...

28 Şubat 2026’da Ortadoğu büyük bir savaşın yeni evresine girdi. ABD ve İsrail’in İran topraklarına yönelik saldırılarının ardından Tahran yalnızca İsrail’e ve Amerikan hedeflerine karşılık vermekle kalmadı; kısa süre öncesine kadar gergin ama yine de yönetilebilir bir denge içinde tutmaya çalıştığı bölgeyi de ateş hattına çekti. Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Irak Kürdistanı saldırıların hedefi oldu. Ardından kriz giderek genişledi ve Ürdün, Umman, Kıbrıs, Türkiye ve Lübnan da bu sarsıntının içine çekildi.

Savaş çok kısa sürede “İsrail–İran” ekseninin sınırlarını aştı ve askeri üslerden enerji altyapısına, havacılıktan limanlara, su tesislerinden ulaşım merkezlerine kadar uzanan çok katmanlı bir bölgesel krize dönüştü.

Tahran’ın stratejik hesabı anlaşılabilir olsa da derin bir yanılgıya dayanıyordu. İran yönetimi büyük olasılıkla asimetrik baskı mantığıyla hareket etti: Üstün askeri güce sahip bir rakibi hemen durdurmak mümkün değilse, savaşı herkes için aşırı pahalı hale getirmek gerekir. Amaç küresel enerji piyasalarını, hava ulaşımını ve bölgesel istikrarı sarsacak bir kriz yaratmaktı. Bu nedenle yalnızca Amerikan üsleri değil, komşu ülkelerin sivil altyapıları da hedef alındı. Havalimanları, petrol tesisleri, limanlar, enerji ve su altyapıları saldırılara maruz kaldı.

Ancak tam da burada Tahran’ın en büyük stratejik hatası ortaya çıktı. İran korku ihraç ederek komşularını geri adım atmaya zorlayabileceğini düşündü. Fakat sonuç teslimiyet değil, siyasi öfke ve kolektif savunma refleksinin güçlenmesi oldu.

Körfez’e yönelik sistematik baskı

Rakamlar, yaşananların sembolik bir misillemeden ibaret olmadığını açıkça gösteriyor. Birleşik Arap Emirlikleri 196 balistik füze, 1072 insansız hava aracı ve 8 seyir füzesi tespit etti. Katar 101 balistik füze, 39 İHA ve 3 seyir füzesi saldırısına maruz kaldığını bildirdi. Bahreyn 74 füze ve 123 drone’un imha edildiğini açıkladı. Kuveyt ise 178 balistik füze ve 384 insansız hava aracını önlediğini duyurdu.

Beş Körfez ülkesine yönelik toplam saldırı sayısı en az 380 füze ve 1480’den fazla drone’a ulaştı.

Bu tablo artık bir “mesaj”, “karşılık” ya da “sınırlı güç gösterisi” değil. Bu, bölgedeki hava savunma sistemlerini aşırı yüklemeye, komşulara sürekli bir kırılganlık duygusu dayatmaya ve savaşı askeri cepheden çıkarıp günlük hayatı felç eden bir krize dönüştürmeye yönelik sistematik bir kampanya.

Dikkat çekici olan, saldırıların yalnızca Amerikan üsleriyle sınırlı kalmaması. Bahreyn’deki bir deniz suyunu arıtma tesisinin hedef alınması İran stratejisinin niteliğini açıkça ortaya koyuyor. Çünkü bu tür tesisler nüfusun su ihtiyacı için hayati önem taşıyor.

İran aslında Körfez monarşilerinin en hassas noktasını hedef aldı: küresel ekonominin güvenli merkezleri olma itibarı. Bir havaalanı birkaç saat ya da gün kapatılabilir, askeri üsler güçlendirilebilir. Ancak yaşamak, çalışmak, yatırım yapmak ve gelecek planları kurmak için güvenli bir bölge imajı yıllar içinde inşa edilir ve bir anda sarsılabilir.

Hürmüz: küresel enerji sisteminin boğazı

İran’ın stratejisini anlamak için Hürmüz Boğazı’nı göz ardı etmek mümkün değil. Bu dar deniz koridoru, dünyanın en kritik enerji arterlerinden biri. 2024 yılında günde yaklaşık 20 milyon varil petrol bu boğazdan geçti. Bu miktar, küresel sıvı hidrokarbon tüketiminin yaklaşık beşte birine denk geliyor. Aynı güzergâh üzerinden dünya sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si taşındı.

Bu hattın en büyük yararlanıcısı ve aynı zamanda en kırılgan aktörü ise Katar.

