Savaş üçüncü haftasına girerken, ABD Başkanı Trump kendisini yalnızca mevcut askeri kampanyanın sonucunu değil, dış politika çizgisinin bütün siyasi anlamını belirleyecek bir tercihin eşiğinde buldu. Önünde özünde iki senaryo var: Ya askeri angajmanı derinleştirip operasyonu stratejik bir sonuca ulaştırmayı deneyecek ya da ara bir başarıyı tescil edip Amerika’nın çatışmadaki rolünü kademeli biçimde azaltmaya yönelecek. Sorun şu ki, her iki yol da ağır bedeller içeriyor ve her ikisi de siyasi ve jeopolitik yenilgiye dönüşebilir.
Savaşın en başından beri Trump ikili bir tutum sergiledi. Bir yandan zaferin yakın olduğunu, rakibin fiilen belinin kırıldığını ima eden açıklamalar yaptı. Öte yandan önlerinde uzun ve son derece sert bir hesaplaşma bulunduğunu kabul etti. İran’la savaşın başlamasından iki hafta sonra, üstelik bu kararın Beyaz Saray’da alındığı düşünüldüğünde, bu ikili tavır artık doğrudan stratejik bir açmaza dönüşmüş durumda.
Washington savaşta kalırsa, çoktan yerel bir askeri operasyonun sınırlarını aşmış bir çatışmanın yükünü de sırtlanmış olacak. Evet, İran ciddi hasar aldı. Ancak zayıflamış haliyle bile Tahran, savaşın maliyetini ABD ve müttefikleri için sert biçimde yükseltebildiğini gösterdi. Mesele yalnızca füze saldırıları ya da bölgesel vekil ağlar üzerinden yürütülen faaliyetler değil. Daha geniş bir etki söz konusu: enerji piyasalarının sarsılması, deniz taşımacılığına yönelik darbeler, bölge ülkelerinde artan tedirginlik ve risk alanının Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e kadar kademe kademe genişlemesi.
Savaşın sürmesi, çıtanın daha da yükselmesi anlamına geliyor. Bu da yeni kayıplar, yeni maliyetler ve yalnızca savaş başlatabilen değil, aynı zamanda onları stratejik yıpranmaya uğramadan bitirebilen bir güç olduğu iddiasındaki ABD’nin itibarına yeni darbeler demek. Üstelik çatışma uzadıkça Trump çizgisinin iç çelişkisi de daha görünür hale geliyor. Trump iktidara, Amerika’yı yeni büyük savaşlara sürüklemeyeceği vaadiyle gelmişti. Şimdi ise tam da onun döneminde ABD, yaklaşık çeyrek yüzyılın en büyük Ortadoğu çatışmasına gömülmüş durumda. Seçmen tabanının bir kısmı için bu artık taktik manevra değil, temel bir vaatten tehlikeli bir sapma.
Ama geri çekilme yolu da hiç kolay değil. Şu aşamada çıkmak, ilan edilen hedeflerin önemli bölümüne ulaşılamadığını kabul etmek anlamına gelir. Evet, ABD ve İsrail kayda değer askeri sonuçlar elde etti. Resmi değerlendirmelere göre İran’ın füze kapasitesinin önemli kısmı imha edildi, hava savunma sisteminin bazı unsurları devre dışı bırakıldı, donanmaya ağır darbe indirildi. Yaklaşık kırk yıl boyunca yalnızca İran rejiminin iç mimarisini değil, bütün Ortadoğu’daki davranış kodlarını da belirleyen Ayetullah Ali Hamaney’in ölümü ise hem sembolik hem siyasi bakımdan sarsıcı bir gelişme oldu.
Ancak liderin ortadan kaldırılması, sistemin otomatik olarak çökmesi anlamına gelmiyor. İran teokrasisi, muhaliflerinin beklentilerinin aksine dağılmadı. Tam tersine, sert bir konsolidasyon işareti veriyor. Elde bulunan bilgilere göre yönetim, yaralı olan Hamaney’in oğluna geçiyor ve o da Tahran’ın asimetrik savaşın tüm araçlarını kullanmayı sürdüreceğinin sinyalini şimdiden verdi: siber saldırılar, denizlerde mayın tehdidi, bölgedeki hedeflere yönelik vur-kaç hamleleri ve bağlantılı silahlı yapılar üzerinden baskı. İran Devrim Muhafızları Ordusu, kayıplarına rağmen savaş kabiliyetini koruyor ve rejimin asıl taşıyıcı omurgası olmayı sürdürüyor.
