Hayır, İran şimdilik kelimenin gerçek anlamıyla Amerika Birleşik Devletleri için “yeni Vietnam” olarak adlandırılamaz. Orada her gün kabul edilemez kayıplar veren Amerikan kara birlikleri yok. Haftalık ölü sayısını hesaplayan gazete manşetleri yok. Amerikan şehirlerinin sokaklarında on binlerce kişinin katıldığı savaş karşıtı yürüyüşler yok. Bin dokuz yüz altmışlı yılların sonunda Amerikan siyasetini içeriden kemiren o iç kırılma atmosferi de yok.
Elbette bugün Beyaz Saray’da, yıpranmış ve siyasi bakımdan tükenmiş Lyndon Baines Johnson’ın yerine Donald Trump bulunuyor. Trump, kamuoyu önünde kendinden emin görünmeye çalışan, savaştan bir anlaşma gibi, askeri güçten ise baskı aracı gibi söz eden bir siyasetçi. Mevcut çatışmaya yalnızca birkaç aydır dahil olduğunu söyleyerek övünüyor ve bu arada Vietnam’ı güya “çok hızlı kazanabileceğini” ileri sürüyor.
Fakat dışarıdan bakıldığında görülen bu gösterişli meydan okumanın ardında çok daha kaygı verici bir siyasi gerçeklik beliriyor. Tahran’ın Trump üzerinde kurduğu baskı, giderek Johnson’ın Vietnam’da yakalandığı stratejik tuzağı andırıyor. Burada söz konusu olan tam bir tarihsel benzerlik değil. Söz konusu olan, zayıf tarafın süper güce kesin bir askeri yenilgi yaşatma imkanı bulunmadığında zamana, sabra, siyasi yıpratmaya ve rakibin iradesini psikolojik olarak aşındırmaya oynadığı savaş mantığıdır.
Ho Şi Minh tam da böyle hareket etmişti. Kuzey Vietnam direnişinin sembolü olan bu adam, temel gerçeği kavramıştı: İmparatorluklar hava kuvvetlerine, donanmaya, paraya, teknolojiye ve sanayi gücüne sahip olabilir; fakat zaferin bedelinin bizzat zaferden siyasi olarak daha pahalı hale geldiği uzun savaşlara her zaman dayanamazlar.
İran yönetimi, savaşın hızlı biçimde sona erdirilmesine ilişkin müzakereleri reddederek ve Trump’ı ateşkes rejimini belirsiz bir süre uzatmaya zorlayarak, üstelik yalnızca birkaç gün önce ABD başkanı böyle bir adım atmayacağını söylerken, bugün fiilen kim tarafından yönetilirse yönetilsin, Ho Şi Minh’in eski ama son derece etkili yöntemlerine başvuruyor gibi görünüyor.
Bu stratejinin özü basit ve acımasızdır: Acele etmemek. Washington istediği zaman müzakere masasına oturmamak. Bombaların baskısı altında dayatılan şartları kabul etmemek. Rakibin askeri gücü daha büyük diye zayıflık göstermemek. Çatışmanın her gününü Amerikan başkanı için bir soruna dönüştürmek. Öyle bir durum yaratmak ki mola isteyen taraf Tahran değil, çıkış yolu arayan taraf Washington olsun.
Ho Şi Minh ve bin dokuz yüz altmışlı yıllardaki halefi Le Duan, iki Batılı güce arka arkaya yenilgi yaşatmayı başardı: Önce Fransa’ya, ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne. Onlar, bugün Tahran’ın da anladığı görünen şeyi anlamışlardı: Ne kadar güçlü olursa olsun, uzaktan gelen saldırgan, kendi evinde savaşan ve bu savaşı varoluş meselesi sayan halktan daha erken yorulur.
Ho Şi Minh, daha bin dokuz yüz kırk altı yılında Fransız sömürgecilere yirminci yüzyılın bütün sömürgecilik karşıtı stratejisinin özünü özetleyen şu sözü söylemişti: “Bizim öldürdüğümüz her bir kişiye karşılık siz on kişimizi öldürebilirsiniz; fakat böyle bir oranda bile siz kaybedeceksiniz, biz kazanacağız.” Bu, çaresizliğin retoriği değil, soğukkanlı bir hesaptı. Ho, kayıpların matematiğinden değil, direnme siyasetinden söz ediyordu. Uzun savaşta belirleyici olanın yalnızca ölü sayısı değil, toplumun mücadelenin bedelini kabullenme kapasitesi olduğunu biliyordu.
