...

Washington hızlı bir güç gösterisi bekliyordu, fakat karşısında uzayan bir kriz buldu: Hürmüz Boğazı, enerji şoku, tükenen cephanelikler, müttefiklerin rahatsızlığı ve yenilmiş görünmeyen bir İran.

İran’a karşı savaş, ABD Başkanı Trump için güç, sert irade ve Ortadoğu’nun siyasi mimarisini hızla değiştirme kabiliyetinin gösterisi olmalıydı. Washington’un planında tablo neredeyse klasik görünüyordu: İran liderliğini başsız bırakmak, nükleer ve füze altyapısını yıkmak, Tahran’ın iradesini kırmak, bölgesel aktörleri Amerikan askeri hegemonyasını yeniden kabul etmeye zorlamak. Ancak saldırıların başlamasından neredeyse üç ay sonra manzara farklılaştı. ABD ve İsrail’in taktik gücü ortadan kalkmadı, fakat stratejik sonuç çok daha tartışmalı hale geldi: İran teslim olmadı, Hürmüz Boğazı başlıca baskı aracı olarak kalıyor, dünya ekonomisi giderek büyüyen bir bedel ödüyor, Washington ise kendi şartlarıyla bitirmeyi hesapladığı çatışmaya her geçen gün daha fazla saplanıyor. Reuters’in aktardığına göre, 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail, İran hedeflerine karşı onlarca yılın en büyük saldırısını başlattı; bu saldırıda İran’ın dini lideri Ali Hamaney öldürüldü. İran ise saldırıları yasa dışı olarak niteledi ve İsrail ile bölgede Amerikan üslerinin bulunduğu devletlere füze saldırılarıyla karşılık verdi.

Darbe ağırdı, fakat belirleyici değildi

İlk stratejik hesap hatası, Washington ve Tel Aviv’in Hamaney’in öldürülmesinin siyasi etkisini abartmasıydı. Operasyonun mimarlarına göre dini liderin tasfiyesi iktidar mekanizmasını felce uğratmalı, elitler arasında bölünmeye yol açmalı ve belki de içeride büyük bir patlamayı tetiklemeliydi. Ancak İran sistemi, bütün sertliğine, yolsuzluklarına ve baskıcı niteliğine rağmen, kişiselleşmiş bir dekor değil, kurumsallaşmış bir güvenlik makinesi çıktı. Reuters, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Trump’ı saldırının gerekliliğine aktif biçimde ikna ettiğini, Amerikan tarafının da “baş kesme” niteliğindeki bir darbeyi Tahran’daki rejim dengesini değiştirme fırsatı olarak gördüğünü yazdı; fakat savaş başladıktan sonra İran’ın hızla istikrarsızlaşacağı yönündeki öngörü gerçekleşmedi.

ABD ve İsrail, İran’a ağır zarar verdi. Nükleer altyapı tesisleri, füze mevzileri, komuta merkezleri, enerji ve askeri sanayi düğümleri vuruldu. Ancak savaş, tesisleri yıkmak ile siyasi hedefe ulaşmak arasındaki farkı gösterdi. Beton, metal, hangarlar ve laboratuvarlar, bir devleti varlığının temeli olarak gördüğü şeyden vazgeçirmeye kıyasla çok daha hızlı yok edilebilir. Şu anda yaşanan da tam olarak budur: Tahran altyapısının bir bölümünü kaybetti, fakat başlıca kozlarını - füze kapasitesini, nükleer materyalini, Hürmüz üzerindeki kontrolünü ve Amerikan bölgesel ağına acı verici darbeler indirme kabiliyetini - korudu.

Hürmüz, Amerikan hava gücüne İran’ın cevabı oldu

Savaşın ana dönüm noktası, Hürmüz Boğazı’nın coğrafi bir dar geçitten siyasi bir silaha dönüşmesi oldu. Savaştan önce bu dar deniz koridorundan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol ve petrol ürünü geçiyordu; bu da dünyadaki deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık dörtte birine denk geliyordu. Ayrıca boğazdan Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatının yaklaşık yüzde 93’ü, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ise yaklaşık yüzde 96’sı geçiyordu; bu da küresel sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık yüzde 19’unu oluşturuyordu. Bunlar yalnızca enerji istatistiği rakamları değildir. Bunlar yakıt, gübre, havacılık, taşımacılık, elektrik ve gıda fiyatlarına bağlı dünya ekonomisinin sinir uçlarıdır.

