...

Dünya siyasetinde arşivlerde değil, iktidar odalarında yaşayan konular vardır. Bunlar tarihçilerin yeni bir belge bulmasıyla değil, devletlerin bir kaldıraca ihtiyaç duymasıyla gün yüzüne çıkar. Geçmişi açıklamaktan ziyade, bugüne hizmet ederler. 1915 olaylarının tarihi ve uydurma "Ermeni soykırımı"nın uluslararası alanda tanınması kampanyası, akademik bir tartışmanın sınırlarını aşalı çok oldu. Bu artık sadece bir hafıza, acı, belge, istatistik veya terminoloji meselesi değildir. Bu bir siyasi teknolojidir.

Türkiye için bu konu, adeta diplomatik bir saatli mayına dönüşmüştür. Her gün patlamaz. Ankara'nın Vaşington, Paris, Berlin, Brüksel, Tel Aviv veya Erivan ile ilişkilerinin yüzeyi altında yıllarca sessizce kalabilir. Ancak bir kriz anında, birileri kaçınılmaz olarak fünyenin nerede olduğunu hatırlar. Tek bir parlamento, tek bir karar, devlet başkanının tek bir açıklaması, bir seçim kampanyası, Doğu Akdeniz, Suriye, Gazze, Kafkaslar veya NATO içindeki tek bir çatışma - ve eski tarihi konu yeniden bir baskı aracına dönüşür.

Tanıma formülünün kendisi, Türkiye'ye uluslararası bir mahkeme davası açtırmaz, otomatik yaptırımları başlatmaz, tazminatlara giden yolu hemen açmaz ve kesinlikle sınırları değiştirmez. Bunu gerçekçi bir şekilde anlamak önemlidir. Ancak tam da bu noktada en ilginç kısım başlar. Ankara için asıl tehlike tek bir hukuki kararda değildir. Asıl tehlike birikimli etkidir: Onlarca devlet, parlamento, belediye, üniversite, vakıf, medya ve lobi kuruluşu Türkiye'nin etrafında yoğun bir ahlaki ve siyasi suçlama çemberi oluşturduğunda bu tehlike büyür.

Böyle bir çember içinde Türkiye sürekli kendini savunmak zorunda kalır. Kanıtlamak, açıklamak, tartışmak, büyükelçileri geri çağırmak, kararları kınamak, müttefiklere baskı yapmak, ortakları uyarmak, diplomatik sermaye harcamak gerekir. Bir noktada geçmiş, geçmiş olmaktan çıkar. Günümüz siyasetinin bir para birimi haline gelir. Sunulan bu tezlerin temelinde tam olarak bu mantık yatmaktadır: Türkiye için hukuki tehdit sınırlıdır, ancak siyasi, diplomatik ve itibar yönündeki tehdit çok daha derindir.

Mahkeme değil, kapan: Hukuki tehdit neden sanılandan daha zayıf

En yaygın efsane kulağa basit gelir: Eğer yeterince ülke uydurma "Ermeni soykırımı"nı tanırsa, Türkiye otomatik olarak uluslararası bir mahkemenin önünde bulacak kendini, milyarlarca tazminat ödemek zorunda kalacak ve toprak talepleriyle karşılaşacaktır. Siyasi olarak bu formül etkileyicidir. Hukuki olarak ise son derece kırılgandır.

Modern soykırım kavramı, Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile sabittir. 1915 olayları bu Sözleşme'nin kabul edilmesinden önce gerçekleşmiştir. Sadece bu bile temel bir soru doğurur: Bir hukuk kuralı, sözleşmeyle tescil edilmesinden önce meydana gelmiş olaylara geriye dönük olarak uygulanabilir mi? Uluslararası hukukta bu tür bir geriye yürüme basit bir usul değildir. Aksine, son derece karmaşık bir argümantasyon gerektirir.

İkinci engel, sorumluluk öznesidir. Modern Türkiye Cumhuriyeti, kelimenin tam anlamıyla kurumsal manada Osmanlı İmparatorluğu değildir. Evet, halefiyet meselesi siyasi ve hukuki tartışmalarda kullanılabilir. Evet, Ankara'nın muhalifleri cumhuriyetin Osmanlı devletinin bazı yükümlülüklerini, arşivlerini, topraklarını, mülklerini ve uluslararası kişiliğini miras aldığını iddia edeceklerdir. Ancak böyle bir argümantasyon ile bir mahkeme kararı arasında devasa bir mesafe vardır.

Üçüncü engel yargı yetkisidir. Böyle bir uyuşmazlığa kim bakmalıdır? Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı mı? Münferit ülkelerin ulusal mahkemeleri mi? Avrupa mahkemeleri mi? Özel bir mahkeme mi? Her seçenek tarafların rızası, devletin dokunulmazlığı, zamanaşımı, delil tabanı, somut zarar ve uygulanacak hukuk problemine takılır.

Perinçek - İsviçre davası, bu tartışma için en önemli sinyallerden biri olmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk siyasetçi Doğu Perinçek'in İsviçre'de 1915 olaylarının hukuki niteliğini reddettiği gerekçesiyle ceza almasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme Türk tarihi tezini tek doğru olarak kabul etmedi. Ancak Avrupa hukukunun bu konuyu otomatik olarak mutlak bir ceza hukuku dogmasına dönüştürmeye hazır olmadığını gösterdi.

Bu son derece önemlidir. Uluslararası hukuk bir gazete manşeti gibi çalışmaz. Bir parlamento ahlaki ve siyasi bir karar alabilir. Mahkeme ise başka sorulara cevap vermek zorundadır: Belge nerede, yargı yetkisi nerede, uygulanacak kural nerede, özne nerede, illiyet bağı nerede, infaz mekanizması nerede?