Ho ve Le Duan, Johnson’a karşı da aynı çizgiyi sürdürdüler. Washington’ın giderek daha çaresiz hale gelen müzakere çağrılarını defalarca reddettiler. Bugün Tahran da aslında Trump’a benzer bir şey yapıyor: Acele etmiyor, kendisinden cevap beklendiği anda cevap vermiyor, Amerikan başkanına yaşananları diplomatik zafer olarak sunma imkanı tanımıyor.
Ho Şi Minh, bin dokuz yüz altmış yedide Johnson’a yazdığı mektupta, “Amerikan bombardımanlarının ve bütün diğer savaş eylemlerinin koşulsuz biçimde durdurulmasından” önce müzakere ihtimalini değerlendirmeyeceğini açıkça ilan etmişti. Ayrıca “Vietnam halkının asla güce boyun eğmeyeceğini, bombaların tehdidi altında müzakereyi asla kabul etmeyeceğini” söylemişti. Bu, siyasi direnişin formülüydü: Önce baskının durması, sonra konuşma. Önce zorlamanın sonuç vermediğinin kabulü, sonra diplomasi.
Bugün İran’ın sergilediği yaklaşım da tam olarak budur. ABD’nin askeri gücü ortadan kalkmış değildir. Amerikan hava kuvvetleri ve donanması hala çok büyük zarar verebilecek kapasitededir. Ancak bu saldırıların siyasi etkisi giderek daha belirsiz hale geliyor. Bombardımanlar tesisleri yıkabilir; fakat ülke yönetimi direniş uğruna yüksek bedel ödemeye hazırsa, devletin stratejik iradesini mutlaka kıramaz.
Bin dokuz yüz altmışlı yıllarda Johnson, askeri toplantılarda sık sık öfkesine hakim olamıyor, Hanoi’nin neden teslim olmadığını anlamaya çalışıyordu. Hava saldırılarının artırılması neden kapitülasyona yol açmıyordu? Baskı aracı olarak tasarlanan Rolling Thunder harekatı, Kuzey Vietnam liderlerini neden Amerikan şartlarıyla müzakere masasına oturtmuyordu? Bir noktada Johnson, Savunma Bakanı Robert McNamara’ya “Onların bir gün teslim olacağını sanmıyorum” demişti. Bu cümlede yalnızca öfke değil, geç gelen bir aydınlanma da vardı. Johnson, karşısında yalnızca bir ordu değil, atılan bomba sayısıyla yok edilemeyecek bir siyasi irade bulunduğunu anlamaya başlıyordu.
İran konusunda da aynı mantık görülüyor. Evet, Trump’ın “ciddi biçimde bölünmüş” diye nitelediği İran yönetimine ilişkin bazı işaretler ortaya çıktı. Evet, saldırılar bazı yapılara, komuta merkezlerine, altyapıya ve belirli isimlere ağır zarar vermiş olabilir. Fakat bu, Tahran’ın Amerikan diktasını kabul etmeye hazır olduğu anlamına gelmez. Aksine İran yönetiminin kamuya açık çizgisi daha da gösterişli ve meydan okuyucu hale geldi.
Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, Tahran’ın “tehdit gölgesi altında müzakereyi kabul etmeyeceğini” ilan etti. Bu ifade, Vietnam Savaşı dönemindeki Hanoi mantığıyla neredeyse birebir örtüşüyor. İran, Washington’a şunu söylüyor: Önce bombalayıp sonra bizim yenilmiş taraf gibi müzakere masasına gelmemizi isteyemezsiniz.
Bu hafta İranlı müzakereciler Trump’ı ve Başkan Yardımcısı J. D. Vance’i Beyaz Saray’da bir türlü gelmeyen telefon çağrısını kaygıyla bekler halde bıraktı. Diplomaside bu tür jestlerin anlamı vardır. Bazen sessizlik, en az açıklama kadar etkili bir baskı biçimine dönüşür. Tahran, Washington’ın hazırladığı takvime göre oynamayacağını gösterdi.
