Bazı savaşlar güç gösterisi olarak başlar, fakat çok kısa sürede dayanıklılık sınavına dönüşür. Amerika Birleşik Devletleri bugün İran ile karşı karşıya geldiği mücadelede tam da böyle bir tuzağın içine giderek daha derin biçimde çekiliyor. Washington, baskı politikasının mimarlarına göre Tahran’a imkanlarının sınırını gösterecek, askeri altyapıyı tahrip edecek, İslam Cumhuriyeti’nin elinden nükleer kozu alacak, rejimi Amerikan şartlarını kabul etmeye zorlayacak ve Orta Doğu’da yeni bir dengeye giden yolu açacaktı. Fakat gerçek çok daha sert çıktı. Hızlı bir teslimiyet yerine Amerika Birleşik Devletleri, yalnızca çökmeyen değil, kendi kırılganlığını stratejik baskı aracına çevirmeyi başaran bir rakiple karşı karşıya kaldı.
Bugün asıl soru artık yeni bir müzakere turunun yapılıp yapılmayacağı değildir. Asıl soru, Amerika’nın onlarca yıl boyunca yaptırımlar altında, saldırı tehdidi altında, ekonomik baskı altında ve ideolojik seferberlik halinde yaşamayı öğrenmiş bir devletle uzun savaşa hazır olup olmadığıdır. Başkan Trump İran’ın cevabını “tamamen kabul edilemez” diye nitelendirebilir, tehditler savurabilir, ateşkesten “yaşam destek ünitesine bağlı” bir mekanizma gibi söz edebilir. Fakat bu temel gerçeği değiştirmez: Tahran artık eski oyunu oynamıyor. Son günlerde gelen bilgilere göre Amerikan-İran ateşkesi gerçekten kopma noktasında sallanıyor, petrol piyasaları ise Washington ve Tahran’dan gelen her sinyali yeni bir tırmanma dalgasının habercisi gibi fiyatlıyor.
İran stratejisi değişti, çünkü çatışmanın mahiyeti değişti. Washington ültimatom diliyle konuşurken Tahran sistematik şantaj diline geçti. Bu yeni dilde savaş alanı askeri tesislerin çok ötesine taşınıyor. Artık mesele yalnızca füzeler, yalnızca nükleer santrifüjler, yalnızca üslere ve tesislere yönelik saldırılar değildir. Mesele petrol, deniz taşımacılığı, Amerika Birleşik Devletleri’nde enflasyon, Beyaz Saray üzerindeki siyasi baskı, müttefiklerin korkusu, Çin’in rahatsızlığı, Avrupa başkentlerinin endişesi ve piyasaların sinirliliğidir. Çatışmanın bu yeni mimarisinde İran, kulağa paradoksal gelse de, manevra alanı kazandı.
Hürmüz Boğazı: dünya ekonomisinin küçük boğazı Tahran’ın büyük sopasına dönüştü
Washington onlarca yıl boyunca Hürmüz Boğazı’nı coğrafi bir veri olarak gördü: stratejik bakımdan önemli, fakat nihayetinde küresel enerji sisteminin kontrol edilebilir bir bölümü. Tahran ise onu farklı gördü: havacılıkta, donanmada, teknolojide ve finansta Amerika Birleşik Devletleri’nden daha zayıf olabilecek, fakat küresel ekonominin sinir sistemine darbe indirme imkanına sahip bir devletin son kozu olarak. Tam da bu oldu. İran Hürmüz’ü yalnızca bir ihracat güzergahı değil, siyasi silah haline getirdiğinde savaş Orta Doğu savaşı olmaktan çıktı. Dünya savaşına dönüştü.
Basra Körfezi’nin petrol ve gaz akışlarının kritik bölümü Hürmüz’den geçiyor. Bu dar koridordaki herhangi bir aksama anında fiyatlara, tanker sigortalarına, lojistiğe, enflasyon beklentilerine ve Batılı hükümetlerin siyasi reytinglerine yansıyor. Son haberler İran’ın yalnızca boğazı tehdit etmekle kalmadığını, kontrol bölgesi kavramını da genişlettiğini gösteriyor. Tahran artık Hürmüz’ü klasik dar deniz koridoru olarak değil, çok daha geniş bir operasyonel yay olarak tarif ediyor.
İran hesabının yeni seviyesi burada yatıyor. Tahran, Amerika Birleşik Devletleri’ni Amerikan kurallarına göre yürütülen klasik savaşta yenemeyeceğini anlıyor. Fakat savaşı çok pahalı, çok sinir bozucu, siyasi bakımdan çok zehirli ve çok uzun hale getirebilir. İran’ın Amerikan gücünü yok etmesi gerekmiyor. Çatışmadaki Amerikan varlığının bedelini her gün artırması yeterli.
