Hark, sadece bir ada ya da Basra Körfezi haritasında iştah kabartan bir hedef değil. Burası, İran’ın petrol ihracat mimarisinin merkez düğümü; ülkenin iç bölgelerinden dış pazara uzanan ham petrol akışının geleneksel olarak geçtiği kritik boğaz noktası. Tam da bu yüzden, ABD’nin olası bir Hark çıkarmasını yalnızca “Washington teknik olarak oraya bir ya da iki tabur çıkarabilir mi?” sorusuna indirgemek meseleyi ıskalamak olur.
Çıkarabilir. Ancak böylesi bir operasyonun gerçek ölçüsü, ilk aşamada kıyıya kaç asker indirildiğiyle değil; hedefin ateş altında tutulabilmesi, ikmalin sürdürülebilmesi, havadan korunması, kayıpların süratle telafi edilmesi, kendi lojistik düzeninin çökertilmemesi ve yerel bir taktik başarının stratejik bir tuzağa dönüşmemesiyle belirlenir.
Bu senaryoyu savunanların mantığı son derece açık. Eğer ada İran’ın başlıca petrol vanasıysa, o halde buranın ele geçirilmesi Tahran’ın döviz gelirine, ihracat akışına ve bütçe dayanıklılığına otomatik olarak ağır bir darbe vuracakmış gibi görünür. İlk bakışta neredeyse kusursuz bir plan izlenimi verir: Bütün ülkeye karşı uzun soluklu bir kampanya yerine, ekonominin önemli bir bölümünü besleyen tek bir damara darbe indirmek. Ne var ki en aldatıcı kararlar da çoğu zaman tam olarak böyle görünür. Petrol terminali, yalnızca haritadaki bir nokta değildir. Bu; boru hatları, depolama tankları, pompa istasyonları, iskeleler, sevk ve idare ağı, deniz lojistiği, enerji altyapısı ve güvenlik unsurlarından oluşan karmaşık bir sistemdir. Bir parça toprağı ele geçirmek, bu sistemi işgalcinin çıkarına işler halde tutmaktan ya da en azından karşı tarafın onu kendi eliyle devre dışı bırakmasını engellemekten çok daha kolaydır.
Bu fikrin askerî boyutu, soğukkanlı bir hesap gerektirir. Hark’ın ilk aşamadaki ele geçirilmesi için ABD’nin devasa bir işgal ordusuna ihtiyacı olmayabilir. Şayet görev; hızlı bir baskın, kilit tesislerin temizlenmesi ve ilk savunma çevresinin kurulmasıyla sınırlıysa, yaklaşık 800 ila 1200 kişilik tabur ölçeğinde bir taktik kuvvet teorik olarak yeterli görülebilir. Ancak bir sonraki aşamada bu sayı artık yetersiz kalır. Mesele adaya ayak basmak değil, İran’ın karşı baskısı altında orayı elde tutmak olduğunda tablo değişir. Bu kez ilave güçler gerekir: mühendislik birlikleri, hava savunma unsurları, muhabere ekipleri, askerî polis, keskin nişancı ve keşif timleri, sağlık personeli, bakım-onarım ekipleri, mayın temizleme uzmanları, İHA operatörleri, çevre güvenlik birlikleri ve hava desteğini sevk edecek komuta unsurları. Kısacası “bin kişilik hücum gücü”, çok kısa sürede çok daha büyük bir yığınağa dönüşür; üstelik büyüyen asıl kalem çoğu zaman taarruz çekirdeği değil, destek ve lojistik unsurlar olur.
Ardından coğrafya devreye girer. Hark, boşlukta duran bir ada değil; İran’ın onlarca yıl boyunca asimetrik savunma anlayışıyla ördüğü bir askerî çevrenin tam içinde yer alıyor. Bu da şu anlama gelir: Ada yalnızca sabit savunma hatlarıyla değil, Basra Körfezi’nin kuzeyindeki İran askerî derinliğinin tamamıyla korunuyor. Bu durum Amerikalılar açısından bir anda üç tehdit halkası yaratır. Birincisi, kıyı konuşlu ve hareketli füze sistemleri. İkincisi, insansız hava araçları ve gezinici mühimmat. Üçüncüsü ise deniz asimetrisi: sürat tekneleri, mayınlar, sabotaj eylemleri, ikmal gemilerine ve çıkarma unsurlarına yönelik saldırılar. ABD’nin ilk saatlerde İran’ın gözetleme ve ateş imkânlarının bir bölümünü bastırabildiğini varsaysak bile, operasyon sahası yine de tehditlerle doymuş kalacaktır ve adadaki her Amerikan garnizonu sürekli baskı altında yaşayacaktır.
Klasik denizden çıkarma ise burada ders kitaplarında göründüğü kadar cazip değildir. Amfibi hücum; gemilerin nispeten güvenli şekilde yaklaşabilmesini, kıyı hattında istikrarlı bir ortamı, güvenilir keşif verisini ve düşmanın kıyı savunmasının kritik safhada çıkarmayı bozmayacağına dair güçlü bir kanaati gerektirir. Oysa Basra Körfezi’nde tehdit yoğunluğu, böylesi bir güveni neredeyse imkânsız hale getirir. Çıkarma gemileri ve botlar hem kolay fark edilen hem de kırılgan hedeflere dönüşür. Dar, risk yüklü bir alanda hareket etmek zorunda kalırlar; burada tek bir başarılı vuruş bile bütün operasyonun seyrini değiştirebilir.
Piste iniş yapacak ya da paraşütle indirilecek hava indirme senaryosu da kusursuz olmaktan çok uzaktır. Adada bir hava pisti varsa, bu aynı anda hem büyük avantaj hem de açık bir lanet anlamına gelir. Avantajdır; çünkü kuvvet ve yük sevkiyatı hızla yapılabilir. Lanettir; çünkü İran’ın ilk vuracağı ve vurmak isteyeceği yer tam da orası olacaktır. Dahası, pist çevresi önceden ateş unsurlarıyla, mayınlarla, gözetleme imkânlarıyla ve hareketli yedek kuvvetlerle doygun hale getirilecektir. Savunmadaki tarafın en muhtemel iniş bölgesini peşinen bildiği bir tabloda, hava indirme sürpriz etkisini yitirir ve ilk hatanın bedelinin çok ağır olacağı bir operasyona dönüşür.
Bu yüzden en gerçekçi seçenek, helikopter unsurlarına dayalı bir intikal modeli gibi görünür; yani çok katmanlı koruma altında hücum gruplarının havadan taşınması. Ancak tam da bu senaryo, planın ne kadar pahalı ve ne kadar kırılgan olduğunu en net biçimde ortaya koyar. Sürdürülebilir bir helikopter operasyonu için tek bir dalga yetmez; başlı başına bir sistem gerekir. Çıkarma helikopterleri, yaralı tahliye platformları, taarruz helikopteri koruması, savaş uçağı refakati, hava keşfi, elektronik harp unsurları, yakıt ikmali, kayıp ihtimaline karşı yedekler, ara bakım noktaları ve uygun meteorolojik pencere şarttır. Her bir dalga, düşman kıyısına son derece yakın mesafede kusursuz eşgüdümle işlemesi gereken karmaşık bir hava konvoyuna dönüşür. Böyle bir tabloda İran’ın çok sayıda hava aracını düşürmesi bile gerekmez. Operasyonun ritmini bozması, takvimi aksatması, kaos yaratması, kırılgan bir halkaya nokta darbe indirmesi yeterlidir; gerisi zincirleme çözülmedir.
Üstelik Amerikan çıkarması başarıyla gerçekleşse bile, bu hikâyenin finali değil, yalnızca giriş bölümüdür. Adaya girildikten sonra birliklerin aynı anda birkaç ağır yükü sırtlanması gerekir ve bunların her biri tek başına zaten zordur. İlki, alanın tamamen temizlenmesi. İkincisi, mayınların etkisiz hale getirilmesi ve gizli ateş noktalarının bulunması. Üçüncüsü, kritik altyapı tesislerinin ele geçirilmesi ve korunması: depolama tankları, iskeleler, boru hattı düğümleri, yakıt depoları, enerji tesisleri ile idari ve sevk-idare merkezleri. Dördüncüsü, karşı taarruzlara, sabotaja ve hava saldırılarına karşı katmanlı savunma kurulması. Beşincisi ise düşmanın dalgalar halinde harekete geçebildiği, garnizonu cepheden tek yumrukla değil kesintisiz stresle yıprattığı bir ortamda 24 saat esasına göre savaş nöbetinin sürdürülmesi.
Tam da burada, savunmadaki taraf olarak İran’ın en büyük avantajı ortaya çıkar. Tahran’ın Hark’ı derhal geri alması şart değildir. Televizyon ekranlarında harita başında konuşan generallerin sevdiği türden gösterişli bir karşı hücuma ihtiyacı yoktur. İran için asıl hedef, adayı bir kaynak öğütme makinesine çevirmektir. Bunun için de elinde sayısız araç vardır: depolara ve boşaltma alanlarına yönelik İHA saldırıları, araç ve teçhizatın yığıldığı noktalara füze atışları, boru hatları ile enerji altyapısına sabotaj, piste ve helikopter alanlarına yönelik bombardıman, deniz ikmal hatlarını bozma girişimleri, gece baskınlarıyla psikolojik baskı kurma ve yeni saldırı dalgalarının arka plandaki sürekli tehdidi. Başka bir deyişle, ABD kontrol için bir köprübaşı elde ettiğini sanarken, elinde bir yıpratma sahası bulabilir.
Burada ikmal meselesi artık tartışmanın merkezine oturuyor. Her seferî kuvvet yalnızca mühimmatla ayakta kalmaz; yakıt, jeneratör, filtre, tıbbi malzeme, koruyucu ekipman, yedek parça, mühendislik teçhizatı, su, gıda, muhabere cihazları, bataryalar ve gözetleme sistemleri gibi daha az görünür ama hayati unsurlarla yaşar. Adada sıcak çatışma başlarsa bunların tüketim hızı çok kısa sürede tırmanır. En hızlı eriyen kalemler ise genellikle hava savunması, haberleşme ve İHA karşı tedbirleri için gereken malzemeler olur. Asıl kritik nokta da burada yatıyor: Bunları bir kez ulaştırmak yetmez, sürekli takviye etmek gerekir. Her yeni ikmal dalgası da ya bir hava köprüsü ya da son derece riskli bir deniz hattı demektir.
Tehditlerle doymuş bir bölgede hava yoluyla ikmal, askerî lojistiğin en pahalı ve en kırılgan biçimlerinden biridir. Uçaklar ve helikopterler taşıma kapasitesi, sorti sayısı, bakım süresi, yakıt tüketimi ve hava koşullarına bağımlılık bakımından zaten sınırlıdır. Böyle bir ortamda her teslimat sıradan bir ikmal faaliyeti olmaktan çıkar, başlı başına korunması, koordine edilmesi ve yedeklenmesi gereken küçük bir operasyona dönüşür. İran’ın helikopter pistlerine, geçici depolama sahalarına ya da yaklaşma güzergâhlarına indireceği birkaç nokta atışı bile bu ikmalin maliyetini katlayabilir, garnizonun dayanıklılığını da sert biçimde aşağı çekebilir.
Deniz yoluyla sevkiyat tonaj açısından kâğıt üzerinde daha avantajlı görünür, fakat rota bakımından çok daha tehlikelidir. Hark’a doğru ilerleyen her çıkarma ya da nakliye gemisi kaçınılmaz biçimde dikkatlerin odağına yerleşir. Füzelere, dronlara, sürat teknelerine ve mayınlara hedef olabilir; hatta daha o aşamaya gelmeden izleme, takip ve refakat baskısı altına girebilir. Böyle bir geminin güvenliği için ayrı eskort, mayın karşı tedbirleri, hava koruması, keşif desteği ve ani müdahale hazırlığı gerekir. Sonuçta tek bir ada garnizonunun ikmali bile artık sadece bir taburu değil, bölgedeki deniz ve hava gücünün ciddi bir bölümünü içine çeken ağır bir yüke dönüşür.
Bir de daha az konuşulan başka bir sorun var: Petrol tesisi gibi bir alan çatışma için nötr bir zemin değildir. Depolama tankları, boru hatları, pompa istasyonları ve terminallerle dolu bir saha hem savunan hem saldıran taraf için tehlikelidir. Bu tür bir altyapının çevresinde yaşanacak her ciddi çatışma; büyük yangınlar, ikincil patlamalar, zehirli duman, enerji kesintileri ve uğruna bütün bu hamlenin yapıldığı tesisin fiilen kendi kendini imha etmesi riskini taşır. Teorik olarak Amerikalılar petrol altyapısını bir tür kalkan gibi kullanmayı, İran’ı kendi ekonomisine zarar vermekle ateş baskısını azaltmak arasında tercihe zorlamayı düşünebilir. Ancak bu son derece kaygan bir mantıktır. Birincisi, Tahran kritik bir eşikte siyasi ya da askerî-stratejik gerekçelerle altyapının bir bölümünün zarar görmesini göze alabilir. İkincisi, terminalde yaşanacak sınırlı bir yıkım bile ele geçirmenin pratik anlamının önemli kısmını zaten ortadan kaldırır.
Asıl stratejik paradoks da tam burada beliriyor. Diyelim ki ABD adayı aldı. Peki sonra ne olacak? Hark’ı gerçek bir baskı aracına çevirmek için ya İran’ın adaya petrol akışını kesmesi engellenmeli ya Amerikan denetiminde yükleme yapılabilmeli ya da en azından ihracat düğümü fiziksel olarak bloke tutulmalıdır. Oysa İran, pompa zincirlerini tahrip etme, akışı durdurma, iskeleleri hasara uğratma, elektrik teçhizatını devre dışı bırakma, bazı tesisleri su altında bırakma, lojistiğin bir kısmını başka terminallere kaydırma ya da savaşın kendisinin normal ticari işletmeyi imkânsız hale getirmesini bekleme kapasitesini elinde tutar. Yani adayı kontrol etmek, ihracatı kontrol etmek anlamına gelmez. Hatta akışın bir bölümü başka kanallara kaydırılabilirse, ihracatın tamamen duracağına dair kesin bir garanti de vermez.
Böyle bir operasyonun ekonomik etkisi de sanıldığı kadar tek yönlü değildir. Evet, İran sevkiyat hacminde, sözleşme istikrarında ve tedarik güvenilirliğinde kayıp yaşayabilir. Ancak Hark’a vurulan darbe aynı anda küresel piyasayı da sarsar. Basra Körfezi hattındaki her aksama; tanker sigortalarına, navlun ücretlerine, fiyat beklentilerine ve spekülatif sinir harbine anında yansır. Fiziksel petrol açığı hemen ortaya çıkmasa bile piyasa daha büyük bir krizin beklentisiyle hareket etmeye başlar. Enerji piyasasında beklenti zaten başlı başına fiyat demektir. Belirsizlik ne kadar uzarsa risk primi o kadar şişer, ithalatçılar o kadar tedirgin olur, traderlar o kadar sert reaksiyon verir ve bunun acısı kimya, lojistik, havacılık, deniz taşımacılığı ve sigorta gibi bağlantılı sektörlere daha fazla yansır.
Siyasi açıdan bakıldığında Hark’ın ele geçirilmesi, ilk saatlerde gösterişli bir güç nümayişi gibi görünebilir. Washington için bu, etkileyici bir kare olurdu: yıldırım hızıyla yapılan çıkarma, İran’ın kilit petrol düğümünde yükselen Amerikan bayrağı, Tahran’a ve bütün bölgeye verilmiş sert bir mesaj. Ama savaş, ilk görüntülerin ritmiyle uzun süre yaşanmasına pek izin vermez. Birkaç gün sonra bambaşka sorular kapıya dayanırdı. Bu işin elde tutma maliyeti nedir? Hava savunma önleyicileri ne hızla tükeniyor? Koruma uçakları havada kaç saat kalmak zorunda? Mürettebat üzerindeki yük ne kadar arttı? Deniz ve hava lojistiği ne kadar çabuk yoruluyor? Operasyon açık bir çıkış yolu görünmeden daha fazla güç, daha fazla para ve daha fazla risk talep etmeye başlarsa, bunun ABD iç siyasetindeki faturası ne olur?
Zaten böylesi planların en zayıf halkası da çıkıştır. İçeri girmek mümkündür. Orada kalmak ise çok daha zordur. Ama en zor olan, yüz kaybetmeden ve geri çekilmeyi operasyonun anlamsızlığının itirafına dönüştürmeden nasıl çıkılacağını bilmektir. ABD Hark’tan hızlı çekilirse taktik etki kısa sürede buharlaşır. Uzun süre kalırsa kendini pahalı bir tutunma rejimine mahkûm eder. Adayı pazarlık kozu olarak kullanmak isterse, önce onun değerini koruması gerekir; onu sürekli ateş altında yıkıma uğramış bir enkaza çevirmemesi şarttır. Sonuçta Washington, basit bir baskı aracı elde etmek yerine, iyi çözümü olmayan sert bir ikilemin içine sürüklenebilir.
Bir de işin psikolojik boyutunu küçümsememek gerekir. İran için Hark yalnızca petrol değildir; dış müdahale karşısında devletin kırılganlığının da simgesidir. Böyle bir tabloda, içeride çatlakları olan bir rejim bile safları sıklaştırmak ve toplumu direniş etrafında seferber etmek için güçlü bir gerekçe bulur. Ortadoğu tarihi bunu defalarca gösterdi: Dışarıdan gelen sert askerî baskı her zaman rakibi çökertmez, çoğu zaman tam tersine onu tahkim eder. Bu nedenle Hark’ın ele geçirilmesinin Tahran’ın direnme iradesini otomatik olarak çökerteceğini varsayan hesap fazla kolaycı duruyor.
Özetin özeti şu: Askerî açıdan Amerikalılar adayı ele geçirebilecek kapasiteye sahiptir. Operatif açıdan ise sürekli saldırı tehdidi altındaki izole bir köprübaşını elde tutmanın son derece tehlikeli ve pahalı sorunuyla yüzleşirler. Lojistik açıdan, her aşaması kırılgan devasa bir ikmal ve koruma sistemi kurmak zorunda kalırlar. Ekonomik açıdan bütün enerji piyasasını dalgalandırma riski doğar. Siyasi açıdan gürültülü bir ilk başarıyı son derece ağır bir devam süreci izleyebilir. Stratejik açıdan ise temel soru yine yanıtsız kalır: Hark ele geçirilse bile bu gerçekten zafere giden bir kaldıraç mı olur, yoksa maliyeti yüksek sembolik bir ara sahneye mi dönüşür?
İşte bu yüzden Hark tartışması “yaparlar mı, yapamazlar mı” düzeyinde yürütülemez. Yaparlar. Ama en çetin bölüm, ilk Amerikan postalı adaya değdiği andan sonra başlar. O andan itibaren operasyon, harita üstünde şık görünen bir senaryo olmaktan çıkar; elde tutma, ikmal, koruma ve siyasi meşruiyet üretme sınavına dönüşür. Hark ele geçirilebilir. Asıl mesele, bunun stratejik kazanç üretmesini sağlamak ve göz alıcı bir taktik başarının bir kez daha pahalı ve tehlikeli bir maceraya dönüşmesini önlemektir.