...

Fransa’da ilk turu 15 Mart’ta, ikinci turu ise 22 Mart 2026’da yapılacak belediye seçimleri artık yalnızca yerel yönetimin sıradan bir yenilenmesi olmaktan çoktan çıktı. Resmî olarak söz konusu olan, yaklaşık 35 bin belediyede belediye başkanlarının ve belediye meclislerinin seçilmesidir. Ancak gerçek siyasi ağırlığı bakımından bu seçimler, 2027 cumhurbaşkanlığı kampanyasının adeta genel provası, parti aygıtlarının dayanıklılık sınavı, ikinci tur ittifaklarının yaşayabilirliğinin testi ve özellikle de Fransa’nın radikal akımları engelleme mekanizmasının ciddi bir imtihanı niteliğindedir.

İşte bu yüzden mevcut seçim kampanyası Fransa sınırlarının çok ötesinde gergin bir ilgi uyandırıyor. Fransa’da belediye başkanı yalnızca bir yönetici değildir. Fransız siyasi geleneğinde bu makam, iktidarın en görünür ve en somut figürlerinden biridir. Yerel düzeyde siyaset hâlâ televizyon düellosu ya da soyut elit mücadeleleri gibi görünmez; daha çok gündelik hayatın yönetimi olarak algılanır: konut politikası, sokakların temizliği, ulaşım, okullar, güvenlik, belediye hizmetleri ve kentsel çevre. Bu nedenle belediye seçimleri çoğu zaman parlamenter ya da hatta cumhurbaşkanlığı anketlerinden bile daha doğru biçimde toplumun gerçekten neyi dert ettiğini ortaya koyar.

Bu kez ise stakes çok daha yüksek. Fransa, belediye seçimleri döngüsüne derin bir siyasi gerginlik atmosferinde giriyor. Geleneksel partiler zayıflamış durumda, koalisyonlar kırılgan, toplum merkezci yönetim tarzından yorulmuş görünüyor ve aşırı sağ artık marjinal bir olgu olarak algılanmıyor. Aksine, siyasi sistemin kalıcı bir unsuru hâline gelmiş durumda. Bu nedenle mart ayında yapılacak seçimler yalnızca yerel bir oylama değildir. Aynı zamanda 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde toplumun ruh hâlinin geniş bir kesitini sunan önemli bir siyasi testtir.

Bu tabloda Paris özel bir yer tutuyor. Başkent her zaman Fransa’nın tamamını yansıtmasa da çoğu zaman ulusal tartışmanın tonunu belirler. Sembolik iktidar, para, medya, kültürel sermaye ve siyasi hırslar burada kesişir. Anne Hidalgo’nun yeniden aday olmayacağını açıklamasının ardından on iki yıl sonra ilk kez başkentte iktidarın devri için gerçek bir mücadele başlıyor. Bu ise yalnızca belediye başkanlığı koltuğuna kimin oturacağı sorusu değildir; aynı zamanda 2001’de Bertrand Delanoë’nin zaferiyle başlayan ve Anne Hidalgo döneminde devam eden Paris’teki çeyrek asırlık sol yönetim döngüsünün sona erip ermeyeceği sorusudur.

Bugün Paris’te ortaya çıkan tablo aynı anda hem net hem de oldukça yanıltıcı görünüyor. Son kamuoyu yoklamalarına göre sosyalist Emmanuel Grégoire ilk turda yaklaşık yüzde 35 ile önde gidiyor. Sağ Cumhuriyetçileri temsil eden Rachida Dati ise yaklaşık yüzde 27 ile ikinci sırada. Ardından siyasi türbülans bölgesi başlıyor: Pierre-Yves Bournazel yaklaşık yüzde 11,5 alıyor, Sarah Knafo da yaklaşık yüzde 11,5 civarında görünüyor, Sophia Chikirou yaklaşık yüzde 10, Thierry Mariani ise yaklaşık yüzde 4 seviyesinde. Solun marjinal listeleri ise istatistiksel periferide kalmaya devam ediyor.

Ancak bu rakamları doğrusal biçimde okumak mümkün değil. Birinci ve ikinci sıradaki adaylar arasındaki fark, liderin zaferi garantilediği anlamına gelmez. Tam tersine Paris bugün, Fransa’nın iki turlu seçim sisteminde asıl belirleyici olanın başlangıç değil ikinci turun dengesi olduğunu açık biçimde gösteriyor. Burada kampanyaya en gösterişli başlayan değil; müttefikleri en iyi toplayan, kendi kampını disipline eden ve seçmenlere “stratejik oy” mantığını kabul ettiren kazanır.

