Washington’un İran’la yürüttüğü savaş boyunca kullandığı söylem sık sık değişti; ton kaydı, vurgular yer değiştirdi, hatta zaman zaman çelişkili mesajlar verildi. Ancak bir başlık neredeyse hiç değişmedi: ABD Başkanı Donald Trump, Tahran’ın nükleer silah edinmesini engellemenin temel hedef olduğunu defalarca yineledi.
İşte bu çerçevede en sert ve en tehlikeli senaryolardan biri gündeme geliyor: İran’ın nükleer altyapısını vurmakla yetinmeyip, zenginleştirilmiş ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarının fiziksel olarak ele geçirilmesi.
Bu, sembolik bir hamle ya da kısa süreli bir askeri operasyon değil. Aksine; son derece karmaşık, çok aşamalı, teknik açıdan yıpratıcı ve siyasi bakımdan yüksek riskli bir plan. İran topraklarının derinliklerine nüfuz etmeyi, birden fazla noktada kontrol sağlamayı, güvenliği temin etmeyi, enkazı temizlemeyi, hedef materyali tespit etmeyi, yüklemeyi ve ülke dışına çıkarmayı gerektiriyor. Üstelik tüm bunlar, doğrudan çatışma riski altında.
Trump’ın söyleminde dalgalanma
ABD Başkanı’nın son günlerdeki açıklamaları da bu konuda net bir çizgi sunmuyor. 29 Mart’ta yaptığı açıklamada İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyumu ABD’ye teslim etmesi gerektiğini, aksi takdirde “felaket sonuçlarla” karşılaşacağını söyledi. Bu, açık bir ültimatomdu.
Ancak 31 Mart’ta ton değişti. Uranyum stoklarının öncelikli mesele olmadığı, çünkü çok derinde bulunduğu ve geçen yılki saldırılar sonrası erişimin zorlaştığı dile getirildi. Buna rağmen Amerikan istihbaratına göre İran’ın bu materyale erişimi tamamen kesilmiş değil. Yani altyapı zarar görmüş olsa da, uranyumun tamamen ortadan kalktığı söylenemiyor.
Trump konuyu kapatmadı. ABD açısından savaşın, İran’ın nükleer silah geliştiremeyeceği kesinleşmeden bitmiş sayılmayacağını vurguladı. 1 Nisan’daki bir röportajda ise İran’ın artık böyle bir kapasiteye sahip olmadığını iddia etti ve uranyumun derinlerde olduğu için acil bir tehdit oluşturmadığını söyledi. Aynı zamanda uydu gözetiminin süreceğini belirtti.
Ancak tüm bu açıklamalar tek bir gerçeği ortaya koyuyor: Bu mesele hâlâ masada.
Havadan saldırı başka, sahaya inmek bambaşka
Bir nükleer tesisi havadan vurmak başka bir şey; sahaya girip enkazı temizlemek, doğru konteynerleri bulmak, içeriğini doğrulamak, güvenli şekilde taşımak ve bunu hâlâ askeri kapasiteye sahip bir ülkenin topraklarında yapmak bambaşka bir şey.
Teorik olarak ABD’nin bölgeye sevk ettiği kuvvetler, İsfahan ve Natanz’daki tesislerde bulunan uranyum stoklarını çıkarmaya yetecek ölçekte olabilir. Ancak sayı tek başına belirleyici değil. Böyle bir operasyonda asıl mesele; sahayı tutabilmek, giriş-çıkışları kontrol edebilmek, hava üstünlüğünü sağlamak ve operasyonun ilk saatlerinde kontrolün kaybedilmesini önlemek.
Daha önce Washington’un, yaptırımların kaldırılması karşılığında Tahran’a; nükleer kapasitenin tasfiyesi, Natanz, İsfahan ve Fordo’daki üç ana tesisin imhası ve uranyumun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimine verilmesi gibi şartlar sunduğu biliniyordu. Bu da tartışmanın artık santrifüj sayısını aşarak, doğrudan materyalin kontrolüne odaklandığını gösteriyor.
Bir “baskın” değil, mini kara harekâtı
Amerikan basınına göre Trump yönetimi, uranyumun askeri operasyonla çıkarılmasını ciddi biçimde değerlendiriyor. Ancak böyle bir operasyon, birkaç saatlik bir baskın değil. ABD askerlerinin İran topraklarında günlerce, belki daha uzun süre kalmasını gerektirebilir.
Bu da senaryoyu kökten değiştiriyor. Bu artık bir “nokta operasyonu” değil, sınırlı ölçekli bir kara harekâtının başlangıcı olabilir.
Haziran ayındaki operasyon öncesi İran’ın elinde yüzde 60 zenginleştirilmiş 400 kilogramdan fazla uranyum ve yüzde 20 seviyesinde yaklaşık 200 kilogram daha materyal olduğu tahmin ediliyordu. Bu ikinci grup, görece kısa sürede silah seviyesine çıkarılabilir.
Sorunun ciddiyeti de buradan kaynaklanıyor. Altyapı zarar görse bile, bu stoklar var oldukça stratejik risk ortadan kalkmıyor.
Belirsizlik: En büyük tehdit
En kritik sorunlardan biri de şu: Bu uranyumun tam olarak nerede olduğu, hangi durumda bulunduğu, ne kadarının taşındığı ya da enkaz altında kaldığı net değil.
Bu da operasyonu son derece riskli hale getiriyor. ABD askerleri, tam bilgiye sahip olmadan hareket etmek zorunda kalabilir. Yanlış bir değerlendirme; operasyonun uzamasına, tempo kaybına ve planlı ilerleyişin kaosa dönüşmesine yol açabilir.
Mevcut tahminlere göre stokların önemli bir kısmı İsfahan’daki yeraltı kompleksinde olabilir. Ancak tamamının orada olduğuna dair kesin bir veri yok. Bir kısmı Natanz’da ya da başka noktalarda olabilir.
Bu da operasyonu tek hedefli bir görev olmaktan çıkarıp, çok noktaya yayılan bir askeri kampanyaya dönüştürüyor.
Sahadaki gerçeklik: ağır, yavaş ve tehlikeli
Bu senaryo, “gir, al, çık” basitliğinde değil. Yeraltı girişleri kapalıysa önce açılması gerekir. Bu ise ağır iş makineleri, zaman ve ciddi bir güvenlik ihtiyacı demektir.
Alan korunmalı, hava savunması bastırılmalı, insansız hava araçları ve füzeler bertaraf edilmeli, kara saldırılarına karşı önlem alınmalı.
Küçük bir özel kuvvet timinin bir saat içinde işi bitirmesi gibi bir ihtimal yok. Görevin ölçeği çok daha büyük.
Önce hava savunması etkisiz hale getirilmeli. Ardından sahada sürekli bir hava koruma “kubbesi” oluşturulmalı. Operasyon bölgesinde ya mevcut bir havaalanı ele geçirilmeli ya da geçici bir pist kurulmalı. Kendi hava savunma sistemi yerleştirilmeli.
Sonrasında mühendis birlikleri devreye girer: Enkaz kaldırma, kesme, geçit açma, tünel güçlendirme… Ardından uzman ekipler yeraltına iner, konteynerleri bulur, kontrol eder ve tahliye sürecini başlatır.
Bu, tek bir operasyon değil; zincirleme askeri hamlelerden oluşan bir süreçtir. Zincirin bir halkası koparsa, tüm plan çöker.
Coğrafya da denklemin parçası
İsfahan söz konusuysa, yakınlarda bir hava üssünün ele geçirilmesi ya da sıfırdan bir iniş alanı kurulması gerekir. Teorik olarak Badr Hava Üssü kullanılabilir. Ancak bu da yeni bir risk anlamına gelir: O üssü ele geçirmek ve korumak.
Eğer operasyon Natanz’a ve özellikle dağların altına gömülü Fordo’ya uzanırsa, zorluk katlanarak artar. Bu durumda artık bir özel operasyon değil, geniş çaplı bir kara harekâtı söz konusu olur.
Ve bu tür operasyonların en bilinen özelliği şudur: Başlamak kolaydır, bitirmek değil.
Özel kuvvetler tek başına yetmezdi
Böyle bir görevi en seçkin birlikler bile tek başına yerine getiremezdi. Bunun için geniş çaplı bir destek gücüne ihtiyaç duyulurdu: hava unsurları, hava indirme birlikleri, mühendis sınıfı, istihkâm ve mayın imha ekipleri, tehlikeli maddelerin nakliyesinde uzman personel, elektronik harp sistemleri, füze savunma kalkanı, anlık ve kesintisiz istihbarat akışı, ayrıca bölgeyi elde tutmak ve olası karşı taarruzları püskürtmek için kayda değer ölçekte düzenli kara birlikleri. Bu tablo, artık nokta hedefli bir müdahaleden değil, özel kuvvetlerin sadece zincirin bir halkasını oluşturduğu tam teşekküllü bir savaş düzeninden söz edildiğini gösteriyor.
İlave zorluk ise şu: Tesislere yönelik bombardımanlar görevi kolaylaştırmadı, aksine birçok bakımdan daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Daha önce yeraltı kompleksi, ne kadar güçlü korunursa korunsun, en azından yapısı bilinen bir altyapıydı. Ancak saldırılardan sonra bu yapı, kısmen çökmüş boşluklardan, moloz yığınlarından, kapanmış girişlerden ve deforme olmuş bölmelerden oluşan düzensiz bir yeraltı labirentine dönüşmüş olabilir. Bu da önceden hazırlanmış planlara göre hareket etmeyi son derece güçleştirir. Sahaya inen birlikler, eğitimini yaptıkları hedefle değil, mühendislik hesabındaki en küçük hatanın bile zaman kaybına, personel zayiatına ve kontrolün yitirilmesine yol açabileceği kaotik bir alanla karşı karşıya kalabilir.
Eğer operasyon sadece İsfahan’la sınırlı kalmayıp Natanz ve özellikle dağın derinliklerine gizlenmiş Fordo gibi diğer tesisleri de kapsarsa, zorluk katsayısı katbekat artar.
Yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun ele geçirilmesine yönelik bir harekâtta, gerekli özel eğitim düzeyi dikkate alındığında merkezî rolü doğal olarak ABD Özel Operasyonlar Komutanlığı üstlenmek zorunda kalırdı. Amerikan ordusunun en elit birliklerini bünyesinde toplayan bu yapı böylesi bir görevde başat aktör olurdu. Ancak tüm imkân ve kabiliyetlerine rağmen, tek başına bunun da yeterli olması beklenmezdi.
Operasyon, bu komutanlığa bağlı unsurların neredeyse tamamının devreye girmesini gerektirebilirdi. Buna Delta Force, geçmişte SEAL Team 6 olarak bilinen DEVGRU, “Night Stalkers” adıyla tanınan 160’ıncı Özel Harekât Havacılık Alayı ve saha koordinasyonu ile alan hâkimiyetini sağlamak üzere muhtemelen ciddi büyüklükte konvansiyonel birlikler de dâhil olurdu.
ABD ve İsrail’in İran’daki nükleer tesislere yönelik saldırıları, hazırlık sürecini daha da karmaşıklaştırmış durumda. Görev alacak birlikler kapsamlı bir ön çalışma yürütmüş olsalar bile, büyük ihtimalle eğitimlerini İran tesislerinin sağlam maketleri üzerinde yaptı; çökmüş, parçalanmış ve şekli değişmiş yapılar üzerinde değil.
Öyle bir tablo ortaya çıkabilir ki, birlikler hedefe ulaşır, çatışarak içeri girer, ama ardından ABD Deniz Kuvvetleri’nin muharip mühendisleri olan Seabees ekiplerini çağırmak zorunda kalır. Hatta bu misyona bakıldığında, başarının mı yoksa hezimetin mi belirleyicisi olacağı noktada asıl kritik rolü mühendislerin oynayacağı bile söylenebilir.
Bir başka ciddi sorun da uranyumun taşınmasıdır. Söz konusu malzeme, dalış tüplerini andıran silindirlerde depolanıyor ve bunların özel nakliye konteynerlerine aktarılması gerekiyor; üstelik bu işlemin düşman ateşi altında yapılması ihtimali de var. Operasyona katılan personelin koruyucu teçhizatla donatılacağı ve tehlikeli maddelerin sevkine ilişkin eğitim alacağı açıktır. Ancak bu, sürecin sorunsuz işleyeceği anlamına gelmez.
Üstelik mesele yalnızca taşımak da değildir. Uranyum, açıkta duran metalik bir madde halinde değil, kimyasal bir bileşik olan uranyum hekzaflorür formunda muhafaza edilir. Bu nedenle asıl tehlike yoğun radyasyondan çok, maddenin yüksek toksisitesi ve kimyasal açıdan son derece reaktif yapısından kaynaklanır. Dolayısıyla kimyasal koruyucu ekipman, konteynerlerle temas prosedürlerinin kusursuz biçimde işletilmesi, sızdırmazlığın sürekli denetlenmesi ve son derece dikkatli bir yükleme süreci şarttır. Böyle bir tabloda radyasyon, personel açısından başlıca tehdit olmayabilir; ancak kimyasal tehlike ve kapların hasar görmesi halinde yaşanabilecek kaza ihtimali, tahliye aşamasını başlı başına son derece çetin bir operasyona dönüştürür.
İran ağır kayıplar vermiş olsa da hâlâ hatırı sayılır bir askerî kapasiteyi elinde tutuyor. Stratejik imkânları zayıflamış olabilir, ancak bu kapasite kesinlikle tükenmiş değil. Devrim Muhafızları ile düzenli ordu direnç gösterebilir, operasyon bölgesini yoğun askerî varlıkla kilitleyebilir, kuşatma tehdidi yaratabilir ya da ABD güçlerini yıpratıcı çatışmalara sürükleyebilir. Dahası Tahran, Washington’un hangi tesisleri hedef alabileceğini pekâlâ biliyor. Bu da şu anlama geliyor: Böyle bir operasyon ihtimali ciddiye alınırsa, İran önceden katmanlı bir savunma hattı kurar, korumayı tahkim eder, pusu timlerini, vurucu unsurları ve malzemenin imhası ya da taşınmasına dönük senaryoları hazırlar.
Tam da bu noktada asıl soru bütün ağırlığıyla öne çıkıyor: Hedef, böylesine büyük bir riski gerçekten karşılıyor mu?
Operasyonu savunanların mantığı kâğıt üzerinde anlaşılır görünüyor. Zenginleştirilmiş ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum varlığını koruduğu sürece, İran’ın nükleer programını ileride yeniden canlandırma ihtimali de tamamen ortadan kalkmış sayılmaz. Savaş sona erse bile bu malzeme korunur ve bir noktada yeniden Tahran’ın erişimine açılırsa, İran belirli bir süre sonra programını toparlama yoluna gidebilir. Çünkü bilgi birikimi, yetişmiş kadrolar, teknolojik altyapı ve bilimsel okul, hava saldırılarıyla buharlaşmaz. Tesisi yıkarsınız; ama bir ülkede birikmiş deneyimi ortadan kaldıramazsınız.
Öte yandan böylesi bir kararın bedeli de son derece açık. Bu, Amerikan güçlerinin İran’ın derinliklerine son derece tehlikeli bir biçimde sokulması anlamına gelir ve sonuçları öngörülemez. Operasyon kâğıt üzerinde başarıyla tamamlansa bile, bunun daha geniş çaplı bir kara savaşına dönüşmeyeceğini, ağır kayıplara yol açmayacağını, bölgesel tırmanışı tetiklemeyeceğini ve ABD’yi Ortadoğu’da yeni bir büyük çatışmanın içine çekmeyeceğini hiç kimse garanti edemez.
Washington’un önünde elbette başka bir yol daha var: Bu malzemenin teslimini diplomatik baskıyla sağlamaya çalışmak. Beyaz Saray, zenginleştirilmiş uranyum meselesini olası bir uzlaşma paketinin parçası yapmak istediğini daha önce defalarca ima etti. Ancak sorun şu ki Tahran, bugüne kadar Amerikan önerilerini geri çevirdi ve siyasî bir anlaşma ihtimali hâlâ son derece sisli görünüyor. Üstelik Washington, baskı araçlarının bununla sınırlı olmadığını da ortaya koymuş durumda. İran’ın enerji altyapısına yönelik saldırılar ve hatta ülkenin petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ının geçtiği kilit merkez olan Hark Adası’nın ele geçirilmesi ihtimali de masaya sürülen seçenekler arasında anıldı.
Bu da gösteriyor ki uranyumun ele geçirilmesi meselesi tek başına duran izole bir başlık değil; çok daha geniş bir zorlayıcı stratejinin içinde yer alıyor. Diplomasi tamamen çökerse, Beyaz Saray en sert seçeneğe, yani malzemenin fiziksel olarak ele geçirilmesine yeniden dönebilir. O noktada ABD’nin önüne yalnızca askerî değil, tarihsel ölçekte bir sorun çıkar: Mesele artık nükleer programa uzaktan darbe indirmek değil, onun en tehlikeli unsurunu düşman toprağında yerin altından fiilen çekip çıkarmak olur.
Üstelik geçen yılki saldırılardan sonra ortaya çıkan tablo da başlı başına muğlaklığını koruyor. Evet, İran altyapısı ağır hasar aldı. Evet, uranyum zenginleştirme kapasitesinin ciddi biçimde gerilediği düşünülüyor. Evet, Tahran şu aşamada eski tempoyla silah düzeyinde malzeme üretimini sürdüren bir aktör olarak görülmüyor. Ancak bunların hiçbiri sorunun nihai olarak çözüldüğü anlamına gelmiyor. Stok varlığını sürdürdüğü, bilimsel altyapı ayakta kaldığı ve siyasî irade bütünüyle kırılmadığı sürece geri dönüş ihtimali tamamen kapanmış sayılmaz.
Hikâyenin düğüm noktası da tam burada yatıyor. Hava saldırıları programı yavaşlatabilir, altyapıyı dağıtabilir, takvimi geriye atabilir, kaos yaratabilir, tedarik zincirlerini kırabilir. Ama nihai amaç İran’ın nükleer silaha ulaşma ihtimalini kesin biçimde ortadan kaldırmaksa, yalnızca betonun ve çeliğin vurulması yeterli olmayabilir. İşte o zaman çok daha ağır bir soru gündeme gelir: Washington, yüzlerce kilogram malzeme için, taşın, çeliğin, toprağın ve ateşin altına gömülü o unsuru almak adına mesafeden yürütülen savaşı fiilî bir işgal savaşına dönüştürmeye hazır mı?
İşte bu yüzden İran uranyumunun ele geçirilmesine yönelik muhtemel bir operasyon, gösterişli bir güç şovu gibi değil, Ortadoğu’daki mevcut tırmanışın en tehlikeli senaryolarından biri gibi görünüyor. Bu, kararlılık gösterisi değil; Amerikan iradesinin, askerî lojistiğinin ve İran nükleer dosyasını kesin olarak kapatma uğruna ne kadar ağır bir bedel ödemeye hazır olduğunun sınandığı bir eşik olurdu.