Bu yüzden Hürmüz bugün yalnızca coğrafya değildir. Psikolojik operasyondur. Piyasalara verilen mesajdır: huzur olmayacak. Bölgedeki Amerikan müttefiklerine verilen mesajdır: güvenliğiniz yalnızca Amerikan uçak gemilerine bağlı değildir. Avrupa’ya ve Asya’ya verilen mesajdır: Washington savaşı sürdürürse bunun bedelini yalnızca Beyaz Saray değil, bütün dünya öder. Amerikan seçmenine verilen mesajdır: benzin, gıda, lojistik, hava taşımacılığı ve enflasyon soyut dış politika ile değil, Washington’da alınan kararlarla bağlantılıdır.
Tam da bu nedenle petrol fiyatlarındaki son dalgalanmalar askeri raporlar kadar önemlidir. Petrol göstergeleri ateşkes konusundaki belirsizlik, yeni kesinti tehdidi ve uzun süreli istikrarsızlık korkusu nedeniyle güçlü baskı altında kalıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde enerji faktörü şimdiden iç ekonomiyi vuruyor: nisan ayındaki enflasyon sıçraması, savaş ve Hürmüz çevresindeki kriz zemininde benzin fiyatlarındaki artışla bağlantılıydı.
Stratejik asimetri tam da budur. Amerika Birleşik Devletleri İran’a yüzlerce saldırı düzenleyebilir. Fakat İran Amerikan tüketicisinin cebine, Merkez Bankası’nın sinirlerine, başkan Trump’ın reytinglerine ve dünya ticaretinin istikrarına darbe indirebilir.
Kaybedecek şeyi kalmayan rejim, anlaşmak isteyen rejimden daha tehlikeli hale gelir
Batı’nın İran politikasında onlarca yıl boyunca şu varsayım belirleyici oldu: baskı er ya da geç rasyonel bir uzlaşmaya yol açar. Yaptırımlar, diplomatik tecrit, askeri tehditler, siber saldırılar, Tahran’ın müttefiklerine darbeler, iç hoşnutsuzluk, yaşam düzeyinin düşmesi - Washington’daki hesaplara göre bütün bunlar İran sistemi içinde bir anlaşma talebi oluşturmalıydı. Bir dönem bu mantığın zemini gerçekten vardı. İran’da Batı ile konuşmaya hazır güçler bulunuyordu. Bunlar Batılı anlamda liberal demokratlar değildi. Fakat tecritin bedelini anlıyor, yaptırımların kaldırılmasını istiyor, rejimi ebedi çatışma olmadan ayakta tutacak formül arıyorlardı.
Sorun şu ki bu güçler yıllar boyunca kaybetti. Her müzakere başarısızlığı, her yeni yaptırım dalgası, İran’ın tavizinden sonra atılan her Amerikan geri adımı sert çizginin argümanını güçlendirdi: Washington’a güvenilmez. İranlı muhafazakarlar ve güvenlik çevreleri açısından nükleer mesele hiçbir zaman baskının gerçek nedeni olmadı. Yalnızca uygun bir bahaneydi. Onların inancına göre asıl hedef İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmak, tecrit etmek ve mümkünse dağıtmaktı.
Bu yüzden Muhsin Rızai figürü bu kadar önemlidir. O yalnızca sertliği simgelemiyor. Rejimin ihtiyatlı uzlaşma arayışından Amerika Birleşik Devletleri ile uzlaşmanın imkansız olduğu kanaatine doğru evrimini simgeliyor. Bir zamanlar “başka bir yaklaşımdan” ve Amerika ile ilişkilerde temel değişimden söz edebilen bir kişi bugün “stratejik sabırdan” vazgeçme çağrısının sesi haline geliyorsa bu yalnızca kişisel dönüşüm değildir. Bütün sistemin teşhisidir.
Irak savaşı, yaptırımlar, komutan suikastları, iç protestolar, uluslararası tecrit ve şimdi Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’le doğrudan çatışma tecrübesinden geçen İran elitleri kısa vadeli diplomasi kategorileriyle düşünmüyor. Devrimci devletin hayatta kalması kategorileriyle düşünüyor. Onlar için yenilgi gayrisafi yurt içi hasılanın düşmesi değildir. Yenilgi iktidarın kaybıdır. Eğer bahis buysa, yıkıma katlanma iradesi Washington’un hesapladığından çok daha yüksek olur.
Bombalar İran sistemini neden kırmıyor, aksine çimentoluyor
Amerikan stratejik kültürü askeri gücün rakibin siyasi davranışını değiştirme kapasitesini çoğu zaman abartır. Bu yeni bir hata değildir. Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Suriye’de görüldü. Amerikan askeri makinesi altyapıyı yıkmayı, tesisleri imha etmeyi, hava savunmasını bastırmayı, komutanları tasfiye etmeyi, ekonomik düğümleri çökertmeyi bilir. Fakat yıkım her zaman siyasi sonuç anlamına gelmez. Özellikle de rakip, yıkımı kendi direniş ideolojisine önceden yerleştirmişse.