Dahası, İslam Devrimi Muhafızları Ordusu komutanlarına kıyasla daha ılımlı kabul edilen Galibaf, aslında çatışmanın askeri tarafını denetleyen güçlerin çizgisine uygun biçimde, Tahran’ın ateşkesi “savaş alanında yeni kartları açmaya” hazırlanmak için kullanacağını söyledi. Bu, teslimiyet dili değildir. Bu, molayı yenilgi değil, operasyonel imkan olarak gören tarafın dilidir.
Trump’ın yirmi bir nisandaki cevabı oldukça anlamlıydı. Hakikat Sosyal adlı platformda “onların önerisi sunulana kadar ateşkesi uzatacağını” yazdı. Diplomatik dilden siyasi dile çevrildiğinde bunun anlamı tektir: İran, Washington’a kendi temposunu dayatmayı başarmıştır. Artık süreleri Trump dikte etmiyor; Tahran Amerikan başkanını beklemeye zorluyor.
Askeri gücün siyasi gerçeklikle çarpıştığı nokta tam da burasıdır. Füzeleri, depoları, botları, fırlatma sistemlerini yok edebilirsiniz. Zafer ilan edebilirsiniz. Vurulan hedeflerin haritalarını gösterebilirsiniz. Fakat rakip şartlarınızı kabul etmiyor, müzakere masasına koşmuyor ve molayı yeniden toparlanmak için kullanıyorsa, zafer meselesi son derece tartışmalı hale gelir.
Harvard Kennedy Okulu bünyesindeki Küresel Vietnam Savaşları Araştırmaları Girişimi’nin kurucu ortağı ve direktörü Hai Nguyen, “Vietnam Savaşı’nın bitiminden elli yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri, İran’la savaşta aynı hikayeyi yeniden tekrarlıyor” dedi.
Onun değerlendirmesi özellikle önemlidir; çünkü dış benzerliklerden değil, asimetrik savaşın yapısından söz ediyor. Nguyen, “Asimetrik savaşta, Vietnam Savaşı dönemindeki Vietnamlılarda olduğu gibi, İranlıların da Amerikalıların sonuna kadar kavrayamadığı avantajları var” dedi. “Onlar ABD’nin binlerce ton bomba atabileceğini, fakat uzun bir savaşa dayanacak sabra sahip olmadığını anlıyorlar. Vietnamlı devrimciler gibi İranlılar da çok büyük ulusal fedakarlıklar pahasına uzun bir savaş yürütmeye hazır görünüyor. Başka bir deyişle İran, ABD’nin Aşil topuğunu anlamış durumda.”
Bütün durumun ana siniri belki de budur. ABD’nin Aşil topuğu silah eksikliği değildir. Ordunun zayıflığı değildir. Teknoloji yokluğu değildir. Asıl mesele siyasi sabrın sınırlılığıdır. Amerikan yönetimleri bu tür savaşları klasik anlamda muharebe meydanında nadiren kaybeder. Onları Washington’da, Kongre’de, piyasalarda, televizyon stüdyolarında, onay oranlarında, parti hesaplarında ve toplumun çatışmayı anlamsız görmeye başlamasında kaybeder.
Bu nedenle ABD’nin eski NATO Büyükelçisi Ivo Daalder blogunda “Teslimiyet böyle görünür” diye yazdı. Onun ifadesi son derece serttir; fakat Amerikan seçkinlerinin bir bölümündeki kaygıyı yansıtır. “Ateşkesi isteyen bizzat Trump’tı; çünkü daha fazla tırmanmanın İran’ı taviz vermeye zorlamadığını gördü ve savaşın sürmesinin ekonomik ve siyasi sonuçlarından çekindi. Eğer Trump şimdi ateşkesi belirsiz süreyle uzatırsa, bu İran’ın işine gelir. Şu anda bütün avantajlar Trump’ın değil, İran’ın elinde. ABD başkanının tek kartı, kendisinin de istemediği savaşı yeniden başlatmaktır. Buna karşılık diğer bütün kartlar İran’ın elindedir.”
Bu düşünce, zaferin resmi tablosunu paramparça ediyor. Eğer ABD başkanının elinde yalnızca bir araç kalıyorsa, yani kendisinin de sürdürmek istemediği savaşı yeniden başlatmak, bu onun manevra alanının keskin biçimde daraldığı anlamına gelir. Rakip bunu anlıyorsa, Washington’ın geniş çaplı tırmanışa geri dönme konusundaki isteksizliğini bizzat bir baskı aracına çevirebilir.