Boğaz tehdit altına girer girmez savaşın niteliği değişti. Denizcilik şirketleri ve enerji traderları risk hesaplarını yeniden yapmaya başladı, sigorta maliyetleri yükseldi, gemiler limanlarda beklemeye başladı. Enerji piyasaları artık yalnızca petrol fiyatına değil, istikrarsızlığın fiyatına da tepki veriyordu.

Bu noktada İran yalnızca ABD, İsrail ve Arap komşularıyla değil, küresel ticaret sisteminin mantığıyla da karşı karşıya geldi.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin kısmi alternatifleri var. Her iki ülkenin boru hattı altyapısı teorik olarak günde yaklaşık 2,6 milyon varil petrolü Hürmüz’ü bypass ederek taşıyabilecek kapasiteye sahip. Suudi Arabistan’ın doğu-batı petrol boru hattı gerekirse yaklaşık 7 milyon varil/gün kapasiteye kadar genişletilebilir.

Ancak bu çözümler sorunu ortadan kaldırmıyor; yalnızca kısmen hafifletiyor. Katar için durum çok daha zor. Çünkü ülkenin gaz ihracatı neredeyse tamamen Hürmüz üzerinden geçen deniz rotasına bağlı.

Katar neden en kırılgan noktada

Diplomatik süslemeleri bir kenara bırakırsak, enerji açısından en ağır darbe Katar’a indi. QatarEnergy LNG üretimini durdurmak zorunda kaldı ve tesislerin zarar görmemesi için güvenli yeniden başlatma sürecinin haftalar sürebileceği belirtiliyor.

Dahası, şirket Hürmüz dışında bulunan LNG tankerlerini kiralamaya teklif etmeye başladı. Çünkü yıllık 77 milyon tonluk üretim kapasitesine sahip tesisler durdurulmuş durumda. Bu gelişme küresel gaz piyasası için son derece kritik.

Katar dünyanın en büyük LNG ihracatçılarından biri. 2025 yılında yaklaşık 81 milyon ton LNG ihraç etti. 2024’te Hürmüz üzerinden günlük yaklaşık 9,3 milyar kübik fit Katar gazı taşındı.

Bu nedenle Katar’a yönelik darbe aslında küresel gaz piyasasına yönelik bir darbe anlamına geliyor. Böylece kriz Arap dünyasının sınırlarını aşarak küresel bir boyut kazandı. Üstelik Hürmüz’den geçen petrolün yaklaşık yüzde 84’ü ve LNG’nin yüzde 83’ü Asya pazarlarına gidiyor.

Bu tablo, Tahran’ın savaşı pahalılaştırmaya çalışırken yalnızca Arap komşularını değil, dünyanın en büyük Asyalı enerji tüketicilerini de karşısına alma riskini göze aldığını gösteriyor.

Körfez monarşileri yalnızca topraklarını değil ekonomik modelini savunuyor

Dış gözlemcilerin sık sık yaptığı temel bir hata var: Körfez hâlâ yalnızca petrol merceğinden okunuyor. Oysa bölge ekonomisi çoktan farklı bir yapıya evrildi. Petrol ve gaz hâlâ temel gelir kaynağı olsa da onların üzerine çok daha karmaşık ve pahalı bir ekonomik katman inşa edildi.

Lojistik merkezleri, küresel havacılık ağları, finans merkezleri, gayrimenkul piyasaları, veri merkezleri, turizm, egemen varlık fonları, uluslararası forumlar, spor organizasyonları ve Avrupa–Asya–Afrika arasındaki transit ticaret hatları bugün Körfez ekonomisinin ayrılmaz parçaları.

Bu açıdan bakıldığında İran aslında yalnızca komşu devletlere değil, Körfez’in küresel sermaye için güvenli liman olma fikrine saldırdı.

Son yıllarda Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Suudi Arabistan dünyaya yalnızca petrol değil, aynı zamanda güven sattı. Dubai 2025’in ilk yarısında 40,4 milyar dirhem doğrudan yabancı yatırım çekti ve yeni greenfield projeleri açısından dünyada birinci sıraya yerleşti. Dubai Uluslararası Havalimanı 2025’i 95,2 milyon yolcuyla rekorla kapattı. Doha’daki Hamad Havalimanı 54,3 milyon yolcuya hizmet verdi. Abu Dabi havalimanları da 2025’te rekor yolcu trafiği gördü; yalnızca Zayed International dördüncü çeyrekte 8,59 milyon yolcu ağırladı.

Bugünün Körfez’i tam da budur: ham madde altyapısından çok, güven altyapısı.

İran füzeleri bu alanı hedef aldığında aslında tüm ekonomik modelin temelini vurmuş oluyor.