Asıl sorun ise şu: Çatışmadan çıkma yönünde siyasi bir karar alınsa bile temel mesele yine çözümsüz kalacak. ABD ve İsrail’in başlıca kaygılarını besleyen, silah düzeyine yakın nükleer yakıt stokları hâlâ İran topraklarında bulunuyor. Zaten İran’ın darbeyi atlatıp dersler çıkararak gelecekte nükleer silah geliştirme sürecini hızlandırabileceği senaryoyu diri tutan da bunlar. Başka bir deyişle, savaştan erken çıkış tehdidi ortadan kaldırmayabilir; sadece erteleyip ileride daha da tehlikeli hale getirebilir. Nitekim Washington’da, birilerinin İran’a girip bu materyali fiziken kontrol altına almak zorunda kalacağı yönünde sözler şimdiden dillendirildi. Ancak böyle bir kara harekâtı sınırlı bir kampanya olmaktan çıkar, öngörülemez sonuçları olan gerçek bir askeri uçuruma dönüşür.
Savaş üçüncü haftasına girerken ödediği bedel daha da görünür hale geliyor. Amerikalı askerler öldü. Toplam can kaybı iki bini aşmış durumda ve ölenlerin büyük kısmı İran’da. Sivil kayıplar artıyor. ABD’nin bölgedeki askeri varlığı da genişliyor: hâlihazırda konuşlu büyük Amerikan gücüne ek olarak Ortadoğu’ya yeni deniz piyadesi birlikleri sevk ediliyor. Bu tablo tek başına bile Beyaz Saray’ın, kamuoyuna dönük “başarı” söylemine rağmen, krizin sonuna değil uzun soluklu evresine hazırlandığını gösteriyor.
Deniz boyutu ise özel bir önem kazandı. İran petrol ihracatının ana damarının geçtiği Hark Adası’na yönelik saldırıların ardından Hürmüz Boğazı çevresindeki durum kritik hale geldi. Resmen bakıldığında Washington, deniz taşımacılığına yönelik tehditlerin abartılmaması gerektiğini söyleyerek piyasaları ve müttefikleri sakinleştirmeye çalıştı. Ama sahadaki gerçek farklı çıktı: Bu hayati güzergâh fiilen felç oldu ve onunla birlikte özellikle enerji ticareti başta olmak üzere dünya ticaretinin kayda değer bir bölümü de darbe aldı. Bu yüzden Trump, Çin, Fransa, Japonya, Güney Kore ve Birleşik Krallık gibi ülkeleri boğazın güvenliğine katkı vermeye açıkça çağırmak zorunda kaldı. Bu, galibin dili değil. Bu, böylesi bir krizin tek başına kontrol altında tutulmasının ABD için bile fazla pahalı ve fazla zor olabileceğinin itirafı.
Bir başka gelişme de son derece manidar. BAE’de petrol altyapısına yönelik İHA saldırıları, Irak’taki Amerikan hedeflerine dönük eylemler ve enerji fiyatlarındaki sıçrama sonrası Washington, kısa süre öncesine kadar siyasi açıdan imkânsız görünen adımlar atmak zorunda kaldı. Bunlardan biri, piyasanın daha fazla ısınmasını önlemek amacıyla Rus petrolünün bir bölümüne yönelik yaptırım baskısını gevşetmeye başlaması oldu. Bu, İran’la savaşın ne kadar hızlı biçimde yalnızca İran meselesi olmaktan çıkıp küresel çapta bir krize dönüştüğünün en çarpıcı işaretlerinden biri.
Trump’ın kendisi ise anlaşılan kararlarını bildik usulüyle almaya devam ediyor: kurumsal stratejik değerlendirme mekanizmalarından çok kişisel sezgi üzerinden. İran’a saldırı kararını daha önce, Tahran’ın niyetleri konusunda “iyi bir hisse” sahip olduğu sözleriyle gerekçelendirmişti. Şimdi savaştan çıkış ihtimali için de neredeyse aynı dili kullanıyor; “bunu kemiklerinde hissedeceğini” söylüyor. Siyasi açıdan etkileyici görünebilecek bu kişiselleştirilmiş karar alma biçimi, büyük bir bölgesel savaş ortamında riskleri sert biçimde büyütüyor. Çünkü bahis artık soğukkanlı stratejik hesaba değil, anın öznel sezgisine oynanıyor.