İran rejimi onlarca yıldır kendi toplumuna Amerika’nın anlaşma değil, boyun eğdirme istediğini anlattı. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer programı sınırlamayı değil, egemenliği yok etmeyi hedeflediğini söyledi. Yaptırımların diplomasi aracı değil, savaş biçimi olduğunu savundu. Batı’nın insan haklarını, nükleer denetimi ve bölgesel güvenliği aynı baskı politikasının farklı dilleri olarak kullandığını ileri sürdü. Bu dünya görüşüyle istenildiği kadar tartışılabilir. Fakat İran’a doğrudan saldırılardan sonra bu görüş, İran siyasi sisteminin önemli bir bölümü için propaganda formülü olmaktan çıkıp doğrulanmış deneyime dönüştü.
Washington tam da burada ters tepki etkisiyle karşılaştı. Korkutmak için tasarlanan saldırılar, her zaman “biz uyarmıştık” diyenleri güçlendirebilir. Üst düzey figürlerin ölümü, tesislerin yıkılması, altyapıya ve sivil bölgelere yönelik saldırılar ülke içinde dış saldırı olarak algılandığında rejimi hemen çözmek yerine ona geçici seferberlik kaynağı sağlayabilir. Muhalif eğilimli toplumun bir bölümü bile, dış saldırıyı yalnızca yönetici sınıfa darbe olarak değil, ülkenin aşağılanması olarak görürse, iç mücadeleden geçici olarak uzaklaşabilir.
Bu, İran rejiminin popüler hale geldiği anlamına gelmez. Savaşın öncelikler ölçeğini değiştirdiği anlamına gelir. Barış zamanında bir vatandaş yolsuzluktan, baskılardan ve ekonomik felaketten nefret edebilir. Dış saldırılar ortamında aynı vatandaş rejimden nefret etmeye devam ederken yabancı gücün zaferini istemeyebilir. Washington bu ikiliği çok sık anlamıyor. Basit bir tablo arıyor: halk rejime karşı, Amerika diktatörlüğe karşı, dış saldırı iç özgürleşmenin katalizörü. Fakat Orta Doğu tarihi defalarca gösterdi ki dış baskı çoğu zaman otoriter sistemlere kendilerini ulusal onurun son kalesi olarak sunma imkanı verir.
Bu yüzden İran’ın “bombalanarak teslimiyete zorlanabileceği” tezi tehlikeli bir yanılsama gibi görünüyor. Tesisler bombalanabilir. Ağır zarar verilebilir. Program yavaşlatılabilir. İran politikasının bedeli artırılabilir. Fakat devrimden doğmuş, savaşla sertleşmiş ve kuşatılmış kale kültürüyle yetişmiş bir rejimin teslimiyeti yalnızca askeri güç gerektirmez. Siyasi strateji gerektirir. Washington’da bugün görülemeyen şey de tam olarak budur.
Hamaney’in ölümü rejimin sonu olmadı. Ilımlılığın sonu olmuş olabilir
Dış gözlemcilerin en riskli hatalarından biri, dini liderin ortadan kalkmasının ya da kilit figürlerin ölümünün otomatik olarak iç bölünmeye yol açacağını sanmaktır. Teoride bu mümkündür. Gerçekte ise devrimci ve güvenlikçi sistemler böyle bir kayba çoğu zaman liberalleşmeyle değil, sıkışmayla cevap verir. İktidar silahı, istihbaratı, ideolojik aygıtı ve sadakat ağını kontrol edenlerin elinde yoğunlaşır. İran örneğinde bu her şeyden önce Devrim Muhafızları çevreleri demektir.
Kaynak metinde anlatıldığı şekilde Hamaney’in ölümünden sonra Washington’un Tahran içinde bölünme beklentileri gerçekleşmedi. Aksine hayatta kalan liderlik daha homojen, daha güvenlikçi, İran-Irak savaşı tecrübesiyle daha bağlantılı ve diplomatik deneylere daha az yatkın görünüyor. Bu anlamda eski dini liderden yeni iktidar mimarisine geçiş sistemi mutlaka zayıflatmaz. Onu iç çoğulculuğun son kalıntılarından arındırabilir.
Böyle bir rejim daha az esnek hale gelir, fakat baskıya karşı daha az geçirgen olur. Daha kötü pazarlık eder, fakat daha iyi seferber olur. Kendi toplumuna uzlaşmayı daha zor satar, fakat savaşı daha kolay açıklar. Stratejik normalleşme kapasitesi azalır, fakat “ya direniriz ya da yok ediliriz” mantığına daha yatkın hale gelir. Diplomasi için bu kabus senaryosudur. Çünkü müzakere yalnızca baskı değil, tavizi ihanet değil zafer olarak kabul edebilecek bir muhatap da gerektirir.
Eğer Tahran’da uzlaşmayı elitlere inandırıcı biçimde satabilecek güçlü bir grup kalmadıysa, avantajlı bir anlaşma bile siyasi açıdan tehlikeli hale gelir. Taleplerin bir bölümünden vazgeçmek Amerika karşısında zayıflık olarak sunulabilir. Nükleer programın sınırlandırılması egemenlikten vazgeçiş diye gösterilebilir. Hürmüz’ün Amerika Birleşik Devletleri’nden büyük tavizler alınmadan açılması ana kaldıraçtan vazgeçmek diye anlatılabilir. Böyle bir atmosferde maksimalizm yalnızca söylem olmaktan çıkar. Rejim içi hayatta kalma mekanizmasına dönüşür.