Bu yüzden Türkiye, sözüm ona bir uluslararası mahkemenin aniden kendisini tazminat ödemeye mahkum edeceği yarın sabahtan korkmuyor. Ankara başka bir şeyden korkuyor: Ahlaki formülün, mülkiyet ve siyasi taleplere sarkan uzun bir merdivenin ilk basamağı haline gelmesinden çekiniyor.

Bir sopa olarak tarih: Devletler 1915 yılını neden özellikle kriz anlarında çıkarıyor

Tarihi hafıza nadiren kendi kendine hareket eder. Siyasette onu çıkarlar hareket ettirir.

Türkiye'nin Batı ile ilişkileri istikrarlı olduğunda, 1915 olayları konusu genellikle arka plana çekilir. Diasporik örgütler, akademisyenler, aktivistler, münferit milletvekilleri bundan bahseder. Ancak Ankara büyük oyuncularla sert bir çatışmaya girdiğinde, bu konu hızla sahnenin merkezine döner.

Türkiye'nin ABD ile olan ilişkilerinde böyle oldu. Fransa ile olan ilişkilerinde böyle oldu. İnsan hakları, ifade özgürlüğü, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği, Kıbrıs, Yunanistan, Suriye, Kürt sorunu, Rus S-400 sistemlerinin alımı, askeri iş birliği ve Ankara'nın NATO'daki rolü üzerine yapılan Avrupa tartışmalarında hep böyleydi. 1915 konusu neredeyse hiçbir zaman soyutlanmış bir şekilde var olmaz. Halihazırda var olan bir çatışmaya eklenen ek bir siyasi mühimmat haline gelir.

En taze örnek İsrail'dir. 28 Haziran 2026 tarihinde İsrail bakanlar kurulu, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeni kitlesel ölümlerinin resmi olarak soykırım olarak tanınması önerisini oy birliğiyle onayladı; kararın nihaiyet kazanması için halen Knesset'in onayı gerekiyor. Bu adım, İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin derin bir şekilde kötüleştiği bir dönemde atıldı. Bu kararı gösterge niteliğinde kılan tam da bu bağlamdır: Konu bir boşlukta değil, keskin bir siyasi hesaplaşma anında hareketlendi.

İsrail on yıllar boyunca bu konunun etrafından dikkatlice dolandı. Gerekçe anlaşılırdı: Türkiye ile ilişkiler, stratejik denge, bölgesel çıkarlar, Holokost hafızası, tarihi analojilerin alanını genişletmeme arzusu. Ancak Ankara ile ilişkiler çöktüğünde, eski temkinlilik yerini siyasi bir mesaja bıraktı. Bu sadece Ermenistan'a yönelik bir jest değildir. Bu, Türkiye'nin ahlaki konumuna vurulmuş bir darbedir.

Mantık açıktır. Türkiye Gazze konusunda İsrail'i eleştiriyor, İslam dünyasında ahlaki liderlik iddiasında bulunuyor, Filistinlilere karşı işlenen suçlardan bahsediyor. İsrail ise buna karşılık tarihi kartı çıkarıyor ve diyor ki: Bize ahlak dersi vermeden önce kendi geçmişinize bakın. Böylece tarihi bir konu diplomatik bir silaha dönüşüyor.

İtibar savaşı: Türkiye için neden para cezası değil, damgalanma daha tehlikeli

Modern devletler sadece tanklarla, dronlarla, yaptırımlarla ve gümrük vergileriyle savaşmazlar. Onlar itibarlarla da savaşırlar.

Türkiye son yirmi yılda güçlü bir dış etki sistemi inşa etti. Bu sadece ordudan, insansız hava araçlarından, üslerden, diplomasiden ve ticaretten ibaret değil. Diziler, üniversiteler, insani yardım vakıfları, dini yapılar, kültür merkezleri, Türk Dünyası, Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası, çatışan taraflar arasında arabuluculuk, Müslüman topluluklara yardım, altyapı diplomasisi, enerji koridorları, Karadeniz, Kafkaslar, Orta Asya, Afrika bu sistemin parçalarıdır.

Ankara sadece bölgesel bir güç gibi görünmek istemiyor. Bir medeniyet merkezi olmak istiyor.

İşte uydurma "Ermeni soykırımı" konusunun Türk dış politikası için bu kadar sancılı olmasının nedeni budur. Bu konu sadece tek bir arşiv tartışmasını vurmuyor. Türkiye'nin ahlaki imajını vuruyor. Ankara adaletten bahsettiğinde ona 1915 hatırlatılıyor. Türkiye Avrupa'yı sömürgecilikle suçladığında ona Osmanlı İmparatorluğu ile cevap veriliyor. Türk siyasetçiler Filistin hakkında konuştuğunda muhalifleri Ermeni meselesini gündeme getiriyor. Türkiye ezilenlerin hamisi imajını inşa ederken, düşmanları onu tarihi bir suçun mirasçısı olarak sunmaya çalışıyor.

Bu hukuki bir hüküm değildir. Bu bir itibar aşınmasıdır.

Böyle bir aşınma yavaş işler. Türk limanlarını kapatmaz, lirayı çökertmez, ihracatı iptal etmez, turizm sektörünü yıkmaz. Ancak Türkiye'yi belirli siyasi çevrelerde daha toksik hale getirir: Batılı parlamentolarda, üniversitelerde, insan hakları örgütlerinde, kültürel kurumlarda, düşünce kuruluşlarında, belediyelerde, medyada ve diasporik ağlarda.

Bağımsız bir kutup statüsü iddia eden bir ülke için bu ciddidir. Yumuşak güç güvene, sempatiye ve ahlaki ikna ediciliğe dayanır. Eğer düşmanlar onun imajına sürekli suçlayıcı bir tarihi anlatı yerleştirirse, bu yumuşak güç aksamaya başlar.