İslam Cumhuriyeti, yönetici kadrosunun önemli bir bölümünün yok edilmesinden sonra bile Hürmüz Boğazı’na erişim üzerindeki kontrolünü koruyor ve anlaşıldığı kadarıyla bu kontrolü daha da güçlendiriyor. İran bu hafta birkaç gemiye el koydu ve kendisiyle bağlantılı tankerleri Amerikan ablukasından geçirmeyi başardı. Mali Zamanlar gazetesinin yük taşımacılığı izleme grubu Vorteksa’ya dayandırdığı bilgilere göre salı gününe kadar İran’la bağlantılı yaklaşık otuz dört petrol tankeri ablukayı aşarak geçti.
Bu durumun muazzam bir önemi var. Vietnam, Amerika Birleşik Devletleri’ni siyasi ve askeri direniş yoluyla yıpratabiliyordu; fakat Hanoi’nin elinde, bugün Tahran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden sahip olduğu türden dünya ekonomisini anında etkileyecek bir kaldıraç yoktu. İran’ın baskı stratejisi cepheyle sınırlı değil. Bu strateji enerjiye, sigortacılığa, deniz lojistiğine, petrol fiyatlarına, enflasyon beklentilerine ve nihayetinde bizzat Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçmenlerin ruh haline darbe vuruyor.
Bu arada ABD Savunma Bakanlığı İstihbarat Dairesi Başkanı, Deniz Piyadeleri Korgenerali James H. Adams, Kongre’deki oturumlarda İran’ın elinde “binlerce” füze ve tek yönlü saldırı insansız hava aracı kaldığını kabul etti. Amerikan televizyon kanalı yirmi iki nisanda, sekiz nisanda ateşkes başladığında İran’ın balistik füze ve fırlatma rampası cephaneliğinin yaklaşık yarısının hala sağlam olduğunu, boğazdaki deniz taşımacılığını aksatmak için kullanılan İslam Devrimi Muhafızları Ordusu deniz kanadının da yaklaşık yüzde altmışının varlığını koruduğunu bildirdi.
Bu rakamlar Washington’ın zafer naralarıyla pek bağdaşmıyor. Bunlar, geniş çaplı saldırılardan sonra bile İran’ın karşı baskı kurmasını sağlayan temel araçlardan mahrum kalmadığını gösteriyor. Tahran, bölgesel altyapıyı, deniz iletişim hatlarını ve enerji akışlarını tehdit etme kapasitesini korudu. Rakibin elinde binlerce füze ve deniz gücünün önemli bir kısmı duruyorsa, “ezici zaferden” söz etmek için henüz erkendir.
Buna rağmen Savunma Bakanı Pit Hegset, ateşkesin başladığı gün “Destansı Öfke harekatının savaş alanında tarihi ve ezici bir zafer olduğunu” ilan etti. Bu açıklamada Amerikan savaşlarının tanıdık tınısı duyuluyor: Yıkım istatistikleriyle desteklenen büyük başarı sözleri, fakat bunun mutlaka siyasi sonuçla doğrulanması gerekmiyor.
Tam da burada güçlü bir tarihsel deja vu duygusu ortaya çıkıyor. Hegset’in savaş alanındaki başarılarla ilgili günlük açıklamaları giderek Vietnam dönemi retoriğini hatırlatıyor. O, neredeyse Robert McNamara’nın karikatürize edilmiş bir versiyonu gibi görünüyor. Aynı McNamara, “en iyi ve en parlaklar” kuşağının temsilcisi, teknokrat, sayıların adamıydı ve yıllarca Amerikan toplumunu Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam Savaşı’nı kazandığına inandırmaya çalışmıştı.
McNamara, “ceset sayımı” ve rakibin yıpratılmasına ilişkin diğer istatistik göstergelerine saplantısıyla kötü bir şöhret kazandı. Amerikan savaş makinesi ölüleri, yok edilen tesisleri, ele geçirilen silahları, katedilen milleri, atılan bomba tonlarını sayıyordu. Fakat bu rakamlar en temel soruya cevap vermiyordu: Bunlar siyasi zaferi yaklaştırıyor mu? Sonunda cevabın hayır olduğu anlaşıldı. Raporları kazanıp savaşı kaybetmek mümkündü.
Pentagon çalışanlarının rivayete göre “Aptal McNamara” lakabını taktığı Hegset de sayılara benzer bir inanç gösteriyor. Yok edilen füzeleri, fırlatma rampalarını, gemileri, tasfiye edilen liderleri ve yıkılan tesisleri sıralıyor. Fakat siyasi savaşta bu göstergelerin anlamı sınırlıdır. Bunlar önemlidir, ama tek başına zafer değildir.
Bir ya da iki ay önce bu tür istatistikler etkileyici görünebilirdi. Fakat artık şu soruya giderek daha az cevap veriyor: Stratejik dinamiği gerçekte kim kontrol ediyor? İran Hürmüz kaldıracını elinde tutmaya devam ediyorsa, Amerikan şartlarıyla müzakereye yanaşmıyorsa, saldırı kapasitesinin önemli bir bölümünü koruyorsa, Trump ateşkesi uzatmak zorunda kalıyorsa, yok edilen hedeflerin aritmetiği zayıf bir teselliye dönüşür.
Henry Kissinger, bin dokuz yüz altmış dokuzda Vietnam’a ilişkin Paris Barış Görüşmeleri’ni değerlendirirken Amerikan stratejik hatasının en kesin teşhislerinden birini ortaya koymuştu: “Biz askeri bir savaş yürüttük; rakiplerimiz siyasi bir savaş yürüttü. Biz fiziksel yıpratma peşindeydik; rakiplerimiz bizim psikolojik tükenişimizi hedefliyordu.”
Bu cümle bugün Washington için neredeyse bir uyarı gibi duyuluyor. Amerika Birleşik Devletleri yeniden savaşı teknoloji düzeyinde yürütme riskiyle karşı karşıya; oysa rakibi savaşı siyasi irade düzeyinde yürütüyor. Amerika füzeleri sayıyor. İran günleri sayıyor. Amerika yıkımı gösteriyor. İran, Trump’ın baskıya dayanma kapasitesini ölçüyor. Amerika askeri başarıdan söz ediyor. İran, bu başarının diplomatik tavizlere dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğini test ediyor.
Vietnamlılar, Amerikalılar Vietnam’ın yeterli fiziksel yıpranmasını sağlayamadan önce Washington’ın psikolojik tükenişini sağlamıştı. Hanoi’nin müzakerelerde sert pozisyon almasını mümkün kılan da buydu. Güney Vietnam’ın düşüşünden kısa süre önce Kissinger’ın meşhur ve yanlış formülünü, “Barış artık yakın” sözünü söyleyebilmesini sağlayan ortam da buydu. Barış gerçekten yakındı, ama Washington’ın elde etmek istediği barış değildi.
Benzer bir dinamik İran konusunda da gelişebilir. Temel fark şu: Tahran, Hanoi’den farklı olarak yalnızca siyasi yıpratma kaynağına değil, aynı zamanda anında ekonomik baskı kurma aracına da sahip. İranlılar, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ya da fiilen bloke ederek Trump’ı Vietnamlıların Johnson’ı yıpratabileceğinden daha hızlı yıpratmaya çalışıyor. Onlar yalnızca siyasi değil, aynı zamanda enerji savaşı da yürütüyor.
Bu darbe özellikle acı verici olabilir; çünkü ara seçimlere yalnızca altı ay kaldı. Enerji fiyatlarının yükselmesi, küresel durgunluk tehdidi, tüketiciler üzerindeki baskı, piyasalardaki gerginlik, muhaliflerin suçlamaları - bütün bunlar dış politika krizini Trump ve partisi için doğrudan iç siyasi tehdide dönüştürebilir.
ABD Deniz Harp Akademisi tarihçisi Brian VanDeMark, “Tahran, zamanında Hanoi’nin yaptığı hesabın aynısını yapıyor olabilir: Amerikan hava baskısına dayanırsak, ciddi müzakereleri reddedersek ve ayakta kalırsak, Amerika Birleşik Devletleri’nde uzun ve sonuçsuz bir savaşa verilen toplumsal destek zamanla çöker; bu da Washington üzerindeki baskıyı artırır ve onu müzakerelerde giderek daha büyük tavizlere zorlar” dedi.
