Ortadoğu’da ortaya çıkan şey barış değil; nadir görülen, gergin ve son derece kırılgan bir ara durak. ABD Başkanı Trump, Hürmüz Boğazı’nın açılması şartıyla İran’a yönelik bombardımanın iki haftalığına durdurulduğunu gerçekten ilan etti; İran da askerî makamlarıyla koordinasyon içinde gemilerin geçişini güvence altına almaya hazır olduğunu teyit etti. Pakistan acil arabulucu olarak öne çıktı, Çin Tahran’ı bu formülü kabule zorlayan başlıca aktörlerden biri oldu, İsrail ise bu araya destek verdi ama Lübnan hattında fiilî hareket serbestisini de elinde tuttu.
Zaten tablo, meselenin özünü daha ilk anda ele veriyor: Taraflar çatışmayı çözmedi, sadece onun en tehlikeli safhasını erteledi.
Buradaki en büyük hata, yaşananları klasik anlamda diplomatik bir atılım diye okumak olur. Bu bir atılım değil; tırmanmanın, bir sonraki adımın bedelinin herkes için aşırı yükseldiği noktaya dayanmasının ardından gelen mecburî bir fren. Washington açısından bu bedel; uzayan savaş riski, petrol fiyatlarında sıçrama, iç siyasette doğacak tepki ve ya Hürmüz’ü açmak için uzun soluklu bir askerî operasyona gerçekten girmek ya da kendi ültimatomunun ardından geri adım atmak zorunda kalmaktı. İran içinse bedel; altyapının daha fazla yıkıma uğraması, uluslararası tecridin derinleşmesi ve savaşın sistematik bir yıpratma rejimine dönüşmesi ihtimaliydi. Bölge açısından bu, dünyanın enerji atardamarının topyekûn istikrarsızlığa sürüklenmesi demekti. Küresel piyasalar içinse etkisi şimdiden petrolde, taşımacılık sigortasında ve tedarik zincirlerinde hissedilen bir şok anlamına geliyordu.
Dolayısıyla iki haftalık ateşkes, güvenin değil; çatışmanın bir üst basamağına duyulan karşılıklı korkunun ürünü. Böylesi aralar, ültimatomlar, seferberlik, kritik bir boğazın fiilen bloke edilmesi ve birbiriyle çelişen açıklamalar eşliğinde ortaya çıkıyorsa bunun anlamı tektir: Savaş bitmedi, ama aktörler onun aynı hızla sürmesinin kendi siyasî düzeneklerini de dağıtabileceğini gördü.
Hürmüz, küresel enerji piyasasının sinir ucu
Bu tabloda Hürmüz Boğazı’nın rolü hayati önemde. Kâğıt üzerinde mesele deniz taşımacılığı gibi görünüyor. Oysa gerçekte konu, küresel enerji piyasasının sinir sistemini kimin kontrol edeceği. Dünyadaki deniz yoluyla yapılan petrol sevkiyatının yaklaşık beşte biri bu dar su koridorundan geçiyor; boğazın kısmen kapanması ya da gemilere kontrollü geçiş verilmesi bile anında küresel ekonomik meseleye dönüşüyor. Bu artık yalnızca ABD ile İran arasındaki bir bilek güreşi değil. Avrupa’ya, Asya’ya, Arap monarşilerine, Çin’e, Hindistan’a ve bütün dünya taşımacılık piyasasına uzanan bir baskı kolu. Tam da bu yüzden “boğazın açılması” formülü etrafında sıradan bir askerî çekişme değil; Basra Körfezi’nde güvenlik, ticaret ve egemenlik kurallarını kimin koyacağına dair stratejik bir mücadele yaşanıyor.
Buradan çıkan ilk temel sonuç şu: Trump saldırıları, bütün hedeflere ulaşıldığı için değil; İran’ı tam geri çekilmeye zorlamanın maliyeti öngörülemez hâle geldiği için durdurdu. Söylemi son derece sertti; sivil altyapıya yönelik tehditler dahi havada uçuştu. Fakat ardından bir anda “kazandık, bu yüzden durabiliriz” çizgisine geçildi. Bu, Trump’a özgü tipik tarz: Gerilimi psikolojik baskının son haddine kadar tırmandırmak, sonra da kısmi geri çekilmeyi güç gösterisi gibi pazarlamak. Ne var ki uluslararası siyasette bu taktiğin de bir sınırı var. Ültimatom karşı tarafın açık teslimiyetiyle sonuçlanmıyorsa, her yeni adım artık kudret gösterisi olmaktan çıkar; verilen sözlerin gerçek bedelini ödemeye hazır olup olmadığınızın sınavına dönüşür.
Ara formülün şartları etrafında bilgi savaşı
İran cephesinde de tablo en az bunun kadar çarpıcı. Tahran kendi kamuoyuna hemen şu anlatıyı satmaya girişti: “ABD, İslam Cumhuriyeti’nin şartlarını kabul etti.” Ancak daha şimdiden ortada açık bir manzara var: Aynı mutabakata ilişkin Amerikan, İran ve İngilizce diplomatik anlatımlar arasında ciddi farklar bulunuyor. On maddelik çerçevenin Farsça ve İngilizce sunumları arasındaki ayrışma, özellikle uranyum zenginleştirme gibi hassas başlıklarda doğrudan görülüyor. Bu da karşımızda tamamlanmış bir anlaşma değil; her tarafın, gelecekteki siyasî belgenin metni daha ortada yokken bile kendi “zafer hikâyesini” yazdığı bir bilgi savaşı alanı bulunduğunu gösteriyor.
Tam da bu nedenle, “bütün şartlar kabul edildi” türü açıklamaları kelimesi kelimesine almak bugün son derece tehlikeli. Washington’un gerçekten bütün birincil ve ikincil yaptırımları kaldırmayı, İran’ın sert kısıtlamalar olmadan hassas nükleer döngüsünü sürdürme hakkını tanımayı, bütün Amerikan güçlerini bölgeden çekmeyi ya da İran’ın Hürmüz üzerindeki kontrolünü, İran kaynaklarının anlattığı biçimde resmileştirmeyi kabul ettiğine dair hiçbir emare yok. Tersine, ABD’nin müzakereleri nükleer malzeme, zenginleştirme ve balistik füzeler başlıklarında baskı aracı olarak kullanmak istediği açık. Yani kamuoyuna ilan edilen bu ara, perde arkasında son derece sert bir pazarlığı gizliyor; üstelik tarafların pozisyonlarının temelden çakışmadığı başlıklarda.
Pakistan, krizin acil durum moderatörü
Bu denklemde Pakistan’ın rolü ayrıca dikkat çekiyor. İslamabad bir anda çevrede duran bir oyuncu olmaktan çıktı, en kritik kriz hattının merkezine yerleşti. Bunun birden fazla nedeni var: Washington’la yürüyebilen ilişkiler, Tahran’la konuşabilme kapasitesi, Çin açısından kabul edilebilir oluşu ve bazı bölgesel aktörlerin gözünde görece tarafsız görünmesi. Pakistan bir barış planı sunmadı; savaşın acilen dondurulmasına yarayan bir teknik formül getirdi. Bu da çağın ruhuna fazlasıyla uygun. Klasik çok taraflı mekanizmaların tökezlediği bir dönemde ayakta kalanlar büyük kavramlar değil; ültimatom taşıyabilen, tarafların yüzünü kurtarabilen ve onlara siyasî manevra için birkaç gün açabilen pratik arabulucular oluyor.
Çin, sessiz ama belirleyici denge unsuru
Çin faktörü de en az bunun kadar önemli. Arabuluculuk iddiaları doğruysa Pekin burada gürültülü bir lider gibi değil; Hürmüz’de uzun süreli bir enerji sarsıntısından ağır zarar görecek sessiz bir denge unsuru gibi hareket etti. Çin için İran sadece bir ortak değil, Avrasya’nın geniş jeoekonomik mimarisinin parçası. Pekin askerî anlamda ABD’nin yerine geçmeye çalışmıyor; fakat Amerikan güç çizgisinin küresel ticaret için risk ürettiği krizlerde giderek daha fazla siyasî sigorta işlevi görüyor. Şayet bu arabuluculuk belirleyici gecede gerçekten rol oynadıysa, karşımızda geçiş çağının yeni bir belirtisi daha var: ABD hâlâ başlıca askerî kapasiteye sahip, ancak artık kriz diplomasisi üzerinde tek başına tekel kuramıyor.