İran temel gerçeği kavradı: ABD’yi klasik askeri anlamda yenmek zorunda değildir. Amerikan zaferini ekonomik, siyasi ve diplomatik bakımdan kabul edilemez ölçüde pahalı hale getirmesi yeterlidir. Washington İran altyapısını havadan yıkıyorsa, Tahran asimetrik cevap veriyor - dünya ekonomisinin beslendiği ana damarı sıkıyor. Stratejik paradoks da tam burada ortaya çıkıyor: ABD havacılıkta, donanmada, istihbaratta ve uzun menzilli silahlarda ezici üstünlüğünü koruyor, fakat tam ölçekli tırmanma riskini göze almadan boğazın normal işleyişini hızla yeniden tesis edemiyor.

Reuters, 18 Mayıs’ta Amerikan-İsrail saldırısının başlamasından üç ay sonra tehlikeli bir çıkmazın oluştuğunu yazdı: ABD İran limanlarını bloke ediyor, Tahran Hürmüz üzerindeki kontrol kozunu elinde tutuyor, ekonomik acı büyüyor, savaşın yeni bir aşamaya geçme riski artıyor. Aynı değerlendirmede Washington’un İran’dan uranyum zenginleştirmeyi yirmi yıl durdurmasını ve stoklarını ülke dışına çıkarmasını talep ettiği, Tahran’ın ise saldırıların son bulmasını, güvenlik garantileri verilmesini, tazminat ödenmesini ve Hürmüz’deki özel rolünün tanınmasını istediği vurgulandı.

Amerikan gücü coğrafyayla karşı karşıya geldi

Mevcut krizin başlıca dersi basittir: uçak gemileri coğrafyayı ortadan kaldırmaz. ABD İran tesislerine saldırılar düzenleyebilir, fakat İran’ın Hürmüz Boğazı’nın kuzey kıyısında bulunduğu ve Basra Körfezi enerji ihracatının önemli bölümünün bu koridordan geçişe bağlı olduğu gerçeğini değiştiremez. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin sınırlı da olsa alternatif güzergahları var. Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Irak ise çok daha kırılgan durumda. Uluslararası Enerji Ajansı, alternatif güzergahların günde yalnızca 3,5-5,5 milyon varili başka hatlara yönlendirmeye imkan verdiğini, buna karşılık 2025’te Hürmüz’den yaklaşık 20 milyon varil petrol ve petrol ürünü geçtiğini belirtiyor.

Kriz tam da bu nedenle hızla Amerikan-İran karşılaşmasının sınırlarını aştı. Asya’yı, Avrupa’yı, petrokimyayı, lojistiği, hava taşımacılığını ve tarımı vurdu. Uluslararası Enerji Ajansı nisan raporunda, küresel petrol arzının mart ayında günde 10,1 milyon varil azalarak günde 97 milyon varile düştüğünü, tankerlerin Hürmüz’den geçişine yönelik kısıtlamaların ise petrol piyasası tarihindeki en büyük aksama haline geldiğini bildirdi. Bu artık bölgesel bir çatışma değil, küresel bir fiyat şokudur.

Savaşın bedeli artık yalnızca füzelerle ölçülmüyor

ABD’nin tırmanmayı kontrol edebildiğini göstermesi gereken askeri harekat, Amerikan savaş makinesinin kendi kırılganlıklarını açığa çıkarmaya başladı. Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi nisan ayında, 39 günlük hava ve füze harekatı boyunca ABD’nin yedi temel mühimmat türünü yoğun şekilde kullandığını; bunlardan dördünde harcamanın savaş öncesi stokların yarısını aşmış olabileceğini, stokların yenilenmesinin ise bir ila dört yıl sürebileceğini yazdı. Bu, özellikle Batı Pasifik’te Çin’le muhtemel rekabet ihtimali karşısında kritik önem taşıyor.

