...

Ortadoğu’da yaşanan şey, yalnızca İran’a karşı yürütülen bir savaş değil. Asıl kavga, bu savaşın ardından İran’ın neye dönüşeceği meselesi etrafında dönüyor. Bugün bölgedeki bütün dramatik gerilimin ana damarı da tam burada atıyor.

Körfez ülkeleri açısından tercih edilen senaryo belli: zayıflatılmış, sıkıştırılmış, yalnızlaştırılmış, eski etkisini yitirmiş ama yine de devlet omurgasını koruyan bir İran. Bir bakıma İran’ın “Küba modeli”: sert, kapalı, ideolojik çizgisi kuvvetli bir devlet; çevrelenebilen, denetlenebilen ve zaman içinde bölgesel oyunun dışına itilebilen bir yapı.

İsrail içinse bu yeterli değil. Tel Aviv’in aradığı şey, sadece zayıflamış bir İran değil; bizzat güç merkezi olma kabiliyetini kaybetmiş bir İran. İsrail’in gözünde ideal tablo, Küba değil, iç savaş yıllarındaki Suriye’ye benzeyen bir manzara: harabeye dönmüş bir ülke, beli kırılmış bir rejim, dağılmış devlet hiyerarşisi, sıfırlanmış askeri kapasite ve yekpare, bağımsız bir bölgesel aktör olarak İran’ın sahneden silinmesi.

Ancak Ortadoğu’nun tarihi, dışarıdan çizilen şemalara boyun eğmeyecek kadar serttir. Bu yüzden ortaya çıkması en muhtemel sonuç çok daha farklı olabilir. Ne Küba. Ne Suriye. Belki de Kuzey Kore: daha da militarize olmuş, daha da kuşkucu, daha da tehlikeli bir devlet; açıklık sayesinde değil, bizzat yarattığı tehdit algısını varoluşunun başlıca kaynağına çevirerek ayakta kalan bir yapı.

Bugünkü savaşın temel paradoksu da işte burada düğümleniyor.

Körfez ülkeleri, yöntemleri ve tonları farklı olsa da, genel hatlarıyla İran’ı zayıflatmak istiyor; ama onu uçuruma sürüklemek istemiyor. Katar, Umman ve Kuveyt savaşın kısa sürede sona ermesini tercih ederdi. Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ise, gerçekten Tahran’ın askeri kapasitesini uzun süre sınırlayacaksa, tırmanmayı bir süre daha sineye çekmeye hazır görünüyor. Araçlar değişiyor, söylem değişiyor, fakat stratejik hedef aynı kalıyor: İran bu savaştan daha güçsüz çıkmalı.

İsrail ise meseleyi bambaşka bir yerden okuyor. Onun açısından devlet düzeninin çökmesi de, parçalanma da, kaotik bir çözülme de kabul edilebilir seçenekler arasında. İran kaynaklı tehdidin uzun vadede tasfiyesinin bedeli, ülkenin kendi içinde bölünmesi olacaksa, İsrail mantığında bu bedel ödenebilir görülüyor. Hatta İsrail strateji çevrelerinin bir bölümü için böylesi bir tablo, istenmeyen bir yan etki değil, doğrudan arzu edilen bir sonuç.

Kâğıt üstünde bu hesap tutarlı görünebilir. Ama sahada bunun bedeli korkunç olur. Çünkü Ortadoğu’da bir devleti yıkmak, yerine kalıcı bir düzen kurmaktan her zaman daha kolaydır. Libya, Irak, Suriye... Bütün bu örnekler, dış aktörlere çoktan şu yalın gerçeği öğretmiş olmalıydı: Bu bölgede boşluk asla boş kalmaz. O boşluğu bir anda silahlı ağlar, saha komutanları, etnik enklavlar, sınır aşan gruplar, dış patronlar ve savaş ekonomisi doldurur.

Bu nedenle İran’ı “kontrollü biçimde söküp dağıtmak”, sonra da sonuçları yönetmek fikri, stratejiden çok tehlikeli bir yanılsamayı andırıyor.

Nihai tabloyu yalnızca dış baskı değil, İran sisteminin içeride ne kadar dirençli kaldığı da belirleyecek. Şimdilik bu direnç yerinde duruyor. İran’ın güvenlik aygıtı sert, merkeziyetçi ve savaş başlamadan önce açık bir çözülme emaresi vermiş değildi. Ortada fiilen kurtarılmış bölgeler yok, iktidara rakip alternatif bir güç merkezi yok, yönetimi derhal devralabilecek birleşik bir muhalefet de yok. Bu tablo, iç savaşın başındaki Suriye’ye de, devrimsel çöküş anındaki Libya’ya da benzemiyor.

Tam da bu yüzden, rejimin yakın zamanda çökeceğine dair söylemler, şu aşamada kanıtlanmış bir öngörüden çok siyasi temenni gibi duruyor.

Ama asıl ikinci tehlike de burada başlıyor. Rejim devrilmez, yalnızca kuşatma psikolojisine girerse, liberalleşmez. Aksine taşlaşır. Savaş kampı mantığıyla yaşamaya başlar. Baskıyı artırır. Uzlaşma alanını daraltır. Ekonomiyi, bürokrasiyi ve toplumsal hayatı bir hayatta kalma rejimine sokar. İşte tam o noktada dış baskı, reform üretmenin aracı olmaktan çıkar; daha kapalı, daha saldırgan yeni bir İran’ın fabrikasına dönüşür.

Bu, tam anlamıyla Kuzey Kore tuzağıdır.

Böyle bir sistemin mantığında başarısızlıkların sebebi iç çürüme değil, dış komplodur. Yoksulluk değişim çağrısı haline gelmez; militarizasyonun gerekçesine dönüşür. Yaptırımlar ideolojiyi aşındırmaz; tam tersine onu daha da sertleştirir. İzolasyon rejimi zayıflatmaz; ona son derece kullanışlı bir ahlaki dekor sunar: “Etrafımız düşmanlarla çevriliyse, içerideki her farklı ses ihanet demektir.”

Bu senaryo, dışarıdan bakıldığında İsrail açısından idare edilebilir gibi görünebilir; ama gerçekte son derece tehlikelidir. Evet, böyle bir İran ekonomik olarak zayıflamış olacaktır. Fakat caydırıcılık, asimetrik karşılık, vekil güçler ve hepsinden önemlisi nükleer hesap açısından çok daha irrasyonel bir çizgiye kayabilir. Kendisine sınır çizilmek değil, bütünüyle tasfiye edilmek istendiğini düşünen bir devlet, hayatta kalmanın tek garantisinin, kendisine saldırının maliyetini azami ölçüde yükseltmek olduğu sonucuna çok daha hızlı varır.

Başka bir deyişle, savaş uzadıkça ve izolasyon sertleştikçe, Tahran’ın güvenliği mutlak bir değere dönüştürme eğilimi de o ölçüde güçlenir; öyle bir mutlak değer ki, uğruna geri kalan her şey feda edilebilir.

Bu ihtimal, Körfez ülkeleri açısından da en az o kadar kaygı vericidir. Çünkü onların istediği şey parçalanmış bir İran değildir; zira böyle bir çöküş, istikrarsızlığı anında bütün bölgeye taşır. Ama onların arzuladığı şey Kuzey Koreleşmiş bir İran da değildir: içine kapanmış, öfkeli, militarize olmuş, tarihsel intikam duygusuyla ve sürekli seferberlik mantığıyla yaşayan bir İran. Yani kâğıt üzerinde devletin ayakta kaldığı, fakat fiiliyatta çok daha öngörülemez hale geldiği bir senaryo.

Tam da burada bölgesel mimarinin en temel çelişkisi açığa çıkıyor: İsrail ile Arap monarşileri, İran karşıtı cephede taktik olarak aynı safta durabilir; ancak savaş sonrası düzen konusunda bütünüyle farklı dünyalara bakıyorlar.

İsrail için bölgesel üstünlük, stratejinin omurgasıdır. Körfez ülkeleri içinse bu, kendi egemenlikleri bakımından potansiyel bir tehdittir. Arap toplumları İran’ın yayılmacı hedeflerine sıcak bakmayabilir; ama bu, uzun vadeli İsrail hegemonyasına razı olacakları anlamına da gelmez. Mesele yalnızca söylem meselesi değildir; burada çıkarların yapısal çatışması söz konusudur.

Bu yüzden, İsrail’in kalıcı stratejik üstünlük elde ettiği ve geri kalan herkesin buna uyum sağladığı “yeni Ortadoğu” fikri, kendi içinde son derece kırılgan bir tasarımdır. Böyle bir düzen gerilimi ortadan kaldırmaz; sadece onu başka bir biçimde dondurur.

Bir başka, son derece hassas boyut daha var: İran’ın çevre hatları. Kürt bölgeleri, Beluçların yaşadığı güneydoğu kuşağı, Azerbaycan Türklerinin bulunduğu alanlar, Arap nüfusun yoğun olduğu Huzistan… Eğer dış aktörler etnik unsuru sistemli bir sarsma aracı olarak devreye sokarsa, sonuçlar ilk hesapların çok ötesine taşabilir. Evet, bu tür araçlar kulağa cazip gelebilir: merkeze, içerideki fay hatları üzerinden vurmak. Ama bölgenin yakın tarihi defalarca gösterdi ki, etnopolitik bir patlama neredeyse hiçbir zaman yerel sınırlar içinde kalmaz. Tetiklediği zincirleme reaksiyonlar, çok geçmeden kendi başına yaşayan bir gerçekliğe dönüşür.

İran için bu, parçalanma riski demektir. Komşuları için, uzun süreli sınır aşan istikrarsızlık riski. Dış aktörler içinse yönetilebilir bir sonuç değil, güvenlik alanında kara deliğe benzeyen bir tabloyla karşı karşıya kalma tehlikesi.

İran karşıtı stratejinin özel zaaflarından biri de şudur: İran muhalefetinin birleşik bir merkezi yok, ülke çapında işleyen bir hiyerarşisi yok, rejim sarsılırsa böylesine büyük bir ülkeyi kısa sürede kontrol altına alabilecek bir figür ya da örgütlü güç de ortada görünmüyor. Sürgündeki çevreler parçalı. İdeolojik hatlar birbiriyle bağdaşmıyor. Etnik hareketler farklı siyasi evrenlerde düşünüyor. Monarşistler, milliyetçiler, rejimin radikal muhalifleri, bölgesel güç odakları… Hepsi İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkmakta buluşabilir; ama bu, yeni bir devlet kurmaya yetmez.

Bu da çok basit bir gerçeğe işaret ediyor: Rejim ciddi biçimde sarsılırsa, doğacak boşluğu büyük ihtimalle demokrasi değil, birbiriyle yarışan güç merkezleri dolduracaktır.

İşte bu nedenle, meselenin analitik ağırlığı İran’ı Küba, Suriye ya da Kuzey Kore ile kıyaslayan parlak benzetmelerde değil, daha derindeki sonuca ulaşmaktadır: Dış aktörler aslında barışı değil, İran’ın nasıl bir “kontrollü çöküşe” sürükleneceğini tartışıyor. Oysa kontrollü çöküş denen şey, çoğu zaman bir mittir. Pratikte çürüme çok hızlı biçimde kontrolden çıkar.

Buradan birkaç önemli sonuç çıkıyor.

Birincisi: Ne İsrail ne de Körfez ülkeleri, savaş sonrası İran’ın siyasi ve psikolojik bakımdan daha zayıf olacağından emin olabilir. İran daha yoksul hale gelebilir, ama aynı zamanda daha öfkeli de olabilir. Ekonomik olarak daha kırılganlaşabilir, fakat stratejik olarak daha tehlikeli bir çizgiye oturabilir.

İkincisi: Açık bir siyasi çıkış yolu olmadan askeri yıpratma stratejisine ne kadar fazla bel bağlanırsa, Tahran’ın teslim olmasından çok, sert bir kuşatma devleti modeline geçme ihtimali o kadar yükselir.

Üçüncüsü: İran’ın içinde etnik kartı oynamaya dönük her girişim, çok kısa sürede İran sınırlarının dışına taşabilecek bir yangınla oynamaktır.

Dördüncüsü: Körfez ülkeleri ile İsrail bugün nesnel olarak ortak bir İran karşıtı mantıkla birbirine bağlanmış durumda; ancak nihai çıkarları birbiriyle uyumlu değil. Arap monarşileri açısından hem güçlü bir İran hem de sınırsız biçimde baskın hale gelmiş bir İsrail kabul edilemez. Demek ki İran karşıtı mutabakatın kendisi de sınırlı ve geçicidir.

Beşincisi: Savaşın en karanlık sonucu, taraflardan birinin zaferi değil; yeni bir istikrarsızlık türünün üretilmesidir: uzun süren, yapışkan, militarize olmuş ve nihai çözüme direnen bir istikrarsızlık.

Tam da bu yüzden, bugün İran’ın geleceği yalnızca cephede belirlenmiyor. Asıl mesele, dış aktörlerin kendi sınırlarını kavrayıp kavrayamayacağıdır. Şimdilik buna dair işaretler pek güçlü değil. Ve büyük savaşlarda bütün taraflar, tırmanmayı kendilerinin yönettiğine inanmaya başladığında, bunun anlamı çoğu zaman tektir: Artık tırmanma onları yönetmeye başlamıştır.