İki bin on beş nükleer anlaşması: Washington’un karşısına geri dönen hayalet
Bugünkü dramın tamamı iki bin on beş anlaşmasının akıbetinden ayrı düşünülemez. O dönemde İran ciddi sınırlamaları kabul etti: zenginleştirmenin azaltılması, santrifüjlerin önemli bölümünün sökülmesi, uranyum stoklarının dışarı çıkarılması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimlerinin güçlendirilmesi. Anlaşmayı destekleyenler için bu, İran nükleer programını kontrol altına alma yoluydu. Karşı çıkanlar için ise İran’ın nükleer potansiyel altyapısını ortadan kaldırmayan tehlikeli bir ertelemeydi. Fakat anlaşmaya bakış ne olursa olsun, bir gerçek merkezde kalıyor: Amerika Birleşik Devletleri’nin anlaşmadan çekilmesi, Amerikan taahhütlerinin sürdürülebilirliğine olan inancı yıktı.
Tahran açısından ders basitti: İran belge imzalasa, sınırlamaları kabul etse, denetçilere kapı açsa bile bir sonraki Amerikan yönetimi her şeyi iptal edebilir. Demek ki sorun yalnızca anlaşma şartlarında değildir. Sorun Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi devamlılık garantisi verme kapasitesindedir. On yıllar üzerinden düşünen bir rejim için bu kritik önemdedir. Seçimden sonra kaybolabilecek bir vaat karşılığında stratejik varlıklar neden teslim edilsin?
Bugün başkan Trump fiilen kendi ilk döneminin sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı. İran’dan, bir zamanlar kendisinin yıktığı anlaşmadan daha sert bir anlaşma almak istiyor. Fakat Tahran neden yeni anlaşmanın eskisinden daha güvenilir olacağına inansın? Nükleer imkanların bir bölümünden vazgeçmenin yeni bir baskı aşamasına giriş olmayacağına neden inansın? Tavizlerden sonra bir sonraki talep listesinin gelmeyeceğine neden inansın: füzeler, bölgesel müttefikler, iç düzen, ideoloji, güvenlik yapıları?
Washington’un stratejik sorunu tam da buradadır. İran’ın rasyonel müzakere tarafı gibi davranmasını istiyor, fakat yıllar boyunca İran’daki sert çevrelere rasyonel tavizin güvenlik getirmediğini kanıtladı. Bu İran politikasını haklı çıkarmaz. Fakat bugün Tahran’ın neden sertliği tercih ettiğini açıklar.
Amerika Birleşik Devletleri’nin ana hatası: baskıyı strateji sanmak
Yaptırımlar araçtır. Hava saldırıları araçtır. Deniz ablukası araçtır. Diplomatik tehditler araçtır. Fakat araçlar toplamı tek başına strateji değildir. Strateji şu soruya cevap verir: hangi siyasi sonucu hedefliyoruz ve onu hangi yolla kalıcı hale getirmeye hazırız? İran konusunda Washington yıllardır bu soruya net cevap veremedi.
Amerika Birleşik Devletleri İran’ın nükleer silaha sahip olmasını istemiyor. Fakat programı sınırlamak mı istiyor, rejimi yıkmak mı? İslam Cumhuriyeti ile anlaşmak mı istiyor, onun teslimiyetini mi? Denetimleri geri getirmek mi istiyor, bütün nükleer döngüyü sonsuza dek sökmek mi? Bölgesel anlaşma mı istiyor, iktidar değişimi mi? Hürmüz’ü açmak mı istiyor, Orta Doğu’daki bütün güç dengesini yeniden çizmek mi?
Bu hedefler birbirine karıştıkça müzakereler güvensizliğe mahkumdur. İran teklif değil, ertelenmiş hüküm duyuyor. Amerika Birleşik Devletleri ise İran cevabında pazarlık değil, şantaj görüyor. Her iki taraf da birbirinin en kötü niyetlerini okuyor ve her yeni tırmanma onların şüphelerini doğruluyor.
Başkan Trump bu tuzak karşısında özellikle kırılgandır, çünkü onun siyaset tarzı azami baskı, sert ifadeler, kişisel güç gösterisi ve hızlı anlaşma beklentisi üzerine kuruludur. Fakat İran ne bir emlak projesidir ne de ticari ihtilaf. Çok katmanlı tarihsel hafızası, dış müdahale travması, devrimci ideolojisi, askeri aygıtı ve bölgesel nüfuz ağı olan bir devlettir. Tek tehditle ve tek televizyonluk siyasi jestle ezilip geçilemez.