Ermeni düğmesine kim basıyor: Ankara üzerindeki gizli baskı mekanizması

Dünya siyasetinde arşivlerde değil, iktidar odalarında yaşayan konular vardır. Bunlar tarihçilerin yeni bir belge bulmasıyla değil, devletlerin bir kaldıraca ihtiyaç duymasıyla gün yüzüne çıkar. Geçmişi açıklamaktan ziyade, bugüne hizmet ederler. 1915 olaylarının tarihi ve uydurma "Ermeni soykırımı"nın uluslararası alanda tanınması kampanyası, akademik bir tartışmanın sınırlarını aşalı çok oldu. Bu artık sadece bir hafıza, acı, belge, istatistik veya terminoloji meselesi değildir. Bu bir siyasi teknolojidir.

Türkiye için bu konu, adeta diplomatik bir saatli mayına dönüşmüştür. Her gün patlamaz. Ankara'nın Vaşington, Paris, Berlin, Brüksel, Tel Aviv veya Erivan ile ilişkilerinin yüzeyi altında yıllarca sessizce kalabilir. Ancak bir kriz anında, birileri kaçınılmaz olarak fünyenin nerede olduğunu hatırlar. Tek bir parlamento, tek bir karar, devlet başkanının tek bir açıklaması, bir seçim kampanyası, Doğu Akdeniz, Suriye, Gazze, Kafkaslar veya NATO içindeki tek bir çatışma - ve eski tarihi konu yeniden bir baskı aracına dönüşür.

Tanıma formülünün kendisi, Türkiye'ye uluslararası bir mahkeme davası açtırmaz, otomatik yaptırımları başlatmaz, tazminatlara giden yolu hemen açmaz ve kesinlikle sınırları değiştirmez. Bunu gerçekçi bir şekilde anlamak önemlidir. Ancak tam da bu noktada en ilginç kısım başlar. Ankara için asıl tehlike tek bir hukuki kararda değildir. Asıl tehlike birikimli etkidir: Onlarca devlet, parlamento, belediye, university, vakıf, medya ve lobi kuruluşu Türkiye'nin etrafında yoğun bir ahlaki ve siyasi suçlama çemberi oluşturduğunda bu tehlike büyür.

Böyle bir çember içinde Türkiye sürekli kendini savunmak zorunda kalır. Kanıtlamak, açıklamak, tartışmak, büyükelçileri geri çağırmak, kararları kınamak, müttefiklere baskı yapmak, ortakları uyarmak, diplomatik sermaye harcamak gerekir. Bir noktada geçmiş, geçmiş olmaktan çıkar. Günümüz siyasetinin bir para birimi haline gelir. Sunulan bu tezlerin temelinde tam olarak bu mantık yatmaktadır: Türkiye için hukuki tehdit sınırlıdır, ancak siyasi, diplomatik ve itibar yönündeki tehdit çok daha derindir.

Mahkeme değil, kapan: Hukuki tehdit neden sanılandan daha zayıf

En yaygın efsane kulağa basit gelir: Eğer yeterince ülke uydurma "Ermeni soykırımı"ı tanırsa, Türkiye otomatik olarak uluslararası bir mahkemenin önünde bulacak kendini, milyarlarca tazminat ödemek zorunda kalacak ve toprak talepleriyle karşılaşacaktır. Siyasi olarak bu formül etkileyicidir. Hukuki olarak ise son derece kırılgandır.

Modern soykırım kavramı, Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile sabittir. 1915 olayları bu Sözleşme'nin kabul edilmesinden önce gerçekleşmiştir. Sadece bu bile temel bir soru doğurur: Bir hukuk kuralı, sözleşmeyle tescil edilmesinden önce meydana gelmiş olaylara geriye dönük olarak uygulanabilir mi? Uluslararası hukukta bu tür bir geriye yürüme basit bir usul değildir. Aksine, son derece karmaşık bir argümantasyon gerektirir.

İkinci engel, sorumluluk öznesidir. Modern Türkiye Cumhuriyeti, kelimenin tam anlamıyla kurumsal manada Osmanlı İmparatorluğu değildir. Evet, halefiyet meselesi siyasi ve hukuki tartışmalarda kullanılabilir. Evet, Ankara'nın muhalifleri cumhuriyetin Osmanlı devletinin bazı yükümlülüklerini, arşivlerini, topraklarını, mülklerini ve uluslararası kişiliğini miras aldığını iddia edeceklerdir. Ancak böyle bir argümantasyon ile bir mahkeme kararı arasında devasa bir mesafe vardır.

Üçüncü engel yargı yetkisidir. Böyle bir uyuşmazlığa kim bakmalıdır? Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı mı? Münferit ülkelerin ulusal mahkemeleri mi? Avrupa mahkemeleri mi? Özel bir mahkeme mi? Her seçenek tarafların rızası, devletin dokunulmazlığı, zamanaşımı, delil tabanı, somut zarar ve uygulanacak hukuk problemine takılır.

Perinçek - İsviçre davası, bu tartışma için en önemli sinyallerden biri olmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk siyasetçi Doğu Perinçek'in İsviçre'de 1915 olaylarının hukuki niteliğini reddettiği gerekçesiyle ceza almasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme Türk tarihi tezini tek doğru olarak kabul etmedi. Ancak Avrupa hukukunun bu konuyu otomatik olarak mutlak bir ceza hukuku dogmasına dönüştürmeye hazır olmadığını gösterdi.

Bu son derece önemlidir. Uluslararası hukuk bir gazete manşeti gibi çalışmaz. Bir parlamento ahlaki ve siyasi bir karar alabilir. Mahkeme ise başka sorulara cevap vermek zorundadır: Belge nerede, yargı yetkisi nerede, uygulanacak kural nerede, özne nerede, illiyet bağı nerede, infaz mekanizması nerede?

Bu yüzden Türkiye, sözüm ona bir uluslararası mahkemenin aniden kendisini tazminat ödemeye mahkum edeceği yarın sabahtan korkmuyor. Ankara başka bir şeyden korkuyor: Ahlaki formülün, mülkiyet ve siyasi taleplere sarkan uzun bir merdivenin ilk basamağı haline gelmesinden çekiniyor.