Aynı durum yeni sektörler için de geçerli. Yalnızca Birleşik Arap Emirlikleri’nde veri merkezlerine yönelik planlanan yatırımların toplamı yaklaşık 46,1 milyar dolara ulaşıyor. Bu rakam, Körfez İşbirliği Konseyi genelinde planlanan veri merkezi yatırımlarının yaklaşık yüzde 55’ine denk geliyor.

Dolayısıyla veri merkezlerine, enerji sistemlerine ve telekomünikasyon altyapısına yönelik saldırılar artık “yan hasar” değil; monarşilerin gelecekteki ekonomisine yönelik doğrudan bir darbe anlamına geliyor.

Tahran ABD’ye maliyet yüklemeyi amaçladı. Ancak fiiliyatta, yakın zamana kadar İran’la temkinli diplomasi diliyle konuşmaya çalışan Arap devletlerinin çıkarlarını hedef alan bir süreci başlatmış oldu.

Arap başkentlerinin tepkisi neden bu kadar sert oldu

Burada işleyen mantık aslında oldukça basit. İran yalnızca potansiyel bir tehdit olarak kaldığı sürece onunla diyalog kurulabiliyor, arabuluculuk mekanizmaları çalışabiliyor, karşılıklı sinyaller gönderilebiliyor ve sınırlı bir normalleşme zemini korunabiliyordu. Ancak İran şehirleri, havaalanlarını, rafinerileri, su altyapısını ve deniz yollarını hedef almaya başladığı anda durum kökten değişti. Tahran kendisini “zor ama yönetilebilir bir komşu” konumundan çıkarıp doğrudan “devletlerin varlığına yönelik tehdit” kategorisine taşıdı.

Bu nedenle 2 Mart’ta ABD, Bahreyn, Ürdün, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak bir açıklama yayımlayarak İran saldırılarını “sorumsuz ve gerekçesiz” olarak nitelendirdi ve meşru müdafaa hakkını vurguladı. Açıklamada ayrıca hava ve füze savunma sistemlerindeki koordinasyonun çok daha büyük kayıpların önüne geçtiği özellikle belirtildi.

Daha da önemlisi, 5 Mart’ta Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ile Avrupa Birliği dışişleri bakanları acil bir toplantı gerçekleştirdi ve İran’ın Körfez devletlerine yönelik saldırılarını kınayan ortak bir bildiri yayımladı. Avrupa’nın bölgedeki ortaklarıyla dayanışma içinde olduğu açık biçimde ifade edildi. Bu artık yalnızca Arap–Amerikan güvenlik formülü değil, çok daha geniş bir siyasi cephe anlamına geliyor.

Uzun süre arabulucu rolünü korumaya çalışan Umman bile GCC çerçevesindeki kurumsal yanıtın parçası haline geldi, her ne kadar diplomasi vurgusunu sürdürse de. İran’ın askeri kampanyası monarşileri korkutup Washington’dan geri adım atmasını istemeye yöneltmedi. Tam tersine, onlara kırmızı çizginin nereden geçtiğini hızla gösterdi.

Suudi Arabistan: temkinli yumuşamadan zorunlu sertliğe

Riyad son yıllarda sürekli çatışma döngüsünden çıkmaya çalışan bir politika izliyordu. 2023’te Çin arabuluculuğunda gerçekleşen süreçten sonra Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkiler resmen yeniden tesis edildi. Bu, güven oluştuğu anlamına gelmiyordu ama en azından açık cepheleşmenin sona erdiğini gösteriyordu.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman için öncelik bambaşkaydı: ekonomik dönüşüm, Vision 2030 programı, sermaye akışı, turizm, mega projeler, sanayileşme ve Suudi Arabistan’ı yeni bir Arap ekonomik merkezine dönüştürmek.

2025 yılında turizm sektörünün Suudi ekonomisine 447,2 milyar riyal katkı sağlaması, yani GSYH’nin yüzde 10’undan fazlasını oluşturması bekleniyordu. Sektörde istihdamın ise 2,7 milyon kişiye ulaşması hedefleniyordu. Bu tür hedeflere sahip bir ülke için büyük bir bölgesel savaş zaten başlı başına bir risk demek.

Ancak mevcut kriz Riyad’ı yeniden sert jeopolitiğin alanına çekiyor. Suudi Arabistan diplomatik kanallar üzerinden Tahran’a açık bir uyarı iletti: ülke topraklarına ve petrol altyapısına yönelik yeni saldırılar karşılık verilmesine ve Amerikan operasyonlarına daha geniş destek sağlanmasına yol açabilir.

Bu son derece önemli bir mesaj. Suudiler hâlâ diplomasiye öncelik veriyor. Fakat diplomasi, kendi topraklarına füze düştüğü noktada sona eriyor.

İran böylece 2023’ten sonra güçlükle kurulan sınırlı yumuşama sürecini fiilen kendi elleriyle yıkmış oldu.

BAE: Arap dünyasının en başarılı istikrar projesine darbe

Suudi Arabistan daha çok ekonomik dönüşüm risklerini hesap ederken, Birleşik Arap Emirlikleri yaşanan krizi modern Arap dünyasının en pahalı siyasi ve ekonomik projelerinden birine yönelik saldırı olarak görüyor.

Emirlikler dünyaya yalnızca petrol satmadı. Aynı zamanda kusursuz bir küresel merkez fikrini pazarladı: güvenli finans sistemi, küresel lojistik ağları, lüks gayrimenkul piyasası, açık iş ortamı, teknoloji parkları, güçlü havacılık sektörü ve uluslararası sermaye ile insan hareketinin merkezi.

Dubai ve Abu Dabi’ye yönelik saldırılar bu modelin sembolik kalbine yönelmiş bir darbe olarak algılandı.

Bu yüzden Abu Dabi’nin tepkisi son derece hızlı ve sert oldu. Birleşik Arap Emirlikleri İran büyükelçisini çağırdı, uluslararası platformlarda konuyu gündeme taşıdı ve diplomatik kanallar üzerinden yaşananları açıkça “saldırganlık” olarak nitelendirdi.

Bu bir duygusal tepki değil, stratejik bir refleks. Çünkü Emirlikler için en değerli ulusal varlık küresel sermayenin güvenidir.

  1. yüzyılda bir sivil hedefe düşen füze yalnızca fiziksel yıkım anlamına gelmez. Aynı anda yatırımcıların, sigorta şirketlerinin, lojistik operatörlerinin ve turizm sektörünün risk hesaplarını değiştiren bir sinyal haline gelir.

Kuveyt ve Bahreyn: küçük devletler için daha büyük risk

Kuveyt ve Bahreyn yapısal açıdan Suudi Arabistan ya da BAE kadar güçlü güvenlik tamponlarına sahip değil. Stratejik derinlikleri daha sınırlı, alternatif ticaret yolları daha az ve altyapıya yönelik saldırılara karşı daha hassas durumdalar.

Kuveyt Petrol Şirketi saldırılar ve Hürmüz Boğazı’ndaki fiili tıkanma nedeniyle mücbir sebep ilan ederek petrol üretimini düşürdüğünü açıkladı. Şubat ayında günde yaklaşık 2,6 milyon varil üretim yapan bir ekonomi için bu son derece ciddi bir adım.

Bahreyn ise daha da kırılgan bir durumla karşı karşıya kaldı. Ülkede bir deniz suyu arıtma tesisinin zarar görmesi yalnızca ekonomik değil, temel yaşam güvenliği açısından da risk oluşturuyor. Tatlı su kaynakları sınırlı olan bir ada devleti için bu tür tesisler hayati önemdedir.

Bu nedenle küçük devletler çoğu zaman şu sonuca daha hızlı varır: tarafsızlık artık işe yaramıyor. Küçük bir monarşi olarak büyük güçler arasında denge kurabilirsiniz, fakat bu denge ancak kimse sizin hayati altyapınızı hedef almadığı sürece mümkündür. Bir kez bu çizgi aşıldığında seçenekler dramatik biçimde daralır.

Umman: dalga arabulucuyu da içine çekiyor

Umman uzun yıllar boyunca bölge için sessiz ama etkili bir diplomatik kanal oldu. Maskat çoğu zaman dolaylı müzakerelerin yapıldığı, tarafların gerginliği düşürmek için başvurduğu bir platform işlevi gördü. Bu savaşın başlamasını önlemek için de Ankara ile birlikte diplomatik çaba sarf eden aktörlerden biriydi.

Ancak mevcut tırmanış gösteriyor ki kriz enerji yollarını ve deniz trafiğini içine aldığında arabulucular bile tamamen dışında kalamıyor. Umman kıyıları yakınlarında tankerlerin hedef alınması ve Duqm Limanı’na yönelik saldırı bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu.

Buna rağmen hava sahalarının kapatıldığı bir dönemde Maskat geçici olarak bölgenin başlıca havacılık çıkış kapısına dönüştü. Muscat Uluslararası Havalimanı’ndan yapılan uçuşların sayısı hızla arttı ve bazı Batılı ülkeler vatandaşlarını tahliye etmek için Umman’ı merkez olarak kullandı.

Bu durum son derece sembolik. İran bölgeyi güç kullanarak kendi şartlarıyla konuşmaya zorlamaya çalışırken, Umman farklı bir model sunuyor: kriz zamanında ayakta kalanlar çoğu zaman en yüksek sesle tehdit edenler değil, iletişim kanallarını açık tutabilenlerdir.

Ancak kriz uzarsa Umman’ın diplomatik güvenlik yastığı bile yetersiz kalabilir.

Ürdün ve Irak Kürdistanı: artık çevre değil

Bu büyüklükteki savaşlar her zaman ara bölgeleri de içine çeker. Ürdün yeniden tanıdık bir pozisyona döndü: İsrail’e doğru yönelen füzelerin uçuş rotasında bulunan ve onları düşürmek zorunda kalan bir ülke. Bu durum Ürdün’ün savaşa katılmak istediği anlamına gelmiyor. Fakat aksi halde bu füzelerin parçaları kendi şehirlerine düşebilir.

Bu gerçek, çatışmaya girmek istemeyen devletlerin bile fiilen İran karşıtı savunma hattının parçası haline geldiğini gösteriyor.

Irak Kürdistanı ise daha da kırılgan bir bölge. Burada Amerikan tesisleri, diplomatik merkezler ve Tahran’a yıllardır mesafeli olan Kürt siyasi hareketlerinin güçleri bulunuyor. Bu nedenle bölge hem askeri hem siyasi açıdan önemli bir hedef.

İran için bu saldırılar iki mesaj taşıyor: askeri olarak ABD bağlantılı hedeflere vurma kapasitesi ve siyasi olarak İran karşıtı faaliyetlerin bulunduğu her noktaya ulaşabileceğini gösterme isteği.

Ancak bu stratejinin ters etkisi de var. Böyle bir baskı Kürt güçlerini daha fazla koordinasyona itebilir ve dış aktörleri Kürt faktörünü Tahran’a karşı daha sistematik kullanma fikrine yaklaştırabilir.

Kürt faktörü: yalnızca İran’ın değil herkesin kabusu

Savaşın hemen öncesinde beş Kürt muhalif grup İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nu kurduklarını ilan etti. Amaç olarak ise İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi ve Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı gösterildi.

Kağıt üzerinde bu Tahran’a karşı güçlü bir baskı aracı gibi görünebilir. Fakat gerçekte Kürt meselesi bölgedeki hemen herkes için hassas bir konu. Türkiye’yi, Irak’ı, Suriye’yi, İran muhalefetinin önemli bir bölümünü ve hatta bazı Batılı başkentleri bile tedirgin eden bir dosya.

ABD ve İsrail İranlı Kürtleri taktiksel olarak kullanmaya çalışabilir. Ancak stratejik düzeyde Batı’da kimse Batı İran’dan Kuzey Suriye’ye kadar uzanan geniş bir alanda Kürt meselesinin kontrolsüz biçimde patlamasını istemiyor.

Bu yüzden Kürt kartı son derece tehlikeli ve sınırlı bir araç. Tahran’a baskı yapmak için kullanılabilir, İran’ın kaynaklarını dağıtabilir. Fakat kontrolsüz bir dinamik haline gelirse Türkiye’den Irak’a, Suriye’den Arap monarşilerine kadar herkesi sarsacak yeni bir bölgesel kaosa yol açabilir.

Türkiye: füze gökyüzüne yöneldiğinde tarafsızlık biter

Ankara savaşın başından itibaren çatışmaya karşı çıktı ve diplomatik alanı korumaya çalıştı. Türkiye uzun süre farklı bir pozisyonda durdu: NATO üyesi, topraklarında Amerikan tesisleri var, fakat aynı zamanda İran karşıtı cephede doğrudan yer almak istemiyor.

Ancak kriz bu dengeyi hızla zorlamaya başladı. Türk hava sahasına yönelen bir füzenin önlenmesinin ardından NATO füze savunma hazırlık seviyesini yükseltti.

Bu Ankara için yalnızca tatsız bir olay değil. Coğrafyanın bazen diplomasiden daha güçlü olduğunu hatırlatan bir uyarı.

Türkiye’nin bu savaşta özel bir korkusu var: Kürt meselesinin yeniden alevlenmesi ve bölgesel dengenin çökmesi. Ankara İran’ın güçlenmesini istemiyor. Ama İran’ın tamamen istikrarsızlaşması da Türkiye için riskli bir senaryo; çünkü bu durum sınır ötesi Kürt dinamiklerini canlandırabilir ve dış müdahalelere açık yeni bir alan yaratabilir.

