Washington’dan Tahran’la müzakere ihtimaline dair çelişkili sinyaller gelirken, ABD’nin aynı anda Ortadoğu’daki askeri varlığını artırmayı sürdürmesi aslında meselenin özünü ele veriyor: ABD-İsrail hattının İran’a karşı yürüttüğü dört haftalık kampanyanın sonunda, İslam Cumhuriyeti’nin hızlı bir stratejik teslimiyeti sağlanabilmiş değil. Dahası, Tahran’ın hasımları açısından giderek daha rahatsız edici bir tablo şekilleniyor: İran ağır kayıplar vermesine rağmen ne çöktü ne de diz çöktü; tersine, daha sert, daha radikal ve daha öngörülemez bir uyum sürecine giriyor.
Savaşın ilk günlerinde, İran’a indirilen darbenin Batı standartlarına göre neredeyse kusursuz olduğu düşünülüyordu. Siyasi ve askeri kadrolardan önemli isimler etkisiz hale getirildi, hava savunma sistemi ciddi biçimde yara aldı, askeri altyapının kilit unsurları vuruldu. Ortaya çıkan manzara, rejimin tepesini hedef alan ve içeriden hızlı bir çöküşü tetiklemeyi amaçlayan klasik bir “başsız bırakma” operasyonunu andırıyordu. Ancak iki-üç hafta içinde görüldü ki, İran örneğinde bu tür senaryoların mekanizması bambaşka işliyor.
Evet, İslam Cumhuriyeti komuta zincirinin bir bölümünü kaybetti. Evet, hava savunması büyük ölçüde felç edildi. Evet, askeri altyapı ağır yara alıyor. Ama devlet dağılmadı, ordu çözülmedi, Devrim Muhafızları organize yapısını kaybetmedi, halk kitlesel bir ayaklanmaya yönelmedi ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik baskı kozu da hâlâ Tahran’ın elinde bulunuyor. İşte mevcut kampanyanın temel çelişkisi burada yatıyor: Dış baskı arttıkça, İran sistemi içerideki denge kırıntılarını daha hızlı tasfiye ediyor ve giderek daha katı, daha militarize, daha ideolojik bir yapıya dönüşüyor.
Gökyüzünü kaybetti ama kapasitesini değil
Savaşın ilk haftalarının en çarpıcı askeri sonuçlarından biri, İran hava savunma sisteminin fiilen imha edilmesi oldu. Çatışmaların üçüncü haftasına gelindiğinde ABD ve İsrail, ülkenin neredeyse tamamına ciddi bir hava direnciyle karşılaşmadan saldırı düzenleyebilir hale geldi. Kağıt üzerinde bu, etkileyici bir başarı gibi görünüyordu. Fakat işin aslı, İran hava savunmasının çöküşü yalnızca rakibin teknolojik üstünlüğünün değil, aynı zamanda İran’ın kendi iç yapısal zaaflarının da açık bir göstergesiydi.
İran’ın hava savunma sorunu bir gecede ortaya çıkmadı. Bu kırılganlık zaten daha önce de görülüyordu. 2025 yazındaki önceki büyük çatışmada, İran hava savunmasının teknolojik olarak geri kaldığı, iyi entegre edilmediği ve ağ-merkezli harp, elektronik savaş, düşük görünürlüklü hava araçları ve gerçek zamanlı yüksek hassasiyetli istihbaratın belirleyici olduğu modern savaş koşullarında etkili hareket edemediği açık biçimde ortaya çıkmıştı. Tahran bu açığın farkındaydı ve bunu hızla kapatmaya çalışıyordu.
Bu amaçla İran, Çin’den yedi-sekiz batarya uzun menzilli HQ-9B hava savunma sistemi tedarik etti. Sevkiyatlar yaz sonuna doğru başladı; ancak yeni hava savunma mimarisinin tam anlamıyla devreye alınması belli ki gecikti. Dahası, düşük görünürlüklü hedefleri tespit etmek ve HQ-9B ile entegre çalışmak üzere tasarlanan YLC-8B radarlarının sevkiyatı ancak Şubat 2026’da, yani savaşın hemen arifesinde başladı. Tam da bu nokta kritik hale geldi.