Bir sopa olarak tarih: Devletler 1915 yılını neden özellikle kriz anlarında çıkarıyor

Tarihi hafıza nadiren kendi kendine hareket eder. Siyasette onu çıkarlar hareket ettirir.

Türkiye'nin Batı ile ilişkileri istikrarlı olduğunda, 1915 olayları konusu genellikle arka plana çekilir. Diasporik örgütler, akademisyenler, aktivistler, münferit milletvekilleri bundan bahseder. Ancak Ankara büyük oyuncularla sert bir çatışmaya girdiğinde, bu konu hızla sahnenin merkezine döner.

Türkiye'nin ABD ile olan ilişkilerinde böyle oldu. Fransa ile olan ilişkilerinde böyle oldu. İnsan hakları, ifade özgürlüğü, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği, Kıbrıs, Yunanistan, Suriye, Kürt sorunu, Rus S-400 sistemlerinin alımı, askeri iş birliği ve Ankara'nın NATO'daki rolü üzerine yapılan Avrupa tartışmalarında hep böyleydi. 1915 konusu neredeyse hiçbir zaman soyutlanmış bir şekilde var olmaz. Halihazırda var olan bir çatışmaya eklenen ek bir siyasi mühimmat haline gelir.

En taze örnek İsrail'dir. 28 Haziran 2026 tarihinde İsrail bakanlar kurulu, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeni kitlesel ölümlerinin resmi olarak soykırım olarak tanınması önerisini oy birliğiyle onayladı; kararın nihaiyet kazanması için halen Knesset'in onayı gerekiyor. Bu adım, İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin derin bir şekilde kötüleştiği bir dönemde atıldı. Bu kararı gösterge niteliğinde kılan tam da bu bağlamdır: Konu bir boşlukta değil, keskin bir siyasi hesaplaşma anında hareketlendi.

İsrail on yıllar boyunca bu konunun etrafından dikkatlice dolandı. Gerekçe anlaşılırdı: Türkiye ile ilişkiler, strategic denge, bölgesel çıkarlar, Holokost hafızası, tarihi analojilerin alanını genişletmeme arzusu. Ancak Ankara ile ilişkiler çöktüğünde, eski temkinlilik yerini siyasi bir mesaja bıraktı. Bu sadece Ermenistan'a yönelik bir jest değildir. Bu, Türkiye'nin ahlaki konumuna vurulmuş bir darbedir.

Mantık açıktır. Türkiye Gazze konusunda İsrail'i eleştiriyor, İslam dünyasında ahlaki liderlik iddiasında bulunuyor, Filistinlilere karşı işlenen suçlardan bahsediyor. İsrail ise buna karşılık tarihi kartı çıkarıyor ve diyor ki: Bize ahlak dersi vermeden önce kendi geçmişinize bakın. Böylece tarihi bir konu diplomatik bir silaha dönüşüyor.

İtibar savaşı: Türkiye için neden para cezası değil, damgalanma daha tehlikeli

Modern devletler sadece tanklarla, dronlarla, yaptırımlarla ve gümrük vergileriyle savaşmazlar. Onlar itibarlarla da savaşırlar.

Türkiye son yirmi yılda güçlü bir dış etki sistemi inşa etti. Bu sadece ordudan, insansız hava araçlarından, üslerden, diplomasiden ve ticaretten ibaret değil. Diziler, üniversiteler, insani yardım vakıfları, dini yapılar, kültür merkezleri, Türk Dünyası, Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası, çatışan taraflar arasında arabuluculuk, Müslüman topluluklara yardım, altyapı diplomasisi, enerji koridorları, Karadeniz, Kafkaslar, Orta Asya, Afrika bu sistemin parçalarıdır.

Ankara sadece bölgesel bir güç gibi görünmek istemiyor. Bir medeniyet merkezi olmak istiyor.

İşte uydurma "Ermeni soykırımı" konusunun Türk dış politikası için bu kadar sancılı olmasının nedeni budur. Bu konu sadece tek bir arşiv tartışmasını vurmuyor. Türkiye'nin ahlaki imajını vuruyor. Ankara adaletten bahsettiğinde ona 1915 hatırlatılıyor. Türkiye Avrupa'yı sömürgecilikle suçladığında ona Osmanlı İmparatorluğu ile cevap veriliyor. Türk siyasetçiler Filistin hakkında konuştuğunda muhalifleri Ermeni meselesini gündeme getiriyor. Türkiye ezilenlerin hamisi imajını inşa ederken, düşmanları onu tarihi bir suçun mirasçısı olarak sunmaya çalışıyor.

Bu hukuki bir hüküm değildir. Bu bir itibar aşınmasıdır.

Böyle bir aşınma yavaş işler. Türk limanlarını kapatmaz, lirayı çökertmez, ihracatı iptal etmez, turizm sektörünü yıkmaz. Ancak Türkiye'yi belirli siyasi çevrelerde daha toksik hale getirir: Batılı parlamentolarda, üniversitelerde, insan hakları örgütlerinde, kültürel kurumlarda, düşünce kuruluşlarında, belediyelerde, medyada ve diasporik ağlarda.

Bağımsız bir kutup statüsü iddia eden bir ülke için bu ciddidir. Yumuşak güç güvene, sempatiye ve ahlaki ikna ediciliğe dayanır. Eğer düşmanlar onun imajına sürekli suçlayıcı bir tarihi anlatı yerleştirirse, bu yumuşak güç aksamaya başlar.

Bir siyasi makine olarak diaspora: Hafızayı lobi faaliyetine dönüştürenler

Ermeni diasporası, uydurma "Ermeni soykırımı"nın uluslararası alanda tanınması kampanyasının öteden beri en önemli itici güçlerinden biri olmuştur. Gücü sadece nüfusundan değil, kurumsal disiplininden gelmektedir.