Elbette Washington silahsız kalmadı. Ancak mesele artık Pentagon’un İran’a saldırıları sürdürüp sürdüremeyeceği değildir. Sürdürebilir. Asıl mesele başkadır: bunun maliyeti nedir, hangi stoklar tüketilecektir, müttefiklere verilen hangi taahhütler azaltılacaktır, bu durum Ukrayna’yı, Tayvan’ı, Güney Kore’yi, Japonya’yı ve Amerikan güvenlik garantileri sisteminin tamamını nasıl etkileyecektir. İran’la savaş, yalnızca ABD’nin gücünü değil, Amerikan stratejik dengesinin dayanıklılığını da sınayan bir teste dönüştü.

The Washington Post, uydu görüntülerine dayanan analizinde, İran saldırılarının Ortadoğu’daki Amerikan askeri sahalarında en az 228 tesisi veya ekipmanı hasara uğrattığını ya da yok ettiğini bildirdi. Gazeteye göre söz konusu olanlar hangarlar, kışlalar, yakıt tesisleri, uçaklar, radarlar, iletişim araçları ve hava savunma sistemleriydi; ayrıca ölü ve yüzlerce yaralı asker olduğu da aktarıldı. Bu kayıplar Amerikan harekatını felce uğratmamış olsa bile, Amerikan bölgesel altyapısının bütünüyle dokunulmaz olduğu yönündeki efsaneyi yıktı.

Müttefikler güç değil, plansızlık gördü

Washington’un ikinci büyük başarısızlığı diplomatik alanda yaşandı. ABD, müttefiklerinin İran’a yönelik askeri baskıyı otomatik olarak desteklemesini ve deniz seyrüsefer özgürlüğünün sağlanmasına katılmasını bekliyordu. Ancak NATO’daki Avrupalı müttefikler, İran limanlarına yönelik ablukaya katılmayı reddetti ve yalnızca çatışmalar sona erdikten sonra sürece dahil olabileceklerini açıkladı. Reuters, 13 Nisan’da bu reddin ittifak içindeki gerilimi artırdığını ve Trump yönetimi için acı verici bir sinyal haline geldiğini bildirdi.

Avrupa’nın tutumunun anlamı açıktır. Paris, Berlin, Londra ve diğer başkentler, Hürmüz’ü zorla açmaya yönelik bir operasyona katılmanın kendilerini sonu belirsiz bir savaşa sürükleyebileceğini anlıyor. Avrupa zaten fiyat şoku, enflasyon riskleri ve sanayi üzerindeki baskıyla karşı karşıya. Amerikan-İsrail operasyonunun sonuçlarını düzeltmek uğruna İran’la doğrudan askeri çatışmaya girmek siyasi bakımdan tehlikeli bir karardır. Bu nedenle müttefikler mesafe koymayı tercih ediyor: gerilimin düşürülmesini destekliyor, fakat daha fazla tırmanmanın ortağı olmak istemiyor.

ABD içinde bile rahatsızlık büyüyor. The Washington Post, Pentagon Başkanı Pete Hegseth ile Genelkurmay Başkanı Dan Caine’in Kongre’de her iki partiden temsilcilerin eleştirileriyle karşılaştığını yazdı. Yasa koyucular savaşın maliyetini, çıkış stratejisini ve Hürmüz’den geçişin yeniden sağlanmasına yönelik planı açıklamalarını istedi; harcamalar için 29 milyar doların üzerinde bir rakam telaffuz edildi.

Ekonomi diplomasiden daha hızlı intikam alıyor

Dünya ekonomisi savaşın başlıca cephesine dönüştü. Uluslararası Para Fonu, nisan ayındaki Dünya Ekonomik Görünümü raporunda küresel tahminlerdeki bozulmayı doğrudan Ortadoğu’daki savaşla ilişkilendirdi: sınırlı çatışma varsayımı altında 2026’da küresel büyümenin yüzde 3,1, 2027’de ise yüzde 3,2 düzeyinde olması bekleniyor. Olumsuz senaryoda büyüme yüzde 2,5’e, ağır senaryoda ise enflasyonun yüzde 6’nın üzerine çıktığı koşullarda yüzde 2’ye kadar gerileyebilir.

