu yüzden savaş sonrası dönem savaşın kendisinden daha tehlikelidir. Darbeler sırasında roller belliydi. Anlaşmadan sonra anlam mücadelesi başladı. Washington diyor ki: İran’ı boğazı açmaya zorladık. Tahran diyor ki: şartları tartışma hakkımızı koruduk. Washington diyor ki: nükleer program geriye itildi. Tahran diyor ki: denetçiler bütün kilit unsurları kontrol etmiyor. Washington diyor ki: bunlar yatırımdır. Tahran kendi toplumuna diyor ki: düşman zararın bedelini ödeyecek.
Böyle bir savaşta anlam bazen yıkılmış binalardan daha önemlidir.
Savaşın bedeli: yalnızca para değil, güven de
İran’la savaşın maddi bir bedeli vardı. İnsan kayıpları, yıkılmış altyapı, zarar gören gemiler, fiyat artışları, askeri harcamalar ve lojistik aksaklıklar yaşandı. Time, Human Rights Activists News Agency’ye dayanarak savaşın başladığı 28 Şubat’tan bu yana binlerce İranlının öldürüldüğünü yazdı. Bazı değerlendirmeler nisana kadar 3636 kişinin hayatını kaybettiğini gösteriyordu. Al Jazeera ise CSIS değerlendirmelerine dayanarak imha edilen Amerikan askeri teçhizatının maliyetinin 2,3 milyar ile 2,8 milyar dolar arasında olabileceğini bildirdi.
Fakat asıl bedel, Amerikan sözünün güvenilirliğidir. Bir süper güç yalnızca uçak gemileriyle ayakta durmaz. Müttefiklerin ve rakiplerin, onun vaatlerinin ağırlığı olduğuna inanmasıyla ayakta durur. ABD nükleer İran’a izin vermeyeceğini söylüyorsa, bu tam olarak ne anlama gelir? Darbe mi? Rejim değişikliği mi? Denetimler mi? Anlaşma mı? Geçici mola mı? Yaptırımlar mı? Yeni yatırım paketi mi?
Formül sürekli değişirse müttefikler kendilerini sigortalamaya başlar. İsrail daha bağımsız hareket eder. Körfez, Tahran ve Pekin’e açılan kanallar arar. Avrupa özerklikten söz eder, fakat yeterli güce sahip değildir. Asya, Tayvan çevresindeki riskleri hesaplar. ABD’nin rakipleri şu sonuca varır: Amerikan gücü muazzamdır, fakat bu gücün siyasi kullanımı iç döngüye, kamuoyu yoklamalarına, benzin fiyatlarına ve başkanın zafer ilan etme arzusuna bağlıdır.
Bu, Amerikan liderliğinin sonu anlamına gelmez. Fakat aşınması anlamına gelir.
Savaştan sonra üç senaryo: mola, çöküş ya da büyük yeniden yapılanma
Birinci senaryo kontrollü moladır. ABD, İran, arabulucular ve Körfez ülkeleri asgari gerilim azaltma rejimini korur. Hürmüz siyasi baskı altında da olsa çalışır. Müzakereler yavaş ilerler. İran sınırlı ekonomik nefes alır. Washington büyük savaşı önlediğini ilan eder. Bu, piyasalar için en rahat, İran meselesinin nihai çözümünü isteyenler için ise en rahatsız edici senaryodur. Sorunu çözmez. Onu dondurur.
İkinci senaryo çöküştür. Müzakereler başarısız olur, İran yeniden boğaz üzerinde baskı kurar, ABD saldırılarla cevap verir, İsrail daha sert hareket eder, vekil ağlar Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de aktifleşir. Bu durumda savaş geri döner, fakat daha tehlikeli biçimde: rakipler birbirlerinin zayıf noktalarını incelemiş, piyasalar ise daha sinirli hale gelmiştir.
Üçüncü senaryo bölgesel mimarinin büyük yeniden yapılanmasıdır. ABD, NATO, Körfez ülkeleri, İsrail ve belki de bazı Asyalı ortakların katılımıyla deniz koridorlarını koruyacak kolektif bir sistem kurmaya çalışır. Bu yalnızca gemiler değil, ortak siyasi irade, önceden planlama, stoklar, alternatif güzergahlar, mayın temizleme kapasitesi, sigorta mekanizmaları, enerji çeşitlendirmesi ve asimetrik tehditlere önceden cevap verme hazırlığı gerektirir.
Sorun şu ki üçüncü senaryo en rasyonel, aynı zamanda en zor senaryodur. Batı demokrasilerinde çoğu zaman eksik olan bir disiplin ister: kriz televizyon dramına dönüşmeden önce ona hazırlanmak.
Ana ders: süper güç zırhının olmadığı yerden yaralanabilir
İran’la savaş modern gücün paradoksunu gösterdi. ABD hedefleri imha edebilir, füzeleri önleyebilir, uzay istihbaratını yönetebilir, siber operasyonlar yürütebilir ve bölgede devasa askeri altyapı bulundurabilir. Fakat bütün bunlar basit bir gerçeği ortadan kaldırmaz: dünya ekonomisi dar deniz koridorlarından geçer, demokrasilerin siyasi iradesi ise iç politikanın daha da dar koridorlarından geçer.
İran tam da oraya vurdu. Mutlaka fiziksel olarak değil. Boğazın pazarlık konusu olabileceğini, petrolün pahalanabileceğini, sigortanın gemileri durdurabileceğini, müttefiklerin kimin ödeme yapacağı, kimin mayın temizleyeceği, kimin komuta edeceği ve kimin sorumluluk taşıyacağı konusunda tartışmaya başlayabileceğini göstermek yeterliydi.
Trump Amerika’nın yeniden korku uyandırdığını kanıtlamak istedi. Bunu kısmen kanıtladı. Fakat aynı zamanda Amerikan darbesinden duyulan korkunun artık Amerikan stratejisine duyulan güvenle aynı şey olmadığını gösterdi. Bunlar farklı şeylerdir.
Dayanıklılık olmadan güç bir parlamaya dönüşür. Net amacı olmayan anlaşma krizler arasında molaya dönüşür. Siyasi finali olmayan darbe, rakibe hayatta kalmayı zafer diye adlandırma fırsatı verir.
İran bugün galip görünmüyor. Altyapısı zarar gördü, ekonomisi yıprandı, toplumu bastırıldı, rejim baskı altında pazarlık yapmak zorunda kaldı. Fakat önemli bir şey başardı: ABD’yi yalnızca kendisini sınırlama şartlarını değil, geçici normalleşmeye razı olmasının bedelini de tartışmaya zorladı.
Washington için bu kaygı verici bir sonuçtur. Pekin, Moskova ve Pyongyang için incelenecek malzemedir. ABD müttefikleri için riskleri yeniden hesaplama nedenidir. Dünya için ise uyarıdır: sonraki büyük savaş orduların durduğu yerde değil, dar bir boğazın küresel düzeni küresel şantajdan ayırdığı yerde başlayabilir.
Trump’ın İran savaşı gerçek bir zaferle bitmedi. Amerika’nın henüz ikna edici cevap veremediği bir soruyla bitti: dünya düzenini yalnızca ilk darbeyle değil, uzun, soğuk ve yıpratıcı iradeyle de savunmaya hazır mı?
Şimdi bütün rakipleri tam da bunu sınayacak.