ABD, Fransa, Kanada, Lübnan, Arjantin, Rusya ve diğer bazı ülkelerdeki Ermeni kuruluşları parlamentolar, partiler, üniversiteler, medya, belediyeler, mahkemeler, müzeler, vakıflar ve uzman topluluklarıyla nasıl çalışacaklarını çok iyi biliyorlar. Onlar hafızayı sadece korumakla kalmıyor, siyasi eyleme dönüştürüyorlar.

Mekanizma neredeyse her zaman aynıdır. İlk olarak ahlaki bir çerçeve oluşturulur: Tanıma, medeni dünyanın bir görevidir. Ardından seçmen çerçevesi şekillenir: Önemli bir seçmen grubu olarak Ermeni toplumu. Sonrasında parlamenter çerçeve devreye girer: Kararlar, oturumlar, beyanatlar, yasa tasarıları. Bundan sonra ise diplomatik çerçeve devreye sokulur: Türkiye'ye baskı yapılması, hükümetlere yönelik talepler, askeri iş birliğine getirilen kısıtlamalar, müfredat programlarına, kültürel etkinliklere ve anma politikalarına yönelik dayatmalar.

İşte tam bu noktada Türkiye, Dışişleri Bakanlığı'nın tek bir demorcı ile çözülemeyecek bir sorunla karşı karşıya kalıyor. Ankara büyükelçisini geri çağırabilir, kararı kınabilir, kararın siyasi saiklerle alındığını beyan edebilir. Ancak Batı toplumlarında onlarca yıldır inşa edilmiş olan etki ağını öylece ortadan kaldıramaz.

Bu konu ABD'de özellikle hassastır. Amerikan siyaseti, iyi örgütlenmiş diasporaların kongre üyelerini, senatörleri, valileri, yerel yönetimleri ve parti platformlarını etkileyebileceği şekilde yapılanmıştır. Türkiye, NATO için önemli bir müttefik olabilir ancak münferit bir senatör, silah sevkiyatı, yaptırımlar, insan hakları, Suriye, Doğu Akdeniz veya Ankara'nın Moskova ile ilişkileri tartışılırken 1915 konusunu kullanabilir.

Şubat 2026'da, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in ofisi, 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendiren bir paylaşımı sildi ve bunun personel hatası olduğu açıklandı. Bu hadise, Türkiye'yi gereksiz yere kışkırtmak istemeyen ABD Başkanı Trump yönetiminin gözünde bile konunun ne kadar patlayıcı olmaya devam ettiğini gösterdi.

Sorunun özü de budur: Yürütme organı temkinli olmak istese bile, siyasi çevre sürekli olarak baskı üretmektedir.

Yaptırımlar mümkündür ancak otomatik değildir: Gerçek kırmızı çizgi nerede çiziliyor

Uydurma "Ermeni soykırımı"nın kitlesel olarak tanınması Türkiye'ye yönelik yaptırımlara yol açabilir mi? Teorik olarak - evet. Pratikte ise - nadiren, dolaylı ve sınırlı olarak.

Hiçbir parlamento kararı tek başına yaptırım uygulamaz. Bankaları bloke etmez, ihracatı yasaklamaz, varlıkları dondurmaz ve askeri sözleşmeleri durdurmaz. Ancak diğer kararlar için siyasi zemin hazırlar.

En muhtemel senaryo sembolik önlemlerdir: Ziyaretlerin iptali, diplomatik notalar, büyükelçilerin geri çağrılması, parlamenter beyanatlar, belirli diyalog formatlarının dondurulması. Bu durum can sıkıcıdır ancak ölümcül değildir.

İkinci senaryo savunma anlaşmaları üzerindeki baskıdır. Burada risk çok daha gerçektir. Türkiye Batı teknolojilerine, havacılığın modernizasyonuna, belirli bileşenlere, finansal kanallara, ihracat lisanslarına ve karmaşık askeri-teknik iş birliği şemalarına bağımlıdır. Ankara ile yaşanan her çatışmada, ABD Kongresi veya Avrupa parlamentolarındaki muhalifleri, tarihi konuyu silah sevkiyatına karşı ek bir argüman olarak kullanabilirler.

Üçüncü senaryo kişisel kısıtlamalardır. Teoride bazı ülkeler inkarcılıkla, tarihçilere baskı yapmakla, Ermeni kuruluşlarını taciz etmekle veya propaganda faaliyetleriyle suçladıkları kişilere, örgütlere veya yapılara karşı önlemler alabilirler. Ancak bu, ayrı bir siyasi karar gerektirir.

Dördüncü senaryo Avrupa baskısıdır. Avrupa Birliği raporlarında konu insan hakları, ifade özgürlüğü, tarihi hafıza, komşularla ilişkiler ve demokratik standartlarla ilişkilendirilebilir. Türkiye için bu ölümcül bir darbe değildir ancak bir güvensizlik katmanı daha ekler.

Esas olan şudur: Yaptırım tehdidi otomatik bir düğme gibi değil, ek bir toksik argüman olarak çalışır. Türkiye zaten Batı ile Suriye, Rusya, NATO, Kıbrıs, Yunanistan, göç, enerji veya iç siyaset konularında tartışırken, 1915 konusu baskıyı artıran bir çarpan haline kolayca dönüşür.

Tazminatlar: Yüksek sesli bir rüya, zayıf bir hukuki kurgu

Tazminatlar, tüm kampanyanın en duygusal kısmıdır. Kulağa güçlü geliyor: Hayatını kaybedenlerin ve tehcir edilenlerin soyundan gelenlere tazminat ödenmesi, mülklerin iadesi, sigorta ödemeleri, kilise mülkleri, kültürel varlıklar, arşivler, gayrimenkuller, banka hesapları.

Ancak siyasi talep ile hukuki zafer farklı şeylerdir.