Bu, İran’a karşı savaşın artık yalnızca bir güvenlik meselesi olmaktan çıktığı anlamına geliyor. Savaş küresel enflasyon faktörüne dönüştü. Petrol, gaz, dizel, jet yakıtı, gübre, alüminyum, helyum ve petrokimyasal hammadde fiyatları yükseliyor. Enerji maliyetindeki artış derhal taşımacılığa, üretime, gıdaya ve tüketim mallarına yansıyor. Reuters, 18 Mayıs’ta şirket açıklamalarına dayanan analize göre savaşın dünya şirketlerine şimdiden en az 25 milyar dolara mal olduğunu bildirdi; en az 279 şirket fiyat artırımı, üretim kısıntısı, yakıt ek ücretleri, temettülerin askıya alınması ve devlet desteği talebi dahil koruyucu önlemler açıkladı.

Daha tehlikeli olan ise petrol piyasasının rezervleri hızla tüketmesidir. Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol, 18 Mayıs’ta ticari petrol stoklarının hızla eridiğini ve yalnızca birkaç haftalık rezerv kaldığını söyledi; stratejik rezervler piyasaya günde 2,5 milyon varil ekledi, fakat bunlar sınırsız değil. Uluslararası Enerji Ajansı ayrıca mart ve nisan aylarında gözlemlenen petrol stoklarında 246 milyon varillik rekor düşüş yaşandığını bildirdi.

Katar, zengin devletlerin kırılganlığının sembolüne dönüştü

Kriz özellikle Katar’ı ağır biçimde vurdu. Bu ülke, onlarca yıl boyunca Hürmüz üzerinden sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatına dayanan aşırı zengin gaz devleti modelini inşa etti. Ancak boğazın fiilen kapanması koşullarında bu model coğrafi olarak kilitlenmiş hale geldi. Business Times, Uluslararası Para Fonu değerlendirmelerine dayanarak Katar ekonomisinin 2026’da yüzde 8,6 küçülebileceğini yazdı; Hürmüz’ün kapanması nedeniyle ülkenin neredeyse bütün gaz ihracatı bloke oldu, Ras Laffan tesislerine yönelik saldırılar ise üretim kapasitelerine ek zarar verdi.

Bu, Körfez’in bütün monarşileri için önemli bir sinyaldir. Para, egemen varlık fonları, gökdelenler, hava yolu şirketleri, spor turnuvaları ve küresel markalar temel kırılganlığı ortadan kaldırmaz: ihracat damarı tıkanırsa, devlet modeli birkaç hafta içinde baskı hissetmeye başlar. Reuters, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre boru hattı sayesinde birçok komşusuna göre daha dayanıklı olduğunu, Suudi Arabistan’ın petrolünün önemli bir bölümünü Kızıldeniz üzerinden ihraç edebildiğini, fakat Katar, Kuveyt ve Irak’ın Hürmüz’e çok daha sert bir bağımlılık içinde bulunduğunu belirtiyordu.

Gübre, helyum ve gıda - savaşın görünmeyen yüzü

Krizin en az değerlendirilen kısmı petrol değil, petrolün ardından gelen her şeydir. Hürmüz’den yalnızca enerji kaynakları geçmiyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, boğazın ciddi miktarda sıvılaştırılmış doğal gaz ve gübre taşıdığını, aksaklıkların ise enerji, navlun, sigorta ve gıda maliyetlerini, özellikle de kırılgan ekonomiler için artırdığını belirtiyor.

Carnegie Vakfı, dünya deniz yoluyla gübre ticaretinin yaklaşık üçte birinin normalde Hürmüz’den geçtiğini; gaz ve hammadde tedarikindeki aksamaların Katar sıvılaştırılmış doğal gazına bağımlı ülkelerde gübre üretimine şimdiden yansıdığını vurguladı. Bu, savaşın gıda alanına taşınabileceği anlamına geliyor: önce gaz pahalanıyor, ardından amonyak ve üre, sonra gübre, ardından hasat, en sonunda da ekmek, pirinç, sebzeler ve yem.

Helyum piyasası da ayrı bir darbe aldı. Reuters, Katar’ın 2025’te yaklaşık 63 milyon metreküp helyum ürettiğini, bunun dünya arzının yaklaşık üçte birine denk geldiğini yazdı. Helyum, doğal gaz işlenmesinin yan ürünü olarak elde edildiği için sıvılaştırılmış doğal gaz üretiminin durması tıp, yarı iletkenler, fiber optik ve havacılık-uzay sanayisi için tedariki derhal vuruyor. Bu artık bir Ortadoğu çatışması değil, yüksek teknoloji zincirlerinin krizidir.

