...

Başkan Trump ile Papa On dorduncu Leo arasındaki kavga ilk bakışta etkileyici bir siyasi atışma gibi görünüyor: sert bir başkan, yumuşak üsluplu bir papa, karşılıklı suçlamalar, Beyaz Sarayın öfkesi, Vatikanın temkinli açıklamaları. Fakat bu yalnızca dış yüzeydir. Aslında karşımızda iki farklı mizacın kişisel çatışması degil, büyük bir tarihsel kırılmanın belirtisi var: Amerikan güç siyaseti ile Vatikanın ahlaki evrenselcilik siyaseti arasında, Washingtonun imparatorluk içgüdüsü ile Katolik Kilisesinin pasifist, sömürgecilik karşıtı ve toplumsal bileşimi giderek daha fazla Güney merkezli hale gelen çizgisi arasında yaşanan bir kırılma.

Bu çelişki, metnin daha başında da ortaya konmuştu: Trump ile papanın tartışması, Katolik Kilisesi ile Küresel Batı olarak adlandırılan yapı arasındaki eski karşıtlığın yankısına dönüştü.

Papa başkana karşı: bu neden artık kilise haberi degil, büyük jeopolitiktir

Papa On dorduncu Leo yalnızca dini bir lider degil. O, yaklaşık bir milyar dört yüz milyon inananı bulunan Katolik Kilisesinin başıdır. Vatikanın egemenidir. Tank tümenleri olmayan, fakat büyük güçlerde çoğu zaman eksik kalan şeye sahip en eski diplomatik aygıtın yöneticisidir: dünya çapında cemaatler, piskoposluklar, misyonlar, okullar, üniversiteler, hastaneler, hayır kurumları ve ahlaki etki kanallarından oluşan küresel bir ağ. Reuters ajansı açıkça hatırlatıyor: sekiz Mayıs iki bin yirmi beşte Papa On dorduncu Leo adıyla seçilen Robert Prevost, bir milyar dört yüz milyonluk Kilisenin başına geçti ve ABD kökenli ilk papa oldu.

İşte tam da bu kişi, ABD Başkanı Trump ile açık bir çatışmanın merkezine yerleşti. Herhangi bir rastgele siyasetçiyle, ikinci dereceden bir senatörle ya da televizyon vaiziyle degil, dünyanın en güçlü askeri devletinin başkanıyla karşı karşıya geldi. Sebep ise İran savaşı, şiddete yaklaşım, Amerikan iktidarının dini retoriği ve en temel soru idi: bir devlet, füzelerini Tanrının adıyla örtebilir mi?

On dorduncu Leo bu soruya Vatikan diplomasisi açısından neredeyse azami sertlikte bir yanıt verdi. On bir Nisan iki bin yirmi altıda barış için düzenlenen dua nöbetinde devlet liderlerine seslenerek şunu söyledi: Durun. Barış zamanı geldi. Liderleri, yeniden silahlanmanın planlandığı ve ölümcül kararların alındığı masaya degil, diyalog masasına oturmaya çağırdı. Bu rastgele söylenmiş bir cümle degildi. Bu, çobanlık hitabının diliyle dile getirilmiş siyasi bir bildiriydi.

Vatikan, isim vermeden herkesin muhatabı anlamasını sağlayacak şekilde konuşmayı bilir. On dorduncu Leo, Washingtonda duyulmak için Trump adını telaffuz etmek zorunda degildi. Savaşın teolojik bir gösteriye dönüştürülmesini reddettiğinin anlaşılması için Pete Hegsethin adını anmasına gerek yoktu. Amerikan hava üslerini ve İsrail saldırılarını tek tek saymasına da gerek yoktu. Mesaj açıktı: Kutsal Makam artık Batının güç siyasetinin süs amaçlı Hristiyan vitrini olmak istemiyordu.

Trump papaya saldırdı ve kendi eliyle Katolik mayına bastı

ABD Başkanı Trumpın tepkisi biçim olarak beklenen, sonuçları bakımından ise riskli bir tepkiydi. Ahlaki uyarıyı kaldıramadı. Papanın sözlerini teolojik bir ikaz olarak degil, kişisel saldırı olarak algıladı. Sonuçta Amerikan siyasetinde neredeyse inanılmaz bir tablo ortaya çıktı: ABD Başkanı, tarihteki ilk Amerikan papaya alenen saldırdı.

Basında yer alan haberlere göre Trump, On dorduncu Leoyu suçla mücadelede zayıf ve dış politika açısından berbat olarak nitelendirdi. Ayrıca ABD Başkanını eleştiren bir papa istemediğini söyledi. Bu artık sadece kabalık degildir. Bu siyasi bir kendini ifşa halidir. Çünkü bu sözde yalnızca Trumpın öfkesi degil, aynı zamanda imparatorluk talebi de duyulmaktadır: iktidar savaş yürütüyorsa kilise susmalıdır.

Fakat ABD Başkanı Trump tam da burada tuzağa düştü. ABDdeki Katolikler marjinal bir grup degildir. Pew Araştırma Merkezinin verilerine göre yetişkin Amerikalıların yüzde yirmisi kendisini Katolik olarak tanımlıyor. Bu da yaklaşık elli üç milyon yetişkin vatandaş demektir. Katolikler ülkenin en büyük dini gruplarından biridir. Üstelik bu kitlenin seçim sosyolojisi de değişmektedir: Amerikan Katoliklerinin yüzde elli dördü beyaz, yüzde otuz altısı Latin Amerika kökenlidir. Yüzde yirmi dokuzu haftada bir ya da daha sık ayine katılır. Cumhuriyetçi Katolikler arasında dini kimlik çoğu zaman ahlak, aile, kürtaj, göç ve ulusal sadakat meseleleriyle bağlantılıdır.

İki bin yirmi dört seçimlerinde Katolik oyları Trumpın zaferinin önemli parçalarından biri oldu. Associated Press seçmen analizine göre Katolik seçmenlerin yüzde elli dördü Trumpı, yüzde kırk dördü ise Kamala Harrisi destekledi. Beyaz Katolikler arasında yaklaşık her on kişiden altısı Trumpa oy verirken, Latin Amerika kökenli Katoliklerin çoğunluğu Harrisi destekledi. Bu, Katolik seçmenin yekpare olmadığını, ancak siyasi bedel ödemeden aşağılanamayacak kadar büyük olduğunu gösteriyor.

Bu yüzden Trumpın papayla çatışması Cumhuriyetçi Parti için tehlikelidir. Bu çatışma zaten Trumpı sevmeyen liberal üniversite çevrelerini hedef almıyor. Cumhuriyetçilerin kendilerini güvende hissetmeye alıştığı katmanları vuruyor: Orta Batının beyaz Katolikleri, muhafazakar aileler, kilise cemaatleri, kiliseyi soyut bir kavram olarak görmeyen insanlar. Şikagolu papa onlara savaşın kutsal olamayacağını söylüyor, ABD Başkanı ise ona kabalıkla karşılık veriyorsa, bu artık dış politika tartışması degil, vicdan meselesi haline gelir.

İlk Amerikan papa, Beyaz Sarayın Amerikan papası çıkmadı

Washingtonun en büyük hatası, On dorduncu Leonun Amerikan kökenli olmasının onu otomatik olarak Amerikan iktidarının ruhani müttefiki yapacağını sanmasıdır. Robert Francis Prevost Şikagoda doğdu, fakat biyografisi Amerikan pasaportundan ibaret degildir. O bir Augustinusçu, kilise hukukçusu, misyoner ve on yıllar boyunca Peruda hizmet etmiş bir insandır. Vatikan biyografisi, geleceğin On dorduncu Leosunun ilk Augustinusçu papa, Franciscustan sonra Amerika kıtasından gelen ikinci papa olduğunu ve uzun yıllar Peruda misyoner olarak çalıştığını vurgular.

Bu son derece önemlidir. On dorduncu Leo doğum itibarıyla Amerikalıdır, fakat siyasi içgüdü bakımından Amerikan merkezci degildir. Onun kilise deneyimi yalnızca Şikago tarafından degil, Latin Amerika, yoksul cemaatler, sosyal pastoral çalışma ve ABDnin çoğu zaman tepede duran şehir olarak degil, müdahale eden, baskı kuran, dayatan ve cezalandıran bir güç olarak algılandığı dünya tarafından şekillenmiştir.

Küresel Güneydeki Katolik ruhban sınıfının önemli bir bölümü için Washington özgürlüğün başkenti degil, askeri asimetrinin başkentidir. Demokrasinin sembolü degil, yaptırımların, müdahalelerin, çifte standartların ve stratejik kibrin merkezidir. Bu tablonun her zaman adil olduğu anlamına gelmez. Fakat böyle bir algı vardır. Üstelik bu algı uzun süredir kilise ortamına nüfuz etmiştir: Latin Amerika, Afrika, Asya, üniversiteler, misyonlar, sosyal teoloji, kurtuluş teolojisi ve sömürgecilik hafızası üzerinden.

Katolik Kilisesi artık sömürgeci çevreleri olan Avrupa merkezli bir kilise degildir. Uzun zamandır Küresel Güneyin kilisesine dönüşmüştür. Vatikanın iki bin yirmi üç yılına ilişkin istatistikleri şunu gösteriyor: dünyadaki Katoliklerin sayısı yaklaşık bir milyar üç yüz doksan milyondan bir milyar dört yüz altı milyona çıktı. Amerika kıtası dünyadaki tüm Katoliklerin yüzde kırk yedi virgül sekizini, Afrika yüzde yirmisini, Avrupa yüzde yirmi virgül dördünü, Asya ise yaklaşık yüzde on birini oluşturuyor. Afrika özellikle hızlı büyüyor: kıtadaki Katoliklerin sayısı iki bin yirmi ikide iki yüz yetmiş iki milyondan iki bin yirmi üçte iki yüz seksen bir milyona yükseldi.

Bu çok basit bir anlama gelir: papa savaş, yoksulluk, göç, şiddet ve eşitsizlik hakkında konuştuğunda yalnızca Paris, Roma, Washington ve Berlin ile konuşmaz. Kinşasa, Lima, Manila, Lagos, Bogota, San Salvador ve Nairobi ile de konuşur. Ve bu dünya Amerikan füzelerinde, Amerikan stratejik seçkinlerinin duyduğundan bambaşka bir şey duyar.

Küresel Güneyin kilisesi: Roma neden Washingtona giderek daha fazla sorun olarak bakıyor

Yirminci yüzyılda Batılı liberal düzen, Hristiyanlığı kendi medeniyet ambalajının bir parçası saymaya alışmıştı. Fakat yirmi birinci yüzyılda tablo değişti. Avrupa hızla sekülerleşiyor. ABD dini, seçim silahı düzeyinde siyasallaştırıyor. Katolik Kilisesi ise Batılı modernliğin çoğu zaman yabancı, saldırgan ya da ikiyüzlü görüldüğü coğrafyalarda büyüyor.

İşte yeni Vatikan paradoksu tam da burada ortaya çıkıyor. Bir yandan Vatikan Batı tarihinin, Latin medeniyetinin, Avrupa diplomasisinin bir parçasıdır. Öte yandan çağdaş Katolik Kilisesi demografik olarak giderek daha fazla, Batının yüzyıllar boyunca ders verdiği, fethettiği, vaftiz ettiği, sömürdüğü, disipline ettiği ve azarladığı toplumlara aittir.

Bu nedenle Küresel Güneydeki birçok Katolik için Vatikan pasifizmi zayıflık degil, bir direniş biçimidir. Bu, uçak gemileri olmayanların dilidir. Pentagonla rekabet edemeyen, fakat ahlaki soruyu ortaya koyabilenlerin diplomasisidir: size başka halkların kaderini bombardımanlarla belirleme hakkını kim verdi?

Ne var ki sorun şu: bu sorunun cevabı her zaman tertemiz degildir. Çünkü ABDnin karşısında çoğu zaman masum kurbanlar degil, otoriter rejimler, terör ağları, fanatik ideolojiler ve vekil yapılanmalar vardır. İran bu ikilemin en çarpıcı örneğidir.

Pasifizm mi, diktatörlere hediye mi: Vatikana yöneltilmesi gereken ana soru

Papa On dorduncu Leonun Amerikan militarizmine yönelik eleştirisi ahlaki bir ağırlığa sahiptir. Fakat aynı anda ağır bir siyasi soru da doğurur: Vatikan pasifizmi, nesnel olarak otoriter rejimlere destek veren bir çizgiye mi dönüşüyor?

ABD ve İsrail İrana saldırılar düzenlediğinde, biçimsel olarak uluslararası hukuk sorunu ortaya çıkar. Birleşmiş Milletler Şartı, kolektif güvenlik sistemi ve meşru müdafaa hakkının öngördüğü durumlar dışında, bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç tehdidini ve güç kullanımını yasaklar.

Fakat yirmi birinci yüzyılda uluslararası hukuk yeni tip savaşla karşı karşıyadır. Saldırganlık artık her zaman sınırı geçen tank kolonu gibi görünmez. Silahlı grupların finanse edilmesi, füze sevkiyatı, vekil ordular kurulması, siber saldırılar, terör, deniz ablukası, insansız hava aracı saldırıları, komşu bir ülkenin siyasi sisteminin paramiliter bir örgüt üzerinden ele geçirilmesi şeklinde de görünebilir.

İran onlarca yıl boyunca tam da böyle bir model inşa etti. Harvard Üniversitesine bağlı Belfer Merkezinin iki bin yirmi altı tarihli analizinde, Tahranın on yıllar boyunca Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve Gazze’de silahlı devlet dışı aktörleri destekleyerek devrim ihracı stratejisini ilerlettiği, bu ağı da nüfuz yansıtmak ve doğrudan çatışma riskini azaltmak için kullandığı belirtiliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığının iki bin yirmi üç yılı terörizm raporunda İran, terörizmin önde gelen devlet sponsoru olarak adlandırılmış, Hizbullah, Hamas, Yemen’deki Husiler ve Irak ile Suriye’deki İran yanlısı gruplara verilen desteğe dikkat çekilmiştir. Elbette Amerikan kaynağı, İranla çatışmada tarafsız bir hakem degildir. Fakat İranın vekil ağının ölçeği uzun zamandır çok sayıda bağımsız araştırma ve bölgesel pratik tarafından da doğrulanmaktadır.

İşte ahlaki tuzak tam burada doğar. Papa, otoriter bir rejimin askeri baskı altına girdiği bir anda barış çağrısı yaptığında, bu sözler barışın savunusu gibi duyulabilir. Fakat o rejimin kurbanları için bambaşka bir anlam taşıyabilir: hesap gününün ertelenmesi. İranlı kadınlar, siyasi mahkumlar, dini azınlıklar, gazeteciler, protestocular, sokaklarda öldürülen ve dövülen insanlar açısından, rejimin doğası konuşulmadan yapılan her barış konuşması adalet hakkında degil, şiddet aygıtının korunması hakkında bir konuşmaya dönüşme riski taşır.

Özgürlük Evi kuruluşu İranı özgür olmayan bir sistem olarak nitelendiriyor. Bu sistemde düzenli seçimler, Koruyucular Konseyinin rolü nedeniyle demokratik standartlara uymuyor; en yüksek iktidar ise rehberin ve onun denetimindeki seçilmemiş kurumların elinde bulunuyor. Özgürlük Evinin iki bin yirmi altı profiline göre İran yüz üzerinden on puan alıyor ve özgür olmayan ülke statüsünde yer alıyor.

Eğer Vatikan “savaşı durdurun” diyorsa, aynı anda şunu da söylemelidir: hapishaneleri, işkenceyi, idamları, kadınlara yönelik şiddeti, vekil grupların terörünü ve dini diktatörlüğü de durdurun. Aksi halde pasifizm, onlarca yıldır savaşı başkalarının elleriyle yürütenler için fazlasıyla kullanışlı hale gelir.

İran ikilemi: biçimsel hukuk gerçek saldırganlıkla karşılaştığında

İran meselesi konforlu şemaları paramparça ediyor. Evet, egemen bir devlete yönelik askeri saldırı hukuki gerekçe gerektirir. Evet, güç siyasetin ilk aracı olamaz. Evet, savaş neredeyse her zaman öngörülemeyen sonuçlar doğurur. Fakat şu da doğrudur: İsrailin, Suudi Arabistanın, Körfez ülkelerinin, Irakın, Suriyenin ve Lübnanın çevresinde onlarca yıl boyunca silahlı ağlar kuran bir rejim, bir anda egemenlik normunun arkasına kilise perdesi gibi saklanamaz.

Egemenlik, şiddet ihracı için af belgesi degildir. Uluslararası hukuk, devlet dışı aktörleri kendi ordusunun uzantısı gibi kullananlar için kurşungeçirmez yelek haline getirilmemelidir.

Tam da bu nedenle İranla savaş tartışması “Amerika hukuku ihlal ediyor” sloganına da, bunun tersi olan “İran bombalanmalı” sloganına da indirgenemez. İki slogan da ilkeldir. Gerçeklik daha karmaşıktır. Bu gerçeklikte Amerikan güç keyfiliği de vardır, İranın vekil saldırganlığı da; bölgesel savaş tehlikesi de vardır, komşu ülkeleri kendi ileri mevzilerine çeviren bir rejimin ayakta kalması tehlikesi de.

Vatikan, savaşın insani bedelini hatırlattığı yerde güçlüdür. Örgütlü kötülük karşısında eylemsizliğin siyasi bedelini küçümsediği yerde ise zayıftır.

Lübnan korkunç bir örnek: romantize edilemeyecek ülke

Lübnan meselesi özellikle öğreticidir. Lübnanı çoğu zaman dini birlikte yaşamın güzel vitrini gibi sunmayı severler: Hristiyanlar, Müslümanlar, dürziler, Akdeniz kültürü, Beyrut, eski manastırlar, üniversiteler, bankalar, aydınlar. Fakat bu vitrinin arkasında Orta Doğunun en trajik hikayelerinden biri vardır.

Lübnandaki iç savaş bin dokuz yüz yetmiş beşten bin dokuz yüz doksana kadar on beş yıl sürdü. Avrupa Güvenlik Araştırmaları Enstitüsünün verilerine göre bu savaş yaklaşık yüz elli bin can aldı, üç yüz bin kişiyi yaraladı ve neredeyse bir milyon insanın göç etmesine yol açtı. Bu bir birlikte yaşama modeli degildir. Bu, çöküş, yabancı müdahaleler, milis feodalleşmesi ve topraklarının bir bölümünün dış güçlerin nüfuz alanına dönüşmesini yaşamış bir devlettir.

Bu nedenle Lübnanı barışçıl dini denge örneği olarak göstermek ancak son derece büyük bir ihtiyatla mümkündür. Lübnan bir kartpostal degil, bir uyarıdır. Devlet zayıflığının silahlı grupları kurumlardan daha güçlü hale getirdiği bir ülkedir. Hizbullahın yalnızca bir parti degil, paralel bir askeri ve siyasi sisteme dönüştüğü bir ülkedir. Bölgesel savaşın uzun zamandır ulusal bünyenin içinde yaşadığı bir ülkedir.

İranın Hizbullaha verdiği destek bir ayrıntı degil, bu dönüşümün kilit mekanizmalarından biridir. Bu yüzden Vatikan Orta Doğuda barıştan söz ettiğinde şu sorudan kaçamaz: sivilleri canlı kalkana, devlet sınırlarını göreceli bir kavrama, dini ise seferberlik kaynağına çevirenlerle ne yapılmalıdır?

Haklı savaş: Katolik gelenek basit pasifizmden daha karmaşıktır

“Papa görevi gereği pasifisttir” şeklindeki yaygın söz doğrudur, fakat yeterli degildir. Katolik gelenek, gücün koşulsuz biçimde reddedilmesine indirgenemez. Katolik Kilisesi Katekizminde bütün vatandaşların ve hükümetlerin savaşı önlemek için çalışmakla yükümlü olduğu belirtilir; ancak barışçı çabaların başarısız kalmasının ardından meşru müdafaa hakkı da tanınır. Aynı metinde askeri savunmanın ahlaken kabul edilebilir sayılması için son derece sıkı şartlar sıralanır: saldırganın yol açtığı zarar kalıcı, ağır ve kesin olmalıdır; diğer bütün araçların uygulanamaz ya da etkisiz olduğu anlaşılmalıdır; başarı için ciddi ihtimal bulunmalıdır; silah kullanımı, ortadan kaldırmayı amaçladığı kötülükten daha büyük bir kötülük doğurmamalıdır.

Bu, Katolik öğretinin her savaşı otomatik olarak yasaklamadığı anlamına gelir. O, ağır bir ahlaki muhasebe talep eder. “Asla direnmeyin” demez. “Savaşı kolay çözüm diye sunmayın, onu kutsamayın, gösteriye çevirmeyin, bedeli konusunda yalan söylemeyin” der.

İşte burada On dördüncü Leo güçlü bir konuma yerleşiyor. Amerikan ya da İsrail askeri kampanyasını kutsamak zorunda degil. Pentagonun ilahiyatını kabul etmek zorunda degil. Siyasetçiler, sanki Tanrı kendilerine bombardıman ruhsatı vermiş gibi konuşmaya başladığında susmak zorunda degil.

Fakat papanın eleştirmenleri de ona karşı soru sorma hakkına sahiptir: eğer güç bazen ahlaken kabul edilebilirse, kabul edilemez savaş ile saldırganı zorunlu biçimde caydırma arasındaki sınır nereden geçer? Bir rejim savaşı açıkça yürütmeyip vekil yapılar üzerinden yürütüyorsa, meşru müdafaa ne sayılmalıdır? Uluslararası hukuk hibrit saldırganlığa yetişemiyorsa, ahlaki diplomasi eski formüllerin yeterliymiş gibi davranmalı mıdır?

İkinci Ioannes Paulus, Irak ve Vatikanın eski yarası

Vatikanın Amerikan savaşlarına yönelik eleştirisi On dördüncü Leo ile başlamadı. İki bin üç yılında İkinci Ioannes Paulus Irak savaşına karşı çıkmış ve ünlü “Savaşa hayır” sözünü söyleyerek savaşın her zaman kaçınılmaz olmadığını ve daima insanlığın yenilgisi anlamına geldiğini belirtmişti. Bu, yirmi birinci yüzyılın başında Kutsal Makamın en güçlü savaş karşıtı tutumlarından biriydi.

Irak savaşı Vatikana güçlü bir tarihsel argüman verdi. Amerikan müdahalesi Saddam Hüseyin rejimini yıktı, fakat istikrarlı bir demokrasi getirmedi. Çözülme, mezhepler arası şiddet, radikalleşme, İranın Iraktaki nüfuzunun artması ve yeni terör tehditlerinin ortaya çıkması zincirini başlattı. Saddamın suçlu bir diktatör olduğu kabul edilse bile, iki bin üç savaşının askeri zaferin nasıl stratejik yenilgiye dönüşebileceğine dair felaket boyutunda bir ders olduğu inkar edilemez.

Bu yüzden Vatikanın bugünkü temkinliliğinin bir hafızası var. Roma Irakı hatırlıyor. Roma Batılı başkentlerin özgürlükten söz ederken bölgenin enkazla baş başa kaldığını hatırlıyor. Roma demokratikleşme vaatlerinin nasıl yıllarca süren şiddete dönüştüğünü hatırlıyor. Ve ABD Başkanı Trump yeniden güç diliyle konuştuğunda, Vatikan yalnızca bugünkü çatışmayı degil, iki bin üç yılının yankısını da duyuyor.

Ancak Irak benzetmesi mutlak degildir. İran, iki bin üçteki Saddam Irakı degildir. İran daha karmaşık bir devlet yapısına, güçlü bir ideolojik sisteme, füze programına, bölgesel müttefikler ve vekil ağlarına, derin bir iç baskı aygıtına ve asimetrik savaş yürütme deneyimine sahiptir. Bu yüzden “savaşa hayır” formülünün otomatik tekrarı artık yeterli degildir. Yalnızca savaşı durdurmak degil, savaşa başvurmadan saldırganlığı nasıl durduracağımıza da cevap vermek gerekir.

Vance, Rubio ve Cumhuriyetçi Parti içindeki Katolik kanat

Çatışmaya özel bir gerilim katan nokta, ABD Başkanı Trumpın çevresinde etkili Katoliklerin bulunmasıdır. Başkan Yardımcısı Jey Di Vance sonradan Katolik olmuş bir isimdir. Dışişleri Bakanı Marko Rubio da Katoliktir. İkisi de son yıllarda dini seçmenle aktif biçimde çalışan siyasi gücün parçasıdır. İkisi de şunu anlıyor: papayla kavga etmek Cumhuriyetçiler için kazançlı bir hikaye degildir.

Vance, fiilen papanın siyasete karışmamasını tavsiye ettiğinde kendisi teolojik bir tuzağa düşer. Savaş yalnızca siyaset degildir. O, ahlak, hayat, ölüm, vicdan, adalet ve iktidarın Tanrı ile insan karşısındaki sorumluluğu meselesidir. Kilise savaş hakkında konuşamayacaksa, ne hakkında konuşacaktır? Sadece mumlardan, nikahlardan ve bayram takviminden mi?

Tam da bu yüzden papayı kamusal alandan dışarı itme girişimi zayıf görünür. Katolik Kilisesi hiçbir zaman özel bir ruhani hizmet kulübü olmadı. Kölelik, yoksulluk, emek, savaş, barış, göç, kürtaj, ölüm cezası, insan hakları, diktatörlükler, sömürgecilik ve sosyal adalet hakkında konuştu. Onun sonuçlarıyla tartışılabilir. Fakat ondan susmasını istemek, onun doğasını anlamamak demektir.

Marko Rubionun yedi Mayıs iki bin yirmi altıda Papa On dördüncü Leo ile görüşmesi diplomatik onarım girişimi oldu. Kutsal Makam, tarafların ikili ilişkileri geliştirme iradesini teyit ettiklerini ve özellikle savaş, siyasi gerilim ve ağır insani kriz yaşayan ülkeler olmak üzere uluslararası durumları ele aldıklarını bildirdi. Formül nazikti, fakat böyle bir görüşmeye ihtiyaç duyulması bile krizin derinliğini gösteriyordu.

Reuters açıkça belirtti: Rubionun papayla görüşmesi, On dördüncü Leonun İran savaşına yönelik eleştirileri ve Trumpın papaya yönelik tekrarlanan saldırıları nedeniyle Washington ile Vatikan arasında oluşan gerilim zemininde gerçekleşti. Görüşmeden sonra iki taraf da ilişkilerin sağlamlığını vurguladı, fakat bu sıradan diplomasi gibi degil, hasar görmüş bir köprünün acil tamiri gibi görünüyordu.

Din silaha dönüştürüldüğünde papa siyasi rakibe dönüşür

On dördüncü Leonun sertliğinin ana nedeni yalnızca savaşın kendisi degil, savaşın dini ambalajıdır. Vatikan açısından özellikle tehlikeli olan şey, siyasetçilerin sert kararlar alması degildir. Tehlikeli olan, Tanrı adına konuşmaya başlamalarıdır.

Devlet askeri eylemlerinin kutsal mücadelenin parçası olduğunu söylediğinde dini şiddetin yakıtına dönüştürür. Savunma bakanı ya da siyasi lider saldırıları meşrulaştırmak için kutsal kitap dilini kullandığında yalnızca seçmeni harekete geçirmez. Devlet çıkarı ile ilahi irade arasındaki sınırı da siler.

Katolik gelenek açısından bu son derece tehlikeli bir alandır. Kilise Haçlı seferlerinin, din savaşlarının, imparatorluk misyonlarının, sömürgeci şiddetin, zorla Hristiyanlaştırmanın, engizisyoncu mantığın ve inancın siyasi amaçlarla kötüye kullanılmasının tarihini bilir. Modern Vatikan, kılıç ile haçın tek bir iktidar sembolünde birleştiği çağa dönmek istemiyor.

Bu yüzden On dördüncü Leo fiilen Washingtona şunu söylüyor: Tanrıyı savaşınızın suç ortağı yapmaya kalkmayın. Strateji, meşru müdafaa, tehditler, nükleer program, vekil yapılar, deniz taşımacılığı, müttefikler konusunda tartışabilirsiniz. Fakat bombalarınıza kutsal demeyin. İncil’i Pentagonun basın servisi gibi çalışmaya zorlamayın.

Bu noktada papanın konumu en güçlü halindedir. İranın sert biçimde caydırılmasını gerekli görenler bile şunu kabul etmek zorundadır: savaşın dini bakımdan kutsallaştırılması tehlikeli ve entelektüel olarak dürüst olmayan bir pratiktir. Bu pratik uzlaşmayı ihanet, düşmanı mutlak kötülük, müzakereyi zayıflık, öldürmeyi ise hizmet haline getirir.

Fakat papalık pasifizminin karanlık bir tarafı da var

Yine de dürüst bir yazı On dördüncü Leoyu hatasız bir ahlaki kahramana dönüştürmemelidir. Vatikan pasifizminin karanlık bir tarafı var. O çoğu zaman barıştan, sanki barış yalnızca bombardımanların yokluğuymuş gibi söz eder. Oysa diktatörlük altında yaşayan insanlar için barış hapishanenin sessizliği anlamına gelebilir. İrandaki kadınlar için “barış”, ahlak polisinin geri dönmesi anlamına gelebilir. Lübnanlılar için “barış”, silahlı bir örgütün ülkeyi rehin tutma hakkı anlamına gelebilir. İsrailliler için “barış”, bir sonraki roket dalgasını beklemek anlamına gelebilir. Yemenliler için “barış”, Husi zorbalığı altında yaşamak anlamına gelebilir.

Özgürlüksüz barış her zaman barış degildir. Bazen iyi örgütlenmiş korkudur.

Tam da bu yüzden Vatikanın yalnızca ahlaki şiire degil, siyasi somutluğa da ihtiyacı var. “Savaş yeter” demek yetmez. Müzakereleri yeniden toparlanma molası olarak kullanan rejimlerle ne yapılacağını da söylemek gerekir. Uluslararası anlaşmalara imza atmayan, fakat kentlere ve gemilere ateş açan vekil gruplarla ne yapılacağını söylemek gerekir. Sınırları biçimsel olarak geçmeyen, fakat komşularını fiilen içeriden yıkan devletlerle ne yapılacağını söylemek gerekir.

Bu sorulara cevap yoksa pasifizm barış stratejisi degil, aczin güzel dekorasyonu haline gelir.

Trump ile papanın kavgası Batının kendi içindeki yarılmadır

Bu hikayenin en önemli tarafı şudur: Batı artık tek bir ahlaki özne degildir. ABD güç diliyle konuşuyor. Avrupa çoğu zaman hukuk diliyle konuşuyor, fakat kendi ilkeleri için bedel ödemekten korkuyor. Vatikan barış diliyle konuşuyor, fakat bazen şiddetin doğasını hafife alıyor. İsrail hayatta kalma diliyle konuşuyor. Küresel Güney bütün bunlarda sömürgeci geçmişin yankısını duyuyor. Otoriter rejimler ise Batının çelişkilerini armağan gibi kullanıyor.

Bu nedenle ABD Başkanı Trump ile Papa On dördüncü Leo arasındaki çatışma bir sapma degildir. Bu çağın aynasıdır. Bu aynada Hristiyanlığın artık Batının otomatik ideolojik eklentisi olmadığı görülüyor. Katolik Kilisesinin demografik olarak Güneye kaydığı görülüyor. Amerikan dini siyasetinin giderek daha fazla milliyetçi seferberliğe dönüştüğü görülüyor. “Batı”, “Hristiyan medeniyeti”, “özgür dünya” gibi eski formüllerin artık çatlaklar olmadan işlemediği görülüyor.

On dördüncü Leo belki Trumpın siyasi rakibi olmak istemiyor. Fakat görevinin mantığı onu böyle bir rakibe dönüştürüyor. Çünkü Washingtonun güçten söz ettiği yerde o barıştan söz ediyor. Askerlerin hedeflerden söz ettiği yerde o insan hayatından söz ediyor. Siyasi danışmanların seferberlikten söz ettiği yerde o duadan söz ediyor. Trumpın muhalefeti kişisel ihanet gibi görmeye alıştığı yerde o iktidarın sınırlarından söz ediyor.

Ana sonuç: papa savaşı durdurmayacak, fakat onun ahlaki tekelini şimdiden yıktı

On dördüncü Leo Amerikan savaş makinesini durdurmayacak. Vatikan Pentagonu kapatmayacak. Dua nöbeti güvenlik sisteminin yerini almayacak. Barış çağrısı İranı silahsızlandırmayacak, vekil ağları ortadan kaldırmayacak, Lübnanı Hizbullahtan kurtarmayacak, nükleer program meselesini çözmeyecek, deniz taşımacılığını korumayacak ve Orta Doğu için yeni bir mimari kurmayacak.

Fakat papa başka bir şey yaptı. İktidarın savaşı açıklama üzerindeki ahlaki tekelini yıktı. Gücün daha fazla uçağa sahip olduğu için hakikate dönüşmeyeceğini hatırlattı. Amerikan yönetimini generallerin degil, vicdanın önünde açıklama yapmaya zorladı. Milyonlarca Katoliğe inancın devletin arkasında yürümek zorunda olmadığını gösterdi. Dünya politikasına siyasetçilerin en fazla nefret ettiği soruyu geri getirdi: yalnızca “bunu yapabilir miyiz” degil, “bunu yapmaya hakkımız var mı”.

Bu anlamda ABD Başkanı Trump ile Papa On dördüncü Leo arasındaki kavga diplomatik kroniğin sınırlarını çoktan aştı. Bu, evrensellik iddiası taşıyan iki anlayışın çatışmasıdır. Amerika diyor ki düzen güçle ayakta durur. Vatikan cevap veriyor: vicdansız düzen şiddete dönüşür. Amerika diyor ki düşman yalnızca darbeyi anlar. Vatikan cevap veriyor: ahlaki ölçüsü olmayan darbe yeni düşmanlar üretir. Amerika diyor ki Tanrı bizimle. Papa cevap veriyor: Tanrı sizin askeri kampanyanızın müttefiki degildir.

Bu yüzden bu tartışma sürecek. Rubio Apostolik Sarayda gülümsese de. Vance tonunu yumuşatsa da. Vatikan temkinli bildiriler yayımlasa da. Trump yeni bir rakibe yönelse de.

Sorun Trumpın tek bir paylaşımında ya da papanın tek bir vaazında degil. Sorun şu: yirmi birinci yüzyılın Katolik Kilisesi giderek daha az Batının ruhani departmanı olmak istiyor. Batı ise, özellikle Amerikan çekirdeği, Romanın Washingtona aşağıdan yukarıya degil, doğrudan gözlerinin içine bakabileceğine hala alışmış degil.