Bu değerlendirme son derece önemlidir. Savaş artık yalnızca orduların çarpışması değil, siyasi takvimlerin rekabetidir. İran’ın takvimi stratejiktir. Trump’ınki seçim takvimidir. Tahran’ın hesabı rejimin hayatta kalması ve egemen manevra alanının korunmasıdır. Washington’ın hesabı başarıyı kanıtlamak, uzun savaştan kaçınmak ve seçimlerden önce ekonomik darbeyi engellemektir. Bunlar farklı bahis düzeyleridir; tam da bu yüzden daha zayıf taraf bazen avantaj elde eder.
Vietnam, mekanizması farklı olsa da Johnson’a ekonomik zarar verdi. Savaş harcamalarının artması yönetimin bütçe imkanlarını zayıflatıyor, “Büyük Toplum” programlarıyla çatışıyor, enflasyon baskısını artırıyor ve sonunda Demokratların siyasi çöküşünün etkenlerinden birine dönüşüyordu. Savaş yalnızca canları ve kaynakları değil, Johnson’ın iç gündemini de yemeye başlamıştı.
İran’ın baskı kaldıracı potansiyel olarak çok daha hızlı ve küreseldir. Hürmüz Boğazı, haritadaki basit bir coğrafi nokta değildir. Dünya ekonomisinin enerji atardamarıdır. Bu bölgede yaşanacak her ciddi aksama fiyatlara, lojistiğe, sigortacılığa, deniz taşımacılığına, yatırımcı beklentilerine ve hükümetlerin siyasi hesaplarına anında yansır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması şimdiden tarihin en büyük petrol arz kesintisi olarak adlandırılıyor ve Uluslararası Para Fonu’nun değerlendirmesine göre küresel durgunluğa yol açabilir.
Buna rağmen borsa ve diğer göstergeler şimdilik dayanıklılığını koruyor. Trump da dışarıdan bakıldığında geri çekilme işareti göstermiyor. Aksine zamana, özgüvene ve durum üzerindeki kontrole sahip olduğunu göstermeye çalışıyor. Yirmi bir nisanda bir ekonomi kanalına verdiği röportajda, Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak Amerika Birleşik Devletleri’nin eski savaşlara katılımına dair tartışmalı bir rakamlar dizisi sundu ve mevcut çatışmada yalnızca “beş aydır” bulunduğunu söyledi; oysa gerçekte bunun yaklaşık üç ay olduğu söylenebilir. “Vietnam’ı çok hızlı kazanırdım. Başkan ben olsaydım, Irak’ı da kazandığımız süre içinde kazanırdım; çünkü aslında burada biz kazandık” dedi.
Bu ifade Trump için karakteristiktir. O, kişisel özgüven mantığını tarih boyunca başkanların özgüvenini yok etmiş savaşlara taşıyor. Vietnam tek bir odada kararlılık eksik olduğu için kaybedilmedi. Irak, birileri zaferi yeterince yüksek sesle ilan etmediği için felakete dönüşmedi. Afganistan, slogan eksikliğinden dolayı yirmi yıllık bir tuzağa dönüşmedi. Bu savaşlar, Amerikan gücü askeri başarıyı kalıcı siyasi sonuca dönüştüremediği için başarısız oldu.
İran konusunda ise şimdilik gerçek bir zafere işaret eden pek az şey var. Tahran teslim olmadı. Askeri potansiyeli tamamen yok edilmedi. Hürmüz baskı aracı olarak varlığını koruyor. Müzakereler Amerikan senaryosuna göre ilerlemiyor. Ateşkes, muzaffer diplomasinin sonucu olarak değil, zorunlu bir ara olarak uzatılıyor. İran, anlaşıldığı kadarıyla kendisini yenilmiş saymıyor. Savaş siyasetinde belirleyici olan da tam budur.
Karşımızda büyük güçlerin acı biçimde tanıdık stratejik hatası duruyor: Daha küçük bir ülkeye karşı savaşa girdiklerinde ya da bir çatışmaya sürüklendiklerinde, iradelerini ona hızla kabul ettirebileceklerini sanıyorlar. Washington bunu on bir eylülden sonra Afganistan’da ve Irak’ta yaşadı. Her seferinde ilk askeri başarı yönetilebilirlik yanılsaması yarattı. Her seferinde asıl işin bittiği sanıldı. Her seferinde daha sonra en zor bölümün ilk zafer açıklamalarından sonra başladığı ortaya çıktı.