Çin, Trump’ı kurtarmak için acele etmiyor

Trump, Çin’i İran üzerinde baskı kurma sürecine çekmeye çalıştı. Fakat Pekin ihtiyatlı hareket ediyor. Reuters, 16 Mayıs’ta ABD Başkanı Trump’ın Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Hürmüz’ün açılması gerektiği konusunda kendisiyle hemfikir olduğunu söylediğini, ancak Çin’in fiilen müdahale etmeye ve Tahran üzerinde doğrudan baskı kurmaya hazır olduğuna dair hiçbir işaret vermediğini bildirdi.

Çin bu durumdan birkaç avantaj elde ediyor. Birincisi, ABD’nin kaynaklarını, dikkatini ve diplomatik sermayesini Ortadoğu’da nasıl tükettiğini görüyor. İkincisi, daha aktif bir rol karşılığında Tayvan, ticaret veya yaptırımlar konusunda taviz isteyebilir. Üçüncüsü, Küresel Güney ülkelerine Amerikan güç siyasetinin kaos ürettiğini, Çin’in ise daha soğukkanlı ve hesapçı bir arabulucu görüntüsü sunduğunu gösteriyor. Pekin Hürmüz’ün açılmasından yana olsa bile, bunu ücretsiz ve Trump’ın çıkarları doğrultusunda yapmak zorunda değildir.

Rusya da manevra alanı kazanıyor

Moskova krizi resmi olarak kontrol etmiyor, fakat krizden fayda sağlıyor. Petrol fiyatlarının yükselmesi, ABD’nin dikkatinin dağılması, Batı cephanelikleri üzerindeki yük ve Avrupa’nın enerji alanındaki tedirginliği Rusya’nın pazarlık pozisyonunu güçlendiriyor. Reuters, ABD’nin Rus deniz petrolü alımlarına yönelik geçici muafiyeti uzattığını; bunu İran’la savaş ve Hürmüz’ün kapanması nedeniyle oluşan arz açığı karşısında kırılgan ülkelere yardım etme gereğiyle açıkladığını bildirdi.

Trump’ın kampanyasındaki bir başka paradoks da burada yatıyor: Amerikan baskısını İran üzerinde artırması beklenen savaş, dolaylı olarak Rusya’ya karşı yaptırım rejimini zayıflatıyor. Dünya piyasası açık verdiğinde Washington yalnızca rakipleri cezalandırmayı değil, piyasada fiziksel olarak petrol bulunup bulunmadığını da düşünmek zorunda kalıyor. Jeopolitik ahlak, enerji aritmetiğine hızla yeniliyor.

Nükleer sorun çözülmedi

Savaşın en tehlikeli yanı, nükleer meseleyi çözmemiş olmasıdır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, şubat ayındaki tırmanmadan önce bile İran’ın yüzde 60’a kadar zenginleştirilmiş 440,9 kilogram uranyuma sahip olduğunu değerlendiriyordu; ajans ve Batılı ülkeler bu materyalin büyük bölümünün korunduğunu düşünüyor, Washington ise Tahran’dan bundan vazgeçmesini talep ediyordu.

Bu, saldırıların tesisleri yıkmış olabileceği, fakat stratejik sorunu ortadan kaldırmadığı anlamına geliyor. Dahası, savaş, yalnızca nükleer kapasitenin ve füze programının ülkeyi dışarıdan yok edilmekten koruyabileceğini savunan İranlı güvenlik çevrelerinin argümanlarını güçlendirdi. Savaştan önce İran müesses nizamının bir bölümü sınırlı tavizleri tartışabiliyorduysa, dini liderin öldürülmesinden ve geniş çaplı saldırılardan sonra taviz alanı siyasi bakımdan zehirli hale geldi.

Reuters, 18 Mayıs’ta İranlı kaynakların ön anlaşma ihtimalini dışlamadığını yazdı: Amerikan ablukasının kaldırılması karşılığında Hürmüz’ün İran denetimi altında açılması, daha zor meselelerin - yaptırımlar, zenginleştirme ve nükleer materyal - sonraki müzakerelere bırakılması. Fakat ABD, boğazın koşulsuz biçimde, harçsız, vetosuz ve İran’a yeni bir rol tanınmadan açılmasını talep ediyor. Bu, deniz rejimine ilişkin teknik bir tartışma değildir. Bu, kimin galip sayılacağına dair bir tartışmadır.