Dahası Trump “koşulsuz teslimiyetten” söz edip ardından müzakere teklif ettiğinde, anlaşma alanını bizzat kendisi tahrip ediyor. Çünkü İran liderliği açısından mesele tavizin bedeli olmaktan çıkar, yüzü kurtarma meselesine dönüşür. Rejim yaptırımlara dayanabilir. Saldırılara dayanabilir. Fakat Amerika Birleşik Devletleri karşısında açık aşağılanma onun için ekonomik zarardan daha tehlikelidir. Tam da bu nedenle Washington’un maksimalist söylemi çoğu zaman teslimiyeti yaklaştırmaz, imkansız hale getirir.
İsrail faktörü: taktik başarı stratejik zafer demek değildir
İsrail’in İran’a ilişkin hesabı anlaşılırdır: Tahran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek, askeri altyapıyı tahrip etmek, bölgesel nüfuz ağlarını zayıflatmak, İsrail’e yönelik tehdidin bedelinin kabul edilemez olacağını göstermek. Askeri mantık açısından bakıldığında İsrail’in birçok adımı sonuç alıcı görünebilir. Fakat stratejik soru daha karmaşıktır: saldırıdan sonraki gün ne olur?
Eğer bir saldırı bir tesisi yıkıyor, fakat İran’ın eşik nükleer devlet olma kararını güçlendiriyorsa, geçici bir erteleme sağlar, fakat nihai çözüm üretmez. Eğer bir saldırı belirli bir komutanı zayıflatıyor, fakat Devrim Muhafızları’nı kurum olarak güçlendiriyorsa, etki çift yönlü olur. Eğer savaş Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in tırmanma mantığına bağımlılığını artırıyorsa, Washington manevra özgürlüğünü kaybeder. Eğer Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel ortakları yalnızca İran’dan değil, Amerikan-İsrail adımlarının öngörülemezliğinden de korkmaya başlıyorsa, bütün ittifak sistemi sinirli hale gelir.
İran ise İsrail faktörünü ideolojik bir güçlendirici olarak kullanıyor. Tahran için İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile savaş iki ayrı çizgi değil, tek bir direniş anlatısıdır. Bu, rejimin iç baskıyı, dış seferberliği, dini söylemi ve ulusal egemenliği tek bir siyasi paket içinde birleştirmesine imkan verir. Savaş cephesi ne kadar genişlerse, Tahran’ın meselenin nükleer anlaşma değil, devletin varlığı olduğunu iddia etmesi o kadar kolaylaşır.
Uzayan savaşın tehlikesi tam da budur: bütün tarafları radikalleştirir. İsrail, İran’ın vermeye hazır olmadığı garantiler ister. İran, Amerika Birleşik Devletleri’nin kabul etmeye hazır olmadığı tanınma ve tazminatlar ister. Amerika Birleşik Devletleri, Tahran’ın teslimiyet olarak gördüğü sınırlamalar ister. Finali yaklaştırması gereken her adım, devam gerekçesine dönüşür.
Çin gölgesi: Washington artık bütün satranç tahtasını neden kontrol edemiyor
Bugünkü krizi önceki Amerikan-İran raundlarından ayıran bir diğer unsur Çin’in rolüdür. Pekin için İran çevresindeki çatışma yalnızca bir Orta Doğu meselesi değildir. Bu enerji, ticaret, küresel enflasyon, deniz yollarının güvenliği, Amerika Birleşik Devletleri ile rekabet ve Washington’un artık krizleri tek başına yönetemediğini gösterme imkanıdır. Son günlerde gelen bilgilere göre başkan Trump’ın Çin ziyareti İran krizi gölgesinde gerçekleşiyor; piyasalar Washington ile Pekin arasındaki diplomatik sinyalleri bile muhtemel gerilimi azaltma ihtimali üzerinden değerlendiriyor.
İran bunu anlıyor. Çatışma küresel ekonomiyi ne kadar fazla etkilerse, o kadar çok devlet Amerikan zaferini değil, türbülansın sona ermesini ister. Bu da Tahran’a diplomatik alan açar. İran yaptırımlar altında, izole edilmiş, ekonomik olarak yıpranmış olabilir. Fakat eğer eylemleri dünya enerji fiyatlarını yükseltebiliyor ve deniz ticaretini bozabiliyorsa, hesaba katılması gereken bir aktör olarak kalır.
Bu anlamda İran’ın bahsi basittir: Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi sabrını aşındırmak ve dış aktörlerin yalnızca Tahran’a değil, Washington’a da baskı yapmaya başlayacağı anı beklemek. Avrupalılar enerji sonuçlarından korkacaktır. Çin ticaretin maliyetini hesaplayacaktır. Basra Körfezi ülkeleri bölgenin kalıcı risk alanına dönüşmesinden endişe edecektir. Amerikan tüketicileri benzin fiyatlarına bakacaktır. Finans piyasaları öngörülebilirlik isteyecektir. Kriz uzadıkça “İran nasıl cezalandırılır?” sorusu yerini giderek “zarar nasıl durdurulur?” sorusuna bırakacaktır.