Amerikan yönetimi içinde ise şu gerçeğin farkına varıldığı görülüyor: Tahran, beklenenden çok daha tehlikeli bir rakip çıktı. Kaynaklara göre Washington, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma ya da istikrarsızlaştırma kapasitesini, çatışmayı hızla tüm bölgeye yayma kabiliyetini ve Hamaney’in tasfiyesinden sonra çökmesi beklenen rejimin siyasi dayanıklılığını ciddi biçimde hafife aldı. Rejim çökmek yerine seferber oldu.
Bütün bunlar kaçınılmaz olarak ABD-İsrail ilişkilerine de yansıyor. Resmi olarak ittifak tam koordinasyon içinde görünse de gerilim emareleri artık hissediliyor. Savaş uzadıkça şu soru daha da keskinleşiyor: Washington ile Tel Aviv’in hedef ufukları gerçekten aynı mı? İsrail için İran’ın azami ölçüde zayıflatılması neredeyse varoluşsal bir stratejik hedef. Trump içinse bu savaş giderek başkanlığının, vaatlerinin ve siyasi geleceğinin sınavına dönüşüyor.
Beyaz Saray şimdilik yaşananları ağır ama tarihsel olarak kaçınılmaz bir kampanya gibi sunmaya çalışıyor. Trump çevresi, kısa vadeli risklerin uzun vadeli kazanç için göze alındığını söylüyor ve operasyonun nihai sonuca göre değerlendirileceğini savunuyor. Mantık açık: ABD, İran’ın askeri kapasitesinin parçalandığını ilan edebilirse, bu mevcut yönetimin en büyük başarılarından biri olarak pazarlanacak. Fakat asıl düğüm tam da burada. “Kapasitenin çökertilmesi”nden ne anlaşılıyor? Altyapının imhası mı? Rejim değişikliği mi? Nükleer programın tasfiyesi mi? Yoksa birkaç yıl sonra daha radikal ve daha kapalı biçimde geri dönebilecek bir rakibin geçici olarak zayıflatılması mı?
İşte bugünün merkezi trajedisi burada yatıyor. Trump için artık kolay bir çıkış yok. Savaşın sürmesi, ABD’yi uzun, pahalı ve giderek kontrolü zorlaşan bir çatışmaya daha fazla saplayabilir. Hızla çıkma girişimi ise, gelecekteki tırmanışın kaynağını ortadan kaldırmadan bitiş yanılsaması yaratabilir. Dolayısıyla Trump’ın önündeki tercih gerçekte “kalmak mı gitmek mi” formülüne indirgenemez. Bu, stratejik riskin iki ayrı biçimi arasında yapılacak bir seçimdir.
Bu nedenle savaşın üçüncü haftaya girmesi, final safhasına geçişten çok sert bir muhasebe anı gibi görünüyor. Savaşın ilk duygusal itişi çoktan tükendi. Şimdi yüksek perdeli açıklamaların değil; kaynakların, dayanıklılığın, siyasi iradenin ve alınan kararların sonuçlarına katlanabilme kapasitesinin konuşacağı evre başlıyor. Ve tam bu noktada asıl gerçek ortaya çıkıyor: Bir savaşı başlatmak hızlı olabilir, ama alkışlar eşliğinde içine girilen o savaştan galip olarak çıkmak çok daha zordur.
Hürmüz yeniden açılabilir mi?
Geçen hafta Oval Ofis’te yapılan toplantıda öfkeli bir Trump, ABD Genelkurmay Başkanları Komitesi Başkanı Orgeneral Dan Caine’den, Washington’un neden Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferi hemen ve doğrudan yeniden tesis edemediğini açıklamasını istedi.
Verilen yanıt son derece sert ve aynı ölçüde ayakları yere basan cinstendi. Boğazın dar geçidinde hız teknesiyle beliriveren tek bir İran askeri ya da bağlantılı bir silahlı grubun mensubu bile, yavaş ilerleyen bir süpertankere mobil füze fırlatabilir ya da gemi bordasına manyetik mayın yerleştirebilir. Böyle bir tabloda artık mesele klasik deniz kontrolü olmaktan çıkıyor; dağınık, ucuz ama son derece etkili bir tehditle mücadeleye dönüşüyor. Ve bu tür bir tehdit, Beyaz Saray’dan verilecek tek bir emirle bertaraf edilemez.
Bugünkü savaşın temel paradoksu da tam burada yatıyor. Washington geleneksel askeri göstergelerde açık üstünlük sağlamış olsa da, dünyanın en kritik deniz arterlerinden birinin güvenliğini hâlâ garanti edemiyor. Bu da İran’ın, çok ağır kayıplar vermesine rağmen, çatışmaya kendi mantığını dayatmayı sürdürdüğü anlamına geliyor: asimetrik baskı mantığını.
Petrol varil fiyatı 100 dolar sınırına dayanmışken ve Basra Körfezi’nden geçişin sigorta maliyetleri hızla yükselirken, yanan tankerlerin birkaç yeni görüntüsü bile psikolojik ve piyasa etkisini katbekat büyütebilir. Böyle bir tabloda Tahran, gerçekte olduğundan daha güçlü görünür. Ve bugün İran’ın lehine çalışan tam da bu etki. Boğaz çevresindeki gemi saldırılarından sonra armatörler, Trump’ın kamuoyu önünde yaptığı “karakter gösterin” çağrılarına rağmen risk almak istemiyor.
Pentagon’un gözünden bakıldığında Amerikan kampanyası son derece başarılı ilerliyor. Savunma Bakanı Pete Hegseth “tam hava hâkimiyetinden” söz ediyor. İran donanmasının önemli kısmı batırıldı, yüzlerce füze ve fırlatma sistemi yok edildi. Amerikan verilerine göre İran, artık savaşın başına kıyasla yüzde 90 daha az füze, yüzde 95 daha az saldırı dronu fırlatıyor. Kağıt üzerinde bu, rakibin askeri kapasitesinin yıldırım hızıyla bastırıldığı örnek bir operasyon gibi duruyor.
Ama savaş, çoğu zaman olduğu gibi, çoktan resmi metriklerin dışına taşmış durumda. Evet, İran konvansiyonel askeri imkânlarının önemli bölümünü kaybetti. Ancak ordunun tahrip edilmesi tehdidin ortadan kalktığı anlamına gelmedi. Tam tersine, zayıflatılmış İran’ın bile kaos üretebildiği, küresel piyasaları etkileyebildiği ve dünya ekonomisinin sinir uçlarına nokta atışı, siyasi açıdan hassas darbeler vurabildiği görüldü. Tahran’ın, Trump’la geçen yılların ardından onun en kırılgan noktalarını iyi ezberlediği anlaşılıyor: petrol fiyatlarındaki sıçrama ve borsalardaki düşüş, sadece ekonomik veri değil; doğrudan Amerikan liderinin siyasi psikolojisine basınç uygulayan unsurlar.
Hürmüz Boğazı, İran’ın asimetrik rövanş kapasitesinin en net kanıtı haline geldi. İran donanmasının kalıntılarına yönelik yeni saldırılara rağmen boğazdaki trafik neredeyse durma noktasına geldi. Tankerlere, yük gemilerine ve diğer ticari deniz araçlarına yönelik saldırılar, askeri altyapısı büyük ölçüde çökertilse bile Tahran’ın nicelikten çok sürekli risk üretimiyle hayati bir rotayı felç edebildiğini ortaya koydu.
Bu yüzden Washington’da ticari gemilere ABD Donanması eşlik etsin seçeneği giderek daha sık konuşuluyor. Ancak bu senaryo da ne hızlı, ne kolay, ne de güvenli görünüyor. Maliyetli ve tırmanma riski yüksek bir operasyon söz konusu. ABD’nin bölgeye daha fazla savaş gemisi yığması, savunmayı güçlendirmesi, istihbarat faaliyetlerini genişletmesi ve büyük ihtimalle boğazı tehdit edebilecek İran unsurlarına yeni darbeler vurması gerekecek. Yönetim içinde bile böyle bir düzenin kurulmasının haftalar alabileceği kabul ediliyor. Oysa böylesi bir savaşta haftalar, taktik mola değil yeni sarsıntılar için açık pencere demektir.
Trump’ın cumartesi günü beş ülkeye bölgeye gemi gönderme çağrısı yapması da önemli bir sinyaldi. Başkan ilk kez İran’a karşı daha geniş bir koalisyon toplama arzusunu bu kadar açık gösterdi. Ama tam burada Beyaz Saray belirgin bir siyasi mahcubiyetle karşı karşıya kaldı. Yardım, savaşa girme kararının alınış sürecine neredeyse hiç dahil edilmeyen müttefiklerden isteniyor. Dahası, Trump kısa süre öncesine kadar ortakların geç katılımına ihtiyaç duymadığı izlenimi veriyordu. Şimdi ise dış destek olmadan ne boğazı elde tutmanın ne de bölgesel tabloyu istikrara kavuşturmanın mümkün olacağı anlaşılıyor.
Bu durum, acil ek kuvvet sevkiyatıyla birlikte daha da çarpıcı hale geliyor. ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Amiral Brad Cooper, stratejiyi ve yeni kaynak ihtiyacını görüşmek üzere Washington’a geldi. Kısa süre sonra da üç gemide bulunan yaklaşık 2500 deniz piyadesinin Hint-Pasifik’teki görevini yarıda kesip Ortadoğu’ya yöneldiği ortaya çıktı. Resmen görev tanımları açıklanmadı. Ancak olası misyonlar bile çok şey söylüyor: ya boğaz güvenliğinin sağlanması ya da Hark Adası’na yönelik olası bir operasyon dahil daha karmaşık taarruz görevleri. Yani Washington savaşın ufkunu daraltmıyor, adım adım genişletiyor.
Fakat ABD askeri varlığını büyütürken İran buna simetrik olmayan, fakat sahada son derece can yakıcı yöntemlerle karşılık veriyor. İran’ın nükleer programına yönelik siber saldırıların ardından geçen yıllarda Tahran ciddi bir siber kapasite inşa etti. Şimdi bu kaynak sahaya sürülmüş durumda. Saldırılar yalnızca İsrail’i değil, Amerikan hedeflerini de vuruyor. Bu anlamda savaş, modern çatışmaların aşina olunan çizgilerine bürünmeye başlıyor: cephe bulanıklaşıyor, temas hattı siliniyor ve savaş alanı lojistiğe, enerjiye, kurumsal altyapıya ve sivil hayata taşınıyor.
Daha da kaygı verici olan bir başka süreç ise savaşın sonuçlarının yavaş yavaş Amerikan topraklarına sızması. ABD içinde yaşanan saldırı ve olaylar zinciri, kanıtların ve faillerin motivasyonlarının hâlâ net olmamasına rağmen, çatışmanın algılanış biçimini değiştiriyor. Savaş uzakta olduğu sürece bunu jeopolitik bir operasyon gibi anlatmak mümkündür. Ama savaşın yankısı Amerika’nın kendi içinde, üniversitelerde, dini merkezlerde, şehirlerde ve şirketlerde hissedilmeye başladığında, bu angajmanın siyasi faturası bambaşka bir boyuta taşınır.
İsrail’le yeni gerilimler
Daha savaş başlamadan önce, İsrail yönetiminde İran’a vurulacak güçlü bir ilk darbenin, özellikle de rejimin tepe noktasını hedef alması halinde, içeride hızlı bir ayaklanmayı tetikleyebileceği yönünde bir kanaat vardı. Görünen o ki Başbakan Binyamin Netanyahu bu mantığa Trump’ı da ikna etmeyi başardı. Nitekim Amerikan başkanının İran halkına yönelik ilk mesajlarında neredeyse dosdoğru bir çağrı duyuluyordu: Darbeden sonra ülkeyi mevcut iktidarın elinden alın.
Ancak daha en başından bu hesap, gerçekçi bir senaryodan çok siyasi bir temenniyi andırıyordu. Geçen iki hafta gösterdi ki beklenen iç patlama yaşanmadı. Tahran sokaklarında öne çıkan manzara, savaştan, ulusal seferberlikten ve sivil hedeflere yönelik ölümcül Amerikan saldırıları da dahil olmak üzere Washington’un hatalarından beslenen rejim yanlısı gösteriler oldu. Görünüşe bakılırsa Trump da artık sokak protestosu faktörünün gidişatı değiştirebileceğinden eskisi kadar emin değil.
Verdiği röportajlardan birinde fiilen sert gerçeği kabul etti: “Besic” ve Devrim Muhafızları’yla bağlantılı yapılar, iktidara karşı çıkmaya kalkışanları düpedüz öldürecek. Bu önemli bir ayrıntı. Çünkü bu, Washington’un savaşın ilk günlerindeki temel özaldatılarından birinden sıyrılmaya başladığını gösteriyor: dışarıdan gelen bir darbenin rejimin içerden çöküşünü otomatik olarak başlatacağı yanılsamasından.
Tam da bu zeminde ABD ile İsrail’in yaklaşımları arasındaki farklar daha belirgin hale geliyor. Bilgi sahibi kaynaklara göre hem Trump hem de Amerikan ordusu, İran’ı bütün bölgenin enerji altyapısına geniş çaplı misillemelere iteceği endişesiyle, Tel Aviv’i Tahran yakınlarındaki büyük petrol depolama tesislerini vurmaması konusunda uyarmıştı. Ancak İsrail yönetimi belli ki farklı bir yol seçti.
Saldırı gerçekleşti, dev yangınlar çıktı ve petrol fiyatları sıçradı. Beyaz Saray içinde Netanyahu’nun yalnızca askeri değil, aynı zamanda güçlü bir görsel-psikolojik etki de peşinde olduğu kanaati güç kazandı: siyah dumanlar altında kalan Tahran’ı, rejimin zayıflığının ve çözülüşünün simgesi olarak göstermek. Fakat etkileyici görüntüye yapılan yatırımın faturası gayet somut oldu. Yanıt olarak İran, Suudi Arabistan ve BAE’deki enerji tesislerine yeni İHA saldırıları düzenledi; ardından da bölgenin kilit ihracat terminallerinden biri olan Füceyre’de petrol yüklemeleri durdu.
Bu artık taktik meselesi değil, stratejik ufukların farklılaşması meselesi. Trump yönetimi açısından kritik olan, küresel enerji piyasalarının tamamen raydan çıkmasını ve savaşın denetimsiz bir bölgesel yangına dönüşmesini önlemek. Netanyahu açısından ise anın mantığı başka türlü işleyebilir: İran zayıflamışken, Lübnan hattı ve Hizbullah dahil olmak üzere onun bütün etki sistemine darbeyi indirmek gerekir. Lübnan etrafındaki yeni gerilim de buradan besleniyor. Washington’da bu tür hamleler, tehlikeli bir güç dağılması ve ilave bir tırmanma unsuru olarak görülüyor. Kudüs’te ise kaçırılmaması gereken ender bir stratejik fırsat olarak okunuyor.
Resmi olarak iki taraf da tam koordinasyon ve yakın işbirliği vurgusunu sürdürüyor. Ama diplomatik klişelerin arkasında daha karmaşık bir gerçeklik artık görünür hale geliyor. ABD ile İsrail hâlâ aynı askeri safta yer alıyor, ancak kabul edilebilir risk, arzu edilen sonuç ve bir sonraki tırmanma aşamasının temposuna dair anlayışları giderek ayrışıyor.
Bununla birlikte Trump, neredeyse her gün Netanyahu’yla temas halinde ve aynı anda Arap liderlerle, özellikle de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la yoğun istişare yürütüyor. Kaynaklara göre Suudi tarafından kendisine verilen mesaj son derece sert: İran’a karşı baskı güç yoluyla sürdürülmeli. Esasen bu, Washington’un Kral Abdullah döneminden beri aşina olduğu o eski bölgesel formülün yeni bir versiyonu: Tehdit Tahran’dan geliyorsa, onu sadece çevrelemek yetmez; kökünden kesmek gerekir.
Ama savaşın asıl büyük sorusu da tam burada ortaya çıkıyor. Sonuçlar küresel boyuta ulaşmadan önce rakibin mutlaka ezilmesi gerektiğini söylemek kolaydır. Fakat petrol terminalleri yanarken, deniz taşımacılığı durma noktasına gelirken, fiyatlar yükselirken, siber saldırılar çoğalırken ve savaşın şok dalgaları dönüp Amerika’nın içine kadar ulaşmaya başlarken aynı şeyi yapmak çok daha zordur.
Sonuçta Trump için mesele yalnızca Hürmüz Boğazı’nı yeniden açıp açamayacağı değil. Asıl mesele, boğazın bu savaşın tamamının sembolüne dönüşmüş olması. ABD füzeleri, gemileri, karargâhları ve üsleri vurabiliyor. Ama İran’ın sınırlı gücü küresel bir krize dönüştürme kapasitesini hâlâ ortadan kaldıramıyor. Bu da sorunun artık daha geniş bir çerçevede durduğunu gösteriyor: mesele sadece boğazın nasıl açılacağı değil; zayıflamış rakibin bile son ve en acı verici hamleyi yapma imkânını elinde tuttuğu bir savaştan nasıl çıkılacağıdır.
Trump’ın önündeki yeni kararlar: Hark Adası ve nükleer depo
Çatışmanın en başında Trump, kendi hesabına göre savaşın dört ila altı hafta sürebileceğini söylemişti. Beyaz Saray bugün de bu öngörünün genel hatlarıyla geçerliliğini koruduğunu savunuyor. Bu da muhtemelen, mart sonunda Trump’ın uzun süredir planlanan Çin ziyaretine çıktığında savaşın hâlâ devam ediyor olacağı anlamına geliyor. Söz konusu ziyaret başlangıçta ticaret, tarifeler ve Asya’daki güvenlik mimarisi üzerine bir zirve olarak tasarlanmıştı.
Fakat artık neredeyse hiç kuşku yok ki Pekin’deki görüşmenin ana başlığı ticaretin kendisi değil, savaş olacak. Sadece Ortadoğu’daki güç dengesini değiştirdiği için değil, aynı zamanda giderek küresel ekonomik baskının bir aracına dönüştüğü için de öyle. Geçen yıl Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin’in kritik nadir toprak mineralleri ve mıknatıslar üzerindeki kontrolünü kullanarak Trump’ı gümrük tarifeleri geriliminde geri adım atmaya zorlamıştı. Şimdi tablo aynaya dönmüş gibi. Eğer savaş Washington’un istediği senaryoya göre ilerlerse, Trump bu kez Çin sanayisini besleyen petrol akışları üzerinde etkide bulunabilecek bir kozu eline geçirebilir; yalnızca Venezuela’dan gelen petrol üzerinde değil, kampanyanın seyrine bağlı olarak İran petrolü üzerinde de.
Pekin açısından bu soyut bir başlık değil. Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı olmaya devam ediyor ve İran’dan gelen sevkiyatlar ülkenin deniz yoluyla ithalat yapısında hissedilir bir yer tutuyor. Bu nedenle mevcut savaşın sonucu Çin yönetimi için dışarıdaki bir kriz olmaktan çıkıp kendi enerji dayanıklılığını ilgilendiren bir meseleye dönüşüyor. Başka bir ifadeyle, Pekin’de Trump ile Şi artık yalnızca ticaret açıklarını değil, kimin dünya emtia damarları üzerinde ne ölçüde nüfuz kurabildiğini konuşacak.
Ama bu görüşmeden önce Trump’ın, savaşın belki de en ağır iki kararını vermesi gerekecek: Hark Adası’nın zorla ele geçirilmesine onay verip vermemek ve neredeyse silah düzeyinde zenginleştirilmiş önemli miktarda uranyumun korunduğu düşünülen nükleer materyal deposuna yönelik operasyon emrini verip vermemek.
Bu iki hedef hem askeri mantık hem de siyasi sonuçlar bakımından birbirinden kökten farklı.
Hark Adası açık, coğrafi olarak net ve klasik askeri güç açısından görece erişilebilir bir hedef. Basra Körfezi’nin kuzey ucunda yer alıyor ve İran petrol ihracat sisteminde kilit rol oynuyor. Askeri açıdan bakıldığında adanın ele geçirilmesi, İran ekonomisinin en kritik siniri üzerinde doğrudan Amerikan denetiminin gösterisi olurdu. Ama tehlike de tam bu görünürdeki sadeliğin içinde saklı.
Bir adayı almak, onu bedelsiz biçimde elde tutmak anlamına gelmez. Herhangi bir işgal gücü, Devrim Muhafızları’nın kalan unsurları, kıyıdan gelebilecek saldırılar, küçük teknelerle düzenlenecek baskınlar, boru hatlarına sabotaj ve sürekli yıpratma baskısı için anında hedef haline gelir. Başka bir deyişle, harita üzerinde sınırlı bir deniz harekâtı gibi görünen bir operasyon, sahada çok hızlı biçimde savunmasız bir köprübaşını uzun süre elde tutma meselesine dönüşebilir. Bu ise tam da Trump’ın siyasi tabanının uyardığı ve kendisinin de bir daha asla tekrarlanmayacağını vaat ettiği türden bir askeri angajmandır.
Bununla birlikte Beyaz Saray açısından cazibenin ne olduğu çok açık. Hark’ın başarıyla ele geçirilmesi, İran ekonomisinin ana ihracat vanası üzerinde fiili denetim anlamına gelir. Trump için bu yalnızca askeri bir başarı olmazdı; boğucu bir stratejik kaldıraç haline gelirdi: İran’ın mali sistemini baskı altında tutma, petrol gelirlerini sınırlama ve şartları güç pozisyonundan dayatma imkânı. Bu nedenle Hark meselesi yalnızca taktik bir dosya değil. Bu, Trump’ın uzun savaşlara bulaşmama vaadini, azami baskı aracını elde etme ihtimaliyle takas etmeye hazır olup olmadığı sorusudur.
Muhtemel nükleer yakıt ele geçirme operasyonu ise doğası gereği bambaşka bir mesele. Hark, toprağı elde tutma sorunuysa; nükleer depo, hata payının bedelinin felaket olabileceği bir aşırı risk alanıdır.
Eldeki bilgilere göre yüzde 60’a kadar zenginleştirilmiş uranyumun büyük kısmı, İsfahan’daki yeraltı tünel sisteminin derinliklerinde tutuluyor. Söz konusu materyal henüz hazır bir silah değil, ancak askeri kullanım için gerekli teknolojik sıçramanın artık siyasi karar ve zaman meselesine dönüştüğü eşiğe tehlikeli ölçüde yakın. Malzemenin hacim olarak kompakt oluşu, meseleyi hem ürkütücü biçimde somut hem de olağanüstü tehlikeli kılıyor.
Sorun şu ki bu tünellere ulaşmak son derece güç. Geçen yılki saldırıların ardından bazı girişler yıkıldı, birçok bölüm çöktü, erişim daha da zorlaştı. İstihbarat, malzemenin taşındığına dair işaret görmediğini söyleyebilir; ancak işaret olmaması hedefi daha ulaşılabilir hale getirmiyor. Özel operasyon kuvvetleri açısından bu, aynı derecede tehlikeli iki senaryo arasında seçim demek: ya hızlı erişim ve tahliye hesabıyla gizli sızma ya da konteynerlerin dikkatli biçimde çıkarılmasını sağlayacak, günler hatta haftalar sürebilecek bir operasyon ihtimaliyle geniş askeri koruma altında içeri girme.
İşte savaşın sıradan bir askeri kampanya olmaktan çıktığı eşik tam burada başlıyor. Bu materyalle temas sırasında yapılacak herhangi bir hata, sonuçları çatışma alanının çok ötesine taşacak bir tablo yaratabilir. Konteynerlerin hasar görmesi, nemle temas, saklama koşullarının bozulması; bütün bunlar aynı anda toksik ve radyolojik tehdit üretebilir. Dahası, çıkarılan materyalin yanlış şekilde konuşlandırılması kritik reaksiyon riskini beraberinde getirir. Yani söz konusu olan, özel kuvvetlerin aynı anda hem hücum timi, hem mühendislik birliği, hem de nükleer-teknik ekip gibi hareket etmesini gerektiren bir operasyondur. Siyasi söylemde kulağa gösterişli gelen bu tür misyonlar, gerçekte bir devletin planlayabileceği en zor görevler arasında yer alır.
Washington’daki aciliyet duygusunun bir başka gerekçesi daha olduğu anlaşılıyor. Beyaz Saray, Devrim Muhafızları’nın kendisini eskisinden çok daha umutsuz bir pozisyonda bulması halinde, bu yakıtın İran topraklarında kalmasını son stratejik koz olarak görmesinden endişe ediyor. Bu, illa ki hemen silah üretmek için değil; şantaj, savaşı uzatma ve ABD’yi temkinli davranmaya zorlama aracı olarak da kullanılabilir. Böyle bir durumda nükleer materyal yalnızca teknolojik bir varlık değil, bütün kampanyanın siyasi rehinesi haline gelir.
İşte bu yüzden Trump’ın önündeki tercih bu kadar sancılı. Hark’ın ele geçirilmesi stratejik kontrol vaat ediyor ama işgal mantığına saplanma riski taşıyor. Nükleer depoya yönelik bir operasyon ise en büyük tehditlerden birini ortadan kaldırma ihtimali sunsa da, neredeyse sınır ötesi bir karmaşıklık düzeyine sahip bir harekât riskini beraberinde getiriyor. Seçeneklerden biri uzun süreli askeri varlığa çıkıyor. Diğeri ise çıtanın anında fırladığı, en küçük hesap hatasının sadece başarısızlık değil düpedüz felaket üretebileceği bir senaryoya.
Trump, kararın henüz verilmediğini ve Beyaz Saray’ın buna “yakından bile yaklaşmadığını” söylerken, bu diplomatik bir duraksamadan çok çıkmazın büyüklüğüne dair dolaylı bir itiraf gibi duyuluyor. İlk günlerde İran’ı hizaya getirmeyi amaçlayan hızlı bir operasyon olarak sunulmaya çalışılan savaş, giderek her bir sonraki adımın bir öncekinden daha tehlikeli olduğu bir çatışmaya dönüşüyor. Washington nihai tercihi erteledikçe de şu gerçek daha görünür hale geliyor: Bu savaşın gerçekten sona ermesine belki daha çok var.