İsrail ve kapanmayan Lübnan cephesi
İsrail’in tutumu, mevcut ateşkesin ne kadar sınırlı olduğunu da gözler önüne seriyor. Verilen destek, Lübnan’ın bu formülün dışında tutulması ve Hizbullah üzerindeki baskının sürdürülmesi isteğiyle birlikte geliyor. Bu da şu anlama geliyor: ABD-İran hattında görece bir sakinleşme yaşansa bile bölgesel çatışma yayı kapanmıyor. Dahası burada çok ciddi bir risk saklı. İsrail-Lübnan hattı sıcak kalır, Tahran da “direniş ekseni”ni ortak savaş sahasının parçası saymayı sürdürürse; tek bir roket, tek bir saldırı, tek bir yanlış hesap bütün mevcut diplomatik inşayı birkaç saat içinde yerle bir edebilir.
Piyasalar normale değil, ertelemeye fiyat verdi
Ekonomik boyut da askerî boyut kadar belirleyici. Piyasaların bu araya verdiği tepki anlıktı: Petrol geri geldi, Asya borsaları yükseldi. Ancak fiyatlardaki bu düşüş normalliğe dönüş anlamına gelmiyor. Bunun tek anlamı var: Yatırımcılar, hemen kapıya dayanmış felaket senaryosunu geçici olarak fiyatlardan çıkardı. Güvenli geçişe dair kalıcı bir rejim oluşmadıkça, boğazın hukukî statüsü netleşmedikçe, ücretler, denetim, askerî refakat ve İran’ın şartlarının statüsü tartışılmaya devam ettikçe piyasa risk priminin sinirli ikliminde yaşamayı sürdürecek. Ve bu prim, tek bir manşetle bile geri dönebilir.
Nükleer dosya, masanın asıl mayınlı hattı
Nükleer meseleye gelince; yaklaşan müzakerelerin asıl mayın tarlası tam da burası olacak. Boğaz, tazminatlar, ateşkes formülleri, karşılıklı zafer açıklamaları elbette önemli; ama İran’ın mevcut nükleer programıyla ne yapılacağı sorusunun yanında ikincil kalıyor. Trump açısından hem iç politikada hem dışarıda, zenginleştirme, nükleer materyal ve füze tehdidi konusunda gösterişli bir sonuç sergilemeden bu süreci kapatmak kabul edilebilir değil. İran açısından ise teknolojik egemenlik hakkının tanınması; rejimin, prestijin ve hayatta kalmanın meselesi. İşte iki haftalık ara tam burada duvara tosluyor: Tankerler için bir geçiş koridorunda hızla anlaşabilirsiniz, ama nükleer dosya etrafında birikmiş on yılların güvensizliğini on ya da on beş günde ortadan kaldıramazsınız.
Bu yüzden en ayık tahmin şu görünüyor: Önümüzdeki günlerde bütün taraflar kendi zafer söylemlerini daha da yükseltecek. Trump bu arayı Amerikan gücünün sonucu diye sunmayı sürdürecek. İran bunu kendi şartlarının ve stratejik direncinin tanınması olarak içeriye pazarlayacak. Pakistan diplomatik etkinliğini öne çıkaracak. Çin temkinli davranacak ama sorumlu güç imajını tahkim etmeye çalışacak. İsrail ise nükleer ve füze başlıklarında gerçek tavizler alınmadan müzakerelerin İran’ın itibarını parlatan bir sürece dönüşmemesi için bastıracak. Fakat bu açıklamaların parıltılı vitrininin arkasında üç başlıkta son derece sert bir pazarlık dönecek: Hürmüz’de güvenlik rejimini fiilen kim kontrol ediyor, nükleer program konusunda taraflara hangi formül dayatılabilir ya da satılabilir ve bölgesel savaş başka cephelerde patlamadan yerelleştirilebilir mi?
Sonuç, bütün bu tablonun içinde paradoksal. Trump biçimsel olarak büyük savaştan geri bir adım attı. Fiiliyatta ise kendisine, piyasalara, müttefiklerine ve rakibine zaman satın aldı. Tahran da kesin bir siyasî zafer elde etmiş değil; fakat bugün onun için en az onun kadar kıymetli bir şey kazandı: Nefes alma alanı, iç siyasette dayanıklılık anlatısını tahkim etme imkânı ve askerî krizi yaptırımların, varlıkların ve boğazdaki oyun kurallarının pazarlık konusu yapılacağı müzakere zeminine taşıma fırsatı. Dünya barış değil, erteleme kazandı. Ama bazen jeopolitiğin en büyük sermayesi tam da bu ertelemenin kendisi olur.
