...

Hürmüz Boğazı etrafındaki kriz, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki yerel bir gerilim başlığı olmaktan çıktı. Artık bu kriz, deniz seyrüsefer serbestisine, deniz ticaretinin sigortalanabilirliğine, enerji piyasalarının yönetilebilirliğine ve büyük güçlerin karşılıklı askeri baskı koşullarında tırmanmayı önleme kapasitesine dayanan bütün uluslararası sistem için bir dayanıklılık sınavına dönüştü.

Başkan Trump yönetimi tarafından başlatılan "Özgürlük Projesi", resmi olarak ticari gemilerin dünyanın kilit deniz koridorlarından birinden geçişine destek vermeyi amaçlayan bir operasyon olarak sunuluyor. Gerçekte ise bu sadece bir deniz kuvvetleri misyonu değildir. Bu, askeri gücün, hukukun, enerjinin, sigorta piyasasının ve diplomasinin tek bir kriz düğümünde birbirine bağlandığı stratejik bir alanda yeniden kontrol sağlama girişimidir.

Hürmüz Boğazı, dünya ekonomisi için yapısal öneme sahiptir. İki bin yirmi beş yılında bu boğazdan günde yaklaşık yirmi milyon varil petrol ve petrol ürünü geçiyordu. Bu da dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık dörtte birine denk gelmektedir. Alternatif güzergahlar sınırlıdır: Uluslararası Enerji Ajansı'na göre kullanılabilir dolanım boru hattı kapasitesi günde yaklaşık üç buçuk ile beş buçuk milyon varil arasında değerlendirilmektedir. Bu kapasite, transit geçişin tam ölçekli biçimde kesintiye uğramasını telafi etmeye yetmez. Sıvılaştırılmış doğal gaz açısından da boğazın önemi kritiktir: Küresel sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık yüzde on dokuz ile yirmisi bu güzergahla bağlantılıdır; bunda başta Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri belirleyici rol oynamaktadır.

Bu nedenle mesele, Amerikan donanmasının dar bir koridordan birkaç gemiyi geçirip geçiremeyeceğine indirgenemez. Asıl soru çok daha derindir: Amerika Birleşik Devletleri, Hürmüz'ün yönetilebilir bir şantaj alanı değil, öngörülebilir bir uluslararası geçiş noktası olduğu konusunda denizcilik şirketlerinin, sigortacıların, enerji tacirlerinin ve müttefiklerin güvenini yeniden tesis edebilecek mi?

"Özgürlük Projesi"nin operasyonel mantığı

Askeri açıdan bakıldığında "Özgürlük Projesi", bin dokuz yüz seksenli yılların tanker savaşları dönemindeki klasik konvoy mantığıyla değil, çok alanlı bir koruma mimarisi olarak kurgulanıyor. Amerika Birleşik Devletleri Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın açıklamalarına göre operasyon, füze savunma kabiliyetine sahip destroyerlerin, kara ve deniz konuşlu yüzden fazla uçağın, farklı tiplerde insansız platformların ve yaklaşık on beş bin askerin kullanılmasını öngörüyor. Resmi hedef ise Hürmüz Boğazı üzerinden ticari deniz ulaşımının serbestisini yeniden sağlamaktır.

Bu son derece önemlidir. Kamuoyuna yansıyan ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla Amerika Birleşik Devletleri yalnızca gemilere fiziksel refakat sağlamayı değil, ticaret filosunun İran ile doğrudan koordinasyona gitmeden hareketini yeniden başlatabileceği bir "koruma şemsiyesi" oluşturmayı hedefliyor. Bu yaklaşım birkaç işlevi aynı anda birleştiriyor.

Birinci işlev, füze ve insansız hava araçlarına karşı savunmadır. İran'ın boğazdaki baskı modeli geleneksel olarak asimetrik araçlar bütününe dayanır: küçük ve süratli tekneler, insansız hava araçları, kıyı füze sistemleri, mayınlama tehditleri, elektronik baskı, gemi alıkoymaları ve gösterişli uyarılar.

İkinci işlev, müttefiklere ve piyasalara verilen sinyaldir. Amerika Birleşik Devletleri, Hürmüz'den geçiş rejimi üzerinde fiili İran kontrolünü kabul etmeye hazır olmadığını gösteriyor. Bu yalnızca Basra Körfezi ülkeleri için değil, Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi Asyalı enerji ithalatçıları için de önemlidir.