Elde bulunan bilgilere göre, yeni sistemlerle birlikte İran’da bulunan Çinli teknik uzmanlar ve askeri danışmanlar, çatışmalar başlamadan adeta bir gün önce ülkeyi terk etti. Böylece Tahran’ın eline hazır bir savunma sistemi değil, zaman, eğitim ve mevcut ağla entegrasyon gerektiren henüz tam benimsenmemiş araçlar geçmiş oldu. İran’ın ise böyle bir zamanı yoktu. İranlı operatörler, özellikle YLC-8B radarlarına tam anlamıyla hakim olamadı; yeni Çin ağı ile mevcut hava savunma sistemi arasında da işlevsel bir entegrasyon kurulamadı. Sonuçta ülke savaşa, yan yana duran ama tek bir organizma gibi çalışmayan iki paralel hava savunma hattıyla girdi.
Felaketin başlıca sebeplerinden biri de buydu. ABD ve İsrail, HQ-9B ile YLC-8B kombinasyonunu öncelikli hedeflerden biri haline getirdi ve savaşın ikinci haftasına gelindiğinde Çin menşeli bataryaların büyük bölümü imha edildi. Gelen bilgilere göre çalışır durumda yalnızca bazı radarlar kalmıştı. Tahran’da bu durum ciddi bir hayal kırıklığı ve öfke yarattı; Çin sistemlerinin etkisiz kaldığı yönünde değerlendirmeler öne çıktı. Ancak bu tür suçlamalar, gerçek tablodan çok duygusal tepkiyi yansıtıyor. Sorun sadece sistemlerin kendisi değildi; asıl mesele, bu sistemlerin yarım konuşlandırılmış halde, yeterli entegrasyon olmadan, eğitimli personel tam hazır hale gelmeden ve tedarikçi uzmanlar çekildikten sonra ateş hattına sürülmesiydi.
İran’ın elinde kalan diğer hava savunma unsurları da tabloyu kökten değiştirebilecek güçte değildi. Üçüncü haftaya girildiğinde, eldeki bilgilere göre dört S-300 bataryasından yalnızca biri, yaklaşık altı Bavar-373 bataryası ve daha düşük kapasiteli çok sayıda sistem görevde kalmıştı. Ancak hem Rus yapımı S-300’lerin hem de İran’ın Bavar-373 sistemlerinin bariz sınırlılıkları bulunuyor: Bunlar, rakibin elektronik harp üstünlüğü kurduğu bir ortamda modern düşük görünürlüklü uçaklara karşı etkin mücadele için tasarlanmış sistemler değil. Fiiliyatta etkileri daha çok İHA’lara ve daha az karmaşık hedeflere karşı sınırlı kaldı.
Burada kritik bir ayrımı yapmak gerekiyor. Hava savunmasının kaybı, bir devletin otomatik olarak savaşı kaybettiği anlamına gelmez. Evet, ülkeyi kırılgan hale getirir; hareket alanını daraltır; altyapıyı tahrip eder; elitlerin bir bölümünü demoralize eder. Ama savaşma kapasitesini tek başına ortadan kaldırmaz. İran da sahada tam olarak bunu gösteriyor. Kalkanının önemli bölümünü yitiren Tahran, gökyüzünü tutmaya değil, bombardıman altında ayakta kalmaya ve elinde gerçek kozların bulunduğu alanlarda rakibine asimetrik zarar vermeye oynuyor.
Hayatta kalma mantığı: İran stratejik kırılganlık altında savaşmayı öğreniyor
Bu savaşın belki de en fazla küçümsenen boyutu, İran’ın varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kaldığında taktiğini hızla değiştirmeye başlamasıdır. İlk aşamada gerçekten de bu ölçekte ve yoğunlukta bir hava kampanyasına hazırlıksız yakalandı. 2025’teki önceki çatışmanın ardından İran ordusu daha hareketli bir yapıya geçmeye başlamıştı; ancak 28 Şubat itibarıyla füze altyapısının önemli bir kısmı hâlâ sabit konumdaydı. İşte bu durum, ABD ve İsrail’e çok sayıda fırlatma mevzisini hızla imha etme, bazı yeraltı üslerini vurma ve füze ile İHA üretimiyle bağlantılı tesislere saldırma fırsatı verdi.
İlk günlerde ve ilk haftalarda bu strateji işe yaradı. Karşı taraf, İran askeri makinesinin henüz yeni savaş düzenine tam geçememiş olmasından faydalandı. Fakat daha sonra dengeler değişmeye başladı. Meselenin bir gözdağı operasyonu değil, doğrudan hayatta kalma savaşı olduğunu gören İran uyum sağladı. Füze ve İHA fırlatmaları daha temkinli biçimde koordine edilmeye başlandı. Korunmasız hareketlilik azaldı. Sığınaktan çıkış, atış ve tekrar korunaklı alana dönüş arasındaki süre kısaldı. Kampanyanın başında zafiyet üreten altyapı, zamanla parçalı ama dirençli bir ağa dönüşmeye başladı.
Değerlendirmelere göre savaşın ilk haftasının sonunda balistik füze lançerlerinin neredeyse üçte ikisi imha edilmişti; dördüncü haftaya gelindiğinde ise sistemin yaklaşık dörtte biri ayakta kalmıştı. İlk bakışta bu ağır bir bozgun gibi görünüyor. Oysa savaşta belirleyici olan sadece toplam kayıp oranı değil, elde kalan unsurun işlevini sürdürüp sürdüremediğidir. Eğer hayatta kalan mobil unsurlar dakikalar içinde mevziye çıkıp ateş edip geri çekilebiliyorsa, o zaman görece sınırlı bir envanter bile sürekli tehdit üretmeye devam eder. İran tam da bunu yaptı.
Dördüncü haftaya gelindiğinde İran, her gün onlarca balistik füze ve İHA fırlatma kapasitesini koruyordu. Askeri açıdan bunun anlamı nettir: ABD ve İsrail’in kampanyası, muhtemelen temel hedeflerinden biri olan İslam Cumhuriyeti’nin vurucu kapasitesini tamamen felç etme amacına ulaşamadı. Evet, bu kapasite zayıflatıldı. Evet, sınırlandı. Ama hâlâ çalışıyor; dolayısıyla rakibe maliyet yükleme yeteneği de devam ediyor.
Hürmüz Boğazı İran’ın en etkili silahına dönüştü
İran için hava savunması tam anlamıyla Aşil topuğu olduysa, Hürmüz Boğazı da buna karşılık en büyük stratejik koz haline geldi. Tahran tam da burada coğrafyayı silaha çevirmeyi, sınırlı deniz gücünü ise küresel baskı aracına dönüştürmeyi başardı.
Savaşın ilk üç buçuk haftasında Hürmüz’deki fiili abluka, tam anlamıyla etkisiz hale getirilemedi. İlk aşamada bu baskı daha çok İHA’lar, kıyıdan fırlatılan bazı füzeler, deniz dronları ve sürat tekneleri üzerinden kuruldu. Ancak ardından, ABD’nin deniz trafiği üzerindeki kontrolü zorla yeniden tesis etmeye kalkışabileceğini öngören İran, çok daha tehlikeli bir enstrümana yöneldi: Operasyonel şartlara göre aktif ya da pasif hale getirilebilen “akıllı” manyetik mayınlar.
Bu gelişme tabloyu kökten değiştiriyor. Kıyı hattına yönelik hava saldırıları gemisavar füze riskini azaltabilir, ancak mayın tehdidini ortadan kaldırmaz; küçük deniz platformlarını bütünüyle etkisizleştirmez ve ticari gemiler için güvenli geçişi garanti etmez. Hürmüz’ü zorla açmaya dönük herhangi bir girişim, Amerikan gemileri açısından mayına çarpma, İHA saldırısına uğrama ve füze ateşi altında kalma riskini beraberinde getirir. Üstelik mayın temizleme operasyonu haftalar sürebilir ve ateş altında yürütülmek zorunda kalır. Bu artık basit bir taktik görev değil; siyasi açıdan riskli, ekonomik açıdan pahalı ve sonucu belirsiz bir kampanyadır.
Tam da bu nedenle ABD, savaşın dördüncü haftasına gelindiğinde Hürmüz üzerinden normal deniz trafiğini tamamen eski haline döndürecek etkili bir yöntem bulabilmiş değildi. Bu da İran’ın sadece bölgesel gündemi değil, petrol ve doğal gaz piyasaları üzerinden küresel dengeyi de etkileme kapasitesini koruduğu anlamına geliyor. Tahran için bu, savaşın tali değil asli kaldıraçlarından biridir. İran, ABD ve İsrail’le havada boy ölçüşemiyor olabilir; ama çatışmanın maliyetini küreselleştirebiliyor. Askeri cepheyi enerji piyasalarındaki tedirginliğe, piyasa dalgalanmasına ve Washington’ın müttefikleri üzerindeki baskıya tercüme edebiliyor.
Tahran, savaşı klasik anlamda kazanamayacağını gördüğünde, rakibinin de bu savaşı ucuza kazanamamasını hedefliyor. Bu mantıkta Hürmüz yalnızca bir boğaz değil, dünya ekonomisinin stratejik vanasıdır. Bu vana İran’ın etkisi altında kaldığı sürece, ABD’nin çatışmanın seyrini tam kontrol ettiği iddiası havada kalır.
Bayrak etrafında kenetlenme etkisi
Dış aktörlerin bu tür çatışmalarda yaptığı en büyük yanlışlardan biri, altyapının tahrip edilmesi ve elit kadroların tasfiyesinin otomatik olarak içeride siyasi çöküş başlatacağını sanmalarıdır. Tarih bunun her zaman böyle işlemediğini defalarca gösterdi. Bazı durumlarda tam tersi olur: İktidardan memnun olmayan toplum kesimleri bile dış saldırı karşısında safları sıklaştırır. Görünen o ki İran’da da tam olarak bu senaryo yaşanıyor.
Yoğun bombardımana, sivil altyapının vurulmasına ve üst düzey isimlerin öldürülmesine rağmen, savaşın dördüncü haftasında silahlı kuvvetlerde bir çözülme emaresi görülmüyor. Tersine, mevcut değerlendirmelere göre ordu ve paramiliter yapılardaki moral dayanıklılık düşmek bir yana, bazı alanlarda daha da yükselmiş durumda. Sebep basit: Savaş artık yalnızca rejimle dış düşmanlar arasındaki bir hesaplaşma gibi algılanmıyor. Toplumun önemli bir bölümü için mesele giderek doğrudan İran devletinin kendisine yönelik bir saldırı gibi okunuyor.
Bu nokta özellikle önem taşıyor. Kampanyanın ilk safhasında halkın bir bölümü dış baskının rejim değişikliğine yol açabileceğini düşünmüş olabilir. Ancak hastanelerin, enerji altyapısının, tarihi yapıların vurulması ve sivil can kayıplarının artması, toplumsal algıyı kökten değiştiriyor. İnsanlar artık daha çok şu soruyu soruyor: Mevcut rejim iyi mi kötü mü değil; ülkemize saldıranlar bu ülkeyle tam olarak ne yapmak istiyor? Ve hedefin siyasi düzeltme değil, doğrudan devletin yıkımı olduğu kanaati güçlendikçe, içeriden rejim karşıtı kitlesel bir ayaklanma ihtimali de zayıflıyor.
Hatta iktidar karşıtı kesimlerde bile İran’ın aynı anda ABD, İsrail ve Körfez’deki bazı Arap aktörlerin baskısına rağmen ayakta kalabilmesi dikkat çekiyor. Ortadoğu’nun siyasi kültüründe yalnızca direnebilmek bile başlı başına bir meşruiyet unsuruna dönüşebiliyor. Darbeler altında yıkılmayan bir rejim, kısa süre öncesine kadar anlatıldığından daha az zayıf görünmeye başlıyor.
Aynı nedenle, dış bağlantılı muhalefetin çağrısıyla halkın kitlesel biçimde sokağa döküleceği yönündeki hesap da tutmadı. Rıza Pehlevi’nin açıklamalarına ve İran dışındaki bazı çevrelerin beklentilerine rağmen, toplum dış savaşı iç isyana çevirmeye hazır bir görüntü vermedi. Bu da şaşırtıcı değil. Zira toplumun geniş bir kesimi için, bölgede yıkım ve kanlı müdahalelerle özdeşleşen güçlerin bir anda İran için “kurtarıcı” rolüne soyunduğuna inanmak kolay değil.
İran güvenlik yapısından gelen bilgilere göre Devrim Muhafızları ve Besic saflarına katılan gönüllülerin sayısında artış kaydediliyor. Bu tür verileri temkinle karşılamak gerekir; ancak iktidarın mobilize edici yurtseverlik duygusuna yaslanması bile tek başına çok şey anlatıyor. Savaş sistemi gevşetmiyor; tam tersine, onun en ideolojik çekirdeğini daha da sert biçimde tahkim ediyor.
Rejim değişiyor, ama yumuşamaya doğru değil
Savaşın ilk dört haftasından çıkan belki de en kritik ve en ürkütücü sonuç şu: İran’a yönelik saldırılar, daha pragmatik ya da uzlaşmaya açık bir siyasi düzen doğurmuyor. Tam tersine, zaten başlamış olan iç dönüşümü hızlandırıyor ve bu dönüşüm şimdi çok daha sert bir hatta ilerliyor.
ABD ve İsrail, yönetici seçkinlere darbe indirirken komuta mekanizmasını dağıtmayı ve belki de daha esnek bir siyasi merkezin oluşmasını tetiklemeyi hesapladı. Fakat sahadaki tablo bambaşka. Ortadan kaybolan ya da tasfiye edilenler, devlet, elitler ve güvenlik aygıtı arasında en azından teorik olarak siyasi arabuluculuk yapabilecek isimler oluyor. Geleneksel müesses nizam zayıfladıkça Devrim Muhafızları’nın alanı daralmıyor; aksine önü açılıyor.
Ülkede artık İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nu dengeleyebilecek ya da hiç değilse etkisini sınırlayabilecek ağırlıkta siyasi figür neredeyse kalmıyor. Bu şartlarda “yumuşak geçiş”, devrim sonrası teknokratik model ya da Venezuela benzeri bir ara formül senaryoları giderek anlamını yitiriyor. Böyle bir denklemde rol oynayabilecek isimler varsa bile, ya siyasi etkilerini kaybettiler ya da fiziken tasfiye edildiler.
Son dikkat çeken örnek de bunun sembolü oldu. Daha karmaşık, daha az ideolojik bir senaryonun muhtemel taşıyıcısı olarak anılan son önemli siyasetçilerden biri Ali Laricani’ydi; 17 Mart’ta öldürüldü. Onun sahneden çekilmesi, savaşın sıradan bir bölümü olmanın ötesine geçti; İran iç dengesinin güvenlikçi unsurlar lehine çok daha hızla kaydığı bir eşik haline geldi.
Mücteba Hamaney’in yeni dini lider olarak göreve gelmesi de bu eğilimi tersine çevirmiyor; tam tersine perçinliyor. Çünkü rejimin sivil ve askeri kanatları arasında hakem rolü üstlenebilecek kadar bağımsız değil; Devrim Muhafızları’yla fazla iç içe. Yaralanma sonrası sağlık durumunun ağır olması da ayrı bir kırılganlık başlığı yaratıyor. Eğer ülkeyi günlük düzeyde sevk ve idare edecek durumda değilse, gerçek karar alma merkezi daha da fazla biçimde Devrim Muhafızları’yla bağlantılı yarı özerk güvenlik düğümlerine kayacaktır.
Bu da şu anlama geliyor: İran daha yumuşak değil, daha sert bir çizgiye giriyor. Hayatını kaybeden ya da devre dışı kalan isimlerin yerine gelen daha genç Devrim Muhafızları kadroları, uzlaşmaya daha kapalı, ideolojik olarak daha katı ve uzun süreli hesaplaşma mantığına çok daha yatkın. Onlar açısından bu savaş, ne pahasına olursa olsun bir çıkış yolu arama gerekçesi değil; tavizin yalnızca yeni darbeleri davet ettiğinin kanıtı. Böyle bir iklimde, Washington ciddi tavizler vermeden bir uzlaşma fikrinin yaşama şansı neredeyse yok.
Müzakere çıkmazı ve uzayan savaş tehlikesi
Tam da burada siyasi düğüm iyice sertleşiyor. Devrim Muhafızları ve İran sisteminin giderek radikalleşen çekirdeği, ABD’den ciddi tavizler gelmeden çatışmanın sona ermesini istemiyor. Ancak Donald Trump da Amerikan kamuoyuna “makul bir uzlaşı” diye sunabileceği bir geri adımı atacak siyasetçi görüntüsü vermiyor. Onun çizgisi baskı, zorlama ve güç gösterisi üzerine kurulu. İran’ın dört haftalık savaş sonrası çizgisi ise hayatta kalma, seferberlik ve teslim olmamaya dayanıyor.
Bu da müzakere alanının genişlemediğini, tam tersine daraldığını gösteriyor. Savaş uzadıkça İran rejimi güvenlik aygıtına daha bağımlı, daha kuşkucu, daha saldırgan ve “kuşatılmış kale” psikolojisinin dışına çıkarak siyasi karar alma kapasitesi daha sınırlı bir yapıya dönüşüyor. Aynı anda, belirleyici sonuç üretmeyen her yeni hafta Washington ve Tel Aviv açısından kampanyayı daha pahalı, daha karmaşık ve daha riskli hale getiriyor.
Operasyonun bütün paradoksu da burada gizli. Başı ezme ve teslimiyete zorlama niyetiyle başlayan hamle, pratikte İran devlet yapısının daha radikal bir versiyonunun doğması için zemin hazırlıyor. Yani bölgesel yeni mimariye entegre olmaya hazır bir İran değil; ayakta kalmanın ancak militarizasyon, sert merkezileşme ve asimetrik savaşla mümkün olduğuna kesin olarak ikna olmuş bir İran ortaya çıkıyor.
Bu yüzden, “İran dört haftalık savaş sonunda zayıfladı” cümlesi ancak yarı yarıya doğrudur. Askeri-teknik açıdan evet, ağır kayıplar veriyor. Ama siyasi ve psikolojik açıdan bir sertleşme ve çelikleşme sürecinden geçiyor. Bu tip rejimler ise en tehlikeli hale tam da yaralı oldukları, fakat kırılmadıkları zaman gelir.
Sonuç
Bugün artık net biçimde görülüyor ki, İslam Cumhuriyeti’nin hızlı çöküşüne oynanan kumar tutmadı. Parçalanan hava savunması sistemin dağılmasına yol açmadı. Elit kadrolara indirilen darbeler yönetim felci yaratmadı. Toplum üzerindeki baskı bir isyana dönüşmedi. Hürmüz üzerindeki kontrol kaybedilmedi. Füze ve İHA kapasitesi darbe aldı ama yok edilemedi. En önemlisi de İran rejiminin doğası daha da sertleşen bir istikamette değişmeye başladı.
İlk dört haftanın en tehlikeli sonucu tam da budur. İran, dış koşulları kabul etmeye hazır zayıf bir devlete dönüşmedi. Şoku atlattıkça giderek daha derine yerleşen bir seferberlik ve hayatta kalma modeline sürükleniyor. Bu modelde uzlaşma zafiyet olarak görülür, savaş ise neredeyse doğal hal sayılır. Bu süreç devam ederse bölgenin karşısına savaş sonrası normalleşmiş bir İran değil, çok daha karanlık, daha kapalı ve daha radikal bir İslam Cumhuriyeti çıkacaktır.
İran’ı öldürmeyen şey gerçekten de onu güçlendiriyor. Daha doğrusu, alışıldık anlamda güçlendirmiyor; onu daha tehlikeli, daha hırçın ve çok daha zor yönetilir hale getiriyor. Ortadoğu için bu tablo, Tahran’ın geçici askeri dayanıklılığından bile daha vahim olabilir.