Tahran neden Trump’ı bekleyerek aşabileceğini düşünüyor
İran sistemi sabretmeyi bilir. Bu bir övgü değil, siyasi gerçektir. Irak savaşı, uluslararası tecrit, yaptırımlar, kitlesel protestolar, üst düzey isimlere yönelik suikastlar, ekonomik çöküş, para biriminin değer kaybı, toplumsal yorgunluk yaşadı. Bu onun ebedi olduğu anlamına gelmez. Fakat hızlı çöküşüne bel bağlamanın son derece riskli olduğu anlamına gelir.
Başkan Trump siyasi zaman içinde hareket ediyor. Sonuçlara, reytinglere, güç etkisine, iç gündem üzerinde kontrole ihtiyacı var. İran rejimi ise kuşatma rejiminde hareket ediyor. Onun ufku farklıdır. Alternatifin siyasi ölüm olduğunu düşünüyorsa toplumun acı çekmesine izin verebilir. Yoksulluğu halka direniş diye pazarlayabilir. Protestoları düşmanın faaliyeti diye bastırabilir. Enflasyonu savaşla açıklayabilir. Yaptırımları kendi haklılığının kanıtına dönüştürebilir.
Ayrıca İran Trump’ın zayıf noktalarını görüyor. Amerikan başkanı için yüksek benzin fiyatı dış politika ayrıntısı değil, iç tehdit demektir. Enflasyon ekonomik terim değil, seçim tehlikesidir. Uzayan savaş yalnızca askeri operasyon değil, siyasi tuzaktır. Özellikle de hızlı zafer getirmiyorsa, net bir finali yoksa ve her gün Amerikan toplumuna dış maceranın bedelini hatırlatıyorsa.
Bu yüzden Tahran zamanın yalnızca kendi aleyhine işlemediğini düşünebilir. Evet, ekonomisi acı çekiyor. Evet, yaptırımlar yıkıcıdır. Evet, abluka ve saldırılar tehlikelidir. Fakat savaş aynı anda Amerikan tüketicisini, dünya piyasalarını, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerini ve Trump’ın siyasi itibarını vuruyorsa, sabır silaha dönüşür. Savaş orduların değil, sinir sistemlerinin yarışına çevrilir.
İran’ın aşırı özgüveni: felaketin ikinci kaynağı
Fakat İran’ı yalnızca soğukkanlı bir stratejist olarak göstermek hata olur. Tahran’ın da kendi tehlikeli yanılsaması var. İslam Cumhuriyeti’nin sert kanatları ellerindeki kartların gücünü abartabilir. Hürmüz güçlü bir kaldıraçtır, fakat küresel enerji üzerindeki aşırı baskı İran’a karşı yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’ni değil, bugün Amerikan tırmanmasını istemeyen aktörleri de çevirebilir. Çin, Hindistan, Avrupalılar, Basra Körfezi ülkeleri - hepsi güzergahların istikrarıyla ilgilidir. Tahran sınırı aşarsa, potansiyel arabulucuları öfkeli rakiplere dönüştürme riskiyle karşı karşıya kalır.
İç tehlike de var. Rejim muhalefeti bastırabilir, fakat toplumsal gerçekliği sonsuza kadar ortadan kaldıramaz. Hiper enflasyon, işsizlik, yaşam düzeyinin düşmesi, kıtlık, savaş yorgunluğu, baskılar, internet kısıtlamaları, insanların ölümü - bunların hiçbiri toplumdan kaybolmaz. Birikir. Dış savaş geçici olarak seferberlik yaratabilir, fakat sonsuz hale gelirse seferberlik tükenmeye dönüşür.
Sert çizgi çoğu zaman tam da kendi dayanıklılığını dokunulmazlık kanıtı saymaya başladığında yanılır. İran baskıya dayanabilir, fakat bu çatışmayı sonuçsuz biçimde sonsuza kadar genişletebileceği anlamına gelmez. Hürmüz üzerinden şantaj yapabilir, fakat küresel tepkiyi bütünüyle kontrol edemez. Trump’ı bekleyerek aşmayı umabilir, fakat bir sonraki tırmanmanın artık kimsenin durduramayacağı bir saldırıya yol açmayacağını garanti edemez.
Bu yüzden bugünkü durum çift taraflı aşırı özgüven nedeniyle tehlikelidir. Washington gücün İran’ı taviz vermeye zorlayacağına inanıyor. Tahran savaşın bedelinin Amerika Birleşik Devletleri’ni geri adım atmaya zorlayacağına inanıyor. İki taraf da kısmen haklı olabilir. Ve ikisi de ölümcül biçimde yanılabilir.
Müzakereler hala mümkün, fakat eski anlaşma artık geri gelmeyecek
Biçimsel olarak diplomatik yol kapanmış değildir. Dahası savaş çok pahalı hale geldiği için müzakereler geri dönebilir. Fakat bunlar artık eski atmosferde yapılacak müzakereler olmayacaktır. Saldırılardan, liderlerin ölümünden, tehditlerden, ablukadan, Hürmüz’den, petrol şokundan ve kamuoyu önündeki aşağılamalardan sonra iki taraf yalnızca anlaşma maddeleri üzerinde değil, zaferin sembolizmi üzerinde de pazarlık yapacaktır.
Amerika Birleşik Devletleri İran’ın sınırlandırıldığını, nükleer programın kontrol altına alındığını, deniz taşımacılığının yeniden sağlandığını ve Amerikan gücünün işe yaradığını göstermek zorunda kalacaktır. İran ise teslim olmadığını, teknolojik potansiyelini koruduğunu, yaptırımların bir bölümünün kaldırılmasını sağladığını, haklarının tanınmasını elde ettiğini ve Washington’u kendisiyle eşit düzeyde konuşmaya zorladığını göstermek zorunda kalacaktır. Bu iki siyasi ihtiyacı uzlaştırmak zordur, fakat imkansız değildir.
Ortaya çıkarsa muhtemel formül teslimiyetten çok sancılı bir takasa benzeyecektir: deniz taşımacılığının aşamalı olarak yeniden sağlanması, zenginleştirmenin sınırlandırılması, güçlendirilmiş denetimler, varlıkların kısmen çözülmesi, yaptırım hafifletmeleri, deniz güzergahlarının güvenliği için garantiler, bölgesel istişareler ve rejim değişikliği söyleminden kamuoyu önünde vazgeçilmesi. Fakat böyle bir formül Trump’tan siyasi olarak onun için zor olan şeyi ister: azami baskının azami zafer getirmediğini kabul etmek.
İran da taviz vermek zorunda kalacaktır. Fakat taviz ancak direnişin zaferi gibi paketlenirse mümkün olur, yenilgi gibi değil. Bu nedenle müzakere dili neredeyse müzakerelerin içeriği kadar önemli olacaktır. “Teslimiyet”, “söküm”, “cezalandırma”, “rejim değişikliği” gibi sözler diplomasiyi başlamadan öldürür. “Sınırlamalar”, “garantiler”, “aşamalılık”, “egemenlik”, “deniz taşımacılığının güvenliği” gibi sözler ise pazarlık alanı açar.
Şimdilik iki taraf da yeni savaşa götüren bir dille konuşuyor.
Uzun savaş neden artık hızlı zaferden daha muhtemel
Uzun savaş, mutlaka birileri onu istediği için muhtemel hale gelmiyor. Uzun savaş, bütün taraflar kendi maksimalist pozisyonlarına artık çok fazla yatırım yaptığı için muhtemel hale geliyor. Trump zayıf görünmeden kolayca geri adım atamaz. İran kırılmış görünmeden kolayca taviz veremez. İsrail, Tahran’a nükleer potansiyel bıraktığını düşündüğü kısmi bir anlaşmayı sakin biçimde kabul edemez. Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel müttefikleri İran’dan korkuyor, fakat Basra Körfezi’nin ekonomik öngörülebilirliğini yok edecek bir savaştan da korkuyor.
Böylece kimsenin tamamen kontrol edemediği bir çatışma doğuyor. Ateşkes barış değil, ara haline geliyor. Müzakereler karşılıklı suçlamalar sahnesine dönüşüyor. Piyasalar korkunun barometresi oluyor. Hürmüz baskı kaldıracı haline geliyor. Saldırılar itibarı koruma yöntemine dönüşüyor. Yaptırımlar stratejinin yerine geçiyor. Diplomasi ise artık öne geçmiş olayları yakalamaya çalışan bir çabaya dönüşüyor.
Böyle bir savaşta güzel çıkış yoktur. Yalnızca kötü seçenekler ve daha da kötü seçenekler vardır. Saldırıların sürmesi daha fazla tesisi yıkabilir, fakat Tahran’ın kararlılığını güçlendirebilir. Tam abluka ekonomiyi boğabilir, fakat enerji piyasalarını patlatabilir. Rejim değişikliği şahinler için cazip görünebilir, fakat sonrasında kimin ve neyin geleceğini kimse bilmiyor. Uzlaşma tırmanmayı durdurabilir, fakat Trump’ın karşıtları tarafından yenilgi olarak sunulacaktır. İran’ın koşulsuz teslimiyeti pek muhtemel görünmüyor, Amerika Birleşik Devletleri’nin koşulsuz geri çekilmesi ise siyasi bakımdan imkansızdır.
Tam da bu nedenle çatışma en tehlikeli aşamasına giriyor: zaferin açık bir kategori olmaktan çıktığı yıpratma savaşı aşamasına. Haritada daha güçlü olan değil, baskıya daha uzun dayanan kazanır. Daha çok uçağı olan değil, acıyı daha iyi taşıyan kazanır. Güçten daha yüksek sesle söz eden değil, krizi kaynağa dönüştürmeyi bilen kazanır.