Üçüncü işlev, müzakereye zorlamadır. Operasyon diplomasiyi ortadan kaldırmıyor; tam tersine, diplomasi için sert bir çerçeve oluşturuyor. Trump'ın projenin uygulanmasında ilan ettiği ara, baskıdan vazgeçiş gibi görünmüyor. Daha çok Washington'ın askeri faaliyeti açıp kapatabileceğini, İran limanlarına yönelik ablukayı ise kalıcı bir kaldıraç olarak elinde tutabileceğini gösterme çabasıdır.

Operasyon neden yüksek tırmanma riski taşıyor

"Özgürlük Projesi"nin temel sorunu, İran'ın kendi egemen kontrol alanı olarak sunmaya çalıştığı bir sahaya girmesidir. Tahran farklı bir hukuki ve siyasi mantıktan hareket ediyor: Özellikle askeri çatışma ve İran limanlarına yönelik Amerikan ablukası koşullarında, Amerika Birleşik Devletleri'nin İran kıyılarına yakın bölgelerde deniz ulaşımı rejimini belirleme hakkını tanımıyor.

Hürmüz'ün hukuki rejimi, ne Amerika Birleşik Devletleri'nin ne de İran'ın Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne taraf olmaması nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor. Amerika Birleşik Devletleri, transit geçiş hakkının teamül hukukunun bir normu haline geldiğini ve herkes için bağlayıcı olduğunu savunuyor. İran ise buna karşılık "zararsız geçiş" kavramını daha dar yorumluyor ve savaş gemilerinin hareketlerini İran makamlarıyla koordine etmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Kontrolsüz çatışma riski tam da burada ortaya çıkıyor. Amerikan güçleri, İran'ın tanımadığı bir güzergah üzerinden ticari gemilere refakat ederse, herhangi bir tekne yaklaşması, insansız hava aracı fırlatılması, telsiz uyarısı veya önleme girişimi düşmanca eylem olarak yorumlanabilir. Böyle bir ortamda tırmanma, stratejik bir kararın sonucu olarak değil, taktik bir olayın neticesinde yaşanabilir.

Askeri dinamikler bu tehlikeyi şimdiden ortaya koyuyor. Gelen haberlere göre Amerika Birleşik Devletleri, İran'a ait küçük tekneleri imha ettiğini ve bazı tehditleri bertaraf ettiğini açıklamış, İran ise Amerikan anlatımına itiraz etmiştir. Birleşik Arap Emirlikleri de füze ve insansız hava araçlarıyla düzenlenen saldırılar bildirmiştir. Buna rağmen Washington, ateşkesin şeklen sürdüğünü ve yaşanan çatışmaların büyük ölçekli muharebelerin yeniden başlaması eşiğine ulaşmadığını savunmaya devam ediyor.

Bu durum "değişken tırmanma eşiğine sahip silahlı ateşkes" olarak tanımlanabilir. Son derece istikrarsızdır; çünkü taraflar bir yandan tam ölçekli savaştan kaçınırken, diğer yandan askeri ve ticari varlık yoğunluğunun olağanüstü yüksek olduğu bir bölgede sınırlı muharebe faaliyetleri yürütmektedir.

Ekonomik ağırlık merkezi: gemiler değil, sigortalanabilirlik

"Özgürlük Projesi"nin başarısının kilit göstergesi destroyer sayısı, uçak miktarı ya da hatta bazı gemilerin ilk başarılı geçişleri değildir. Asıl gösterge, normal sigorta ve lojistik rejiminin yeniden kurulmasıdır.

Uluslararası Denizcilik Örgütü, Basra Körfezi'nde yaklaşık yirmi bin denizcinin ve neredeyse iki bin geminin mahsur kaldığını bildirmişti. Bu durum krizi enerji başlığından çıkarıp insani ve lojistik bir krize dönüştürüyor. Bir gemi teknik olarak boğazdan geçebilecek durumda olabilir; fakat sigortacılar riski kabul edilemez görüyorsa, gemi sahibi ve navlun tarafı normal düzende hareket etmeyecektir.

Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri başarısı kısmi kalabilir. Washington ayrı ayrı tekneleri imha edebilir, sınırlı bir güzergahı havadan koruyabilir ve birkaç geminin geçişini sağlayabilir. Fakat tek bir emirle ticari güveni yeniden tesis edemez. Piyasa açıklamalara değil, güvenlik rejiminin sürekliliğine tepki verir. Saldırılar sürüyorsa, güzergah Amerikan askeri desteğine bağımlıysa, sigorta primleri aşırı yüksek kalıyorsa, boğaz serbest bir uluslararası koridor gibi değil, siyasi olarak yönetilen riskin bulunduğu askerileştirilmiş bir geçit gibi işleyecektir.