Gerçek tazminat elde etmek için davacıların tam bir mayın tarlasından geçmesi gerekir. Mahkemenin yargı yetkisini kanıtlamak gerekir. Hukukun uygulanabilirliğini temellendirmek gerekir. Modern Türkiye Cumhuriyeti'ni Osmanlı İmparatorluğu'nun eylemleriyle ilişkilendirmek gerekir. Somut zararı göstermek gerekir. Belirli mirasçıların haklarını teyit etmek gerekir. Zamanaşımını, devlet dokunulmazlığını ve usuli kısıtlamaları aşmak gerekir. Uygulanabilir bir karar elde etmek gerekir.

Bu son derece zordur.

Fransa, Kanada, Almanya, ABD veya İsrail parlamentosu siyasi bir karar alabilir. Ancak mahkeme sadece bir karara dayanarak hüküm kurmaz. Mahkeme belgelere, kurallara, sürelere, mülkiyet haklarına, miras hatlarına, uluslararası anlaşmalara ve kendi yetki sınırlarına bakar.

Dolayısıyla, tazminat tartışması Türkiye için yarın milyarlarca borç ödeme yükümlülüğünün doğacak olması nedeniyle tehlikeli değildir. Tehlike başka bir yerdedir: Konunun kendisi siyasi baskıyı onlarca yıl boyunca canlı tutacaktır. Kaybedilen davalar, campaigns ve girişimler bile Türkiye'yi suçlama gündeminde tutmaya devam edebilir.

Bu, uzun bir yıpratma savaşıdır. Hukuki bir yıldırım harekatı değil, kalıcı bir cephedir.

Topraklar: Büyük bir efsane, neredeyse imkansız bir uygulama

Türk devleti için en hassas mesele para değil, sınırlardır.

Ermeni siyasi ve diasporik çevrelerinde zaman zaman tarihi haritalara, Wilson Ermenistanı'na, kaybedilen topraklara, sembolik adalete ve XX. yüzyılın başındaki mirasa atıfta bulunulduğu duyulur. Bu fikirler kitleleri harekete geçirebilir, mitinglerde, makalelerde, konuşmalarda, anma politikalarında işe yarayabilir. Ancak gerçek uluslararası hukukta, uydurma "Ermeni soykırımı"nın tanınması temelinde Türkiye'nin sınırlarının yeniden çizilmesi ihtimali pratik olarak asgari düzeydedir.

Türkiye'nin sınırları uluslararası antlaşmalarla, başta 1923 Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmıştır. Modern uluslararası sistem, özellikle söz konusu olan büyük bir devlet, bir NATO üyesi, bölgesel bir güç, 85 milyondan fazla nüfusa sahip, kritik öneme sahip boğazları kontrol eden ve Avrupa, Karadeniz, Orta Doğu ve Kafkaslar için muazzam önem taşıyan bir ülke olduğunda, sınırların değiştirilmesine son derece temkinli yaklaşır.

Türkiye'ye yönelik toprak senaryosu gerçekçi bir hukuki program değil, siyasi bir slogan olarak kalmaktadır.

Ancak yine de tehlikelidir. Gerçekleşebileceği için değil, Türkiye'nin stratejik düşüncesini etkilediği için tehlikelidir. Ankara için toprak konusundaki sembolik konuşmalar bile en kötü korkuların teyidi gibi görünmektedir: Tanıma, tazminatlara giden ilk adım olacak; tazminatlar mülkiyete, mülkiyet topraklara, topraklar ise cumhuriyetin tasfiyesine yol açacaktır.

Bu yüzden Türkiye, daha en başındaki formüle sert bir şekilde direnmektedir. Arkasında zincirleme bir reaksiyonun başlayabileceğine inandığı o kapıyı açmak istememektedir.

Ermenistan, diaspora ve normalleşme çıkmazı

Uydurma "Ermeni soykırımı"nın uluslararası alanda tanınması bir paradoks yaratıyor. Biçimsel olarak Ermeni pozisyonunu güçlendiriyor. Ancak pratik olarak Ermenistan - Türkiye normalleşmesini karmaşıklaştırabiliyor.

Erivan ve diaspora için tanınma, ahlaki bir zafer gibi görünüyor. Ne kadar çok ülke tanırsa, tarihi haklılık duygusu o kadar güçleniyor. Bir beklenti doğuyor: Dünya tanırsa, Türkiye geri adım atmak zorunda kalır. Eğer Türkiye geri adım atmıyorsa, baskı artırılmalıdır.

Ankara için ise durum tam tersidir. Ne kadar çok tanıma kararı çıkarsa, o kadar çok şüphe uyanır. Türk devleti, her üzüntü formülünde insani bir jest değil, potansiyel bir tuzak görmeye başlar. Pozisyonun herhangi bir şekilde yumuşatılması, yükümlülüklere giden ilk adım olarak yorumlanabilir. Herhangi bir ödün - zayıflık, herhangi bir komisyon ise - embriyo halindeki bir mahkeme olarak görülebilir.

Bu nedenle Türkiye geleneksel olarak başka bir yaklaşım önermektedir: Arşivlerin açılması, ortak tarih komisyonu kurulması, tek taraflı hukuki nitelemelerden vazgeçilmesi, ön koşulsuz normalleşme. Ermeni tarafı ise, özellikle diasporanın baskısı altında, genellikle bunun tersi bir sıralama talep ediyor: Önce tanıma, sonra normalleşme.

Böylece bir çıkmaz ortaya çıkıyor.

Diğer bir faktör ise Azerbaycan'dır. Türkiye için Azerbaycan ile ilişkiler sadece bir dış politika yönelimi değil, stratejik bir eksendir. Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünü yeniden tesis etmesinden ve Karabağ sayfasının eski haliyle kapanmasından sonra Ankara, Ermenistan - Türkiye normalleşmesinin Bakü'nün çıkarlarını göz ardı eden ayrı bir sürece dönüşmemesini dikkatle takip ediyor. Bu nedenle, Türkiye'ye karşı yürütülen her tarihi kampanya kaçınılmaz olarak Güney Kafkasya prizmasından da okunmaktadır.