Bu nedenle Türkiye muhtemelen güvenlik önlemlerini artıracak, NATO ile koordinasyonu güçlendirecek ve istihbarat faaliyetlerini yoğunlaştıracak. Ancak mümkün olduğunca büyük savaşın doğrudan tarafı olmaktan kaçınmaya çalışacaktır.

Avrupa: Kıbrıs savaşın artık uzak olmadığını gösterdi

Savaş Basra Körfezi’nde yaşanırken Avrupa bunu uzak bir kriz olarak görebiliyordu. Tehlikeli ama yine de coğrafi olarak sınırlı bir çatışma.

Ancak Kıbrıs’taki İngiliz Akrotiri üssüne yönelik drone saldırısı bu illüzyonu sona erdirdi.

Saldırıdan sonra İngiltere, Fransa ve Yunanistan adaya hava ve füze savunma sistemleri konuşlandırmaya başladı. Fransa Akdeniz’e uçak gemisi Charles de Gaulle’ü gönderdi ve bölgesel hava sahasının savunmasına katılımını artırdı. Fransız savaş uçakları BAE yönüne ilerleyen İran drone’larını zaten düşürmüş durumda.

Bu gelişmeler Avrupa’nın fiilen kendi askeri varlıklarını ve ortaklarını koruma aşamasına geçtiğini gösteriyor.

Kıbrıs aslında çok daha büyük bir gerçeğin sembolü haline geldi: “yerel” görünen bir savaşın ne kadar hızlı biçimde bütün bir makro bölgenin iletişim hatları için verilen mücadeleye dönüşebileceği.

Londra için Akrotiri Ortadoğu’daki askeri projeksiyonun temel üssü. Paris için ise BAE’nin ve deniz ticaret yollarının güvenliği yalnızca müttefik dayanışması değil, aynı zamanda kendi stratejik çıkarlarının bir parçası.

Bu tür hedefler saldırıya uğradığında Avrupa’nın güvenli mesafesini koruma lüksü ortadan kalkıyor.

Lübnan ve Hizbullah: Tahran kendi kontrol edemeyeceği bir cepheyi yeniden ateşe verdi

Bu savaşta Lübnan dosyası en tehlikeli başlıklardan biri haline geldi. Kıbrıs’taki İngiliz üssüne yapılan saldırı doğrudan İran topraklarından değil, Tahran’ın bölgedeki en önemli vekil gücü olan Hizbullah’ın eylemleriyle bağlantılıydı. Resmi olarak bakıldığında bu ayrı bir aktör gibi görünebilir. Ancak gerçekte bu yapı, İran’ın yıllardır etki alanını genişletmek için kullandığı aynı stratejik ekosistemin parçasıdır.

Fakat tam da bu vekil savaş mantığı bugün Tahran’ın aleyhine işlemeye başlıyor. Hizbullah geniş çaplı savaşa yeniden dahil olduğu anda İsrail, örgütün askeri kapasitesini büyük ölçekte imha etmek için güçlü bir gerekçe elde ediyor. Bunun bedelini ise yine Lübnan ödüyor; ülke yeni bir çöküş riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Paradoks şu ki İsrail’e sempati duymayan aktörler bile Hizbullah’ın savaşa girmesinin çatışma sahasını daha da kontrolsüz hale getirdiğini çok iyi biliyor. Paris için bu ayrı bir sorun. Çünkü Fransa 2024 yılında İsrail ile Hizbullah arasındaki ateşkesin başlıca garantörlerinden biriydi. Körfez monarşileri açısından da tablo olumlu değil. Lübnan yeniden devlet çöküşünün eşiğine sürüklenirse bunun yarattığı istikrarsızlık dalgası genellikle bölgenin tamamına yayılıyor.

Bu savaşta Ukrayna: doğrudan taraf değil ama monarşiler için yararlı bir ortak

Krizin ilginç yönlerinden biri de Ukrayna’nın dolaylı biçimde bu denkleme dahil olması. 7 Mart’ta Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile yaptığı telefon görüşmesini açıkladı ve ülkesinin İran yapımı insansız hava araçlarına karşı mücadelede bölge ülkelerine yardımcı olmaya hazır olduğunu söyledi. Kiev, özellikle Shahed tipi drone’lara karşı savaş sahasında önemli bir deneyim biriktirmiş durumda.

Körfez monarşileri için bu değerli bir kaynak anlamına geliyor. Onlar Amerikan hava savunma sistemlerinin hayati önem taşıdığını görüyorlar. Fakat aynı zamanda tek bir güvenlik dayanağına bağımlı olmanın risklerini de anlıyorlar. Bu yüzden drone saldırılarına hızlı ve nispeten düşük maliyetli şekilde karşı koyabilen aktörlerle iş birliği yapmak giderek daha cazip hale geliyor. Hava savunma ağlarını yoğunlaştırmak, hibrit savunma sistemleri kurmak ve kritik altyapıyı çok katmanlı şekilde korumak artık öncelikli hedefler arasında.