Mevcut kampanyanın temel paradoksu da tam olarak burada yatıyor. Grégoire anketlerde önde görünse de kampı sanıldığı kadar dokunulmaz değil. Hatta solun favori adayı stratejik olarak sağ rakibinden daha zayıf durumda kalabilir; çünkü ikinci tur için oy rezervi daha sınırlı görünüyor. Onun bloğu zaten ılımlı sol seçmenin önemli bir bölümünü – sosyalistleri, çevrecileri ve komünistleri – bünyesinde toplamış durumda. Bu durum ilk tur için avantaj sağlıyor. Ancak ikinci tur açısından genişleme alanını daraltıyor.

Grégoire’un en büyük sorunu ise Sophia Chikirou. Eğer Chikirou yüzde 10 barajını korur ve adaylıktan çekilmezse sol kamp ikiye bölünecek. Bu da sosyalistler için son derece tehlikeli olabilir. Fransız solu artık uzun zamandır tek bir organizma değil. Sol içinde yalnızca programlar hakkında değil, sol projenin doğası hakkında da sert bir tartışma yaşanıyor. Bir kanat kurumsal, yönetim odaklı ve belediyeciliğe dayalı bir sol siyaseti savunuyor. Diğer kanat ise daha çatışmacı, mobilize edici, radikal ve protestocu bir çizgiye yöneliyor. Paris’te bu bölünme özellikle belirgin. Sosyalistler daha düzenli, daha kentli, daha eğitimli ve görece daha varlıklı bir şehir seçmenine hitap ediyor. Radikal sol söylem ise sosyal gerilimlerin daha yoğun olduğu mahallelerde, gençler arasında, göçmen kökenli seçmenlerde ve kendini başkentin parlak vitrininin dışında hisseden kesimlerde daha güçlü karşılık buluyor.

Bu nedenle Chikirou’nun görece mütevazı sonucu bile yalnızca istatistiksel bir ayrıntı değildir; aynı zamanda güçlü bir siyasi kaldıraçtır. Kendisi kazanamayabilir, ancak başka birinin kazanmasını engelleyebilir. İkinci tura kalma hakkının yüzde 10 eşiğine bağlı olduğu bir sistemde bu tür sonuçlar kolayca siyasi pazarlık ve baskı aracına dönüşür.

Rachida Dati ise kampanyasını tamamen farklı bir mantık üzerine kuruyor. Grégoire kendi alanını korumaya ve bir arada tutmaya çalışırken Dati başkalarının seçmenini toplamaya çalışıyor. Stratejisi son derece basit ama rakipleri için oldukça tehlikeli: sağ ve merkez sağ seçmene Paris’teki 25 yıllık sol yönetimi sona erdirmenin tek yolunun oyların onun etrafında toplanması olduğunu anlatıyor. Bu yüzden sürekli “stratejik oy” çağrısı yapıyor. Sağ seçmene sürekli şu mesajı veriyor: oyunu sağdaki başka bir adaya vermek, sosyalistlerin başkenti elinde tutma ihtimalini artırır.

Bu mantık giderek işlemeye başlıyor. Kısa süre önce merkezci ya da daha radikal sağ seçeneklerle denemeler yapmaya hazır görünen seçmenin bir bölümü yavaş yavaş Dati ile Grégoire arasındaki düelloya geri dönüyor. Bu anlamda Paris’teki mücadele yalnızca iki program arasındaki bir tartışma değildir; aynı zamanda oyun “stratejik değeri” üzerine verilen bir savaştır. Dati için önemli olan mutlaka ilk turu kazanmak değildir. Asıl hedefi, değişimin tek gerçek aracı olarak kendisini kabul ettirmektir.

