İran’a karşı başlatılan savaşın üzerinden bir ay geçti. Artık temel soru Tahran’ın bir hafta daha dayanıp dayanamayacağı değil. Asıl mesele başka: İslam Cumhuriyeti bu krizi hangi biçimde atlatacak ve bir bütün olarak ayakta kalabilecek mi? 28 Şubat 2026’da başlayan savaş ikinci ayına girmiş durumda. İsrail son günlerde İran topraklarına yönelik yoğun saldırılarını sürdürüyor; yalnızca 30 Mart’ta 140’tan fazla hava saldırısından söz ediliyor. ABD ise eş zamanlı olarak askeri varlığını artırıyor ve Pakistan üzerinden diplomatik kanalları açık tutuyor. Ortaya çıkan tablo yeni gerçekliği açıkça ortaya koyuyor: İran aynı anda bombalanıyor, yıpratılıyor, zafiyetleri pazarlık konusu yapılıyor ve müzakereye zorlanıyor.
Ancak rejimin ani çöküşünden söz etmek için henüz erken. Daha doğru tanım şu: İran stratejik tükenme evresine giriyor. Devlet çökmüş değil, fakat onu ayakta tutan eski denge modeli gözler önünde çözülüyor. Dışarıdan bakıldığında sistem hâlâ ayakta; içeride ise giderek sert biçimde merkezileşmiş, askeri ve güvenlikçi bir mekanizmaya dönüşüyor. Siyasi esneklik neredeyse ortadan kalkarken, her yeni kararın maliyeti artıyor. Bu nedenle mevcut kriz, önceki birçok krizden daha tehlikeli: mesele sadece askeri değil, aynı zamanda kurumsal.
Ekonomi: ani çöküş değil, uzun süreli boğulma
İran ekonomisi zaten bu savaştan önce ciddi şekilde yıpranmıştı. Ocak 2026 itibarıyla riyal, gayriresmî piyasada dolar karşısında 1.500.000 seviyesine gerileyerek rekor kırdı. Sadece Ocak ayında para birimi yaklaşık yüzde 5 daha değer kaybetti; 21 Aralık–19 Ocak döneminde yıllık enflasyon yüzde 60’a ulaştı. 2025 yılı boyunca riyal değerinin yaklaşık yarısını yitirdi, Aralık ayında resmi enflasyon yüzde 42,5 oldu. Bu tablo şunu gösteriyor: savaş sağlam bir ekonomi üzerine değil, zaten yıpranmış ve dayanma kapasitesi son derece sınırlı bir yapı üzerine geldi.
Yeni veriler bu boğulma hissini daha da güçlendiriyor. Mart ortasına gelindiğinde yıllık enflasyon yüzde 50,6’ya çıktı. Oysa savaş öncesi tahminler 2026 için ortalama yüzde 35 civarında enflasyon ve yıl sonunda yüzde 41,6 seviyesinde fiyat artışı öngörüyordu; reel büyümenin ise sadece yüzde 1,1 olması bekleniyordu. Başka bir ifadeyle İran, savaş olmasa bile düşük büyüme ve yüksek enflasyon sarmalına giriyordu; savaş ise zaten kırılgan olan dengeyi tamamen bozdu.
Üstelik 2024 baharından itibaren İran ekonomisinin üst üste dördüncü yıl büyüme kaydettiği belirtiliyordu, ancak bu büyüme büyük ölçüde petrol sektöründeki toparlanmadan kaynaklanıyordu. Bu bir çeşitlenme hikâyesi değildi, ne teknolojik sıçrama ne de yapısal reform vardı. Bu, petrol üzerinden hayatta kalma modeliydi. Dolayısıyla petrol ihracatına, lojistiğe, sigortaya ve döviz gelirlerine yönelik her darbe, sadece tek bir sektörü değil, bütçe dengesinden sübvansiyonlara, ithalattan sosyal istikrara kadar tüm sistemi sarsıyor.
Petrol, Hürmüz ve güvenli rant illüzyonunun sonu
Hürmüz Boğazı uzun süredir sadece bir coğrafi geçit değil, İran’ın en önemli siyasi kozuydu. 2024’te bu boğazdan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçiyordu; bu, küresel sıvı hidrokarbon tüketiminin yaklaşık yüzde 20’sine denk geliyor. Aynı hat üzerinden dünya LNG ticaretinin de yaklaşık yüzde 20’si gerçekleşiyordu. Şubat 2026 itibarıyla da günde yaklaşık 20 milyon varilin, yani küresel deniz yoluyla petrol ticaretinin dörtte birinin buradan geçtiği vurgulanıyordu ve bu akışın yüzde 80’i Asya’ya gidiyordu. Bugün Hürmüz’deki neredeyse felç olmuş deniz trafiği yalnızca İran’ı ve komşularını değil, tüm Asya sanayi zincirini vuruyor.
İran açısından tablo daha da kritik. 2024’te İran’ın Çin’e petrol sevkiyatı günlük 1,444 milyon varil olarak tahmin ediliyordu. 2025 sonbaharında Çin’in İran ihracatının yüzde 90’ından fazlasını satın aldığı belirtilmişti; Ocak–Ağustos 2025 döneminde ortalama günlük 1,43 milyon varil seviyesindeydi. Bu kadar yüksek bir bağımlılık, deniz yolları açıkken avantaj gibi görünüyordu. Ancak savaş koşullarında bu durum bir tuzağa dönüşüyor: tek rota, tek büyük alıcı, tek bir gri ticaret ağı ve sigorta ile taşımacılıkta tek bir şok. Böylece yıllarca yaptırımlar altında ayakta kalmayı sağlayan petrol rantı, yeni bir bağımlılık kaynağına dönüşüyor.
Küresel piyasa bu bağımlılığın bedelini şimdiden gösteriyor. ABD ve İsrail’in saldırılarından bir ay sonra Hürmüz büyük ölçüde kapalı kalırken, bölgesel arzın yaklaşık 12 milyon varili erişilemez durumda. Brent petrol Mart ayında 116–116,5 dolar seviyelerine kadar çıktı; aylık artış yüzde 60’a yaklaştı. Bu tablo şunu gösteriyor: İran hâlâ dünyaya acı verebilir, ancak bu acıyı sürdürülebilir gelire dönüştürme kapasitesini kaybediyor. Enerji üzerinden baskı kurma potansiyeli sürüyor, fakat bunu istikrarlı finansal kazanca çeviremiyor.
Tahran’da iktidar: çift başlılık değil, siyasetin militarizasyonu
İran’daki en önemli iç dönüşüm, sadece ılımlılar ile radikaller arasındaki gerilimden ibaret değil. Çok daha derin bir değişim söz konusu. Ali Hamaney’in ölümünün ardından sistem, yetkileri Mücteba Hamaney’e devrederek görünürde merkezî yapıyı korudu. Ancak yeni lider, babasının sahip olduğu otomatik otoriteyi devralamadı. Üstelik yaralı ve üç haftadan uzun süredir kamuoyu önüne çıkmıyor, sadece yazılı açıklamalarla yetiniyor. Sembolizmin bürokratik güç kadar önemli olduğu İran sistemi için bu ciddi bir darbe.
Bu ortamda Devrim Muhafızları Ordusu artık sadece rejimin dayanağı değil, doğrudan operasyonel çekirdeği haline geliyor. Komuta kademesinin hedef alınmasına karşı önceden hazırlanan “mozaik yapı” sayesinde, alt kademelere kadar uzanan yedekleme sistemi kuruldu. Bu yapı, üst düzey kayıplara rağmen kontrolün korunmasını sağladı. Yeni komutan Ahmed Vahidi tüm kritik toplantılarda yer alıyor ve Muhafızlar neredeyse her önemli kararda belirleyici rol oynuyor. Bu geçici bir güç artışı değil; kişisel teokratik modelden kolektif askeri yönetime geçişin işareti.
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın konumu bu yeni dengede oldukça sınırlı. Körfez ülkelerinden özür dilemesinin ardından Devrim Muhafızları’nın sert tepkisiyle karşılaşması ve sözlerini geri almak zorunda kalması, gerçek güç dengesini net biçimde ortaya koyuyor. Bugün İran’da cumhurbaşkanı yön belirleyen değil, sonuçları yumuşatmaya çalışan bir aktör. Resmî olarak siyasi sistem sürüyor, ancak fiilen karar alma alanı dar bir güvenlik çevresine sıkışmış durumda. Bu çevrenin başlıca aktörleri ise Vahidi, Devrim Muhafızları, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Yargı Erki Başkanı Muhseni Ejei ve askeri mantık içinde hareket eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi.
Müzakereler: İran artık anlaşma aramıyor, yenilginin şeklini pazarlıyor
Diplomatik tablo karmaşık görünüyor: Washington müzakerelerden söz ediyor, Tahran zaman zaman reddediyor, zaman zaman şart öne sürüyor; Pakistan, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan temsilcilerini ağırlayarak gerilimi düşürme ve Hürmüz’ün geleceğini tartışıyor. Ancak özünde durum net: kapsamlı bir anlaşma ihtimali giderek ortadan kalkıyor. İran müzakere pozisyonunu sertleştirirken, Devrim Muhafızları’nın artan etkisi taviz vermeyi daha da zorlaştırıyor.
Bu artık teknokratların içeride Batı ile uzlaşmayı savunduğu bir süreç değil. Bu, güvenlik aygıtının topluma dayanıklılık, intikam ve maksimum pazarlık söylemini sattığı bir dönem. Bu yüzden hızlı bir gerilim düşüşü beklentisi gerçekçi değil. ABD sadece ateşkes değil, nükleer ve füze programına sınırlamalar ve hatta Hürmüz üzerinde kontrol mekanizmaları istiyor. İran ise güvenlik garantileri, saldırıların durdurulması ve tazminat talep ediyor. Gerçekte tarafların her biri barıştan çok, bir sonraki baskı turu için avantajlı zemin peşinde. Barış, eğer gelirse, ancak geçici bir ara olacak.
Askeri sınır: İran hâlâ tehlikeli, ama artık sınırsız değil
Askeri tablo da iki tarafın propagandasına sığmıyor. Kayıplar ciddi ve somut. Natanz’daki yer altı zenginleştirme tesisinin girişleri vuruldu. Buşehr Nükleer Santrali çevresinde durum kötüleşiyor; on gün içinde üçüncü olay yaşandı ve bu, doğrudan nükleer güvenlik riski anlamına geliyor. Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Rıza Tengsiri öldürüldü ve deniz komuta yapısının önemli bir kısmı kaybedildi.
Buna karşın mevcut veriler İran’ın tamamen etkisiz hale getirildiğini göstermiyor. Füze cephaneliğinin yaklaşık üçte birinin imha edildiği doğrulanmış durumda; bir diğer üçte birinin hasar gördüğü veya yer altı tesislerinde bloke edildiği tahmin ediliyor; kalan kısmın ise hâlâ operasyonel olabileceği değerlendiriliyor. Bu da şu anlama geliyor: İran artık eski ölçekte hareket serbestisine sahip değil, ancak bölgesel altyapıyı hedef alabilecek, petrol piyasasını baskı altında tutabilecek ve rakiplerine her yeni hamlenin bedelini ödetecek kapasiteyi hâlâ koruyor. İşte bu, yıpratma savaşının en tehlikeli aşaması: zayıflamış ama hâlâ ölümcül bir rakip.
Nükleer düğüm: en tehlikeli yol ayrımı henüz önümüzde
Bugünkü İran krizinin en kaygı verici ve gerçekten stratejik kırılması sadece cephede, petrol lojistiğinde ya da elitler arasındaki mücadelede yaşanmıyor. Asıl kırılma daha derinde, İslam Cumhuriyeti’nin siyasi aklının merkezinde gerçekleşiyor. Nükleer program artık yalnızca bir baskı aracı olmaktan çıkıyor ve giderek rejimin hayatta kalma mekanizmasına dönüşüyor. Tam da burada, yalnızca Tahran’ın değil, önümüzdeki yıllarda tüm bölgenin kaderini belirleyebilecek yeni ve son derece tehlikeli bir mantık şekilleniyor.
Daha düne kadar İran içindeki en sert çevreler bile nükleer meseleyi bir pazarlık kozu olarak değerlendirebiliyordu: programı hızlandırmak, çıtayı yükseltmek, teknik ilerleme göstermek ama yine de müzakere, taktik geri adım ve esneklik için alan bırakmak. Bugün ise bu mantık hızla eriyor. Uzayan savaş, ülke topraklarına yönelik saldırılar, komutanların tasfiye edilmesi, altyapının tahrip edilmesi ve kuşatma hissinin derinleşmesi İran elitinde yeni bir düşünceyi güçlendiriyor: ülke zaten bombalanıyorsa, zaten yaptırımlarla boğuluyorsa, zaten bölgesel etkisini kaybetmeye zorlanıyorsa, yarım model artık işlemiyor. Radikallerin gözünde soru netleşiyor: Nükleer statünün neredeyse tüm maliyetini ödeyip, neden oyunun kurallarını gerçekten değiştirebilecek son kozdan mahrum kalalım?
Bu yüzden sert kanatta daha önce marjinal kalan bir tez giderek merkezileşiyor: rejimin hayatta kalmasının tek gerçek garantisi bir anlaşma değil, geçici bir yumuşama değil, tam teşekküllü bir nükleer şemsiye. Bu sadece söylem sertleşmesi değil; siyasi zihniyetin derin bir dönüşümü. Nükleer program pazarlık aracı olarak kaldığında sistem manevra alanını korur. Ama “son kalkan” olarak görülmeye başlandığında, uzlaşma fikri içeride pragmatizm değil zayıflık, hatta ihanet olarak algılanır.
Radikallerin mantığı basit, hatta kaba ama tam da bu yüzden kuşatma altındaki bir devlet için son derece ikna edici. Argümanları şu olacak: Nükleer caydırıcılığı olmayan devletler ya parçalandı ya ezildi ya da silahsızlandırıldıktan sonra hedef haline getirildi. Buna karşılık geri döndürülemez caydırıcılık kapasitesine ulaşanlar artık farklı bir kategoriye geçti; onlara sıradan bir hedef gibi davranılamaz. Buradan sert bir sonuç çıkıyor: İran bugün çok ileri gittiği için değil, son adımı atmadığı için acı çekiyor. Fazla cesur olduğu için değil, kritik anda yeterince ileri gitmediği için. Bu yorum, nükleer atılım yanlılarının en güçlü ideolojik silahına dönüşebilir.
Bu eğilimi daha da tehlikeli kılan unsur Devrim Muhafızları’nın güçlenmesi. İran’da dinî liderlik, devlet bürokrasisi, hükümet, diplomasi ve güvenlik aygıtı arasında görece bir denge varken, nükleer dosya çok katmanlı bir süzgeçten geçiyordu. Farklı merkezler birbirini frenliyor, en sert kararlar bile karmaşık bir uzlaşı sürecinden çıkıyordu. Ancak savaş bu dengeyi bozuyor. Kuşatma altındaki bir sistemde en hızlı güçlenenler reform, diplomasi ya da toplumsal sözleşme üzerinden değil; hayatta kalma, seferberlik ve güç üzerinden düşünen aktörlerdir. Bu da nükleer tartışmanın giderek maliyet hesabı yapanlardan çıkıp, “asıl maliyet kırılganlıktır” diyenlerin eline geçmesi anlamına geliyor.
Buradan ikinci bir tehlikeli sonuç doğuyor: nükleer program artık sadece dış politika değil, iç politika aracına da dönüşüyor. Askeri baskı, ekonomik tükenme ve meşruiyet krizi yaşayan bir iktidar için nükleer atılım fikri güçlü bir iç konsolidasyon aracıdır. Bu fikir, aşağılanmaya verilmiş bir cevap olarak sunulabilir. Ulusal onurun sembolü haline getirilebilir. Rejimin köşeye sıkışmadığını, aksine yeni bir direniş aşamasına geçtiğini göstermek için kullanılabilir. Böyle bir çerçevede bomba artık sadece silah değildir; bir mit, bir slogan, bir güç fetişi haline gelir.
İşte bugünkü İran’ın paradoksu burada yatıyor. Ekonomik olarak zayıflarken, stratejik olarak daha radikal hale gelebilir. Pek çok gözlemci hâlâ şu basit denklemle düşünüyor: yoksullaşma zayıflatır, zayıflama uzlaşmayı getirir. Oysa tarih bunun tersini de gösterir. Zayıflayan devlet daha temkinli değil, daha sinirli olabilir; daha barışçıl değil, daha risk almaya yatkın hale gelebilir. Vatandaşlarına normal bir yaşam sunamayan sistem, bunu güç gösterisiyle telafi etmeye çalışır. İstikrar vaat edemediğinde büyüklük, intikam ve dokunulmazlık vaat eder. İşte tam bu noktada nükleer program bir hırs aracı değil, korkunun aracı haline gelir.
Bu nedenle mevcut krizi basit bir çizgide okumak yanıltıcıdır. İran fakirleşiyorsa zayıflıyor, zayıflıyorsa baskıya açık hale geliyor, baskı artıyorsa uzlaşma yaklaşıyor — bu zincir kırılabilir. Tam tersine, devlet ne kadar yoksullaşır, ne kadar militarize olur ve pragmatik alan ne kadar daralırsa, nükleer kararın rasyonel hesapla değil tarihsel panik psikolojisiyle alınma ihtimali o kadar artar. Böyle bir panik ise artık sadece iç mesele değil, bölgesel istikrarsızlığın tetikleyicisidir.
Bugün Tahran’ın önünde fiilen üç yol var ve her biri sorunlu. Birincisi, küçük ve aşağılayıcı bir anlaşmayı kabul etmek; ağır dış politika tavizleri karşılığında rejimi korumak. Bu yol geçici bir nefes aldırabilir, baskıyı azaltabilir, cepheyi stabilize edebilir. Ancak içeride zayıflık ve moral yenilgi olarak algılanacaktır.
İkinci yol, yıpratma savaşını sürdürmek. Devrim Muhafızları’nın dayanıklılığına, Hürmüz’ün yarattığı küresel korkuya ve rakiplerin maliyet yorgunluğuna oynamak. Bu, zafer değil, herkesin aynı anda tükenmesi demektir. Ülkeyi toparlamaz, sadece krizi kronik hale getirir.
Üçüncü yol ise en tehlikelisi: iç militarizasyon ile nükleer cazibenin birleştiği radikal bir sıçrama. Ve bugün en kaygı verici olan da tam olarak bu seçeneğin, İran elitinin bir bölümü için irrasyonel değil, aksine tek tutarlı strateji gibi görünmeye başlamasıdır.
Hiçbir yol İran’ı eski haline döndürmüyor. Hepsi daha yoksul, daha sert ve daha gergin bir İslam Cumhuriyeti’ne çıkıyor. Bu yüzden “İran çöküşün eşiğinde” gibi ifadeler gerçeği basitleştiriyor. Daha doğru tanım şu: İran kontrollü bir kırılma dönemine giriyor. Bu ani bir çöküş değil, ama son derece tehlikeli bir süreç.
Rejim hâlâ baskı kurabiliyor, mobilize edebiliyor, misilleme yapabiliyor ve pazarlık edebiliyor. Ancak artık aynı anda savaşı yönetmek, ekonomiyi stabilize etmek, toplumsal sözleşmeyi korumak ve iç dengeleri sürdürmek kapasitesine sahip değil. Ve bir devlet bu dengeyi kaybettiğinde soru değişir: kriz olup olmayacağı değil, nasıl patlayacağı önem kazanır.
Toplumsal bir patlama mı? Elitler arası çatışma mı? Yeni bir bölgesel savaş mı? Yoksa korku ve çaresizlikle hızlandırılmış bir nükleer atılım mı?
Belki de hepsi birden.
Orta Doğu gerçekten bir geri dönüşü olmayan noktaya yaklaşıyor. Ve bu nokta artık sadece cephelerde, petrol yollarında ya da diplomatik masalarda değil; İran devletinin kalbinde, sistemin hâlâ ayakta olduğu ama doğasının hızla değiştiği yerde şekilleniyor.
Krizin belki de en önemli sonucu şu: zayıflamış bir İran, daha az tehlikeli bir İran anlamına gelmiyor. Tam tersine, para birimi çöken, toplumsal yorgunluğu artan, siyaset alanı daralan, Devrim Muhafızları güçlenen ve nükleer çıkış talebi yükselen bir İran; daha az öngörülebilir, daha az esnek ve bu yüzden çok daha riskli bir aktöre dönüşüyor.