Bu noktada Ukrayna yalnızca bir gözlemci değil, sahadan edinilmiş gerçek savaş deneyiminin sağlayıcısı haline geliyor. Bu da İran stratejisinin beklenmedik yan etkilerinden biri. Tahran yıllardır drone teknolojisini bölgesel baskı aracı olarak ihraç etti. Ancak bugün bu tehdit, aynı zamanda ona karşı mücadele etmeyi öğrenmiş aktörlerden oluşan uluslararası bir ağın oluşmasına da zemin hazırlıyor.

Arap başkentlerinin asıl korkusu: yalnızca İran değil, İran sonrası

Körfez monarşilerinin sert tepkisi, onların İran İslam Cumhuriyeti’nin tamamen yıkılmasını istedikleri anlamına gelmiyor. Tam tersine, Arap başkentlerinde çok iyi bilinen bir gerçek var: İran’ın çöküşü, düşmanca bir rejimin varlığından bile daha büyük bir felaket yaratabilir.

Bölge liderleri sık sık 2003 sonrası Irak deneyimini hatırlıyor. Amerikan işgali, dışarıdan dayatılan siyasi elitler, iç savaş, mezhepçi şiddet, terör örgütlerinin yükselişi, parçalanma tehdidi ve yıllarca süren istikrarsızlık… Bu yalnızca tarihsel bir örnek değil; bölgenin kolektif hafızasında yaşayan bir travma.

İran Irak’tan çok daha büyük, çok daha karmaşık ve merkezi otoritenin çökmesi halinde çok daha tehlikeli bir ülke. Bu yüzden Arap başkentlerinin tutumunda güçlü bir ikilem var. Bir yandan Tahran’ı sert şekilde kınıyor, savunmalarını güçlendiriyor, ABD ve Avrupa ile koordinasyonu artırıyorlar. Diğer yandan İran rejiminin çökmesi halinde ortaya çıkabilecek tabloyu da büyük bir endişeyle düşünüyorlar.

Böyle bir senaryoda ülkede onlarca silahlı güç merkezi ortaya çıkabilir, etnik fay hatları kırılabilir, Devrim Muhafızları’nın yeraltı ağları parçalanmış biçimde faaliyet gösterebilir, radikal fraksiyonlar ve ayrılıkçı projeler ortaya çıkabilir, milyonlarca mülteci bölgeye yayılabilir.

Sünni monarşiler için özellikle Şii faktörü son derece hassas. İran’dan kitlesel mülteci akını ya da bölgedeki Şii ağlarının radikalleşmesi birçok ülkenin iç dengelerini ciddi biçimde sarsabilir.

Bu nedenle bugün görülen İran karşıtı koordinasyon, İran’ın tamamen çökmesini destekleyen bir strateji anlamına gelmiyor. Daha çok iki hedefi aynı anda gerçekleştirme çabası söz konusu: İran’dan gelen askeri tehdidi durdurmak ve aynı zamanda bölgenin daha büyük bir kaosa sürüklenmesini engellemek.

ABD’nin güvenilirliği: savaşın yeniden gündeme getirdiği eski soru

Krizin bir başka önemli sonucu da Körfez monarşilerinin Amerikan güvenlik garantilerinin gerçek değeri konusunda yeniden düşünmeye başlaması oldu. Bu şüpheler yeni değil.

2019’da ABD Başkanı Donald Trump, Suudi petrol tesislerine yönelik saldırıya doğrudan askeri karşılık vermemişti. Daha sonra Joe Biden yönetimi de Husilerin saldırıları sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri’nin beklediği ölçüde sert bir tepki göstermedi.

Bugün ABD fiilen İran’a karşı yürütülen askeri operasyonların parçası olsa bile Arap başkentleri Washington’un her şeyden önce kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda hareket ettiğini görüyor. Ayrıca Amerikan politikası İsrail ile sıkı bir koordinasyon içinde yürütülüyor.

Bu durum bir gerçeği değiştirmiyor: Amerikan hava savunma sistemleri, istihbarat ağları, erken uyarı mekanizmaları ve lojistik kapasitesi olmadan Körfez monarşileri çok daha kırılgan olurdu.

Ancak aynı zamanda yeni bir stratejik eğilimi de güçlendiriyor: güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme ihtiyacı. Bu nedenle Körfez ülkeleri için Türkiye, Çin ve Pakistan ile askeri-teknik iş birliği kanalları giderek daha önemli hale geliyor. Bunun yanında yerli savunma sanayilerini geliştirme çabaları da hız kazanıyor.

Bu gelişmeler Amerikan güvenlik şemsiyesinden vazgeçildiği anlamına gelmiyor. Daha çok şu gerçeğin kabul edilmesi anlamına geliyor: ABD hâlâ vazgeçilmez bir ortak, fakat her şeyi tek başına çözebilecek bir güç değil. Ve en önemlisi, ABD Körfez monarşilerinin çıkarlarını onlar kadar öncelikli görmeyebilir. Bu nedenle bölge ülkeleri artık güvenlik mimarilerini daha gerçekçi ve çok yönlü bir temele oturtmaya çalışıyor.

İran kısa vadede neden siyasi kombinasyonunu kaybetti

Askeri sonuçları bir kenara bıraksak bile Tahran siyasi açıdan ciddi bir stratejik hata yaptı. İran’ın hesabı şuydu: Arap monarşileri Washington’u arayacak ve “durun, aksi halde bütün bölge yanacak” diyecek. Ancak İran doğrudan bu ülkeleri hedef alınca onların arabulucu rolünü oynaması fiilen imkânsız hale geldi.

Bir ülkenin havaalanına füze düşerken, sanayi tesislerine drone saldırıları yapılırken ve limanları savaş nedeniyle dururken o ülke tarafsız bir diplomatik aracı gibi davranamaz. Aynı anda hem gerilimin düşmesini talep edip hem de kendi toplumuna neden doğrudan saldırılara cevap verilmediğini açıklamak mümkün değildir. Devlet otoritesinin güçlü olduğu iddiasını sürdürüp ekonominin dayandığı altyapının vurulmasına sessiz kalmak da mümkün değildir.

Bu nedenle bugün bölgede sıkça dile getirilen ifade son derece yerinde: İran korkutmadı, öfkelendirdi. Tahran gerçekten savaşın maliyetini yükseltti. Fakat aynı zamanda kendisine gösterilen siyasi toleransın maliyetini de yükseltti.

Artık Riyad, Doha, Manama, Kuveyt ve Abu Dabi eski stratejik belirsizlik politikasını sürdüremez durumda. Avrupa bunun “uzak bir savaş” olduğunu iddia edemez hale geldi. Türkiye’nin tarafsız manevra alanı daralıyor. Ukrayna anti-drone deneyimini paylaşmayı teklif ediyor. NATO füze savunma hazırlık seviyesini yükseltiyor. Umman arabuluculuğu sürdürse bile artık krizden tamamen uzak değil.

Sonuç: İran kaçınmak istediği koalisyonun doğuşunu hızlandırdı

Ortadoğu’da nadiren tek bir adım bütün dengeleri bir anda değiştirir. Ancak İran’ın son askeri hamlesi tam da böyle bir etki yarattı. 28 Şubat’tan önce Arap monarşilerinin hâlâ manevra alanı vardı: denge politikası, diplomatik nüanslar, çok yönlü ilişkiler ve farklı güç merkezleri arasında hareket etme imkânı.

Fakat kendi topraklarına, altyapılarına, enerji tesislerine, deniz ticaret yollarına ve havacılık merkezlerine yönelik saldırıların ardından bu alan dramatik biçimde daraldı. Tamamen ortadan kalkmadı, ancak stratejik belirsizliğin artık stratejik tercihten daha tehlikeli göründüğü bir noktaya geldi.

İran Arap dünyasının savaşın sonuçlarından korkmasını istedi. Aslında Arap başkentleri zaten bu sonuçlardan korkuyordu. Fakat kendi tesisleri vurulduktan sonra korku yön değiştirdi. Artık yalnızca savaştan değil, İran’ın kendisinden – kontrol edilemeyen bir istikrarsızlık kaynağı olarak – korkmaya başladılar.

Bu algı değişimi son derece kritik. İran artık yalnızca “zor bir komşu” olarak görülmüyor. Giderek “varoluşsal risk yaratan bir faktör” olarak algılanıyor. Zorunlu bir yumuşama ortağı değil, kendi varlığını korumak uğruna bütün bölgesel düzeni sarsabilecek bir güç olarak değerlendiriliyor.

Ortadoğu’da böyle bir aktörle genellikle uzlaşma aranmaz. Ona karşı koordinasyon kurulur.

Eğer önümüzdeki günler ve haftalar gerçek bir gerilim azaltma süreci getirmezse, bu koordinasyonun güçlenmesi bugünkü savaşın en önemli siyasi sonucu olarak tarihe geçebilir.

Etiketler: