...

İsrail’in Lübnan politikasındaki temel paradoks artık gizli olmaktan çıktı. İsrail, Beyrut’tan her normal devletin gerçekten sağlaması gereken şeyi talep ediyor: silah üzerinde tekel, Hizbullah’ın özerk askeri altyapısının tasfiyesi, ülkenin güneyi üzerinde denetim ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin tek meşru güvenlik aracı haline gelmesi. Bu talepte siyasi mantık var, güvenlik hakkı var, İsrail’in kuzeyine yönelik roket saldırılarının hafızası var, 7 Ekim 2023 gerçeği var ve İran faktörü var. Fakat sorun başka yerde: İsrail, Lübnan devletinden güç talep ederken aynı zamanda yıllardır bu devletin zayıf kalması için her şeyi yapıyor. İşte bu iç çelişki, güvenlik stratejisini kendi kendini yenilgiye sürükleyen bir mekanizmaya dönüştürüyor.

Lübnan devletinden neredeyse imkansız olanı yapması isteniyor: Hizbullah’ı iç savaşa yol açmadan silahsızlandırmak, yeterli kaynak olmadan güneyi elde tutmak, tam teşekküllü bir ordu olmadan sınırı kontrol etmek, çökmüş ekonomi, siyasi parçalanma ve sürekli saldırılar koşullarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararını uygulamak. Ardından Beyrut bunu başaramayınca İsrail’in eline kullanışlı bir gerekçe geçiyor: "Lübnan kendi topraklarını kontrol edemiyor, o halde İsrail tek başına hareket etmelidir". Bu mantık kendi içine kapanıyor. Sorunu çözmüyor, yeniden üretiyor.

2006 savaşından sonra kabul edilen 1701 sayılı karar, Mavi Hat ile Litani Nehri arasındaki bölgenin Lübnan Silahlı Kuvvetleri ve Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü dışında silahlı yapılardan arındırılmasını öngörüyor. Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü’nün yetki alanı açık biçimde Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin güneye konuşlandırılmasını desteklemeyi, ateşkesi izlemeyi, insani erişimi kolaylaştırmayı ve yasa dışı silahlı kişilerden, unsurlardan ve silahlardan arındırılmış bir bölgenin oluşturulmasına yardım etmeyi içeriyor. Fakat bütün tarafların güvenliğin temeli olarak alıntıladığı bu belge hiçbir zaman tam anlamıyla siyasi gerçekliğe dönüştürülmedi. Bunun sorumlusu yalnızca Hizbullah değil. Sorumlu olan, Lübnan’ı aynı anda egemen devlet olarak tanıyıp ona başkalarının savaşları için coğrafi alan muamelesi yapan bölgesel ikiyüzlülük mimarisinin tamamıdır.

1701: büyüye dönüşen belge

27 Kasım 2024 tarihli ateşkes anlaşması, 1701 sayılı kararı yeniden diplomatik sahnenin merkezine taşıdı. Anlaşma metninde, Lübnan’da silah taşıma hakkının yalnızca resmi Lübnan askeri ve güvenlik yapılarında olması gerektiği açıkça belirtiliyor. Hükümet ise Hizbullah’ın ve diğer silahlı grupların İsrail’e karşı operasyon düzenlemesini engellemeyi taahhüt ediyor. Aynı zamanda İsrail de Lübnan topraklarında kara, hava veya denizden Lübnan hedeflerine yönelik saldırı amaçlı askeri operasyonlar yürütmemeyi üstlendi.

Kağıt üzerinde bu, çıkmazdan çıkışın başlangıcı gibi görünüyordu. Gerçekte ise eski bir hakikatin yeni sınavına dönüştü: siyasi mekanizma olmadan ateşkes barış değil, darbeler arasındaki moladır. Lübnan’ın gerçekten Hizbullah’ı güneyden çıkarmaya başlaması için Beyrut’un üç şeye ihtiyacı vardı: savaş kabiliyetine sahip ordu, uluslararası koruma ve İsrail’in sürekli saldırılarla sürecin kendisini baltalamayacağına dair güvence. Bu şartların hiçbiri yeterli ölçüde sağlanmadı.

Ateşkes metnine göre ABD ve Fransa, ülkenin güneyine 10 bin Lübnan Silahlı Kuvvetleri askerinin konuşlandırılmasına ve Lübnan ordusunun imkanlarının geliştirilmesine katkı sunmayı amaçlıyordu. Fakat kağıt üzerindeki sayı ile sahadaki güç farklı şeylerdir. Orta Doğu’nun en güçlü devlet dışı silahlı yapısından silahları toplaması gereken bir ordu, sembolik yardımlarla, siyasi açıklamalarla ve geçici destek paketleriyle ayakta duramaz. Böyle bir orduya istihbarat, istihkam birlikleri, insansız hava araçlarına karşı sistemler, güvenli iletişim, ulaşım araçları, maaşlar, personelin sosyal dayanıklılığı ve ülkeyi içeriden çökertmeyecek siyasi emir gerekir.

Hizbullah sadece lübnanlı bir milis değildir

Hizbullah’ı sıradan bir Lübnan iç sorunu olarak görmek hatadır. O yalnızca parti değildir, yalnızca askeri kanat değildir, yalnızca Şii toplumunun sosyal yapılar ağı değildir. Hizbullah, İran’ın İsrail’e karşı ileri savunma sisteminin kilit unsurudur. Roket cephaneliği yıllar boyunca, İran’a yönelik herhangi bir saldırıyı İsrail için stratejik olarak pahalı hale getirmesi gereken bir araç olarak inşa edildi. Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nin değerlendirmelerine göre, son savaşlardan önce Hizbullah’ın cephaneliği yaklaşık 130 bin roket olarak tahmin ediliyordu. 2006 yılında ise yaklaşık 15 bin roket ve mühimmata sahipti; bunların neredeyse 4 bini 34 günlük savaş sırasında İsrail’e ateşlendi.

İşte bu nedenle İsrail, Hizbullah’ı yerel bir rakip olarak değil, İran stratejisinin kuzey cephesi olarak görüyor. 7 Ekim 2023’ten sonra bu mantık daha da sertleşti. Hizbullah, 8 Ekim’de Şeba Çiftlikleri bölgesine ve İsrail’in kuzeyine ateş açtı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2026 tarihli raporunda, 8 Ekim 2023’ten itibaren çatışmaların başladığı, ardından ardışık tırmanmaların, kitlesel yıkımların ve nüfus hareketlerinin yaşandığı belirtiliyor.

Ancak bu mantığın bile bir sınırı var. İsrail’in amacı yalnızca Hizbullah’ı cezalandırmak değil, kuzeyde kalıcı güvenlik oluşturmaksa, tek başına saldırılar yeterli değildir. İsrail komutanları, depoları, tünelleri, mevzileri, fırlatma rampalarını ve iletişim altyapısını yok edebilir. Hizbullah’ı geçici olarak zayıflatabilir. Korku dengesini değiştirebilir. Fakat hava saldırılarıyla Lübnan devleti yaratamaz. Güney Lübnan’da devlet olmazsa, boşluğu yine disipline, paraya, ideolojiye, silaha ve dış hamisine sahip olan güç doldurur.

Roketleri olan örgüte karşı parasız ordu

Lübnan Silahlı Kuvvetleri absürt bir durumun içinde kaldı. Ondan stratejik görev talep ediliyor, fakat onlarca yıldır kendisine stratejik kaynak verilmiyor. ABD gerçekten de Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin başlıca dış ortağı olmaya devam ediyor. ABD Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, 2006’dan bu yana Lübnan ordusuna yapılan Amerikan yatırımları 3 milyar doları aştı. Bu rakam etkileyici görünüyor, fakat gerçekte yaklaşık yirmi yıla yayılmış durumda ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’ni Hizbullah’ı tek başına etkisiz hale getirebilecek tam teşekküllü bir güce dönüştürmedi.

Burada belirleyici olan bağlamdır. Lübnan modern dünyanın en ağır ekonomik çöküşlerinden birini yaşıyor. Dünya Bankası, ülkedeki yoksulluğun on yıl içinde üç kattan fazla arttığını ve nüfusun yüzde 44’üne ulaştığını bildirdi. Araştırmaya dahil edilen bölgelerde her üç Lübnanlıdan biri yoksulluk sınırının altına düştü. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na göre Lübnan’ın reel gayrisafi yurt içi hasılası 2020’de yüzde 21,4 çöktü, 2024’te yeniden yüzde 5,7 daraldı, enflasyon Nisan 2023’te yüzde 268,78’e ulaştı, kamu borcu ise 2023’te gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 180’ine çıktı.

Böyle bir ülkede ordu yalnızca güvenlik aracı olamaz. Devlet olma halinin son kurumu haline gelir. Asker yalnızca muharebe görevini değil, ailesini nasıl geçindireceğini de düşündüğünde, devlet bütçesi çöktüğünde, Beyrut Limanı’ndaki patlama, yolsuzluk ve bankacılık çöküşü toplumun güvenini parçaladığında, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nden Hizbullah’a karşı ani bir operasyon istemek, hasta bir bedenden maraton koşmasını istemektir.

Yine de Lübnan Silahlı Kuvvetleri, daha önce birçok kişiye imkansız görünen şeyi yapmaya başladı. Uluslararası haber ajansının Ekim 2025 tarihli haberine göre Lübnan ordusu sessiz ama sistemli biçimde güneyde Hizbullah’ın silah depolarını temizliyor, gizli mühimmat alanlarını imha ediyor, tünelleri kapatıyor ve denetim görevlerini hızlandırıyordu. Aynı kaynaklara göre ordu, bulunan tesisleri imha etmek için patlayıcıya bile ihtiyaç duyuyordu; İsrail saldırıları ve İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığı ise bu süreci zorlaştırıyordu. Lübnan trajedisinin tamamı tek bir sahnede özetleniyor: devlet paralel bir ordunun sökümüne başlamaya çalışıyor, fakat bulunan silahları yok etmek için gerekli teknik araçlara bile sahip değil.

Birleşmiş milletler lübnan geçici gücü herkesi rahatsız ediyor, çünkü kuralları hatırlatıyor

Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü de bu çelişkinin parçası haline geldi. İsrail onlarca yıldır bu misyonu Hizbullah’ı durduramamakla eleştirdi. Bu eleştiride belli bir gerçek payı var: misyon gerçekten de silahlı yapıları fiziksel olarak silahsızlandıran bir güç haline gelmedi. Fakat misyonun yetkisinde Hizbullah’la savaşmak hiçbir zaman yoktu. Görevi Lübnan Silahlı Kuvvetleri’ne eşlik etmek, ateşkesi izlemek, ihlalleri kayda geçirmek ve devletin güneyde otoritesini yeniden kurmasına yardım etmekti.

Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü kaldırılırsa sorun ortadan kalkmaz. Ortadan kalkacak olan gözlemci, koordinasyon kanalı ve uluslararası çerçevedir. Ağustos 2025’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi misyonun görev süresini son kez 31 Aralık 2026’ya kadar uzattı; ardından misyonun 2027 içinde çekilmeye başlaması öngörüldü. Bu karar Lübnan’a sorumluluk devri olarak sunulabilir. Fakat sorumluluk devri, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin gerçek anlamda güçlendirilmesiyle desteklenmezse başka bir şeye dönüşür: zaten çatırdayan binadan destek kolonunun çekilmesine.

Ekim 2024’te Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, İsrail’in kara operasyonu ve barış gücü askerlerinden mevzilerini terk etmeleri yönündeki taleplerin arka planında çok sayıda olay, tesis hasarı ve barış gücü mensuplarının yaralanması hakkında bilgi verdi. İsrail açısından bu, operasyonel alanın temizlenmesi gibi görünebilirdi. Fakat stratejik olarak bu İsrail’in kendisine de zarar verir. Çünkü Güney Lübnan’da uluslararası mekanizmalar ne kadar azalırsa, her yeni operasyon sonrasında oluşan boşluğu Hizbullah’ın yeniden doldurma ihtimali o kadar artar.

Bombalar siyasi orduları silahsızlandırmaz

Tarih gösteriyor ki silahlı hareketlerin ciddi biçimde silahsızlandırılması neredeyse hiçbir zaman yalnızca güç baskısıyla gerçekleşmez. Güç dengeyi değiştirebilir. Güç taraflardan birini savaşın bedelini kabul etmeye zorlayabilir. Fakat silahsızlanmanın kendisi siyasi paket, meşru mekanizma ve silah bırakması gerekenler için bir gelecek gerektirir.

Kuzey İrlanda’daki İrlanda Cumhuriyet Ordusu sadece bombalandığı için silah bırakmadı. Silahsızlanma, Hayırlı Cuma Anlaşması, siyasi kanadın anayasal siyasete dahil edilmesi ve Bağımsız Uluslararası Silahsızlanma Komisyonu’nun çalışması sayesinde mümkün oldu. Notre Dame Üniversitesi, anlaşmanın bütün paramiliter örgütlerin silahsızlandırılmasını izlemek, denetlemek ve doğrulamak için komisyon kurulmasını öngördüğünü, sürecin ise 2005’te tamamlandığını belirtiyor.

Kolombiya’da Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri, Birleşmiş Milletler denetimi, geçiş dönemi adaleti, yeniden entegrasyon ve siyasi katılım içeren barış anlaşması çerçevesinde silah bıraktı. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 27 Haziran 2017’de Kolombiya’daki misyon bu örgüte ait 7132 bireysel silahı teslim aldı. Misyonun sonraki belgeleri de silahların ve gizli depoların kaydı, çıkarılması ve imhasına ilişkin genel sürece işaret etti.

Endonezya’nın Açe bölgesinde Hür Açe Hareketi’nin silahsızlandırılması, 2005 Helsinki Muhtırası’nın parçası oldu. Bu süreç silahların devrini, terhisi, yeniden entegrasyonu, siyasi katılımı, affı ve uluslararası izlemeyi içeriyordu. Avrupa izleme misyonu da tam olarak bu maddelerin uygulanmasını denetlemek için oluşturuldu.

Genel ders açıktır: silahlı örgüt sadece baskı altında kaldığında değil, destekçilerine siyasi formül sunulduğunda, devlete güç verildiğinde ve uluslararası çevre anlaşmanın uygulanmasını garanti ettiğinde silah bırakır. Bu unsurlardan birini çıkarın, süreç dağılır. Bugün Lübnan’da neredeyse her şey eksik: devletin tam meşruiyeti, yeterli zorlayıcı kapasite, kalıcı güvenlik garantileri, güney için ekonomik paket ve Şii toplumunun silahsızlanmayı İsrail karşısında teslimiyet olarak algılamamasını sağlayacak siyasi mekanizma.

İsrail ikilemi: bugünün güvenliği yarının güvenliğine karşı

İsrail’in kuzeydeki yerleşim birimlerinin roket ve insansız hava aracı tehdidi altında yaşamamasını talep etme hakkı vardır. 7 Ekim’den sonra kuzey sakinlerinin tahliye edilmesi, İsrail toplumu için yalnızca askeri bir sorun değil, aynı zamanda derin bir travma oldu. Vatandaşlarını evlerine döndüremeyen bir devlet, güvenlik sisteminin temel anlamını kaybeder.

Fakat stratejik tuzak tam da burada başlıyor. İsrail Güney Lübnan’ın altyapısını ne kadar çok yok ederse, Hizbullah’ın yerini alması gereken devlet o kadar zayıflıyor. Resmi ateşkes döneminde ne kadar sık saldırı düzenlerse, Hizbullah’ın kendi destekçilerine silahın hala gerekli olduğunu kanıtlaması o kadar kolaylaşıyor. İsrail birlikleri Lübnan topraklarındaki mevzileri ne kadar uzun süre elde tutarsa, Lübnan hükümetinin topluma neden önce silahsızlanmanın, sonra İsrail’in çekilmesinin gelmesi gerektiğini anlatması o kadar zorlaşıyor.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 27 Kasım 2024’teki ateşkesten sonra İsrail güçlerinin sınır boyunca beş noktada kalmaya devam ettiğini, operasyonların neredeyse her gün sürdüğünü ve 1 Mart 2026’ya kadar 139 sivil ölümün daha doğrulandığını belirtiyordu. Bu yalnızca insani istatistik değildir. Bu, Hizbullah için siyasi yakıttır. Yıkılan her köy, evine dönemeyen her mülteci, hayatını kaybeden her sivil, İsrail’in ortadan kaldırmak istediği silahlı özerkliğin lehine bir argümana dönüşür.

Trump ve kolayca kaybedilebilecek nadir fırsat penceresi

2026 baharında durum beklenmedik bir yön aldı. ABD prezidenti Trump, İsrail’in artık Lübnan’ı bombalamayacağını açıkça söyledi ve İsrail’e bunun ABD tarafından "yasaklandığını" yazdı. Uluslararası haber ajansı, bu açıklamanın Washington’un eski müttefikine karşı alışılmadık ölçüde sert bir tonda yapıldığını kaydetti. Trump aynı zamanda İran’la muhtemel bir anlaşmanın Lübnan hattıyla bağlantılı olmadığını vurguluyordu.

Bu açıklama retorik olarak değil, belirti olarak önemlidir. Washington uzun zamandan sonra ilk kez açık biçimde şunu gösterdi: İsrail’in Lübnan’daki sonsuz askeri kampanyası, bölgesel güvenliğin otomatik olarak kabul edilebilir bedeli değildir. Fakat mesele bunun politikaya dönüşüp dönüşmeyeceği, yoksa bir başka ani paylaşım olarak kalıp kalmayacağıdır. Çünkü Lübnan bir sosyal medya açıklamasıyla istikrara kavuşturulamaz. Para gerekir, ordu programı gerekir, çok taraflı izleme gerekir, İsrail üzerinde baskı gerekir, Hizbullah üzerinde baskı gerekir, Suudi Arabistan, Fransa, Katar, Mısır, Avrupa Birliği ve uluslararası mali kurumlarla çalışma gerekir.

2025 yazında ABD özel temsilcisi Tom Barrack, İsrail operasyonlarının durdurulması ve askerlerin çekilmesi karşılığında Hizbullah’ın aşamalı silahsızlandırılması fikrini ilerletiyordu. Uluslararası haber ajansının aktardığına göre Lübnan’ın, İran tarafından finanse edilen savaşçıların ekonomik durumunu da dikkate alarak Hizbullah’ı askeri zorlama olmadan silah bırakmaya ikna edecek bir plan sunması gerekiyordu. Katar merkezli haber kanalı Barrack’ın sözlerini aktarıyordu: Lübnan hükümeti "kendi üzerine düşeni yaptı", şimdi İsrail "eşdeğer bir el sıkışmayla" karşılık vermelidir.

Bu formülde sağduyu vardır. Hizbullah’ın silahsızlandırılması, devletin kendi Şii toplumuna karşı iç savaşı olarak başlatılamaz. Bu ancak karmaşık bir süreç olarak başlatılabilir: devlet güçlenir, İsrail saldırıları durdurur ve elinde tuttuğu noktalardan çekilir, uluslararası bağışçılar güneyin yeniden inşasını finanse eder, Lübnan Silahlı Kuvvetleri bölgeye yerleşir, Hizbullah ise özerk silahın gerekliliğine dair argümanını kademeli olarak kaybeder.

İnsani felaketin bedeli

Lübnan, askeri istatistiklerin çok ötesine geçen bir bedel ödüyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 2-22 Mart 2026 arasında Lübnan’daki yeni tırmanma sırasında en az 1029 kişinin öldüğünü, 2786’dan fazla kişinin yaralandığını, bir milyondan fazla kişinin ise yerinden edildiğini bildirdi. Lübnan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bu dönemde en az 118 çocuk ve 40 sağlık çalışanı hayatını kaybetti.

Bu yıkım Lübnan’ı Hizbullah’ı silahsızlandırma konusunda daha yetenekli hale getirmiyor. Aksine, onu genel olarak işleyemez hale getiriyor. Vergi toplaması, askerlere maaş ödemesi, yolları onarması, okulları yeniden inşa etmesi ve güneyi kontrol altında tutması gereken devlet, cesetler, mülteciler, enkaz ve siyasi öfke altında eziliyor. Böyle bir bağlamda Hizbullah askeri olarak zayıflatılabilir, fakat toplumsal tabanı ortadan kalkmaz. Tam tersine, devlet geç kalırsa, eli boş gelirse, silahlı örgüt ise daha erken gelip para, cenaze organizasyonu, tazminat ve direniş sloganı getirirse, sadakat meselesi devletin lehine çözülmez.

Ne yapılmalı

Gerçek çıkış yolu sır değildir. Sevimsizdir, karmaşıktır, yavaştır, fakat anlaşılırdır. Birincisi, bütün tarafların ihlallerini kayda geçiren ve bunları siyasi açıdan maliyetli hale getiren bir izleme mekanizmasıyla ateşkesin istikrara kavuşturulmasıdır. İkincisi, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin sembolik paketlerle değil, tam teşekküllü bir ordu yeniden yapılandırma programıyla keskin biçimde güçlendirilmesidir: istihkam araçları, iletişim, istihbarat, hareket kabiliyeti, maaşlar, sınır kontrolü, insansız hava araçlarına karşı imkanlar. Üçüncüsü, Lübnan kendi kurumlarıyla bunu gerçekten ikame edebilene kadar uluslararası varlığın korunmasıdır. Lübnan Silahlı Kuvvetleri hazır olmadan Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü’nün nihai çekilişi İsrail’e değil, boşlukta yaşamayı bilenlere hediye olur.

Dördüncüsü, Güney Lübnan’ın yeniden inşasının İsrail güvenliğinin parçası olarak görülmesidir, insani bir sadaka olarak değil. Güney Lübnan’da yıkılmış bir köy yalnızca Lübnan sorunu değildir. Bu, Hizbullah’ın gelecekteki argümanıdır. Beşincisi, İsrail ile Lübnan arasında en azından başlangıçta teknik, dolaylı ve sınırlı bir diplomatik formülün kurulmasıdır: sınır, esirler, askerlerin çekilmesi, yerinden edilmiş kişilerin dönüşü ve güneyin kontrolü. Siyasi kanal olmadan askeri mantık yine her şeyi yutar.

Temel sonuç: sonuç talep edip aracı yok etmek olmaz

İsrail güvenlik istiyor. Lübnan egemenlik istiyor. ABD yönetilebilir bir bölgesel denge istiyor. Hizbullah silahı hem iktidar kaynağı hem de İran caydırıcılığının parçası olarak korumak istiyor. İran, İsrail’in kuzeyinin kırılgan kalmasını istiyor. Bu satranç tahtasında en zayıf taş Lübnan devletidir. Fakat nedense en ağır hamle tam da ondan isteniyor.

İsrail stratejisi, şu çelişki üzerine kurulduğu sürece başarısız olmaya devam edecektir: Beyrut’tan güç üzerinde tekel talep etmek ve aynı anda bu tekeli sağlayabilecek kurumları zayıflatmak. Bombalar depoları yıkabilir. Bombalar komutanları öldürebilir. Bombalar ağı geçici olarak kör edebilir, iletişimi kesebilir ve Hizbullah’ı sınırdan geriye itebilir. Fakat bombalar meşruiyet yaratmaz. Bombalar askerlere maaş ödemez. Bombalar devlet inşa etmez.

Washington gerçekten Lübnan senaryosunu değiştirmek istiyorsa, açık gerçeği kabul etmek zorunda kalacaktır: Kuzey İsrail’in güvenliği yalnızca Hizbullah’a yönelik saldırılarla değil, Lübnan’ın devlet olma kapasitesinin yeniden inşasıyla başlar. Bu gerçekleşmezse bölge yine eski döngüye döner: İsrail bombalar, Lübnan zayıflar, Hizbullah hayatta kalır, İran kaldıraç gücünü korur, İsrail’in kuzeyi tehdit altında kalır ve 1701 sayılı karar yeniden barış planı değil, herkesin okuduğu ama kimsenin uygulamadığı diplomatik bir duaya dönüşür.