Ancak onun da zayıf bir noktası var. Dati tanınmış, deneyimli, güçlü ve televizyon ekranlarında etkili bir siyasetçi. Aynı zamanda sert, çatışmacı ve agresif bir figür. Bu özellikler ona güç kazandırırken aynı zamanda yüksek bir karşıt oy oranı da yaratıyor. Belediye siyasetinde bu durum özellikle hassastır. Kent seçmeni çoğu zaman yalnızca enerji değil, istikrar da ister; yalnızca kararlılık değil, yönetimsel öngörülebilirlik de arar. İşte bu noktada Pierre-Yves Bournazel için bir alan doğuyor. O daha az gürültülü, daha az toksik ve ılımlı merkez seçmen için daha kabul edilebilir bir aday gibi görünüyor. Ancak Bournazel’in sorunu, kamuoyu gözünde hâlâ yeterince güçlü bir siyasi profil çizememiş olmasıdır. Mantıklı bir aday gibi görünebilir, fakat mutlaka kazanabilecek bir aday olarak algılanmaz. Stratejik oy mantığında ise bu ciddi bir dezavantajdır.

Buna rağmen kampanyanın kaderini belirleyebilecek olan tam da onun seçmenidir. Eğer Bournazel’in seçmenleri ikinci turda disiplinli biçimde Dati’ye yönelirse sağ blok ciddi biçimde güçlenecektir. Ancak bu seçmenin önemli bir bölümü sandığa gitmez ya da fazla çatışmacı bulduğu bir adayı desteklemek istemezse sağın şansı hızla zayıflayabilir.

Benzer durum Sarah Knafo için de geçerli. Onun kampanyadaki varlığı yalnızca sağ seçmenin bir bölümünde yaşanan radikalleşmenin göstergesi değil; aynı zamanda Paris’in bile artık Fransa’daki genel sağa kayıştan tamamen muaf olmadığının işaretidir. Evet, aşırı sağ Paris’te ülkenin birçok bölgesine kıyasla hâlâ daha zayıf. Ancak sert göç karşıtı, egemenlikçi ve libertaryen sağ söylemlere oy vermeye hazır kayda değer bir seçmen kesiminin varlığı bile çok şey anlatıyor. Paris artık kendi balonu içinde yaşamıyor. Fransa’yı sağa doğru iten korkular, öfkeler ve toplumsal gerilimler başkente de ulaşmış durumda.

Bu durum özellikle seçmeni meşgul eden konuların sıralamasında açıkça görülüyor. Henüz birkaç yıl önce Paris; kent modernizasyonunun, ekolojik dönüşümün, bisiklet yollarının, yayalaştırılmış alanların ve “15 dakikalık şehir” konseptinin sembolüydü. Bugün ise gündem kaymış durumda. Güvenlik, temizlik, konut, ulaşım konforu ve kentsel alan üzerindeki kontrol ön plana çıkıyor. Bu yalnızca konuların değişmesi değildir; aynı zamanda siyasi tercihin duygusal yapısının değişmesidir.

Anketler çok dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Parislilerin önemli bir bölümü belediye polisinin güçlendirilmesini ve hatta silahlandırılmasını destekliyor. Şehir sakinlerinin hatırı sayılır bir kısmı çevre yolundaki ulaşım kısıtlamalarının gevşetilmesinden yana. Bir zamanlar kentsel sol için neredeyse dokunulmaz kabul edilen konulardan biri olan bisiklet altyapısının daha da genişletilmesi bile artık eskisi kadar tartışmasız destek görmüyor. Destek hâlâ güçlü olsa da artık yekpare değil. Yaş grupları arasında keskin bir ayrım ortaya çıkıyor: gençler çevre odaklı kent politikalarına çok daha sıcak bakarken, yaşlı kuşaklar düzen, erişim, hız, kontrol ve güvenlik konularına çok daha sert tepki veriyor.

İşte mevcut kampanyanın gerçek siniri tam da burada yatıyor. Sadece Paris değil, tüm Fransa belediye seçimlerine altı yıl öncesine göre çok daha sağa kaymış bir toplumsal hassasiyetle giriyor. 2020’de çevreci mobilizasyon önemli bir rol oynamıştı. 2026’da ise düzen talebi öne çıkıyor. Ulusal düzeyde yapılan araştırmalar da güvenlik, kamu düzeni ve göç konularının öneminin arttığını gösteriyor. Başka bir deyişle belediye seçimleri yalnızca eski elitlere duyulan yorgunluğun değil, aynı zamanda derin bir ideolojik kaymanın yaşandığı bir dönemde yapılıyor.