Amerika yine karanlıkta yürüyor
Kaynak metnin en güçlü metaforu, Amerika’nın Orta Doğu’da yeniden karanlıkta yürüdüğü imgesidir. Bu son derece isabetli bir tanımdır. Washington güçlü, gürültülü ve pahalı hareket ediyor, fakat çıkışın nerede olduğunu her zaman net biçimde anlamıyor. Ne istemediğini biliyor: İran bombası, kapalı Hürmüz, müttefiklerin aşağılanması, Devrim Muhafızları’nın nüfuzunun artması. Fakat savaş bittikten sonra ne istediğini ve hangi siyasi düzeni tanımaya hazır olduğunu ikna edici biçimde formüle etmiş değil.
Eğer hedef nükleer programı sınırlandırmaksa anlaşma gerekir. Eğer hedef rejimi değiştirmekse devasa riskler ve öngörülemez sonuçlar taşıyan bambaşka bir strateji gerekir. Eğer hedef Hürmüz’ü açmaksa uluslararası koalisyon ve diplomatik mekanizma gerekir. Eğer hedef İran’ı cezalandırmaksa savaş sonsuza kadar sürebilir, fakat ceza çözüm demek değildir. Şimdi bütün bu hedefler birbirine karışmış durumda. Stratejik karanlık hissi de buradan doğuyor.
İran da karanlıkta yürüyor. Sertliği ona taktik kazançlar sağlayabilir, fakat felaket boyutunda bir çarpışmaya da götürebilir. Hürmüz kaldıraç sağlayabilir, fakat uluslararası tepkiyi tetikleyebilir. Nükleer eşik caydırıcılık sağlayabilir, fakat yeni saldırıyı kışkırtabilir. İç seferberlik rejimi güçlendirebilir, fakat yorgunluk patlamasına dönüşebilir. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını düşünen rejim, bazen hala elinde kalan şeyleri riske atmaya başlar.
Fakat şu anda tuzağın derinliğini hafife almış taraf olarak Amerika Birleşik Devletleri görünüyor. Çatışmayı İran’a baskı olarak başlattılar, fakat kendilerine yönelen bir baskı elde ettiler. Mutlak güç pozisyonundan konuşmak istediler, fakat petrol fiyatlarını, enflasyonu, Çin’i, müttefikleri, Hürmüz’ü ve kendi toplumlarının siyasi yorgunluğunu hesaba katmak zorunda kaldılar. Tahran’ı taviz ile yıkım arasında seçim yapmaya zorlamak istediler, fakat İran’ın üçüncü bir seçenek sunabildiğini gördüler: savaşı öyle uzatmak ki yıkım ortak soruna dönüşsün.
Finalsiz final: asıl soru neden artık zafer değil, bedeldir
İran’la uzun savaş, başlangıç ve bitiş tarihi belli klasik bir kampanyaya benzemeyecektir. Bu savaş aralardan, saldırılardan, tehditlerden, petrol sıçramalarından, gizli müzakerelerden, açık hakaretlerden, bölgesel saldırılardan, diplomatik arabuluculardan ve sürekli kopma riskinden oluşacaktır. Herkesi yıpratacaktır, fakat farklı biçimlerde. İran’ı ekonomik ve sosyal olarak. Amerika Birleşik Devletleri’ni siyasi ve stratejik olarak. Müttefikleri korkuyla. Piyasaları belirsizlikle. Dünyayı ise dar bir boğazın küresel ekonomiyi rehin tutabildiği duygusuyla.
Bu yüzden “Amerika Birleşik Devletleri neden İran’la uzun savaşa doğru ilerliyor?” sorusunun sert bir cevabı vardır. Çünkü Washington çatışmaya üzerinde uzlaşılmış nihai hedef olmadan girdi. Çünkü azami baskı uzlaşmaya duyulan güveni yok etti. Çünkü İran’daki sert güçler kendi haklılıklarının kanıtını elde etti. Çünkü Hürmüz bölgesel savaşı küresel ekonomik krize çevirdi. Çünkü başkan Trump, gerçekliğin verebileceğinden daha hızlı sonuç istiyor. Çünkü Tahran Amerikan siyasi sistemini bekleyerek aşabileceğini düşünüyor. Çünkü iki taraf da taviz diline kolayca geri dönmek için güç retoriğine fazla yatırım yaptı.
Bu, barışın imkansız olduğu anlamına gelmez. Fakat barışın artık daha pahalıya mal olacağı anlamına gelir. Amerika Birleşik Devletleri için teslimiyet yanılsamasından vazgeçmek demektir. İran için cezasız şantaj yanılsamasından vazgeçmek demektir. İsrail için askeri saldırının siyasi mimarinin yerine geçemeyeceğini kabul etmek demektir. Dünya toplumu için krizi izlemekle yetinmeyip onu sınırlayacak mekanizma kurma iradesi demektir.
Şimdilik ise mantık farklıdır. Amerika karanlıkta gürültü çıkarıyor. İran karanlıktan cevap veriyor. Hürmüz dünya ekonomisinin boğazını sıkıyor. Petrol siyasetin siniri haline geliyor. Tahran’ın gücünün sınırlarını göstermek için başlayan savaş, giderek Washington’un stratejisinin sınırlarını gösteriyor.