Öyle anlar vardır ki, bir siyasi rejim kendini savaş alanındaki yenilgiyle, ekonomik krizle ya da diplomatik yalnızlıkla değil, kullandığı dille ele verir. Kelimeler iktidarın röntgenine dönüşür. Daha dün seferberlik sloganı gibi duyulan kalıplar, bugün zayıflığın itirafı haline gelir. İran’da yaşanan tam da budur. On yıllar boyunca devrim ihracını, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeden çıkarılmasını, İsrail’in yok edilmesini ve Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar uzanan kendi ideolojik yörüngesinin kurulmasını vadeden İslam Cumhuriyeti, bugün kendi toplumuna çok daha mütevazı bir ürünü, bizzat hayatta kalmayı pazarlamaktadır.
Bu dönüşün anlamı basit olduğu kadar Tahran’ın eski mitolojisi açısından yıkıcıdır. Eskiden zafer, düşmana yeni bir gerçekliği dayatmak demekti. Şimdi zafer, darbeler altında çökmemek olarak ilan ediliyor. Eskiden rejim saldırı diliyle konuşuyordu. Şimdi dayanma diliyle konuşuyor. Eskiden bölgenin haritasını değiştirmek istiyordu. Şimdi siyasi hedefi, kendi yapısını sökülüp atılmaktan korumaya kadar daralıyor.
Bugün İran söyleminin etrafında kurulduğu temel tez son derece çarpıcıdır: hayatta kalmak zafer değildir. Bu analizin çıkış noktasını oluşturan metinde ana kayma isabetle saptanmıştır: İranlı yöneticiler giderek daha fazla biçimde hedeflere ulaşmayı değil, rejimin varlığını korumuş olmasını tarihi başarı gibi sunmaktadır. Aynı metinde Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin farklı ifadelerle zafer tartışmasını sonuç alanından direnç alanına taşıdığı belirtilmektedir.
Asıl mesele tam da burada başlıyor. Sadece varlığını sürdürdüğü için zafer kazandığını kanıtlamak zorunda kalan bir devlet, artık başka bir kategoriye geçmiştir. O devlet artık olayları şekillendirme gücünden emin bir güç gibi görünmez. Teslim olmadan geçen her yeni günü zafer diye adlandıran kuşatılmış bir kaleye benzemeye başlar.
Zafersiz zafer: Tahran propagandasının büyük hilesi
İran iktidarı toplumun uzun süre kuru kayıp diliyle beslenemeyeceğini çok iyi biliyor. İnsanlara her gün şunları söyleyemezsiniz: bize darbe vuruluyor, tesislerimiz hasar görüyor, müttefiklerimiz zayıflıyor, ekonomi nefessiz kalıyor, diplomatik koridor daralıyor, stratejik inisiyatif elimizden gidiyor. Bu nedenle iktidar, kriz anlarında her iktidarın yaptığı şeyi yapıyor: sözlüğü değiştiriyor.
Yenilgi değil - direniş. İnisiyatif kaybı değil - dayanıklılık. Kazanamamak değil - teslim olmayı reddetmek. Stratejik daralma değil - tarihi metanet. Böylece yenilginin kurşununun zafer altını diye sunulduğu yeni bir siyasi simya yaratılıyor.
Fakat sorun şu ki, bu retorik sadece belli bir sınıra kadar işler. Toplumu birkaç hafta seferber edebilir. Devlet aygıtını birkaç ay ayakta tutabilir. Propagandacılara akşam yayınları için kullanışlı bir formül sağlayabilir. Ama temel soruyu ortadan kaldırmaz: sonuç nerede? İslam Cumhuriyeti’nin onlarca yıl kaynak harcadığı o bölgesel dönüşüm nerede? Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeden çıkarılması nerede? İsrail’in ortadan kalkması nerede? Direniş ekseninin zaferi nerede? İdeolojiyi refaha çevirebilecek ekonomik model nerede? Sadece darbelere katlanan değil, oyunun kurallarını değiştiren devlet gücü nerede?
Cevap Tahran açısından rahatsız edicidir. Vadedildiği biçimiyle bunların hiçbiri yoktur. Başka bir gerçeklik vardır: ortadan kalkmayacak kadar dirençli, ama zafer kazanacak kadar güçlü olmayan bir rejim.
Merkezi tuzak da budur. Hayatta kalmak gerçekten önemli olabilir. Siyasette bazen hayatta kalmak bile büyük bir başarıdır. Ancak hayatta kalmak mücadelenin şartıdır, nihai anlamı değildir. Bu, bir evin temeline benzer: temel olmadan ev ayakta durmaz, ama kimse temele saray demez. İran iktidarı kendi vatandaşlarını temelin saray olduğuna inandırmaya çalışıyor. Düşmemeyi yükselmek gibi, yok edilmemeyi tarihi zafer gibi göstermeye çalışıyor.
Bunda güç değil, tedirginlik vardır. Güçlü devletler zaferlerini genellikle olumsuz bir formül üzerine kurmaz: "bizi bitiremediler". Güçlü devletler ulaşılan hedeflerden, kazanılan yeni konumlardan, genişleyen imkanlardan söz eder. Bir iktidar kendini düşmanın onu yok edememesiyle ölçmeye başladığında, aslında yok edilme ihtimalinin çatışmanın gerçek ufku haline geldiğini kabul etmiş olur.
Düşman sloganlardan güçlü çıkınca
İran ideolojisi açısından en acı olan, Tahran’ın on yıllar boyunca tarihsel dayanıklılığını reddettiği güçlerin kudretini dolaylı biçimde kabul etmek zorunda kalmasıdır. İsrail, resmi İran söyleminde uzun süre yok olmaya mahkum geçici bir oluşum gibi sunuldu. Amerika Birleşik Devletleri ise direnişin baskısı altında kaçınılmaz biçimde geri çekilecek yorgun bir imparatorluk olarak tasvir edildi. Bu tablo kullanışlıydı, duygusal olarak basitti ve siyasi bakımdan seferber ediciydi.
Fakat gerçeklik slogandan çok daha sert çıktı. İsrail ortadan kalkmadı. Amerika Birleşik Devletleri oyundan çekilmedi. Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri makinesi, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump döneminde yalnızca darbe vurma kabiliyetini korumakla kalmadı, İran altyapısının kilit tesislerine karşı güç kullanmaya hazır olduğunu da gösterdi. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, 22 Haziran 2025’te Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesislerin gece düzenlenen Amerikan saldırılarının ardından vurulduğunu doğruladı.
Bu yalnızca askeri bir olay değildi. Bu, İran’ın bütün özgüven mimarisine indirilmiş sembolik bir darbeydi. Rejim yıllar boyunca nükleer programın etrafında sadece teknik değil, psikolojik bir kale de inşa etmişti. Bu program egemenliğin işareti, şantaj aracı, pazarlık konusu ve İslam Cumhuriyeti’nin dünya düzenine meydan okuyabileceğinin içerideki kanıtıydı. Ve bir anda bu kalenin kırılgan olduğu ortaya çıktı.
Evet, Tahran saldırıların belirleyici hedefe ulaşmadığını söyleyebilir. Evet, Amerikan değerlendirmeleri, İsrail değerlendirmeleri, istihbarat raporları ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın değerlendirmeleri birbirinden farklı olabilir. Evet, nükleer program tek bir tesisten ve tek bir tünelden ibaret değildir. Fakat siyasi etki çoktan gerçekleşmiştir: İran’ın rakipleri savaşı İran topraklarına taşıyabileceklerini ve daha önce neredeyse dokunulmaz sayılan tesisleri vurabileceklerini göstermiştir.
Bundan sonra "zayıf düşman" söylemini eski haliyle sürdürmek imkansız hale geldi. Düşman zayıfsa neden senin topraklarını vuruyor? Yok olmaya mahkumsa neden kendi toplumuna hayatta kalmanın zafer olduğunu anlatmak zorunda kalıyorsun? Tarihsel olarak çaresizse neden stratejin giderek saldırıdan çok savunmaya benziyor?
Yeni propaganda kurgusu işte böyle ortaya çıkıyor: rakibin gücü ne kadar kabul edilirse, hayatta kalma gerçeği o kadar büyük başarı ilan ediliyor. İktidar adeta şunu söylüyor: evet, düşman güçlü; evet, vuruyor; evet, tehlikeli; ama biz ayaktayız. O halde kazandık. Bu kurnazca bir yöntemdir. Fakat aynı zamanda eski yalanı da ifşa eder. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, onların darbeleri altında çökmemeyi bile "zafer" saydıracak kadar güçlüyse, o zaman onların kaçınılmaz zayıflığına dair onlarca yıllık söylem siyasi tiyatrodan ibaretti.
Nükleer program: güç sembolünden rejimin hassas sinir ucuna
İran’ın nükleer programı her zaman santrifüjlerden, uranyum stoklarından ve yer altı tesislerinden daha fazlasıydı. Bu program teknolojik onur, stratejik bağımsızlık ve kendi davranışına fiyat biçme hakkı üzerine kurulmuş siyasi bir mitti. İran rejimi açısından nükleer program, bazı devletler için uzay programının ya da uçak gemisi filosunun taşıdığı anlama sahipti: ülkenin sadece var olmadığını, statü iddiasında bulunduğunu kanıtlama aracı.
Bu nedenle bu altyapıya yönelik saldırılar, programı tamamen yok etmedikleri durumda bile önem taşır. Askeri hasar onarılabilir. Ekipman değiştirilebilir. Uzman yetiştirilebilir. Fakat dokunulmazlık duygusunu yıkmak, onu yeniden inşa etmekten çok daha kolaydır.
Saldırılardan önce bile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarında ciddi artış kaydetmişti. 31 Mayıs 2025 tarihli raporda, 17 Mayıs 2025 itibarıyla İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 408,6 kilogram uranyuma sahip olduğu, bunun önceki üç aylık rapora göre 133,8 kilogramlık artış anlamına geldiği belirtiliyordu. Bu kaygı verici bir göstergedir; çünkü yüzde 60’lık zenginleştirme, sıradan enerji üretiminin sivil mantığının çok üzerindedir ve barışçıl atom parametrelerinden ziyade silah seviyesine çok daha yakındır.
Ardından yeni bir safha başladı. Saldırılar, erişim kısıtlamaları ve denetim krizi sonrasında sorun yalnızca programın kendisi değil, ona dair bilginin güvenilirliği haline geldi. Amerikan haber ajansının verilerine göre, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı 2025’in sonlarında İran’ın neredeyse silah seviyesine kadar zenginleştirilmiş uranyum stoklarını tam olarak doğrulayamaz durumdaydı; bu kez söz konusu miktar yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 440,9 kilogram uranyumdu.
Bu belirsizlik iki yönde işler. İran açısından bir baskı aracına dönüşebilir: hiç kimse bütün malzemenin nerede olduğunu ve programın ne kadar hızlı yeniden toparlanabileceğini kesin olarak bilmez. Ancak rejimin kendisi açısından da bir kırılganlık kaynağıdır. Şeffaflık azaldıkça yeni saldırı ihtimali artar. Şüphe büyüdükçe yaptırım ve askeri baskı çemberi sertleşir. Tahran nükleer programı ne kadar sis perdesine çevirirse, kendisi de o sisin içinde yaşamaya o kadar mahkum olur.
Bu zeminde müzakerelere dair haberler özellikle önemlidir. İngiliz haber ajansı, 6 Mayıs 2026’da Amerika Birleşik Devletleri ile İran’ın çatışmaları durduracak ve daha geniş nükleer müzakerelerin önünü açacak kısa bir mutabakat belgesi üzerinde görüşmeye yaklaştığını bildirdi. Görüşülen unsurlar arasında zenginleştirmeye moratoryum, yaptırımların kaldırılması ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması yer alıyordu.
İşte bu noktada İran’ın ikilemi neredeyse çözümsüz hale geliyor. Tahran sert sınırlamaları kabul ederse baskının işe yaradığını göstermiş olur. Kabul etmezse yeni saldırılar ve daha derin izolasyon riskiyle karşı karşıya kalır. Uzlaşmaya giderse, bu rejim içinde geri adım gibi görünür. Uzlaşmaya gitmezse, hayatta kalmanın maliyeti daha da yükselir.
Güç aracı olarak tasarlanan nükleer program, kırılganlığın sinir merkezine dönüşüyor. Artık rejimi yalnızca baskıdan korumuyor, aynı zamanda baskıyı da üzerine çekiyor.
Vekil güçler imparatorluğu çatladı - mantığı Tahran’a geri döndü
İran’ın 1979’dan sonraki en önemli stratejik icadı klasik anlamda ordu değildi. Asıl icat ağdı. Tahran etrafında müttefik silahlı yapılar, ideolojik müşteriler, siyasi hareketler ve paramiliter örgütlerden oluşan karmaşık bir sistem kurdu. Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, Gazze - İran stratejisi her yerde doğrudan darbe yerine aracılar üzerinden hareket etmeye çalıştı.
Bu model, alaycı rasyonalitesi içinde dahiyaneydi. İran’a doğrudan savaşın bütün maliyetini üstlenmeden etki alanını genişletme imkanı veriyordu. Doğrudan sorumluluğu reddederek darbe vurma olanağı sağlıyordu. Zayıflığı yönteme dönüştürüyordu. Amerika Birleşik Devletleri ile doğrudan rekabet edemiyorsan, Amerikan sistemini çevreden yıpratacak bir ağ kur. İsrail’i yok edemiyorsan, onu çoklu tehditlerle kuşat. Tam bir bölgesel hegemonya kuramıyorsan, sürekli baskı mimarisi yarat.
Fakat her stratejinin ters etkisi vardır. Uzun süre dış genişlemenin aracı olan şey, giderek rejimin kendi iç mantığına dönüştü. İran artık klasik bir güç gibi değil, silahlı bir ağın merkezi düğümü gibi düşünmeye başladı. Kazanmak değil, ayakta kalmak. Alan ele geçirmek değil, saldırının maliyetini kabul edilemez hale getirmek. Bölgeye düzen önermek değil, düşmanı düşük ve orta yoğunluklu sonsuz çatışmanın içine sürüklemek.
Bu anlamda mevcut dönüşüm bizzat İran açısından özellikle tehlikelidir. İran bir vekil güçler modeli kurdu, sonra bu modelin felsefesinin rehinesi haline geldi. Vekil yapı gibi düşünen devlet, stratejik anlamda tam teşekküllü devlet olmaktan uzaklaşır. Gelecek inşa etmez, risk yönetir. Cazip düzen üretmez, tehdit üretir. Komşularını ikna etmez, korkutur. Gelişmez, sığınağını güçlendirir.
Batılı düşünce kuruluşları bile bu modelin zayıfladığını tespit ediyor. Belfer Merkezi’nin araştırmasında, Tahran’ın Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve Gazze üzerinden etki yaymasına onlarca yıl imkan veren İran ağının yapısal gerileme aşamasına girdiği belirtiliyor. Uluslararası Kriz Grubu da bu ağın, Hamas ve Hizbullah’ın kapasitesindeki aşınma ve Beşar Esad rejiminin düşüşünün sonuçları dahil olmak üzere ağır darbeler aldığını kaydediyor.
Tahran açısından bu sadece bir dış politika sorunu değildir. Bu, bütün güvenlik modelinin krizidir. Vekil güçler kuvvetliyse İran başkalarının eliyle savaşır. Vekil güçler zayıflarsa savaş kendi topraklarına yaklaşır. Müttefik yapılar etkinliğini kaybederse rejim ya doğrudan çatışmaya girmek ya da iddialarını düşürmek zorunda kalır. Bugün gördüğümüz tam da budur: savaşçı retoriğin korunmasıyla birlikte hedeflerin küçülmesi.
Böylece paradoks doğar. İran "stratejik derinlikten" ne kadar çok söz ettiyse, savaş da ona o kadar derinden geri döndü. Düşmanlarının etrafında ne kadar çok halka kurduysa, bu halkanın merkezi güvence altına almadığı o kadar açık hale geldi. Vekil güçler zırh olacaktı. Fakat zırh çatladı ve şimdi rejimin gövdesi darbe altında kaldı.
İran karşılık veriyor ama sonucu değiştirmiyor: zafer getirmeyen karşı darbenin tehlikeli paradoksu
İran’ı çaresiz göstermek doğru değildir. Bu analitik bir hata olur. İran ciddi füze kapasitesini, geniş müttefik ağını, asimetrik operasyon kabiliyetini, deniz güvenliği üzerindeki etkisini ve enerji piyasalarına baskı yapma araçlarını koruyor. Acı verebilir. Zarar verebilir. Kendisine karşı yürütülecek herhangi bir askeri kampanyayı pahalı ve siyasi bakımdan riskli hale getirebilir.
Son haberler, İran’ın bölgedeki Amerikan altyapısına yönelik saldırılarının kamuoyuna kabul edilenden çok daha etkili olmuş olabileceğini gösteriyor. Amerikan basınında 6 Mayıs 2026’da yer alan haberlere göre, uydu görüntüleri Orta Doğu’daki 15 Amerikan noktasında en az 228 tesis ve ekipmanın hasar gördüğünü ya da imha edildiğini ortaya koyuyor. Bu noktalar arasında Kuveyt, Bahreyn, Katar, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki tesisler de bulunuyor.
Bu önemlidir. İran sahnedeki figüran değildir. Sadece darbe alan bir aktör değildir. Karşılık veriyor. Bölgedeki Amerikan varlığının kırılgan olduğunu, üslerin mutlak sığınak olmadığını, insansız hava araçlarının, füzelerin ve istihbarat hazırlığının askeri baskının maliyetini değiştirebildiğini gösteriyor.
Fakat burada yine zarar verme kabiliyeti ile zafer kazanma kabiliyeti arasındaki temel fark ortaya çıkıyor. Zarar sonuç değildir. Karşı darbe strateji değildir. Rakibe verilen acı siyasi hedefe ulaşmakla aynı şey değildir. Vurabilirsiniz ama dengeyi değiştiremeyebilirsiniz. Üsleri hasara uğratabilirsiniz ama Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgeden çıkaramayabilirsiniz. İsrail’i hedef alabilirsiniz ama onun stratejik iradesini kıramayabilirsiniz. Deniz lojistiğinin bir bölümünü sekteye uğratabilirsiniz ama karşılığında çok daha sert bir uluslararası baskı çemberiyle yüzleşebilirsiniz.
İran modelinin temel sınırı tam da budur. Bu model başkalarının kararlarının maliyetini artırmayı çok iyi biliyor, fakat kendi kalıcı sonucunu üretmekte çok daha zayıf kalıyor. Engellemeyi biliyor. Cezalandırmayı biliyor. Süreci uzatmayı biliyor. Ama zafer daha fazlasını gerektirir: çatışmayı kendi şartlarıyla bitirebilme yeteneğini.
Bu nedenle hayatta kalma söylemi bu kadar kullanışlı hale geliyor. Tam zafer elde edilemiyorsa, zaferin tanımını değiştirmek gerekir. Amerika Birleşik Devletleri bölgeden çıkarılamıyorsa, Amerika Birleşik Devletleri’nin seni diz çöktüremediğini söylemek gerekir. İsrail yok edilemiyorsa, İsrail’in seni yok edemediğini söylemek gerekir. Nükleer altyapının dokunulmazlığı korunamıyorsa, programın tamamen yok edilmediğini söylemek gerekir. Kazanamıyorsan, kaybetmediğini kanıtlamak gerekir. Propaganda mantığına göre kaybetmediysen, kazanmışsındır.
Ama tarih propagandadan daha serttir. Zayıf tarafın zafer diye adlandırdığı beraberlik diplomatik açıdan yararlı olabilir. Ancak böyle bir beraberlik on yıllar boyunca tekrarlandığında, başarı stratejisine değil, yenilgiyi erteleme teknolojisine dönüşür.
Devlet mi, büyük bir Hizbullah mı? Tahran için en rahatsız edici soru
İran iktidarının duymaktan hiç hoşlanmadığı bir soru var: İslam Cumhuriyeti, bugünkü stratejik mantığı içinde büyük bir silahlı örgütten ne kadar farklıdır?
Resmen bakıldığında her şeyiyle farklıdır. Toprağı, nüfusu, kurumları, ordusu, diplomasisi, bütçesi, tarihi, kültürü ve büyük insan potansiyeli vardır. İran büyük bir medeniyet, karmaşık bir toplum, güçlü bir milli gelenektir. Onu rejime indirgemek kaba ve haksız olur. Fakat burada söz konusu olan halk ya da medeniyet değil, iktidarın siyasi mantığıdır.
İşte iktidarın mantığına bakıldığında benzerlik kaygı verici hale geliyor. Devlet dışı silahlı örgütler çoğu zaman bir saldırıdan sonra sadece ayakta kalmayı zafer ilan eder. Onlar açısından bu rasyoneldir: örgüt yok edilmemişse mücadeleyi sürdürebilir, sembolünü koruyabilir, taraftar toplayabilir, yeni bir döngüyü bekleyebilir. Böyle bir yapının ekonomi, eğitim, uzun vadeli modernleşme, uluslararası yatırım çekiciliği, şehir yaşamının kalitesi, bilim, teknolojik gelişme ve milyonlarca insanın normal hayatı konusunda tam ölçekli sorumluluğu yoktur.
Devlet farklı bir yapıdır. Devlet, bayrağı, marşı ve bakanlıkları olan bir yeraltı örgütü gibi sonsuza kadar yaşayamaz. Sadece hayatta kalmakla değil, gelişmekle de yükümlüdür. Sadece direnmekle değil, inşa etmekle de yükümlüdür. Sadece intikam almakla değil, yönetmekle de yükümlüdür. Sadece darbelere dayanmakla değil, topluma gelecek tasavvuru sunmakla da yükümlüdür.
Bir devlet silahlı ağ psikolojisini devralmaya başladığında kendi varlık amacını yoksullaştırır. Milli kalkınmanın yerini kuşatma kültü alır. Geleceğin yerini sürekli seferberlik alır. Kurumların yerini güvenlik yapıları alır. Fırsat ekonomisinin yerini sabır ekonomisi alır. Vatandaşın yerini direniş katılımcısı alır. Siyasi projenin yerini askeri anlatı alır.
Bugün İran’da yaşanan tam da budur. 1979 devrimi yalnızca yeni bir rejim değil, yeni bir tarihi misyon vadetmişti. Fakat onlarca yıl sonra bu misyon şu formüle sıkıştı: hala ayaktayız. Bu, ölçeğin devasa biçimde küçülmesidir. Bu devrimin zaferi değil, yorgunluğudur. İdeolojinin zaferi değil, savunmacı mutasyonudur.
Hayatta kalma ekonomisi: anormalliğe alıştırılmış ülke
Her ideoloji er ya da geç buzdolabıyla, emek piyasasıyla, döviz kuru ile, fiyatlarla, demografiyle, teknolojiyle ve yaşam kalitesiyle yüzleşir. İran rejimi onlarca yıl boyunca yaptırımların, izolasyonun ve dış baskının milli dayanıklılık okuluna dönüştürülebileceğini kanıtlamaya çalıştı. Bu kısmen gerçekten işe yaradı. İran kısıtlamaları aşmayı, gri ticaret kanalları geliştirmeyi, askeri sanayiyi ayakta tutmayı, bölgesel bağlantıları ve iç kaynakları kullanmayı öğrendi.
Fakat uyum sağlamak ile başarılı olmak arasında büyük fark vardır. İnsan bombardıman sırasında bodrumda yaşamayı öğrenebilir. Bu onun gücünü kanıtlar. Ama bu, bodrumun normal bir eve dönüştüğü anlamına gelmez. Devlet yaptırımlara alışabilir. Bu onun dayanıklılığını kanıtlar. Ama bu, yaptırım düzeninin kalkınma modeline dönüştüğü anlamına gelmez.
İran ekonomisi uzun zamandır siyasi olarak normalleştirilmiş bir anormallik halinde yaşıyor. Toplum, iktidarın onur bedeli diye sunduğu kısıtlamalara uyum sağlamak zorunda bırakılıyor. Fakat her toplumun bir sabır sınırı vardır. Genç kuşaklar, şehirli kesimler, eğitimli sınıf, girişimciler, kadınlar, milli azınlıklar, teknoloji uzmanları, hepsi devasa potansiyele sahip bir ülkenin kendi imkanlarının altında yaşadığını görüyor. İktidar bu uçuruma direniş söylemiyle cevap verdiğinde, inandırıcılığını adım adım kaybediyor.
İran’ın temel sorunu baskı altında hayatta kalamaması değildir. Tam tersine, bunu yapabiliyor. Temel sorun rejimin hayatta kalma kabiliyetini kalkınmanın yerine koymasıdır. Darbelere dayanmaktan gurur duyuyor, fakat böylesine büyük insani, enerji ve kültür sermayesine sahip bir ülkenin neden sonsuza kadar olağanüstü tarihi savunma rejiminde yaşamak zorunda olduğunu açıklayamıyor.
İran’ın gizli trajedisi budur. Halkı rejiminden büyüktür. Kültürü sloganlarından derindir. Potansiyeli jeopolitik maceralarından geniştir. Fakat siyasi sistem ülkeyi öyle bir tünele sürüklüyor ki, her yeni kriz daha fazla sertlik, daha fazla kapalılık ve daha fazla askerileşme ihtiyacının kanıtı olarak kullanılıyor.
Tahran neden korkuyu eskisi gibi yönetemiyor
İran uzun süre korkuyu başarıyla yönetti. Komşularını istikrarsızlık ihtimalini hesaba katmaya zorladı. Batı’yı bölgesel yangın tehlikesinden çekinmeye mecbur bıraktı. İsrail’i sürekli çok cepheli savaş hazırlığı içinde yaşamaya itti. Piyasaları Hürmüz Boğazı çevresindeki her tehdide tepki vermeye zorladı. Korku, Tahran’ın para birimiydi.
Fakat korku ancak onu üreteni yok etmediği sürece etkilidir. Bugün İran hala korkutabiliyor. Ama artık korkuyu her zaman siyasi kazanca çeviremiyor. Deniz yollarını kapatma tehdidi petrol fiyatlarını yükseltebilir, fakat aynı zamanda Tahran’a karşı uluslararası koalisyon yaratır. Amerikan tesislerine saldırı güç gösterisi olabilir, fakat aynı zamanda Vaşington’daki sertlik yanlılarının argümanlarını genişletir. Müttefik yapılara destek, rakipler üzerindeki baskıyı koruyabilir, fakat aynı zamanda İsrail’e ve Amerika Birleşik Devletleri’ne bütün ağı hedef alma gerekçesi verir.
Korku artık İran’a bumerang gibi geri dönmeye başlıyor. Komşular İran krizinin gölgesinde yaşamak istemiyor. Küresel aktörler Tahran seçkinlerinin dürtülerine bağımlı kalmak istemiyor. İran’ın ortakları bile ona giderek daha fazla romantizmden uzak, pragmatik gözle bakıyor. Çin istikrarlı enerji ve güvenli güzergahlar istiyor. Rusya İran’ı baskı unsuru olarak kullanıyor, fakat onun gündemi içinde erime niyetinde değil. Türkiye rekabet ediyor ve denge kuruyor. Körfez’in Arap monarşileri ise bölgeyi Tahran’a teslim etmeden riskleri azaltmanın yollarını arıyor.
Sonuçta İran tehlikeli kalıyor, fakat artık her şeye gücü yeten bir aktör değildir. Acı verme araçlarını koruyor, ama kaçınılmazlık büyüsünü kaybediyor. Başkalarının planlarını bozabilir, fakat kendi planlarını giderek daha kötü sunuyor. Savaşın maliyetini artırabilir, fakat barışın bedelini garanti edemiyor.
Güney Kafkasya da İran söylemini dikkatle okumalıdır
Güney Kafkasya açısından bu değişimin özel bir anlamı vardır. İran büyük bir komşu, önemli bir bölgesel faktör ve uzun tarihi hafızaya sahip bir devlettir. Tam da bu nedenle şunu anlamak önemlidir: Tahran kuşatılmış kale söylemine ne kadar fazla çekilirse, çevre bölgelerdeki davranışları da o kadar az öngörülebilir hale gelebilir.
Kuşatma altındaki rejimler çoğu zaman dış telafi alanları arar. Bir yönde inisiyatif kaybediyorlarsa, başka bir yönde sertlik göstermeye çalışırlar. Büyük bir zafer elde edemiyorlarsa, sembolik nüfuz sahaları ararlar. İç toplum yoruluyorsa, dış gündem seferberlik aracına dönüşür. Bu nedenle Azerbaycan, Türkiye, Orta Asya ülkeleri ve bütün bölge için önemli olan yalnızca Tahran’ın resmi açıklamalarını değil, bu açıklamaların arkasındaki psikolojik yapıyı da görmektir.
Kendinden emin bir İran karmaşık, sert, fakat rasyonel bir politika yürütebilir. Stratejik daralma hisseden bir İran ise sinirli, telafi edici ve gösterişli davranabilir. Bu iki durum arasında çok büyük fark vardır.
Böyle bir durumda Azerbaycan’ın soğukkanlı ve dikkatle ölçülmüş bir çizgiye ihtiyacı vardır: duygusal provokasyonlara kapılmamak, İran’ı ne abartmak ne de küçümsemek, kendi ittifaklarını güçlendirmek, ulaştırma ve enerji alanındaki özneleşmesini geliştirmek, savunma kapasitesini artırmak, fakat diplomatik açıklığı korumak. İran’ın zayıflığı onun zararsız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, stratejik irtifa kaybeden rejimler bazen daha tehlikeli hale gelir; çünkü hem kendilerine hem de dünyaya hala şart dayatabileceklerini kanıtlamaya başlarlar.
Son teşhis: hayatta kalmak henüz zafer değildir, bazen yenilginin kabulüdür
Yüzeysel analizin temel hatası dayanıklılığı güç sanmasıdır. Evet, İran dayanıklıdır. Evet, tahammül etmeyi bilir. Evet, yıkılanı onarabilir, yaptırımları aşabilir, aygıtını ayakta tutabilir, ideolojik çekirdeğini seferber edebilir ve karşı darbeler indirebilir. Fakat dayanıklılık gücün yalnızca bir unsurudur. Hedeflere ulaşma kapasitesi olmadan stratejik ufku olmayan siyasi tahammüle dönüşür.
İran rejimi bugün bir zamanlar dağın zirvesine çıkma sözü veren, sonra yamaçta kaya yağmuru altında sıkışıp kalan ve artık aşağı düşmemiş olmayı zafer ilan eden bir insana benziyor. Bu fiziksel dayanıklılığa saygı uyandırabilir. Ama zirvenin alındığı anlamına gelmez.
İslam Cumhuriyeti yeni Orta Doğu’nun merkezi olmak istiyordu. Bugün giderek daha fazla kendi krizinin merkezi gibi görünüyor. Devrimi ihraç etmek istiyordu. Şimdi istikrarsızlık ihraç ediyor ve darbeleri ithal ediyor. Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgeden çıkarmak istiyordu. Şimdi savaşın durdurulması ve yaptırımlar üzerine pazarlık yürütüyor. İsrail’i yok etmek istiyordu. Şimdi İsrail saldırılarının neden kendi yenilgisi anlamına gelmediğini açıklamak zorunda kalıyor. Direniş ekseninin ilham kaynağı olmak istiyordu. Şimdi kendisi kuşatılmış bir vekil yapının psikolojisini devralıyor.
Bunda nihai çöküş yoktur. İran devlet olarak ortadan kalkmaktan hala uzaktır ve rejim kendini koruyacak kaynaklara hala sahiptir. Fakat burada belki daha önemli bir şey vardır: eski ölçeğin çöküşü. İslam Cumhuriyeti’ni yalnızca otoriter bir rejim değil, mesihçi jeopolitiğe sahip devrimci bir proje haline getiren iddianın çöküşü.
Devrimci bir proje kendini dünyayı dönüştürme kapasitesiyle değil, dünyadan darbe alıp ölmemiş olmakla ölçmeye başladığında, bu artık tarihi bir kırılmadır. İktidar dün mücadelenin devamı için asgari şart sayılan şeyi bugün zafer ilan ediyorsa, kendini yüceltmez; çıtayı aşağı indirir. Devlet "bizi yok edemediler" dediğinde, farkında olmadan kaderinin artık kendi saldırı gücüyle değil, başkalarının baskı yoğunluğuyla belirlendiğini kabul eder.
Bu nedenle İran’ın hayatta kalması zafer değildir. Bu bir moladır. Bu bir ertelemedir. Bu, darbelerden sonra gövdeyi suyun üzerinde tutabilme kapasitesidir. Fakat yalnızca batmayan gemi henüz limana varmış değildir. Yıllarca sürüklenebilir, toplarıyla, dumanıyla ve imdat işaretleriyle başkalarını korkutabilir. Ama sürüklenmek strateji değil, rota yokluğudur.
Tahran için bugün en sert soru şu değildir: rejim hayatta kalabilecek mi? Belki kalabilecek. Asıl soru başkadır: ne uğruna hayatta kalıyor? Ülkenin gelişmesi için mi? İranlıların normal hayatı için mi? Bölgesel düzen için mi? Bilim, ekonomi, kültür ve modernleşme için mi? Yoksa kendi kuşatmasını sonsuza kadar yeniden üretmek için mi?
Cevap yalnızca "teslim olmamak için" olarak kalıyorsa, eski devrim en önemli savaşı, anlam savaşını, çoktan kaybetmiştir. Hala duvarları tutuyor. Hala füzeler fırlatıyor. Hala tehditkar konuşmalar yapıyor. Fakat ufku sığınak boyutuna kadar daralmıştır.
Sığınak iktidarı bir süre kurtarabilir. Ama sığınak hiçbir zaman medeniyete dönüşmez.