Aracılığın değişen mimarisi
ABD ile İran arasındaki mevcut iki haftalık ara, her şeyden önce eski küresel rekabet şemalarının değil; gözlerimizin önünde değişen aracılık, güvenlik ve enerji denetimi mimarisinin hikâyesi. Resmî çerçevede Trump, Hürmüz Boğazı’nın derhal ve güvenli biçimde açılması şartıyla İran’a yönelik saldırıları iki haftalığına durdurduğunu ilan etti. İran da askerî makamlarıyla koordinasyon içinde gemi geçişini güvence altına almaya hazır olduğunu bildirdi. Ancak yaşananların gerçek anlamı bundan çok daha derin: Bölge öyle bir evreye girdi ki artık savaş doğrusal biçimde ilerleyemiyor, diplomasi ise henüz kalıcı bir barışa dönüşebilecek güçte değil.
Pakistan ve yeni diplomatik statü
Bu aranın ilk büyük kazananı Pakistan oldu. Askerî ya da ekonomik anlamda değil, statü bakımından. İslamabad son yıllarda çok az aktörün başarabildiği bir şeyi yaptı: Aynı anda Washington, Tahran ve Pekin için kabul edilebilir bir kanal hâline geldi. Özellikle Pakistan cephesindeki Şahbaz Şerif-Asim Munir hattı, Amerikan anlatısında Trump’ı çok daha yıkıcı yeni bir saldırı aşamasına geçmemeye ikna eden temel unsur olarak öne çıkıyor. Ateşkes ve ardından İslamabad’da yürütülecek müzakereleri içeren iki aşamalı formül bizzat Pakistan tarafından kurgulandı; kritik anda başlıca arabulucu rolü de özellikle vurgulandı.
Pakistan açısından bu, sıradan bir diplomatik epizot değil. Bu, hem İslam dünyasında hem de daha geniş Avrasya denkleminde yeni bir rol iddiası. İslamabad, sadece krizlerin tarafı değil, aynı zamanda onların acil durum moderatörü olabileceğini göstermiş oldu. Çok taraflı kurumlara dönük güvenin kronik biçimde aşındığı bir dönemde bunun önemi daha da büyüyor. Dünyayı artık yüksek perdeden formüller kuran büyük uluslararası örgütler değil; hızlı sinyal taşıyabilen, teması kurabilen, çatışan tarafların yüzünü kurtarabilen ve kimsenin kamuoyu önünde kaybetmiş görünmeyeceği bir zemin sunabilen devletler kurtarıyor. Pakistan da tam olarak böyle bir hizmeti krizin bütün taraflarına aynı anda satmış oldu.
Çin ve jeoekonomik istikrar mantığı
İkinci kritik oyuncu Çin. Elde bulunan bilgilere göre Pekin, doğrudan ya da aracılar zinciri üzerinden İran’ın geçici gerilimi düşürme formülünü kabul etmesine katkı sundu. Bu son derece manidar. Çin, yüksek sesli siyasî retoriğin ön saflarına atılmıyor; ancak deniz ticareti, petrol, taşımacılık sigortası ve genel Avrasya öngörülebilirliği söz konusu olduğunda giderek daha ısrarlı davranıyor. Çin açısından Hürmüz Boğazı soyut bir jeopolitik başlık değil, reel ekonominin ana atardamarlarından biri. Bu hattın uzun süreli askerî abluka altına girmesi, Çin çıkarlarını neredeyse otomatik biçimde vuruyor.
Ama Çin’in rolünü önemli kılan tek unsur bu değil. Pekin bir kez daha, süreci doğrudan yöneten değil ama istikrara kavuşturulmasında vazgeçilmez hâle gelen güç olarak sahne aldı. Bu, Batı’nın anladığı anlamda “Çin liderliği” değil; stratejik ağırlığın sessizce genişlemesi. Çin şu mesajı veriyor: Amerikan güç siyaseti işi uç noktaya taşıdığında, çatışan tarafı taktik esnekliğe iten dış merkez pekâlâ kendisi olabilir. İran, Çin için hem enerji ortağı hem geleceğin transit denklemlerinde kritik bir düğüm hem de Asya’daki daha geniş nüfuz mücadelesinde siyasî bir değer. Bu yüzden Pekin bir tarafın zaferiyle değil, savaşın kontrolden çıkmaması ve bölgenin ticaret altyapısını yıkmamasıyla ilgileniyor.
Türkiye, muhtemel siyasî sigorta aktörü
Şimdi Türkiye’ye gelelim. Metninizde Ankara, Çin’in İran üzerinde etkide bulunmak için kullandığı kanallardan biri olarak geçiyor. Nihai kararın başlıca arabulucusu Türkiye olmasa bile, önemini küçümsemek mümkün değil. Bölgesel sistem parçalanıp ayrı kriz başlıklarına ayrıldığında Türkiye hemen her zaman ağırlık kazanır. Neden? Çünkü bölgede az rastlanır bir bileşime sahip: Batı ile ilişkiler, bağımsız iddialar, İslam ülkeleriyle işleyen temas hatları, siyasî özne olma kapasitesi ve kriz diplomasisi tecrübesi. İran bağlamında Ankara’nın nesnel olarak üç temel çıkarı var: Bölgesel düzenin tamamen çökmesini önlemek, İsrail ile ABD’nin siyasî getirileri tekelleştirmesine izin vermemek ve İran’ın öyle zayıflatılmasını engellemek ki Güney Kafkasya, Irak, Suriye ve Doğu Akdeniz etrafındaki bütün denge öngörülemez biçimde dağılsın.
Türkiye için mevcut ara, aynı zamanda bir fırsat penceresi. Mutabakatın yazarı olmayabilir; fakat onun siyasî takibinin garantörlerinden biri hâline gelebilir. Özellikle müzakereler uzarsa ve hem Batı’yla hem İran’la hem de Arap başkentleriyle konuşabilen daha geniş bir devletler halkasına ihtiyaç doğarsa, Ankara’nın ağırlığı daha da belirginleşir. Türkiye kendisini çoğu zaman nihai barış çağlarında değil, kırılgan geçiş dönemlerinde daha rahat hisseder; çünkü o dönemlerde tek bir hakemden çok, arabulucular ağına ihtiyaç duyulur.
Körfez monarşileri ve yönetilebilirliğin bedeli
Arap Körfez monarşileri bu araya başka bir gözle bakıyor. Onlar için belirleyici olan zafer söylemi değil; seyrüsefer, sigorta primleri, ihracat, risk primi ve varil fiyatı. Ateşkes ilanının ardından piyasalardaki tansiyon düştü, petrol fiyatları da sert geriledi; gerçi hâlâ savaş öncesi seviyelerin belirgin biçimde üzerinde seyrediyor. Ayrıca çatışma nedeniyle Körfez bölgesinde yaklaşık 200 tankerin biriktiği, 130 milyon varil ham petrol ile 46 milyon varil petrol ürününün gecikmeye takıldığı da bildirildi. Bu olağanüstü hacim tek başına bile Arap monarşilerinin neden güzel sözlere değil, bir an önce yeniden yönetilebilirlik sağlanmasına odaklandığını gösteriyor.
Ancak Körfez monarşileri açısından gizli bir tehdit de var. Eğer bu ara sonucunda İran’ın Hürmüz üzerindeki denetimi siyasî ve malî olarak tahsil edebildiği bir ilke herhangi bir biçimde yerleşirse, bu son derece tehlikeli bir emsal olur. Tartışılan şemada gemilerden alınacak ücretler ve İran ile Umman’ın geçiş ödemelerinde rol üstlenmesi ihtimali de yer alıyordu. Körfez ülkeleri için bu kötü haber. Çünkü o durumda boğaz, uluslararası bir atardamardan çıkıp kontrollü baskı aracına dönüşür. Geçiş kurallarını denetleyen aktör, zamanla bölgesel güvenliğin fiyatını belirleme hakkını da kendinde görmeye başlar.
Zaten anlaşmanın asıl sinir ucu tam burada yatıyor. Trump, boğazın açılmasını ateşkesin şartı diye sunarken İran kendi kamuoyuna ve kısmen dış dünyaya bambaşka bir formül pazarlıyor: Serbest boğaz değil, İran koordinasyonuyla açık boğaz. Aradaki fark devasa. İlk durumda mesele, uluslararası deniz taşımacılığının olağan mantığına dönüş. İkinci durumda ise İran’ın kriz gücüyle kilit deniz koridorunda kendine özel bir statü kopardığının kısmen tanınması söz konusu. Bu durum en azından kısmen kurumsallaşırsa, Arap monarşileri bunu açıkça dillendirmeseler bile stratejik yenilgi olarak okuyacaktır.
İsrail’in daha sert pazarlık hesabı
Şimdi İsrail. Tutumu son derece öğretici. Netanyahu hükümeti Trump’ın iki haftalık ara kararına destek verdi, fakat hemen bir şerh düştü: Lübnan bu formülün içinde değil. Bu, teknik bir ayrıntı değil; neredeyse şu anlama gelen açık bir kayıt: İsrail, ABD-İran hattındaki taktik yavaşlamaya razı, ama kuzey cephesindeki kendi savaşından vazgeçmeye niyetli değil. Başka bir ifadeyle Washington ile Tahran doğrudan tırmanışı geçici olarak durdursa bile çatışmanın vekil savaş yayı yarı açık kalmayı sürdürüyor.
İsrail açısından mevcut ara, ancak İran’a üç başlıkta daha sert müzakere baskısı doğurursa kullanışlı: nükleer materyal, zenginleştirme ve balistik füzeler. Washington, İsrail tarafına iki haftalık görüşmeler boyunca tam da bu başlıklarda ısrarcı olacağı güvencesini verdi. Bu da gösteriyor ki İsrail’in araya verdiği onay, İran’a duyulan güvenden kaynaklanmıyor. Bu, sadece havadan bombardımanla tam sonuç alınamayan şeyi diplomasinin sıkıştırarak elde edebileceği beklentisine yapılan bir yatırım.
Ancak burada İsrail için ciddi bir risk de var. İslamabad’daki ya da başka bir yerdeki müzakereler uzar, Trump da büyük savaş çıkmamasını kişisel siyasî zafer diye satmaya başlarsa, bir noktadan sonra Washington’un önceliği “İran tehdidini kırmak” çizgisinden “bu arayı ne pahasına olursa olsun korumak” çizgisine kayabilir. İsrail açısından işte bu alarm verici bir senaryo olur. Çünkü o durumda Amerikan stratejisi, İran’dan koparılan tavizlerin derinliğiyle değil, manşetlerdeki sessizliğin süresiyle ölçülmeye başlanır.
İran: stratejik çözüm olmadan kazanılan zaman
Peki bütün bu tablo İran açısından ne ifade ediyor? En temel gerçek şu: Rejim zaman kazandı, ama stratejik çözüm elde etmedi. Evet, İran’daki iç propaganda yaşananları zafer, Amerikalıların İran ilkelerini kabulü ve Tahran’ın gücünün tarihî onayı gibi sunuyor. Ancak uranyum zenginleştirme gibi hassas başlıklar da dahil olmak üzere şartların Farsça ve İngilizce versiyonları arasında farklılıklar şimdiden kayda geçmiş durumda. Bu da gelecekteki anlaşmanın gerçek içeriğinin henüz uzlaşılmadığını, kamuya açık beyanların ise öncelikle iç kamuoyuna dönük olduğunu gösteriyor.
Bununla birlikte İran şimdi askerî arayı aynı anda birkaç kulvarda siyasî sermayeye çevirmeye çalışacak. İlk olarak yaptırımların kaldırılması ve dondurulan varlıkların serbest bırakılması konusunda mümkün olan en geniş tartışmayı açmak isteyecek. İkinci olarak kendi nükleer programını artık tasfiye edilecek bir dosya değil, pazarlık konusu yapılacak bir başlık olarak dünyaya kabul ettirmeye çalışacak. Üçüncü olarak Hürmüz’de kilit oyuncu konumunu hukuken olmasa bile fiilen sağlamlaştırmak isteyecek. Son olarak da kendi toplumuna ve müttefiklerine, sert Amerikan söylemine rağmen İran’ın kırılmadığını, diz çökmediğini göstermek isteyecek.
Ama Tahran’ın önünde tehlikeli bir sorun da var. Eğer kendisini fazla açık biçimde “boğazı rehin alıp taviz koparan taraf” gibi konumlandırırsa, bu yalnızca ABD ve İsrail’de değil, Arap dünyasında ve Asya’nın bir bölümünde de sert tepki doğurur. O zaman bugünkü ara, bir sonraki baskı döngüsünün hazırlığına dönüşebilir; belki bu kez daha az dürtüsel, ama çok daha sistemli bir baskı süreci başlayabilir.
Uzun soluklu gerilimi düşürmenin dört şartı
Şimdi asıl soru şu: Bu ara, kalıcı bir mutabakata dönüşebilir mi? Teorik olarak evet. Pratikte ise ancak dört şartın aynı anda karşılık bulması hâlinde.
Birincisi: İran, gemilerin güvenli ve istikrarlı geçişini gerçekten sağlamalı; tankerlerin her hareketini ayrı bir baskı kozuna çevirmemeli. Bu, iyi niyetin en temel sınavı.
İkincisi: ABD, tam olarak ne istediğine karar vermeli; gerilimin düşmesi üzerinden siyasî başarı mı, yoksa İran’ın askerî tehdit kapasitesinin gerçek anlamda sökülmesi üzerinden stratejik başarı mı? Bu iki hedef arasında açık bir gerilim var. Fazla sert bastırılırsa müzakereler çöker. Fazla yumuşak davranılırsa bu kez İsrail ve Amerikan müesses nizamının bir bölümü, arayı süslü bir ad altında sunulmuş teslimiyet gibi okur.
Üçüncüsü: Doğrudan ABD-İran hattıyla çevre cephelerin, özellikle de Lübnan dosyasının birbirinden ayrıştırılması gerekiyor. Çünkü İsrail ile Hizbullah ayrı bir savaş mantığında kalmaya devam ettiği sürece, taraflardan her biri bu hattı genel gerilimi düşürme sürecini baltalamak için kullanabilir.
Dördüncüsü: Arabulucular süreci ellerinde tutmayı başarmalı. Pakistan kriz hattını birbirine bağlayan ana temas noktası olarak, Çin dış dengeleyici olarak, muhtemelen Türkiye ve bazı Arap başkentleri de ilave siyasî sigorta unsurları olarak devrede kalmalı. Böyle çok katmanlı bir şemsiye kurulmadan, ABD ile İran arasındaki ikili güvensizlik neredeyse her geçici uzlaşmayı yutacaktır.
Barış değil, pazarlık koridoru
Anın en doğru tarifi şu: Bölge savaştan çıkmadı, pazarlık koridoruna girdi. Bu koridorda herkes nefes aralığını kendi zaferine tahvil etmeye çalışacak. Pakistan bunu diplomatik sermayeye çevirmek isteyecek. Çin, vazgeçilmezliğinin kanıtı olarak sunacak. Türkiye, manevra alanını genişletmeye bakacak. Körfez monarşileri, İran’ın stratejik ağırlığını büyütmeden petrol güzergâhında yeniden yönetilebilirlik tesis etmeye uğraşacak. İsrail, nükleer ve füze dosyasında Amerikalıları daha sert şartlara zorlayacak bir fırsat kollayacak. İran ise dünyayla kuşatma altındaki bir kale gibi değil, gerilimi düşürmenin bedelini dikte edebilen bir devlet gibi konuşma hakkını tahkim etmeye çalışacak.
Ama tam da bu yüzden tehlike ortadan kalkmış değil. Bu araya ne kadar çok aktör kendi beklentisini yüklerse, tek bir aksamanın her şeyi aynı anda dağıtma ihtimali de o kadar yükselir. Hürmüz, nükleer dosya, Lübnan, yaptırımlar, tazminatlar, deniz ulaşımının denetimi; bu başlıklardan her biri bütün süreci havaya uçurabilecek güçte.
Bu yüzden yaşananlara barış demek safdillik olur. Bu, barış değil. Bu; arabulucularla, petrolle, ültimatomlarla ve karşılıklı güvensizlikle çevrelenmiş silahlı bir nefeslenme arası. Ve iki hafta sonunda boğaz, nükleer program ve çevre cepheler konusunda net, sert ve denetlenebilir bir yapı ortaya çıkmazsa, Ortadoğu krizden çıkış değil, sadece onun bir sonraki biçimini görecek.
Ana sonuç
En önemli nokta şu: “Ateşkes” sözlerinin aldatıcılığına kapılmamak gerekiyor. Ortadoğu’da bu tür ifadeler çoğu zaman savaşın sona erdiğini değil, biçim değiştirdiğini anlatır. Toplar susar, bu kez ültimatomlar, arabulucular, petrol fiyatları, nükleer formüller ve karşılıklı tuzaklar konuşmaya başlar. Mevcut iki hafta, Hürmüz Boğazı, nükleer dosya ve bölgesel cepheler konusunda sert biçimde kayıt altına alınmış bir mekanizma üretmezse, bu ara tarihe barışın başlangıcı olarak değil; çatışmanın yeni ve muhtemelen daha da tehlikeli safhası öncesindeki kısa soluklanma olarak geçer.