Dünya ekonomisi açısından bu, kırılganlıkların yapısal olarak yeniden değerlendirilmesi anlamına gelir. Hürmüz krizi, yirmi birinci yüzyılın enerji güvenliğinin yalnızca üretim hacimleri ve rezervlerle değil, küresel altyapının darboğazlarını koruma kapasitesiyle de belirlendiğini gösteriyor. Tek bir boğaz enflasyonu, taşıma maliyetlerini, ithalatçıların bütçe dengelerini, Batı ülkelerindeki seçmen psikolojisini ve Asya'nın stratejik davranışını etkileyebilir.

İran stratejisi: belirsizlik üzerinde kontrol

İran'ın eylemleri, Amerika Birleşik Devletleri ile doğrudan bir savaşta zafer kazanma arzusu olarak değil, yönetilebilir bir belirsizlik yaratma girişimi olarak ele alındığında rasyonel görünmektedir. Tahran'ın boğazı uzun süre tamamen kapatması şart değildir. Denizcilik şirketleri ve sigorta yapıları nezdinde Hürmüz'den geçişin şartlı, riskli ve siyasi bağımlılığa açık hale geldiği kanaatini oluşturması yeterlidir.

Bu, İran'a birkaç avantaj sağlar.

Birincisi, coğrafyasını stratejik bir varlığa dönüştürür. Askeri baskı altında zayıflamış olsa bile İran, boğaza yönelik tehdidi sayesinde dünya piyasaları üzerinde etkide bulunma imkanını korur.

İkincisi, Amerikan askeri operasyonunun maliyetini artırır. Her ek gemi, her devriye, her insansız hava aracı önleme faaliyeti ve her refakat görevi kaynak, siyasi dikkat ve tırmanmaya hazır olma iradesi gerektirir.

Üçüncüsü, diplomatik alanını genişletir. Çin, Pakistan, Basra Körfezi ülkeleri, Avrupalı ithalatçılar ve Asya ekonomileri krize yalnızca Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki bir çatışma olarak değil, kendi çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak da bakmaya başlar. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin, Trump'ın ilan ettiği aranın ardından Pekin'e yaptığı ziyaret, Çin'in İran diplomasisinin en önemli dış muhataplarından biri haline geldiğini göstermektedir.

Tahran, kendi pozisyonu dikkate alınmadan Hürmüz'de sürdürülebilir bir deniz ulaşımı rejiminin kurulamayacağını kanıtlamaya çalışıyor. Bu, İran'ın durumu tamamen kontrol ettiği anlamına gelmez. Ancak İran, normalleşmenin bedelini kontrol etmeye çalışmaktadır.

Amerikan stratejisi: tam ölçekli savaşa varmadan zorlama

Trump yönetimi zor bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor. Bir yandan Washington, İran'ın Hürmüz üzerinde fiili veto hakkı elde etmesine izin veremez. Bu, Basra Körfezi'ndeki bütün Amerikan güvenlik mimarisini aşındırır. Diğer yandan İran'la tam ölçekli bir savaş, aşırı askeri, ekonomik ve iç siyasi maliyetler doğurur.

Bu nedenle "Özgürlük Projesi", ara bir stratejinin aracı olarak görülmelidir: büyük savaşa resmen geçmeden zorlama. Amerika Birleşik Devletleri aynı anda üç hedefe ulaşmaya çalışıyor.

Birincisi, en azından kısmi transit geçişi yeniden sağlamak ve İran'ın boğazı kapatmasının nihai bir olgu olmadığını göstermek.

İkincisi, müzakere kanalını açık tutmak ve askeri baskıyı anlaşmaya ulaşmanın aracı olarak kullanmak.

Üçüncüsü, iç siyasi zararı sınırlamak. Akaryakıt fiyatlarının yükselmesi, başkanın savaş yetkileriyle ilgili sorular ve Amerika Birleşik Devletleri'nin kriz bölgesindeki uzun süreli varlığını açıklama zorunluluğu, operasyonu Amerikan iç siyaseti açısından hassas hale getiriyor. Kongre'nin altmış günlük eşiğe yaklaşılırken savaş yetkileri meselesini izlediğine dair haberler, Beyaz Saray üzerindeki baskıyı artırıyor.

Bu anlamda başkan Trump'ın ilan ettiği ara, zayıflık değil, oyunun formatını değiştirme girişimi gibi görünüyor. Washington güç aracını elinde tutuyor, fakat geçici olarak ağırlığı müzakerelere kaydırıyor. Ancak bu yapı yalnızca tek bir şartla işler: İran, uzlaşmayı reddetmenin daha sert bir senaryoya yol açacağına inanmalı; Amerika Birleşik Devletleri'nin müttefikleri ise Washington'ın tırmanmayı kontrol edebileceğine güvenmelidir.

Senaryo analizi

Birinci senaryo: sınırlı gerilimi düşürme ve boğazın kısmen açılması

En elverişli senaryo, "Özgürlük Projesi"ndeki aranın gemi geçişlerine ilişkin teknik bir düzenleme üzerinde anlaşma sağlamak için kullanılmasıdır. Böyle bir düzenleme uluslararası izleme, İran'ın gayriresmi garantileri, Amerikan faaliyetlerinin İran sularına çok yakın bölgelerde sınırlandırılması ve güzergah güvenliği üzerinde dış kontrol unsurlarının korunmasını içerebilir.

Amerika Birleşik Devletleri açısından sonuçlar ölçülü biçimde olumlu olacaktır. Washington, güç baskısının İran'ı deniz ulaşımı rejimini görüşmeye dönmeye zorladığını söyleyebilir. Trump için bu, "anlaşmaya zorlama" şeklinde bir siyasi anlatı yaratır.

İran açısından da bu senaryo yenilgi anlamına gelmez. Tahran, Amerika Birleşik Devletleri'nin operasyonu durdurmak ve müzakere gerekliliğini kabul etmek zorunda kaldığını ileri sürebilir. Bu da ülke içinde itibarını korumasına imkan verir.

Körfez ülkeleri ve Asyalı ithalatçılar için bu seçenek tercih edilir; ancak eski güven düzeyini geri getirmez. Sigorta primleri ve lojistik maliyetler uzun süre yüksek kalmaya devam edecektir.

İkinci senaryo: boğazın uzun süreli askerileşmesi

Daha olası orta vadeli senaryo, yüksek askeri gerilim korunurken transit geçişin kısmen yeniden sağlanmasıdır. Bazı gemiler geçer, ancak büyük taşıyıcılar seçici davranır; sigorta piyasası temkinli kalır; İran zaman zaman güzergahı tehdit edebildiğini gösterir; Amerika Birleşik Devletleri ise güçlendirilmiş varlığını sürdürür.

Bu, Hürmüz'de yeni bir rejimin oluşmasına yol açacaktır: Boğaz biçimsel olarak kapalı değildir, fakat fiilen sıradan bir ticari güzergah olmaktan çıkar. Her geçiş siyasi ve askeri bir olaya dönüşür.

Amerika Birleşik Devletleri için bu, uzun süreli kaynak yükümlülüğü anlamına gelir. İran için baskı kaldıracının korunması demektir. Avrupa ve Asya için enerji güzergahlarının çeşitlendirilmesini hızlandırır. Körfez ülkeleri için ise bir yandan Amerikan güvenliğine bağımlılığın artması, diğer yandan Çin ve başka dış aktörlerden ek güvenceler arama eğiliminin güçlenmesi anlamına gelir.

Üçüncü senaryo: olay, hata ve büyük savaşın yeniden başlaması

En tehlikeli senaryo, yanlış değerlendirme ihtimaliyle bağlantılıdır. Bir Amerikan gemisine saldırı, askerlerin ölmesi, ticari bir gemiye yönelik kitlesel saldırı, bir füzenin Birleşik Arap Emirlikleri ya da Suudi Arabistan altyapısına isabet etmesi, Washington'ın siyasi hesabını aniden değiştirebilir.

Bu durumda "Özgürlük Projesi", deniz ulaşımını koruma operasyonundan İran'ın kıyı, füze ve deniz imkanlarını bastırma harekatına dönüşür. Bölgesel savaş riski keskin biçimde artar. Yalnızca İran askeri tesisleri değil, bütün Körfez'in enerji altyapısı da hedef haline gelir.

Dünya ekonomisi için bu şok senaryosu olacaktır. Kısa süreli bir tırmanma bile petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz fiyatlarında sıçramaya yol açabilir, enflasyon baskısını artırabilir, para ve kredi politikasını zorlaştırabilir, Asya'daki büyümeye darbe vurabilir. Çin için bu, enerji güvenliğine doğrudan meydan okuma anlamına gelir. Rusya için potansiyel fiyat avantajı kaynağı olabilir, fakat aynı zamanda küresel istikrarsızlık unsurudur. Türkiye ve Güney Kafkasya için ise alternatif koridorların transit önemini yeniden değerlendirme nedeni haline gelir.

Dördüncü senaryo: uluslararası koalisyon ve kontrolün kurumsallaşması

Teorik olarak daha karmaşık bir seçenek de mümkündür: Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ülkeleri, Körfez devletleri ve muhtemelen bazı Asyalı enerji tüketicilerinin katılımıyla çok taraflı bir deniz misyonunun oluşturulması. Böyle bir model, tamamen Amerikan merkezli bir operasyonun siyasi zehirliliğini azaltır ve Hürmüz güvenliğini küresel ortak fayda olarak sunmaya imkan verir.

Fakat bu senaryo ciddi sınırlamalarla karşı karşıyadır. Çin'in boğazdaki Amerikan hakimiyetini meşrulaştırmak istemesi pek olası değildir. Avrupa devletleri askeri imkanlar ve siyasi ihtiyat açısından sınırlıdır. Körfez ülkeleri kendi altyapılarına yönelik İran cevabından çekinir. Bu nedenle çok taraflılık, tam teşekküllü bir kolektif zorlama mekanizmasından ziyade diplomatik bir çerçeve olarak mümkün görünmektedir.

Açıkça görülmeyen stratejik sonuçlar

Birinci sonuç, deniz seyrüsefer serbestisinin neredeyse otomatik bir norm olduğu yönündeki eski anlayışın aşınmasıdır. Hürmüz, uluslararası hukukun maddi güvenceye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Norm ancak onu savunma iradesi varsa işler.

İkinci sonuç, sigorta piyasalarının bağımsız bir stratejik aktör olarak rolünün artmasıdır. Bu tür krizlerde gemi sahibinin kararı yalnızca askeri haritaya değil, sigortacının risk değerlendirmesine de bağlıdır. Bu da özel finans yapılarının güvenlik mimarisinin parçası haline gelmesine yol açar.

Üçüncü sonuç, Çin'in Orta Doğu kriz diplomasisinin gerekli aktörü olarak güçlenmesidir. Pekin İran'ı kontrol etmiyor, ancak Batı'nın sahip olmadığı ekonomik ve siyasi etki kanallarına sahiptir. Hürmüz meselesi, Çin'in arabulucu ya da en azından baskının yöneltildiği başlıca muhatap olarak önemini nesnel biçimde artırıyor.

Dördüncü sonuç, alternatif güzergahların değerinin yükselmesidir. Kara, boru hattı ve çok modlu koridorlar sunabilen ülkeler ek stratejik ağırlık kazanır. Bu durum Orta Asya, Güney Kafkasya, Türkiye, Doğu Akdeniz ve Hazar bölgesini Avrupa piyasalarına bağlayan güzergahlar için geçerlidir.

Beşinci sonuç, Amerikan askeri varlığının dönüşmesidir. Amerika Birleşik Devletleri artık yalnızca bölgesel dengenin garantörü gibi hareket edemez. Aynı anda deniz hakemi, enerji istikrar sağlayıcısı, müzakere merkezi ve son başvuru sigortacısı olmak zorundadır. Bu, Amerikan imkanlarını genişletir; fakat Washington'ı yerel olaylar karşısında daha kırılgan hale getirir.

Sonuç: Hürmüz'ün yeni gerçekliği

"Özgürlük Projesi", mahsur kalan gemileri çıkarma amaçlı teknik bir operasyon değildir. Bu, uluslararası düzenin daha derin dönüşümünün belirtisidir. Hürmüz Boğazı üç ilkenin çarpıştığı alana dönüşmüştür: Amerika Birleşik Devletleri'nin deniz ulaşımı serbestisini sağlama iddiası, İran'ın jeopolitik kaldıraç stratejisi ve dünya ekonomisinin dar altyapı koridorlarına bağımlılığı.

Mevcut kriz geçici olarak çözüme kavuşturulsa bile eski normalliğe dönüş olmayacaktır. Denizcilik şirketleri, sigortacılar, enerji ithalatçıları ve devletler artık pratik bir ders almıştır: Tek bir deniz geçidi, küresel ölçekte stratejik zorlama aracına dönüşebilir.

Temel sonuç, savaşın yarın yeniden başlayıp başlamayacağı değildir. Temel sonuç şudur: Hürmüz artık sadece coğrafya olmaktan çıkmıştır. Güç, risk ve müzakere rejimine dönüşmüştür. Amerika Birleşik Devletleri gemileri geçirebilir, İran geçişi tehdit edebilir, arabulucular gerilimi düşürme formülleri önerebilir; fakat dünya sistemi artık deniz seyrüsefer serbestisinin sürekli askeri, diplomatik ve mali güvence gerektirdiği yeni bir aşamaya girmiştir. Yeni stratejik gerçeklik tam da budur: Küresel ticaret artık yalnızca güzergahlar üzerinden ilerlemiyor. Siyasi olarak yönetilen risk bölgelerinden geçerek hareket ediyor.