İşte bu nedenle bugünkü oylama, “cumhuriyetçi cephe” olarak adlandırılan mekanizma için gerçek bir sınav olarak görülüyor. Uzun yıllar boyunca Fransız demokrasisi gayriresmî bir özsavunma mekanizmasına dayanıyordu: ikinci tura aşırı sağ adaylar kaldığında, merkezden sola kadar uzanan geniş bir siyasi yelpaze — kimi zaman ılımlı sağın bir bölümü de dahil olmak üzere — onların iktidara gelmesini engellemek için birleşirdi. Bugün ise bu mekanizma artık otomatik bir refleks gibi görünmüyor. Fransız toplumu değişti. Eski tabular zayıfladı. Aşırı sağa karşı kurulan siyasi “karantina”, eskisi kadar kendiliğinden ve tartışmasız bir gerçek olarak algılanmıyor.

Bu durum seçmenlerin ruh hâlinde de açıkça görülüyor. Sağ seçmenin önemli bir bölümü artık aşırı sağ ile yerel düzeyde kurulabilecek ittifakları ahlaken kabul edilemez saymıyor. Dahası, ılımlı sağın bazı kesimleri için bu tür ittifaklar sol ile mücadelede pratik bir araç hâline geliyor. Gerçek siyasetin diline çevrildiğinde bu son derece tehlikeli bir anlama geliyor: mesele artık aşırı sağın yerel düzeyde iktidara girip giremeyeceği değil, buna karşı koymayı bırakmaya kaç ılımlı seçmenin hazır olduğudur.

Bu yüzden Fransa’nın birkaç kilit kentine olağanüstü bir dikkat yönelmiş durumda. Le Havre, Marsilya, Nice ve Perpignan yalnızca farklı belediye hikâyeleri değil; aynı zamanda geleceğin farklı siyasi modellerinin test edildiği laboratuvarlar.

Le Havre, ılımlı merkez ve merkez sağ için bir sınav niteliğinde. Burada eski bir başbakanın ve potansiyel bir cumhurbaşkanı adayının siyasi kaderi çok basit bir soruya bağlanıyor: ulusal liderliğe talip olan bir siyasetçi kendi şehrini koruyabilecek mi? Böyle bir yenilgi ihtimalinin kendisi bile onun siyasi imajına ciddi bir darbe indirir. Çünkü kendi yerel tabanını ikna edemeyen bir adayın bütün ülkeyi ikna etmesi nasıl mümkün olabilir?

Marsilya ise bambaşka bir siyasi sinir ucuna dokunuyor. Burada asıl soru şu: aşırı sağ, ulusal düzeydeki popülerliğini büyük ve karmaşık bir metropolde gerçek bir şehir iktidarına dönüştürebilecek mi? Eğer bu gerçekleşirse etkisi çok büyük olur. Böyle bir şehirde radikallerin zaferi, aşırı sağa karşı mobilizasyonun eski mekanizmasının artık eskisi gibi işlemediğini gösterecektir.

Nice, sağ ittifakların normalleştiği bir alan olarak önem taşıyor. Burada özellikle şu soru öne çıkıyor: ılımlı sağ, zafer uğruna daha sert sağ kanatla işbirliğinde ne kadar ileri gitmeye hazır? Böyle bir tartışmanın bizzat varlığı bile Fransız siyasi ikliminin ne kadar değiştiğini gösteriyor.

Perpignan ise aşırı sağ belediyeciliğin vitrini olmaya devam ediyor. Ulusal Birlik için burası, partinin yalnızca bir protesto makinesi değil, aynı zamanda bir iktidar gücü olduğunu kanıtlama fırsatı. Bu nedenle aşırı sağ 2026 seçimlerinde aday listelerinin sayısını artırıyor, yerel aday ağını genişletiyor ve komün düzeyinde kök salmaya çalışıyor. Onlar için belediye seçimleri, 2027 cumhurbaşkanlığı kampanyasına yapılmış uzun vadeli bir yatırımdır. Ne kadar çok belediye başkanına, meclis üyesine ve yerel yöneticiye sahip olurlarsa, rakiplerinin “yönetim deneyimi olmayan bir güç” iddiasını ileri sürmesi o kadar zorlaşacaktır.

Bu tablo içinde Paris bir istisna değil, aksine Fransız siyasetinin bütün dramının daha karmaşık, daha başkent merkezli ve daha elit bir yoğunlaşmasıdır. Burada aşırı sağ belki tek başına kazanamayacaktır. Ancak varlığı kampanyanın genel geometrisini değiştiriyor. Sarah Knafo’nun belediye başkanlığını kazanması gerekmiyor; sonuç üzerinde etkili olması için sağ seçmenin bir bölümünden oy alması, diğer tüm aktörleri taktiklerini yeniden kurmaya zorlaması ve sert sağ gündemin ne kadar normalleştiğini göstermesi yeterlidir.

Öte yandan Paris aynı zamanda kentsel sol modelin son büyük kalesi olarak kalmaya devam ediyor. Eğer sol başkenti koruyabilirse, bu ulusal ölçekte sağa doğru yaşanan kaymaya rağmen özellikle büyük, eğitimli, sosyal olarak karmaşık fakat kültürel olarak liberal metropollerde hâlâ güçlü bir tabana sahip olduğunu gösterecektir. Eğer Paris’i kaybederse, bu yalnızca yerel bir yenilgi olmayacaktır. Bu, Fransız solunun tamamı için çok güçlü bir sembolik darbe anlamına gelir. Yirmi beş yıllık yönetimin ardından başkentin kaybedilmesi, sol projenin en elverişli kentsel ortamda bile artık kendisine istikrarlı bir çoğunluk garanti edemediğinin kabulü olacaktır.

Paris seçimlerinin bir başka önemli yönü de yeni kurallarla yapılmasıdır. Büyük metropollerde — özellikle Paris, Lyon ve Marsilya’da — oylama sisteminde yapılan reform kampanyayı daha da politize etmiş ve daha az öngörülebilir hâle getirmiştir. Yeni düzenleme şehir genelindeki rekabeti güçlendirmiş, arrondissementler ile genel belediye meclisi arasındaki dengeyi değiştirmiş ve koalisyon matematiğinin önemini artırmıştır. Daha önce bazı yerel kaleler eski dengeleri daha rahat koruyabiliyordu; bugün ise mücadele çok daha açık ve çok daha gergin bir hâl almış durumda. Bu da belirsizliği artırıyor ve ikinci turu daha da belirleyici hâle getiriyor.

Bu nedenle 15 Mart’taki ilk tur bir final değil, yalnızca taşların dizilişidir. Asıl mücadele ondan sonra başlayacaktır. Yüzde 10 barajını kaç listenin aşacağı, ikinci haftanın bütün karakterini belirleyecektir. Bu eşik artık yalnızca teknik bir kural değil, aynı zamanda bir siyasi baskı aracıdır. Bu barajı geçen aday yalnızca yarışta kalma hakkını değil, aynı zamanda müzakere gücünü de elde eder. Fransız belediye siyasetinde ikinci tur çoğu zaman ideolojik bir mücadeleden çok taktiksel bir arenaya dönüşür. Burada sloganlardan çok; pazarlık yapma, aday çekme, pozisyon paylaşma, disiplin kurma ve seçmeni bir sonraki oyunun sembolik değil gerçek bir anlam taşıdığına ikna etme becerisi belirleyici olur.

Bu yüzden Paris kampanyası giderek bir satranç oyununu andırıyor. Her zaman en güçlü taşlara sahip olan kazanmaz. Çoğu zaman kazanan, kombinasyonu daha iyi gören, ikincil olanı feda ederek asıl hedefe ulaşan ve rakibini zor kararlar almaya zorlayan olur. Bu seçimde her yüzde puanı bir satranç taşı gibidir. Zafer şansı olmayan bir aday bile gelecekteki koalisyonun belirleyici parçasını temsil edebilir.

Olası senaryolar birkaç başlık altında toplanabilir.

Birinci senaryo: Grégoire liderliğini korur, Chikirou ikinci tura kalır ancak sonucu sosyalist adaylığı ortadan kaldıracak kadar güçlü olmaz, sağ ise tek bir blok hâlinde birleşemez. Bu durumda sol Paris’i koruyabilir; fakat büyük kayıplar vererek ve eski güven duygusunu kaybederek.

İkinci senaryo: Dati ilk turu kazanmaz ama etrafında öyle güçlü bir “stratejik oy” dinamiği yaratır ki Bournazel ve sağ seçmenin bir bölümü fiilen konsolidasyon mantığına teslim olur. Böyle bir durumda sağ kamp ikinci turun gerçek favorisine dönüşür ve Paris’teki 25 yıllık sol yönetim döngüsü sona erebilir.

Üçüncü senaryo: ikinci tur çok aktörlü bir yarışa dönüşür ve sonucu ideoloji değil, belediye makinesinin gücü, katılım yapısı, yerel disiplin ve arrondissement düzeyinde seçmeni mobilize etme kapasitesi belirler. Paris’in yeni kurumsal düzeninde bu sonuç tamamen mümkündür.

Ancak başkentin ötesinde daha geniş bir sonuç da var. Bu belediye seçimleri büyük ihtimalle hiçbir siyasi güce “ülke 2027’nin cumhurbaşkanını şimdiden seçti” deme hakkı vermeyecek. Fransa’nın belediye haritası son derece çeşitlidir; yerel liderliklere, yerel yönetime ve mahalle düzeyindeki etki ağlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Yine de bu seçimler daha az önemli olmayan başka bir şeyi gösterecek: eski siyasi bariyerlerin nerede çöktüğünü, nerede hâlâ radikal akımlara karşı koalisyon kurma kapasitesinin bulunduğunu ve toplumun nerede yeni bir siyasi coğrafyaya girdiğini.

Bugünden birkaç eğilimden emin olmak mümkün.

Birincisi, toplumun sağa yönelişi gazetecilik abartısı değil, ölçülebilir bir gerçektir. Güvenlik, göç, düzen, kontrol ve temizlik temaları altı yıl öncesine göre çok daha güçlü biçimde öne çıkıyor.

İkincisi, aşırı sağ henüz tamamen baskın bir belediye makinesine dönüşmüş değil; ancak yerel düzeyde hızla genişliyor ve yalnızca öfke üretmek değil yönetmek de bildiğini kanıtlamaya çalışıyor.

Üçüncüsü, eski cumhuriyetçi cephe tamamen ortadan kalkmış değil; ancak artık otomatik bir refleks olmaktan çıkmış durumda. Onu yeniden kurmak, yeniden anlatmak ve seçmen gözünde yeniden meşrulaştırmak gerekiyor. Bu ise bambaşka bir dönemin işareti.

Dördüncüsü, Paris hâlâ güçlü bir sembol, ancak artık kendi ayrı mantığıyla yaşamıyor. Başkentte yaşanan her şey modern Fransa’nın genel dramının parçası: geleneksel partilerin zayıflaması, toplumun sağa kayması, eski elitlere duyulan güvensizliğin artması, koalisyon disiplininin krizi ve bir zamanlar kabul edilemez sayılan siyasi güçlerin giderek normalleşmesi.

Bu nedenle Mart 2026’da Paris’in vereceği karar yalnızca bütçeyi, ulaşımı, kentsel düzenlemeyi ve belediye hizmetlerini kimin yöneteceği sorusu değildir. Bu aynı zamanda çok daha büyük bir sorunun cevabıdır: Fransız siyasi sistemi karmaşık bir metropol merkezini hâlâ uzlaşma, koalisyon ve yönetimsel ılımlılık temelinde bir arada tutabilecek mi, yoksa burada da sert bir kutuplaşma mantığı mı galip gelecek?

Paris’teki siyasi entrika ilk bakışta yerel görünebilir. Oysa gerçekte bu, çağdaş Fransız siyasetinin yoğunlaştırılmış bir modelidir: rezervleri sınırlı bir sol favori, başlangıç sayılarında geride olsa da çoğunluğu toparlama potansiyeline sahip bir sağ aday, zafer için fazla zayıf ama sonucu belirleyecek kadar güçlü bir merkezci, yüzde 10’u bir sınır değil bir kaldıraç olarak gören radikal sol bir aday ve kazanmayabilir ama bütün oyunun dengesini değiştirebilecek radikal sağ bir figür. Bütün bunların üzerinde ise mücadeleyi daha karmaşık ve çok daha patlayıcı hâle getiren yeni seçim sistemi bulunuyor.

Bu yüzden Fransa’da 15 ve 22 Mart 2026’da yapılacak belediye seçimleri yalnızca yerel bir kronik olarak değil, ülkenin siyasi durumunu anlatan stratejik bir belge olarak okunmalıdır. Paris ise bu belgenin en gergin, en sembolik ve en öğretici sayfasıdır.

Etiketler: