Amerikan-İsrail baskısını yalnızca İran’ın nükleer programı, füze kapasitesi ya da İsrail’in güvenliği üzerinden okumak, gerçek tabloyu bilinçli biçimde basitleştirmek anlamına gelir. Oysa mesele çok daha geniş bir ölçeğe sahip: Orta Doğu’daki güç mimarisinin baştan kurgulanması ve bunun Çin’i küresel ölçekte dengeleme, Rusya’ya baskı uygulama ve Avrasya’nın kritik enerji ile lojistik damarları üzerindeki kontrolü yeniden tesis etme stratejisine entegre edilmesi. “Orta Doğu NATO’su” diye tarif edilebilecek fikir de tam olarak bu çerçevede ortaya çıkıyor.
Son on–on iki yıla dağınık krizler silsilesi olarak değil, birbirine bağlı stratejik hamleler zinciri olarak bakıldığında daha net bir resim beliriyor. 2013’te Pekin’in başlattığı “Bir Kuşak Bir Yol” girişimi, en başından itibaren sadece ekonomik değil, yeni bir Avrasya dengesi kurmaya dönük altyapısal bir proje olarak tasarlandı. Bu hattın en kritik koridorlarından biri Pakistan–İran–Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanacaktı. Washington açısından bu, yalnızca Çin etkisinin genişlemesi değil, aynı zamanda ABD’nin geleneksel üstünlüğe sahip olduğu deniz yollarına alternatif kara güzergâhlarının oluşması demekti. Bu bağlamda Orta Doğu, bitmeyen savaşların yıpratıcı sahnesi olmaktan çıkıp yeniden küresel jeoekonominin kilit alanına dönüştü.
Ardından 2014 geldi: Ukrayna kırılması ve Rusya ile Batı arasında uzun soluklu bir gerilim dönemi. 2015’te ise Barack Obama yönetimi İran nükleer anlaşmasını hayata geçirdi. Resmî olarak hedef, İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlamaktı. Ancak anlaşmanın daha geniş bir işlevi de vardı: İran’ı tamamen bağımsız bir güç merkezine dönüşmeden, “kontrollü sınırlar” içine yerleştirmek ve aynı zamanda ABD’nin çıkarlarına uygun bir normalleşme alanı bırakmak. Mantık açıktı: Orta Doğu’daki türbülansı azalt, kaynakları asıl rakip olan Çin’e yönlendir. Bu yüzden Obama döneminde Washington, İsrail ve Körfez monarşilerinin rahatsızlığına rağmen Tahran’la tansiyonu düşürmeye çalıştı.
Ne var ki bu kurgu beklendiği gibi işlemedi. ABD, kontrollü denge yerine tam tersine uzak tutmak istediği aktörlerin—Rusya, Çin ve İran’ın—yakınlaşmasına tanık oldu. Özellikle 2022 sonrasında bu tablo daha görünür hale geldi. Washington için Ukrayna savaşı ile Orta Doğu’daki tırmanma artık iki ayrı kriz değil, tek bir büyük jeopolitik yayının parçaları olarak okunmaya başlandı. Böylece yeni yaklaşım şekillendi: Orta Doğu bir çevre değil, Çin’e petrol, gaz, boğazlar, lojistik ve ittifaklar üzerinden baskı uygulamanın düğüm noktasıdır.
Bu anlayış en net şekilde ABD Merkez Komutanlığı’nın stratejisinde kendini gösterdi. Yeni doktrinin özü basit: Doğu Akdeniz’den Hürmüz Boğazı’na uzanan alanı kontrol etmek, küresel enerji sisteminin sinir uçlarını kontrol etmek demektir. Bu koridoru gözetim altında tutan güç, yalnızca bölgeye değil, dünya ekonomisine de yön verme kapasitesi elde eder.
7 Ekim 2023 sonrasında Washington’un Orta Doğu politikasında belirgin bir ayarlama görülmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil. Artık mesele sadece İsrail’e destek değildi; İran’ın bölgesel etki ağının aşamalı biçimde çözülmesi hedefleniyordu. İlk aşama Gazze oldu; İran ekseninin Filistin ayağı hedef alındı. Ardından Lübnan sahası geldi; burada amaç, Akdeniz hattındaki en etkili İran unsuru olan Hizbullah’ı yıpratmaktı. Aynı süreçte İran’a yönelik doğrudan baskı da artırıldı. 1 Nisan 2024’te Şam’daki İran konsolosluk kompleksine yönelik saldırı, gölge savaşın daha açık bir çatışma evresine geçtiğinin işaretiydi. Eski sınırların ortadan kalktığını ve denklemin hızla değiştiğini ortaya koydu.
Sonraki gelişmeler bu yönelimi daha da pekiştirdi. Washington ve Tel Aviv açısından Tahran artık krizin bir parçası değil, onun ana karargâhı, ana kaynak merkezi ve siyasi yönlendiricisiydi. Haziran 2025’te İsrail’in İran’a yönelik saldırısı yeni bir eşiği temsil etti: Nükleer tesisler, askeri liderlik ve altyapı doğrudan hedef alındı. Bu, uzaktan caydırıcılık değil, “kırmızı çizgilerin” fiilen kaldırıldığının ilanıydı.
28 Şubat 2026’daki yeni Amerikan-İsrail saldırısı ise çatışmanın artık sınırlı operasyonların ötesine geçtiğini gösterdi. Enerji, altyapı, lojistik ve bölgesel güvenlik doğrudan hedef haline geldi; Hürmüz Boğazı’nın kaderi yeniden küresel gündemin merkezine oturdu. Başka bir deyişle, yerel bir kriz değil, tüm bölgeyi zincirleme reaksiyona sürükleyebilecek bir hesaplaşmadan söz ediyoruz.
Bu tablodan çıkan temel sonuç açık: İran, ABD için artık yalnızca bir nükleer dosya değil. Tahran, Pekin ve Moskova’nın kesiştiği alternatif bir Avrasya düzeninin merkez düğümü olarak görülüyor. Bu düğüm zayıflatılabilirse Washington birden fazla stratejik kazanç elde eder.
Birincisi, Rusya–Çin–İran hattı ciddi biçimde sarsılır. Bu, resmi bir ittifaktan ziyade fiili bir jeopolitik koordinasyondur: enerji işbirliği, yaptırımların aşılması, askeri teknoloji paylaşımı, diplomatik eşgüdüm ve ulaşım koridorları. ABD açısından bu ağ, tek kutuplu düzeni aşındıran en önemli faktörlerden biridir.
İkincisi, ABD Körfez’de ve daha geniş ölçekte İsrail’den Arap monarşilerine uzanan yeni bir güvenlik mimarisi kurma fırsatı yakalar. Hava savunma sistemlerinden istihbarat entegrasyonuna, ortak askeri planlamadan bölgesel koordinasyona kadar uzanan bu yapı, “Orta Doğu NATO’su” fikrinin somutlaşmış halidir. Burada İsrail yüksek teknolojiye dayalı vurucu merkez, Körfez ülkeleri finansal ve lojistik omurga, ABD ise vazgeçilmez koordinatör konumundadır.
Üçüncüsü, İran’a yönelik baskı doğrudan Çin’e baskı anlamına gelir. Stratejinin en kritik sinir noktası burasıdır. Çin dünyanın en büyük sanayi gücü olsa da enerji tedarikinde dışa bağımlıdır ve bu tedarikin önemli kısmı Orta Doğu’dan, ABD askeri varlığına açık deniz hatları üzerinden gelir. Dolayısıyla İran petrolüne yönelik her darbe, Çin’in enerji güvenliğine dolaylı bir darbe anlamı taşır.
Sonuç olarak mesele yalnızca “ABD İran’ı zayıflatmak istiyor mu?” sorusundan ibaret değil. Asıl soru şu: Washington, İran üzerinden Orta Doğu’daki güç dengesini yeniden şekillendirip aynı anda Çin’in stratejik manevra alanını daraltmak istiyor mu? Son yıllardaki adımların ritmi ve yönü, bu soruya net bir “evet” yanıtı veriyor.
Washington şu aşamada İran devletinin her ne pahasına olursa olsun tamamen çökertilmesinden yana bir aktör görüntüsü vermiyor. Tam da bu noktada Amerikan ve İsrail stratejik akılları arasındaki kritik ayrım ortaya çıkıyor. İsrail siyaset ve güvenlik elitlerinin önemli bir bölümü için ideal senaryo, Tahran’da rejim değişikliğidir. ABD açısından ise bu hedef daha çok söylem düzeyinde cazip. Sahadaki gerçeklik Washington’a şunu hatırlatıyor: İran devletinin çöküşü, Batı yanlısı “özgürleşmiş” bir İran üretmeyebilir; aksine devasa bir kaos alanını tetikleyebilir. Etnik gerilimler, yönetim boşluğu, kitlesel göç dalgaları, rejim sonrası iktidar mücadelesi ve krizin Kafkasya’dan Irak’a, Afganistan’dan Basra Körfezi’ne kadar yayılması gibi senaryolar ABD açısından yüksek maliyetli riskler barındırıyor.
Bu nedenle daha olası Amerikan hedefi farklı bir eksende şekilleniyor: ani bir rejim devrimi değil, İran’ın sistematik biçimde yıpratılması. Yani askeri kapasitenin aşındırılması, bölgesel müttefik ağlarının zayıflatılması, petrol gelirlerinin baskılanması, iç siyasi dayanıklılığın törpülenmesi ve diplomatik hareket alanının daraltılması. Başka bir ifadeyle Washington, bir “çöküş anı”ndan ziyade İran’ı uzun vadede savunmaya sıkışmış, etkisi sınırlı bir güce dönüştürmeyi hedefliyor. Böyle bir İran ne bölgesel düzeni zorlayabilir ne de Çin ve Rusya için güvenilir bir stratejik arka cephe işlevi görebilir.
Bu perspektiften bakıldığında, Orta Doğu’daki mevcut kriz aşaması rastgele gelişen karşılıklı saldırılar zinciri değil; daha geniş ölçekli bir jeopolitik yeniden kurulumun parçası olarak okunmalı. Washington, etkisinin belirgin biçimde aşındığı ve bölge aktörlerinin ABD, Çin, Rusya, Türkiye ve İran arasında denge siyaseti geliştirdiği bir dönemin ardından sahayı yeniden kendi lehine dizayn etmeye çalışıyor.
İran’ın hedef tahtasının merkezine yerleşmesi de bu yüzden tesadüf değil. Mesele sadece İsrail’e rakip olması ya da nükleer program yürütmesi değil. İran, Avrasya’nın en kritik jeopolitik, enerji ve ulaşım kavşaklarından biridir. Çin’i Orta Doğu ve Avrupa’ya bağlayabilecek hatlar bu coğrafyadan geçer ya da geçme potansiyeli taşır. Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Basra Körfezi üzerindeki etki kanalları büyük ölçüde buradan beslenir. Dahası, çok kutupluluk fikrinin Orta Doğu’daki somut tezahürlerinden biri de yine İran üzerinden şekillenir.
Bu nedenle bugün Tahran etrafında yürüyen mücadele, yalnızca İran’ın kaderine ilişkin değildir. Bu, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan güç haritasının nasıl şekilleneceğine dair bir hesaplaşmadır. “Üçüncü hedef” tartışmaları artık bir abartı değil; sahadaki stratejik gerçekliğin ifadesi haline gelmiştir. Amaç, Avrasya merkezli alternatif düzenin dayanak noktalarını kırmak, ABD’yi yeniden bölgenin başlıca hakemi konumuna taşımak ve İran’ın çevresinde, görünüşte çok taraflı ama özünde Amerikan liderliğinde işleyen yeni bir hakimiyet kuşağı inşa etmektir.