Trump yönetimi, elbette Irak ve Afganistan’ın gölgesini anlıyor. Bu nedenle başkanın yeni bir bataklıktan kaçınmaya ve mümkün olduğunca kara birliklerinin konuşlandırılmasını önlemeye çalıştığını vurguluyor. Fakat sorun şu ki bataklık her zaman piyadenin sahaya sürülmesiyle başlamaz. Bazen çatışmadan yüz kaybetmeden çıkmanın siyasi olarak imkansız hale gelmesiyle başlar. Bazen de savaşı yeniden başlatmak fazla tehlikeli, kendi şartlarıyla bitirmek ise imkansız olduğu için uzatılmak zorunda kalınan bir ateşkesle başlar.
Afganistan’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin ülkeyi dizginlemeye yönelik sancılı yirmi yıllık girişiminin ardından çekilmesinden çok önce, Taliban mensupları şu sözü tekrarlamayı severdi: “Sizin saatiniz var, bizim zamanımız var.” Bu ifade, büyük güçlere karşı yürütülen bütün asimetrik savaşların formülü haline geldi. Saat, teknoloji, operasyon takvimleri, bütçe döngüleri, televizyon bültenleri ve seçim vadeleridir. Zaman ise sabır, kök salmışlık, beklemeye hazır olmak ve başkasının aceleciliğini kendi silahına dönüştürme kabiliyetidir.
Vietnam, Irak ve Afganistan’ı birbirine bağlayan ortak damar tam da budur: Ulusal direniş, ister Vietkong, ister Iraklı cihatçılar, ister Taliban olsun, çoğu zaman en güçlü yabancı rakibi bile bekleyerek aşabilir ve ondan daha uzun süre dayanabilir. Askeri anlamda daha güçlü olduğu için değil. Onun bahsi daha yüksek, ufku daha uzun ve acı eşiği farklı olduğu için.
Nguyen’in belirttiği gibi, “Savaştan sonra McNamara, Amerikalıların Vietnam’da yenilmesinin nedenlerinden birinin, Vietnam’ın istilalara karşı uzun mücadele tarihini anlamamaları olduğunu söyledi.” Bu itiraf yalnızca Vietnam için geçerli değildir. Büyük güçler, başka toplumlara kendi kısa vadeli hesaplarının prizmasından baktıklarında sık sık hata yapar. Rejimleri, orduları, tesisleri, liderleri ve altyapıyı görürler. Fakat tarihsel hafızayı, ulusal gururu, dini seferberliği, kuşatılmış kale hissini ve bir toplumun Washington’da dayanılması imkansız sanılan şeye dayanma kapasitesini her zaman göremezler.
Geçen yıl haziran ayında, Trump’ın İran’ın nükleer tesislerine karşı kısa süreli Amerika-İsrail harekatına katılmasının ardından, bu tür çatışmalara kuşkuyla yaklaşmasıyla bilinen Vance, “Trump doktrini” adını verdiği yaklaşımı formüle etti. Ona göre bu doktrin üç maddeden oluşuyordu. Birincisi, açık bir Amerikan çıkarı belirlemek; bu örnekte İran’ın nükleer silah elde etmesini önlemek. İkincisi, sorunu mümkün olan en enerjik diplomasiyle çözmeye çalışmak. Üçüncüsü, diplomasi işe yaramazsa ezici askeri güç kullanmak, sorunu çözmek ve çatışma uzamadan oradan defolup gitmek.
Kağıt üzerinde bu doktrin sert, rasyonel ve hatta cazip görünüyor. Fakat gerçek siyasette temel soruyla karşılaşıyor: “Sorunu çözmek” ne demektir? Tesisleri yıkmak programı ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Komutanları öldürmek devlet iradesini yok etmek anlamına gelmez. Darbe indirmek kapitülasyon elde etmek anlamına gelmez. Çatışma uzamadan çıkmak, söylemesi kolay ama yapması zor bir hedeftir; özellikle de rakip yenilgiyi kabul etmiyor ve temel baskı araçlarını elinde tutmaya devam ediyorsa.
Bu durumda Trump açık bir nihai hedef formüle etmiş değildir. İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemekten söz ediyor, fakat bunun hangi siyasi anlaşmayla, hangi denetim mekanizmasıyla, hangi garantilerle ve hangi tavizlerle şekilleneceği belli değildir. Eğer Tahran’ı müzakere masasına oturtmayı başarırsa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Başkan Barack Obama döneminde imzalanan iki bin on beş nükleer anlaşmasını andıran uzlaşmaları kabul etmek zorunda kalması giderek daha muhtemel görünüyor.
Trump için özellikle acı verici olan da budur. O anlaşmayı bizzat kendisi iptal etmiş, onu önceki yönetimin zayıflığının sembolüne dönüştürmüştü. Şimdi ise gerçeklik Washington’ı benzer bir mantığa geri dönmeye zorlayabilir: Sınırlama, denetim, teftişler, aşamalı tavizler, diplomatik pazarlık. Sonuç, Trump’ın bir zamanlar reddettiği anlaşmanın başka bir versiyonuna dönüşürse, bunu büyük bir zafer olarak sunmak zor olacaktır.
İran’ın bomba yapımına neredeyse hazır zenginleştirilmiş nükleer materyali meselesi özellikle keskinliğini koruyor. Önceki anlaşma, Tahran’ın bu materyalin yüzde doksan sekizini ülke dışına çıkarmasını öngörüyordu. Şimdi Trump, İran’ın nükleer materyalini teslim edeceğini ileri sürmeye devam ediyor; Tahran ise böyle bir taviz vermediğini söylüyor. Bu teknik bir ayrıntı değil, bütün diplomatik mimarinin merkezindeki sorudur. Bu sorun çözülmeden herhangi bir anlaşma kırılgan görünecektir. Fakat saldırılara dayanmış ve baskı araçlarını korumuş İran’a materyalin tamamen teslimini dayatmak son derece zor olacaktır.
Atlantik Konseyi stratejisti, emekli Amerikan kara kuvvetleri albayı S. Anthony Pfaff, “Daha güçlü bir devletin çıkarı sınırlı olduğunda, çoğu zaman zayıf olan güçlü olanı yener; çünkü daha güçlü taraf mücadeleden vazgeçme eşiğine daha zayıf taraftan önce ulaşır” dedi.
Bu, mevcut krizin belki de en soğukkanlı formülüdür. Amerika Birleşik Devletleri, neredeyse bütün askeri parametrelerde İran’dan güçlü olabilir. Fakat Washington için bu savaş birçok dış politika krizinden biriyse, Tahran için ise rejimin bekası, ulusal onur ve bölgesel statü meselesiyse, kararlılık dengesi en güçlü görünen tarafın lehine olmayabilir.
Pfaff, “Bugünkü karşı karşıya gelişte gördüğüm şey tam da bu” diye ekledi. “Tahran’a kendi bakış açısından makul talepler sunsak bile, onun yine de direnmek ve daha fazlasını istemek için nedeni vardır.”
Trump açısından asıl tehlike de burada yatıyor. İran hızlı bir zafer peşinde olmayabilir. Hızlı yenilmemesi onun için yeterlidir. İlk saldırı dalgasını atlatması, baskı araçlarını koruması, Washington’a güzel bir teslimiyet görüntüsü vermemesi ve Amerikan siyasetinin savaşın aleyhine işlemeye başlamasını beklemesi yeterlidir. Zayıf taraf zamanı işte böyle silaha dönüştürür.
Bu nedenle bugünkü soru İran’ın artık “yeni Vietnam” olup olmadığı değildir. Soru başkadır: Amerika Birleşik Devletleri, askeri üstünlüğün otomatik olarak siyasi sonuca dönüşmediği o stratejik bölgeye girmiş olabilir mi? Eğer öyleyse, Trump yalnızca İran’la karşı karşıya değildir. Dünya siyasetinin en eski gerçeklerinden biriyle karşı karşıyadır: Büyük güçlerin inatçı, kök salmış ve bedel ödemeye hazır rakiplere karşı yürüttüğü savaşlar, mimarlarının vaat ettiği kadar hızlı ve gösterişli biçimde nadiren sona erer.