Trump çıkış yolu arıyor, fakat bunu geri adım olarak adlandıramıyor

18 Mayıs’ta ABD Başkanı Trump, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen ve diplomasiye birkaç gün daha şans verilmesini isteyen çağrıların ardından İran’a yönelik planlanan büyük saldırıyı ertelediğini açıkladı. AP, Trump’ın anlaşmanın başarısız olması halinde ordunun tam kapsamlı bir saldırıya hazır olmasını emrettiğini, fakat aynı zamanda ciddi müzakerelerin varlığını kabul ettiğini bildirdi. Petrol fiyatları onun açıklamasından sonra kısa süreliğine geriledi, ancak varil başına 107 doların üzerinde kaldı.

Bu, yüzü kurtarma girişimi gibi görünüyor. Trump, savaşın çıkmaza girdiğini doğrudan kabul edemez. Ona bir zafer görüntüsü gerekiyor: İran zayıflatılmış, nükleer program sınırlandırılmış, Hürmüz açılmış, müttefikler minnettar, fiyatlar istikrara kavuşmuş olmalı. Fakat gerçeklik siyasi tiyatroya direniyor. İran teslim olmuş görünmek istemiyor. Çin, Washington’u bedelsiz kurtarmak istemiyor. Avrupa savaşmak istemiyor. Körfez sessizlik istiyor, fakat hem Tahran’dan hem de ABD’nin öngörülemezliğinden korkuyor. Piyasalar ise güç açıklamaları değil, petrol, gaz, gübre ve gemi sigortası istiyor.

Bu neden Trump’ın en büyük başarısızlığına dönüşebilir

Başarısızlık, atılan bomba sayısıyla değil, hedef ile sonuç arasındaki uyumsuzlukla ölçülür. Hedef Hamaney’i öldürmek idiyse, bu hedefe ulaşıldı. Hedef İran’ın askeri altyapısına zarar vermek idiyse, bu kısmen başarıldı. Hedef İran’ı teslim olmaya, nükleer kozundan vazgeçmeye, Hürmüz’ü koşulsuz açmaya ve Amerikan dayatmasını kabul etmeye zorlamak idiyse, bu gerçekleşmedi.

Dahası, savaş yeni bir stratejik gerçeklik yarattı. İran, saldırılara dayanabildiğini ve Amerikan üs ağına zarar verebildiğini kanıtladı. Hürmüz soyut bir tehdit olmaktan çıkıp gerçek bir baskı mekanizmasına dönüştü. Dünya ekonomisi enerji ve hammadde şoku yaşadı. ABD müttefikleri mesafe koymaya başladı. Çin ve Rusya pazarlık alanı kazandı. Trump ise şu tercihle karşı karşıya kaldı: ya Tahran’a taviz gibi görünecek bir uzlaşmaya gitmek ya da savaşı genişletip Ortadoğu kampanyasını Amerikan stratejik kabusuna dönüştürme riskini almak.

İran krizi tam da bu nedenle Trump’ın en büyük dış politika başarısızlığına dönüşebilir. Bunun nedeni ABD’nin İran’dan zayıf olması değildir. Hayır, ABD çok daha güçlüdür. Ancak isabetli siyasi hesap olmadan güç, pahalı bir kendini tüketme aracına dönüşür. Amerika yıkabilir, fakat yıkımdan sonra her zaman düzen dayatamaz. Bir devlete darbe indirebilir, fakat onun coğrafyasını, tarihsel hafızasını, ideolojik sertliğini ve dünya ekonomisinin kırılgan noktalarını kullanma kapasitesini ortadan kaldıramaz.

İran’a karşı savaş, Amerikan üstünlüğünün sahnesi olarak tasarlanmıştı. Şimdi ise giderek stratejik bir tuzağı andırıyor; her yeni füze zaferi yaklaştırmak yerine çıkışın bedelini artırıyor. Trump Hürmüz’ü açacak, nükleer riski sınırlayacak ve uzlaşmayı kamuoyu önünde bir aşağılanmaya dönüştürmeyecek siyasi formülü bulamazsa, bu savaş güç gösterisi olarak değil, bir süper gücün ilk darbeleri kazanıp çatışmanın mantığını nasıl kaybedebileceğinin örneği olarak tarihe geçecektir.