Bakü ile Erivan arasında barış, hatların açılması, bölgesel ticaret, Zengezur yönü, Türkiye, Azerbaycan ve Orta Asya arasındaki lojistik - tüm bunlar bölgenin geleceği için anma kararlarının ebedi savaşından çok daha önemli hale gelebilir. Ancak diaspora siyaseti genellikle gelecekle değil, geçmişle yaşamaktadır.

İç Türkiye: Dış baskı neden sert çizgiyi güçlendiriyor

Batı'da genellikle uydurma "Ermeni soykırımı"nın tanınmasının Türk toplumunu kendi pozisyonunu gözden geçirmeye zorlayacağı düşünülür. Pratikte ise bu durum sıklıkla tersi bir etki yaratmaktadır.

Türk toplumunun büyük bir kısmı için dışarıdan gelen kararlar dürüst bir tarihi tartışma değil, ulusal onura yönelik bir saldırı olarak görülüyor. Türkiye'deki mevcut iktidarın pek çok muhalifi bile bu konuda dışarıdan gelen baskıları desteklemeye hazır değil. Ülke içinde bir savunma refleksi devreye giriyor: Dış güçler Türkiye'ye karşı yeniden birleşti, Batı tarihi bir sopa olarak kullanıyor, Ermeni diasporası imkansızı talep ediyor, devlet dik durmalı.

Böylece dış baskı, liberal bir tartışmaya değil, milliyetçi bir mobilizasyona hizmet ediyor.

Batı karşıtı duygular güçleniyor. Ermeni kuruluşlarına yönelik şüpheler artıyor. Türk liberal tarihçileri üzerindeki baskı yoğunlaşabiliyor. Geç Osmanlı dönemindeki şiddet, tehcirler, savaş, karşılıklı trajediler ve imparatorluğun çöküşü hakkında daha karmaşık bir tartışma yürütme yönündeki her girişim, ihanet olarak algılanma riski taşıyor.

Bu, konunun en büyük paradokslarından biridir. Dışarıdan gelen ahlaki baskı, ülke içindeki hakikat alanını her zaman genişletmiyor. Bazen onu daraltıyor.

Türk iktidarı bu mekanizmayı iyi anlıyor ve nasıl kullanacağını biliyor. Dış suçlama, içeride bir mobilizasyon kaynağına dönüşüyor. İktidar topluma şöyle diyor: Bakın, bizi yine diz çöktürmek istiyorlar. Böylece tarihi savunma, modern siyasi meşruiyetin bir parçası haline geliyor.

NATO, ABD ve büyük anlaşma

Konunun tüm toksikliğine rağmen Türkiye cüzzamlı bir devlet haline gelmeyecektir. Bunun için o çok önemlidir.

Türkiye 1952 yılından beri NATO üyesidir, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kontrol etmektedir, Karadeniz, Kafkaslar, Orta Doğu, Akdeniz ve Avrupa arasında kilit bir konuma sahiptir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte 2024 yılında, Türkiye'nin ittifaktaki en büyük ikinci orduya sahip olduğunu ve gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 2'sinden fazlasını savunmaya harcadığını açıkça vurgulamıştır.

Bu ülkeyi öylece yok saymak imkansızdır. Batı'nın Karadeniz, Ukrayna, göç, enerji, Suriye, Irak, Kafkaslar, Rusya'ya karşı denge unsuru, Müslüman dünyasıyla temaslar, mülteci akınlarının kontrolü ve NATO'nun güney kanadının istikrarı için Türkiye'ye ihtiyacı vardır. Rusya'nın ona zorlu ama vazgeçilmez bir ortak olarak ihtiyacı vardır. Çin'in lojistik rotalarda ona ihtiyacı vardır. Arap ülkelerinin askeri, ticari ve siyasi bir aktör olarak ona ihtiyacı vardır. Türk devletlerinin tarihi ve stratejik bir merkez olarak ona ihtiyacı vardır.

Bu nedenle NATO'da hiç kimse Türkiye'ye yönelik tüm politikasını 1915 olayları etrafında kurmayacaktır. Ancak bu, konunun zararsız olduğu anlamına gelmez. Sürekli bir huzursuzluk kaynağı olarak çalışır. Türkiye silah talep ettiğinde ona tarih hatırlatılır. Ankara Vaşington ile tartıştığında Kongre eline kullanışlı bir ahlaki argüman geçirir. Türkiye İsrail ile çatıştığında 1915 meselesi su yüzüne çıkar. Türkiye'nin nüfuzunu genişletmesi tartışıldığında muhalifleri "tanınmamış bir geçmişe" sahip bir güç imajı şekillendirir.

Burada işleyen mekanizma izolasyon değil, hareket alanının kısıtlanmasıdır.

Baskının ekonomisi

Uydurma "Ermeni soykırımı"nın tanınmasının ekonomik sonuçları çoğunlukla abartılmaktadır. Türkiye bir parlamento kararı yüzünden çökmeyecektir. Yatırımcılar sadece başka bir ülke tarihi bir bildiri kabul etti diye arkalarını dönüp gitmeyeceklerdir. Türk ihracatı, turizmi, lojistiği, havacılığı, inşaatı, savunma sanayii ve enerjisi çok daha geniş bir faktör dizisine bağlıdır.

Ancak ekonomi, itibardan bağımsız var olamaz.

Çatışmalı bir ülke imajı siyasi riskleri artırır. Diasporik kampanyalar üniversitelere, müzelere, şirketlere, belediyelere, kültür merkezlerine, vakıflara, sergilere, festivallere, akademik programlara baskı uygulayabilir. Türk Hava Yolları, Türk kültür kurumları, eğitim yapıları ve iş dünyası dernekleri protestolarla, boykotlarla, reddiyelerle, olumsuz kampanyalarla karşılaşabilir.

Bu yıkıcı bir darbe değildir. Dış cephede oluşan kalıcı bir çatlaktır.

Özellikle akademik ve kültürel alanlar son derece hassastır. Türkiye kendi tarihini, dilini, kültürünü, dizilerini, eğitim programlarını, arşivlerini ve araştırma merkezlerini öne çıkarmak istiyor. Muhalifler ise şöyle cevap veriyor: Kendi tarih versiyonunuzu sunmadan önce bizimkini tanıyın. Sonuç olarak kültürel diplomasi bir savaş alanına dönüşüyor.

İlk ödünün etkisi

Türkiye tanınmaya neden bu kadar sert bir şekilde direniyor? Sadece tarihi gurur yüzünden değil. Sadece ulusal mit yüzünden değil. Sadece arşivler yüzünden değil.

Asıl sebep zincirleme reaksiyon korkusudur.

Türk devlet düşüncesinde bu zincir şöyle görünmektedir: Tanıma - ahlaki suçluluk - hukuki sorumluluk - tazminatlar - mülkiyet talepleri - toprak konuşmaları - uluslararası meşruiyet kaybı. Sıkı bir hukuk perspektifinden bakıldığında bu zincir zayıf olsa bile, devlet riskleri hesaba katarak düşünmek zorundadır. Ankara bu zincirin tam olarak nerede kırılacağını test etmek istemiyor.

Türk mantığı basittir: Eğer ilk kapı açılırsa, bir sonrakini daha güçlü kıracaklardır.

Bu nedenle Türkiye terimi tanımamayı, hukuki nitelemeyi kabul etmemeyi, bir emsal oluşturmamayı, muhaliflerin mahkemelerde, parlamentolarda, üniversitelerde, medyada ve uluslararası kuruluşlarda kullanabileceği bir formül vermemeyi tercih etmektedir.

Bu sadece tarihi bir tartışma değildir. Bir hukuki meşru müdafaa stratejisidir.

Üç senaryo: Bu kampanya gelecekte nasıl gelişebilir

Birinci senaryo - yönetilebilir toksiklik. Konu sürekli bir huzursuzluk kaynağı olarak kalır ancak büyük yaptırımlara veya gerçek hukuki sonuçlara yol açmaz. Parlamentolar kararlar alır, Türkiye protesto eder, büyükelçiler geri döner, ilişkiler devam eder. En muhtemel senaryo budur.

İkinci senaryo - siyasi tırmanma. Türkiye'nin ABD, İsrail, Fransa veya Avrupa Birliği ile yaşayacağı yeni ve büyük bir çatışmada 1915 olayları konusu baskı unsurlarından birine dönüşür. Savunma anlaşmalarını engellemek, raporları sertleştirmek, uluslararası kuruluşlara baskı yapmak, diasporik kampanyaları güçlendirmek için kullanılır. Bu artık sembolik bir durum değil, bir pazarlık aracıdır.

Üçüncü senaryo - hukuki yıpratma. Ermeni kuruluşları ve münferit davacılar davalar açmaya, tazminat talep etmeye, mülkiyet, sigorta ödemeleri, kilise mülkleri, arşivler konusunda kararlar çıkartmaya çalışmaya devam ederler. Bu tür girişimlerin çoğu devasa hukuki engellerle karşılaşacaktır. Ancak nihai bir zafer olmasa bile, Türkiye üzerindeki enformasyon baskısını canlı tutacaklardır.

Ankara için en tehlikeli seçenek, ikinci ve üçüncü senaryoların birleşimidir: Yukarıdan siyasi baskı ve aşağıdan hukuki kampanya.

Sonuç: Türkiye'yi yıllarca yıpratacaklar

Uydurma "Ermeni soykırımı"nın kitlesel olarak tanınması yaptırımları, tazminatları veya toprak revizyonunu otomatik olarak başlatan hukuki bir düğme değildir. Bu, Uluslararası Adalet Divanı'nın bir hükmü değildir. Bir icra emri değildir. Bir elkoyma değildir. Yeni bir sınır antlaşması değildir. Türkiye'yi derhal cezalandırma mekanizması değildir.

Ancak bu konunun zararsız olduğunu düşünmek hata olur.

Onun gücü başka bir yerdedir. Tarihi bir tartışmayı uluslararası politikanın kalıcı bir faktörü haline getirir. Türkiye'nin muhaliflerine kullanışlı bir ahlaki dil sunar. Diasporik nüfuzu güçlendirir. Ermenistan ile ilişkileri karmaşıklaştırır. Diplomatik hareket alanını daraltır. Türk yumuşak gücünü vurur. Kriz anlarında Ankara'nın savunma anlaşmalarına, kültürel projelerine, akademik girişimlerine ve dış politika hırslarına karşı kullanılabilir.

Türkiye tamamen izole edilmeyecektir. O çok önemlidir. Ancak yıpratılacaktır. Tek bir darbeyle değil, bin küçük iğne deliğiyle. Yarın kurulacak bir mahkemeyle değil, kararlarla, kampanyalarla, raporlarla, oturumlarla, beyanatlarla, anma tarihleriyle, üniversite boykotlarıyla, parlamento değişiklikleriyle ve diplomatik demorclarla.

İşte bu yüzden Ankara bu kadar sert tepki vermektedir. O şunu anlıyor: Tartışma sadece geçmişle ilgili değildir. Tartışma Türkiye'nin arkasında sonsuz bir suçlama kuyruğu olmadan gelecek adına konuşma hakkı ile ilgilidir.

Tarih burada bir hafıza değil, bir silah haline gelmiştir.

Arşiv - bir arşiv değil, bir savaş alanıdır.

Karar - bir sembol değil, bir kaldıraçtır.

Uydurma "Ermeni soykırımı" ise - sadece tarihi bir formül değil, Türkiye'ye karşı yürütülen büyük siyasetin bir aracıdır.