...

Avrupa artık eski dış politika ezberlerinin işlemediği, yenilerinin ise hâlâ sağlam bir mimariye dönüşmediği bir döneme girmiş bulunuyor. Doğuda, 2022 Şubat’ından sonra teorik olmaktan çıkan bir askerî tehdit duruyor. Batıda ise, onlarca yıl boyunca stratejik yükün aslan payını üstlenen ve Avrupalı başkentlere uzun tartışmalar, ahlaki deklarasyonlar ve kronik güvenlik eksikliğini sineye çekme lüksü tanıyan eski Amerikan himaye modeli fiilen sona erdi. Avrupa bugün yalnızca Doğu ile Batı arasında sıkışmış değil. Kontrol edemediği bir güç ile bir türlü kopamadığı bir bağımlılık ilişkisinin arasında kalmış durumda.

Avrupa’nın temel sorunu ekonomik zayıflık değil. Tam tersine, Avrupa Birliği hâlâ dünyanın en büyük ekonomik kutuplarından biri. Dünya Bankası verilerine göre AB’nin 2024 yılı GSYH’si 19,5 trilyon dolar civarındaydı; nüfus ise 1 Ocak 2025 itibarıyla 450 milyonun üzerinde hesaplanıyordu. Devasa bir pazar, güçlü bir sanayi omurgası, gelişmiş bir finans sistemi, ileri bilim-teknoloji kapasitesi, ihracat potansiyeli ve muazzam bir düzenleyici gücü var. Fakat işte tam da bu noktada Avrupa’nın paradoksu başlıyor: Ekonomisi süper güç ölçeğinde olmasına rağmen Avrupa, güvenlik meselesinde uzun süre zengin ama stratejik açıdan bağımsız olmayan bir aktör gibi davrandı.

Ukrayna savaşı bu rahatlatıcı öz-illüzyonu paramparça etti. Tarihin bitmediğini, Avrupa’daki sınırların kendiliğinden güvenli olmadığını, uluslararası düzenin yalnızca hukuki formüllerle ayakta kalmadığını gösterdi. Ama daha da çarpıcı olan şu: Savaş, Avrupa’nın Amerikan askerî mimarisine ne kadar derinden gömülü olduğunu açığa çıkardı. Üç yıllık hızlandırılmış seferberlikten sonra dahi Avrupa ülkeleri hâlâ sadece nükleer caydırıcılık, istihbarat, stratejik hava kapasitesi, füze savunması ve uydu sistemlerinde değil, aynı zamanda silah tedarikinde de ABD’ye bağımlı. SIPRI’nin verilerine göre NATO’nun Avrupalı üyelerinin 2020-2024 dönemindeki silah ithalatı 2015-2019 dönemine kıyasla iki kattan fazla artarken, bu ithalatın yüzde 64’ü ABD’den geldi. Başka bir deyişle, Avrupa yeniden silahlanıyor ama bu yeniden silahlanmanın önemli kısmı henüz Avrupa’nın özerk gücünü değil, Amerikan savunma sanayi zincirini tahkim ediyor.

Bu durum özellikle bugün önemli, çünkü ABD Başkanı Trump, Amerikan dış politikasını kesin biçimde ideolojik liderlik zemininden çıkarıp sert bir “işlem ve baskı” zeminine taşıdı. Washington artık eski anlamıyla “düzenin bekçisi” olmak istemiyor; bedel almak, şart koşmak, maliyetleri yeniden dağıtmak ve ekonomik baskıyı askerî ya da diplomatik güç kadar rahat kullanmak istiyor. Son aylardaki ticaret politikası buna yeterince ayna tutuyor. Gümrük önlemlerindeki hukuki türbülansa rağmen Trump yönetimi tarifeleri jeopolitik baskı aracı olarak kullanma çizgisini korudu. AB, 2025’te pek çok Avrupa ürününe yüzde 15 düzeyinde Amerikan tarifesini içeren çerçeve anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı; çelik, alüminyum ve bazı hassas kalemlerde yük daha da yüksek kaldı. 2026 Şubat’ında gelen yeni tarife şokları ve geçici küresel ek yükler ise şunu net biçimde gösterdi: Bugünkü Washington için ittifak, ekonomik baskının yokluğu anlamına gelmiyor; baskının biçimi değişiyor o kadar.

Buradan çıkan ilk temel sonuç şu: Avrupa artık stratejisini “ABD kritik anda gelir ve işi çözer” varsayımı üzerine kuramaz. ABD gelebilir. Ya da fatura çıkarabilir. Yardım edebilir. Ya da ticaret, enerji, Arktik politikası, sanayi standartları, dijital düzenlemeler ve savunma ihalelerinde taviz isteyebilir. Trump için dış politika uzun vadeli yükümlülükler sistemi değil, baskı ve takas pazarıdır. Bu da Avrupalı elitlerin kuşaklar boyunca büyüdüğü dönemin köklü bir biçimde sona erdiği anlamına geliyor.

Ancak Avrupa’nın “çöküş” içinde olduğu yönündeki basmakalıp söylemler de gerçeği yansıtmıyor. Avrupa ne kayboluyor, ne dağılıyor, ne de otomatik olarak bir politik müzeye dönüşüyor. Hatta son iki yıl gösterdi ki baskı altında Avrupa sistemi, eleştirmenlerinin düşündüğünden daha hızlı hareket edebiliyor. AB Konseyi verilerine göre üye ülkelerin toplam savunma harcamaları 2024’te 343 milyar euroya, 2025’te ise 381 milyar euroya (GSYH’nin yaklaşık %2,1’i) çıkması bekleniyordu. Yıllık %11’lik bir artış ve 2020’ye kıyasla yaklaşık %63’lük bir sıçrama. Avrupa Komisyonu ise ReArm Europe / Readiness 2030 planıyla, 150 milyar euroluk SAFE kredi aracından daha esnek bütçe kurallarına, Avrupa Yatırım Bankası’nın rolünün büyütülmesinden ortak alımların teşvikine kadar yaklaşık 800 milyar euroluk bir mobilizasyon hedefliyor. Yani Avrupa nihayet güvenliği için para değil, gerçek kaynak harcamaya başladı.

Fakat para tek başına stratejik yetkinlik demek değil. İşte Avrupa için asıl zor fasıl burada başlıyor. Kıta, onlarca yıl boyunca normların, prosedürlerin, uzlaşı arayışının ve düzenleyici gücün en değerli sermaye sayıldığı “tarih sonrası” bir habitat inşa etti. Ancak güç alanlarının yeniden ortaya çıktığı bir dünyada bu artık yetmiyor. Standartlar devinde olabilirsiniz ama mühimmat üretiminde geri kalabilirsiniz. İklim düzenlemelerinde lider olabilirsiniz ama kritik askerî bileşenlerde dışa bağımlı kalabilirsiniz. Değerlerden söz ederken aynı anda yeterli hava savunma sistemi, stok, uydu kapasitesi ve seri üretim kabiliyeti olmadan yakalanabilirsiniz. Son yılların Avrupa krizinin özü bu: Normatif iddia ile maddi altyapı arasındaki çarpıcı uyumsuzluk.

Ekonomik zemin de tabloyu daha ağırlaştırıyor. 2025 baharında Avrupa Komisyonu büyüme tahminini aşağı çekti: AB ekonomisinin 2025’te yalnızca yüzde 1,1, euro bölgesinin ise yüzde 0,9 büyümesi öngörüldü. Tahmindeki bu kötüleşmenin başlıca sebepleri arasında Amerikan tarifeleri ve ABD ticaret politikasının yarattığı belirsizlik gösterildi. Bu çok kritik bir ayrıntı. Avrupa aynı anda yeniden silahlanmaya, Ukrayna’yı finanse etmeye, sosyal yükümlülükleri sürdürmeye, enerji ve sanayi dönüşümünden geçmeye ve Amerikan ekonomik baskısına uyum sağlamaya çalışıyor. Yani Avrupa’nın “stratejik özerklik” hamlesi bir refah döneminde değil; düşük büyüme, pahalı borçlanma ve politik dağınıklık koşullarında doğuyor.

Bununla birlikte Ukrayna krizi genelde gözden kaçan bir gerçeği de kanıtladı: ABD doğrudan angajmanı azalttığında Avrupa mutlaka felce uğramıyor. Kiel Institute verilerine göre 2025’te Avrupa’nın Ukrayna’ya yardımı ciddi biçimde arttı: Askerî destek yüzde 67, mali ve insani destek ise 2022-2024 ortalamasına kıyasla yüzde 59 yükseldi. Evet, bu artış ABD’nin çekilişini tam anlamıyla telafi edemedi; 2025’te Ukrayna’ya toplam askerî yardım önceki yılların ortalamasından yine de yüzde 13 daha düşük kaldı. Fakat bu istatistiklerin siyasi okuması berrak: Avrupa, eskisine göre çok daha fazlasını üstlenebilecek kapasitede. Mesele artık yapabilir mi sorusu değil; ne kadar ve ne kadar sürdürülebilir ölçekte yapabileceği.

Avrupa tarihinin kritik ayrım çizgisi tam da burada duruyor. Avrupa, büyük güçlerin ayaklarının altında ezilen bir halı olmaktan kurtulmak istiyorsa üç eski alışkanlığı geride bırakmak zorunda. Birincisi, zenginliği güçle karıştırma alışkanlığı. Güvence altına alınmamış zenginlik, baskıya en açık varlıktır. İkincisi, stratejik kararları sonsuz prosedürlerin içine gömme alışkanlığı. Güç rekabetinin hüküm sürdüğü bir çağda yavaşlık artık bürokrasinin değil, jeopolitik öz-savunmasızlığın işaretidir. Üçüncüsü, zamanın hep Avrupa’nın lehine işlediğine dair yanılsama. Hayır; bugün zaman, üretmeyen, yatırım yapmayan, tedariki birleştirmeyen ve kendi teknoloji zincirlerini kurmayanlara karşı işliyor.

Avrupa’nın yapması gereken yalnızca harcamaları artırmak değil. 21. yüzyılda egemenliğin ne anlama geldiğini yeniden tarif etmek zorunda. Bu artık sadece bayrak, parlamento ve para birimi değil. Gerekli miktarda mühimmat üretebilmek. Gökyüzünü koruyabilmek. Dayatılması hâlinde uzun bir yıpratma savaşını sürdürebilmek. Yaptırım, tarife ve enerji baskısına dayanabilmek. Tek bir dış koruyucuya kritik ölçüde bağımlı olmadan yaşayabilmek.

Bu yol kolay olmayacak. Avrupa çok uzun süre, Amerikan gücü ve savaş sonrası güvenlik mimarisinin kendisine sağladığı tarihsel krediyle yaşadı. Şimdi o kredi kapanıyor. Bedelini artık kendisi ödeyecek. Ama işte bu da Avrupa’nın önündeki fırsatın ta kendisi: Eski dünyanın geri döneceğine dair nostaljik hayallerde değil, birilerinin gelip kendisini yeniden koruyacağı umudunda hiç değil; uygarlık konforundan stratejik olgunluğa giden zahmetli dönüşümde.

Çin’in yükselen avantajı ve Avrupa’nın yıllarca süren rehavetinin faturası

Polemik gürültüsünü bir kenara bırakıp son yılların stratejik bilançosuna soğukkanlılıkla baktığımızda tablo aslında oldukça berrak: Ukrayna savaşının en büyük dolaylı kazananı Çin oldu. Ne gürültülü bir askerî zafer kazandığı için, ne de dünyaya yeni bir ideolojik rota dayattığı için. Asıl neden, başkalarının tükenişini son derece etkin biçimde kendi lehine çevirmeyi bilmesidir. Rusya ağır ve maliyetli bir çatışmaya sürüklenirken; Avrupa güvenlik ve ekonomi baskısının çift taraflı kıskacında sıkışırken; Trump yönetimindeki ABD ittifak dilini giderek daha açıktan “ticaret ve baskı” eksenine taşırken, Çin en büyük avantajını, yani bekleyebilme, kaynak biriktirme, pazar genişletme ve başkalarının bağımlılığını kendi nüfuz aracına dönüştürme kapasitesini güçlendirdi.

Bu nedenle, zaman zaman tedavüle sokulan “otoriter eksen” söylemi, gerçeği açıklamakta yetersiz kalıyor. Karşımızda yekpare bir blok değil, sert asimetrilerden oluşan bir yapı var. Bu yapıda Çin giderek belirgin biçimde “büyük ortak”, Rusya ise bağımlı ortak konumuna kayıyor. Peki Çin, Rusya’dan ne elde ediyor? Ham madde akışı, dev bir pazar, Batı’ya karşı el yükseltme imkânı ve gerektiğinde askerî ya da mali yük taşımadan kullanabileceği diplomatik bir koz. 2024’te iki ülke arasındaki ticaret hacmi 244,8 milyar dolarla rekor kırdı. Ancak bu rakam eşitliği değil, tersine büyüyen dengesizliği gösteriyor: Rusya, Çin’in pazarlarına, ödeme altyapısına, lojistiğine, teknolojisine ve ekipmanına her yıl daha fazla bağlanıyor. Manevra alanı daralan Moskova; genişleyen ise Pekin.

Çin, Ukrayna krizini sadece Rusya üzerindeki nüfuzunu artırma aracına çevirmedi; çok daha geniş bir dış ekonomik hamle için kaldıraç olarak da kullandı. Avrupa’da “Kuşak ve Yol” inisiyatifinin artık nefesinin kesildiğini iddia edenler oldu; fakat rakamlar bunun tam tersini söylüyor. 2025’te bu kapsamda 128,4 milyar dolarlık inşaat sözleşmesi, 85,2 milyar dolarlık yatırım kayda geçti. Üstelik söz konusu yatırımlar artık sadece yol, liman ve köprülerle sınırlı değil. Enerjiden batarya üretimine, dijital altyapıdan sanayi tesislerine, lojistik merkezlerinden uzun vadeli ulaşım koridorlarına kadar geniş bir sahaya yayılıyor. Projenin kümülatif hacmi 1,3 trilyon doları aşmış durumda. Bu da Çin’in yalnızca varlık göstermekle kalmadığını, tüm bölgeleri sistemli biçimde kendi ekonomik yörüngesine eklemlediğini gösteriyor.

Tam da burada Çin’in stratejisi ile Rusya’nınki arasındaki temel fark ortaya çıkıyor. Moskova, uluslararası ortamı askerî baskı ve güç şoku üzerinden zorlayarak değiştirmeye çalıştı. Çin ise aynı ortamı yatırımla, ticaretle, tedarik zincirleri üzerindeki kontrolle, altyapıya nüfuz ederek ve teknolojik genişleme yoluyla dönüştürüyor. Daha yavaş bir yöntem; fakat jeostratejik getirisi çok daha yüksek. Çin’in klasik anlamda bir savaşı “kazanmasına” gerek yok. Rakiplerinin daha fazla harcama yapması, birbirine düşmesi, bütçelerini yorması ve kendi direncini zayıflatması Pekin için fazlasıyla yeterli. Ukrayna savaşı tam da böyle bir dış çevre yarattı: Rusya zayıflıyor ama çökmeden; Avrupa kaygılanıyor ama hızla dönüşemeden; ABD dikkatini bölüyor ama tümüyle çekilmeden. Çin ise zaman, alan ve kaldıraç kazanıyor.

Tayvan meselesinde de Pekin’in çizgisi alarmist söylemlerin ima ettiğinden çok daha serinkanlı. Ukrayna savaşı sırasında beklenen “fırsat saldırısı” gelmedi. Bu, Çin’in zayıflığı değil; stratejik hesap yapma biçimi. Siyasi mantığına bakılırsa Şi Cinping, zamanın hâlâ Çin’in lehine aktığını düşünüyor. Tayvan çevresindeki askerî faaliyet elbette artıyor: 2025’te 135 uçak ve 38 geminin katıldığı geniş kapsamlı tatbikatlar düzenlendi. Taipei üzerindeki baskı yükseliyor, fakat Pekin hâlâ bir anda ağır ekonomik yaptırımları, ticaret kopuşunu ve finansal şokları tetikleyecek adımı atmaktan kaçınıyor.

Bunun basit bir nedeni var: Çin, kendi ekonomik kırılganlığının arttığı bir dönemde maceraya girmek istemiyor. Çin ekonomisi çökmüş değil; ama eski tasasız büyüme ritmine de dönmüş değil. 2025’te büyüme %5 civarında seyrederken, 2026 projeksiyonları %4,4’e işaret ediyordu. Gayrimenkul krizinin artçı etkileri sürüyor; iç talep tedirgin; geniş kesimler harcamak yerine birikim yapmayı tercih ediyor. Böyle bir dönemde Pekin’in ihtiyacı büyük savaş değil; kontrol ve öngörülebilirlik. Avrupa pazarları dahil en büyük ticaret ortaklarıyla ani bir kopuş yaratacak bir hamlenin bedeli Çin için bile ağır olabilir. Bu nedenle Çin baskıyı artırıyor, ama ipleri koparmıyor.

Avrupa açısından bu tablo fazlasıyla tatsız bir gerçekle sonuçlanıyor. Kıtanın bugün en kırılgan aktör olmasının nedeni fakirleşmesi ya da zayıf olması değil; çok uzun süre stratejik rehavet içinde yaşamış olması. Avrupa elitleri kendilerini yıllarca üç varsayımla rahatlattı: Ekonomik karşılıklı bağımlılık çatışma ihtimalini düşürür; ticaret otoriter rejimleri yumuşatır; ABD güvenlik şemsiyesi her koşulda açılır. Üçü de çöktü. Rusya, ticaretin güç siyasetini ortadan kaldırmadığını gösterdi. ABD, ittifakın fedakârsız koruma anlamına gelmediğini hatırlattı. Çin ise ekonomik iç içeliğin barışı değil, uzun vadeli bağımlılık üretebileceğini kanıtlıyor.

Bugün Avrupa’ya üç cepheden baskı geliyor. Doğuda yeniden silahlanma ve siyasi kararlılık gerektiren bir savaş atmosferi. Batıda güvenliğin “etiketli bir ürün” gibi görüldüğü Amerikan işlemselliği. Küresel düzeyde ise, kopmakta zorlandığı Çin ile devasa bir ticaret açığı: 2024’te AB’nin Çin’e ihracatı 213,2 milyar euro; ithalatı ise 519 milyar euro. Fark 300 milyar euronun üzerinde. Bu salt rakam değil; Avrupa’nın Çin üretim ve tedarik hatlarına ne kadar gömülü olduğunun kanıtı.

Üstelik bağımlılık yalnızca Çin’le sınırlı değil. 2022 enerji şokundan sonra Avrupa’nın başka bir kırılganlığı daha belirginleşti: teknolojik bağımlılık. Rusya’nın petrol ve gazına duyulan eski hassasiyetin yerini şimdi Amerikan dijital platformlarına, bulut hizmetlerine, yazılım altyapısına ve yapay zekâ ekosistemine bağımlılık aldı. Son yıllardaki AB değerlendirmeleri bu bağımlılığın sistemik boyutlarını açıkça ortaya koyuyor. ABD şirketleri bulut hizmetlerinden yazılım katmanına kadar kritik dijital kademelerin çoğunda egemen. Avrupa, hem ABD’nin hem Çin’in çok gerisinde kalmış durumda: kendi İA platformlarının ölçeklenmesinde, bulut yatırımlarında, teknolojinin ticarileştirilmesinde…

Dolayısıyla “stratejik özerklik” artık moda bir Brüksel şifresi değil; bir varoluş meselesi. Ama bu noktada kendini kandırmamak gerek: Özerklik ilanlarla, zirvelerle, süslü kavramlarla doğmuyor. Uzun soluklu yatırımlar, sanayi politikası, koordinasyon, ağır bütçe tercihlerinin yapılması, teknolojik seferberlik ve hepsinden önemlisi eski zihniyetten kopuş gerektiriyor. Çin, avantajını tam da bu yüzden elde etti: On yıllardır uzun menzilli düşünüyor; üretim zincirlerini, pazarları, altyapıyı ve bağımlılık ilişkilerini stratejik kaldıraç olarak kullanıyor. Avrupa ise, kuralların kendiliğinden işleyeceği “tarih sonrası” bir hayata fazla alışmıştı.

Bugünkü dönemi ne “Avrupa’nın kesin çöküşü” ne de “otoriter dünyanın mutlak zaferi” diye tanımlamak doğru olur. Gerçek daha karmaşık ve bu nedenle daha riskli. Rusya zayıflıyor. ABD liderliğinin bedelini yeniden yazıyor. Çin güçleniyor ama hesaplayarak ilerliyor. Avrupa ise uzun yılların stratejik umursamazlığının bedelini ödüyor. Kıtayı asıl zorlayan para ya da kurum eksikliği değil; jeopolitik olgunluk açığı. Eğer Avrupa bu sarsıntıyı yeniden sanayileşme, teknolojik bütünleşme ve savunma kapasitesinin gerçek anlamda inşası için kullanabilirse, kriz bir sıçrama anına dönüşebilir. Aksi hâlde, başkalarının üzerinde pazarlık yaptığı bir coğrafya olarak kalır. O takdirde Çin’in her adımı, ABD’nin her baskısı ve doğudan gelecek her kriz, otomatik olarak Avrupa’nın kırılganlığına dönüşür.

Avrupa’nın yeni yükselişi mi, yoksa son erteleme mi

Avrupa, artık eski ataletiyle yol alamadığı; yeni stratejik aklın ise ancak şekillenmeye başladığı bir tarihsel eşiğe girmiş durumda. Buradaki kritik nokta, Avrupalıların nihayet yeniden silahlanmadan, teknolojik egemenlikten ve stratejik özerklikten söz etmeye başlaması değil. Asıl önemli olan, “yakalama projesinin” fiilen devreye girmiş olması. Artık mesele bu projenin gerekip gerekmediği değil; Avrupa’nın onu sonuna kadar götürecek siyasi iradeye sahip olup olmadığı. Çünkü Avrupa’nın aynı anda birden çok alanda açığını kapatması gerekiyor: savunmada, savunma sanayinde, enerjide, dijital altyapıda, yapay zekâda, sermaye mobilizasyonunda, karar alma hızında ve en can yakıcı biçimde siyasi özneleşmede.

Son yıllarda Avrupa, geçmiş ihtişamının faizleriyle yaşamaya fazla alıştı. Zengindi, kurumsal olarak güçlüydü, norm üretiminde etkiliydi; fakat ekonomik ağırlığını jeopolitik güce dönüştürme hızını büyük ölçüde yitirmişti. İşte asıl sorun buydu. Avrupa Birliği bugün hâlâ dünyanın en büyük ekonomik merkezlerinden biri. Dünya Bankası’na göre 2024’te AB’nin GSYH’si 19,5 trilyon dolar civarındaydı. Devasa bir pazar, büyük bir sanayi, bilim ve finans havzası… Fakat bugünün gerilimi tam da burada düğümleniyor: Ekonomik kütle artık tek başına yetmiyor. Dünyanın yeniden baskı, blok siyaseti, tarifeler, yaptırımlar, askerî caydırıcılık ve teknoloji rekabeti diliyle konuştuğu bir dönemde, stratejik disiplinle desteklenmeyen zenginlik güvenlik üretmiyor.

Bu nedenle “Avrupa’nın yeni yükselişi” artık teorik bir tartışma değil; çıplak bir hayatta kalma meselesi. 2024’te AB ülkelerinin savunma harcamaları 343 milyar euroya çıktı; 2025 için bu rakamın 381 milyar euroyu bulacağı hesaplanıyordu. Yıllık yüzde 11’lik bir artış; 2020’ye göre yüzde 63’lük bir sıçrama. Bu artık Avrupa’nın, güvenliği için retorikten değil, nakit kaynaktan konuştuğu anlamına geliyor. Dahası, Avrupa Komisyonu ReArm Europe / Readiness 2030 programıyla savunma kapasitesini, ortak alımları ve üretim genişlemesini desteklemek için 800 milyar euroyu mobilize etmeyi hedefliyor.

Ama para, tek başına güç üretmiyor. Avrupa hâlâ fazla parçalı, siyasi refleksleri yavaş ve dış dayanaklara fazla bağlı. Savunma planlamasında, sanayi işbirliğinde, teknoloji politikasında ve bütçe kararlarında gerçek bir yakınlaşma olmadan bugünkü ivme kolayca yarım kalabilir. Avrupa, stratejik özerkliğin deklarasyonlarla doğmadığını; ortak irade, kaynak disiplini ve ulusal bencilliğin törpülenmesiyle ortaya çıktığını acı tecrübeyle öğrendi.

İronik biçimde Avrupa’yı harekete geçiren de yine dış baskılar oldu. Rusya-Ukrayna savaşı, kıtada “büyük savaşlar artık mümkün değil” yanılsamasını yerle bir etti. ABD Başkanı Trump’ın izlediği hat ise diğer bir yanılsamayı paramparça etti: ABD’nin koşulsuz, neredeyse bedelsiz güvenlik şemsiyesi varsayımını. Washington, ittifakı artık kâr–zarar hesabıyla okuduğunu saklamıyor. Bu Avrupa için yaralayıcıydı; fakat tarihte kimi zaman tam da bu yaralar, toplumların hayatta kalma reflekslerini uyandırır.

Bu yüzden soru bugün çok net: Avrupa, içinden geçtiği krizi bir yeniden başlangıca mı dönüştürecek, yoksa daha örgütlü güçlerin arasında dolaşıma açık bir coğrafya olarak mı kalacak? Kıta, eşzamanlı baskıyı artık bedeninde hissediyor. Doğuda savaş riski ve Ukrayna’ya uzun soluklu destek ihtiyacı… Batıda ticaretten teknolojiye kadar uzanan Amerikan baskısı… Küreselde ise bağlarını bir çırpıda koparamadığı, ama mevcut bağımlılık modelini de sürdüremeyeceği bir Çin.

Bir başka gerçek ise şu: Yükseliş yalnızca korkuyla inşa edilemez. Korku harekete geçirir; ama sürdürülebilir bir proje yaratmaz. Avrupa’nın gerçekten yeniden ayağa kalkabilmesi için olumlu bir programa ihtiyacı var. Bu konuda elindeki güçlü kartların çoğu hâlâ masada: sağlam kurumlar, yüksek eğitim seviyesi, güçlü araştırma kapasitesi, gelişmiş sanayi ağı, entegrasyon deneyimi, hukuki istikrar ve karmaşık teknolojileri üretme yeteneği. Sorun kaynak eksikliği değil; onları tek bir jeopolitik pakete dönüştürememek.

Bu çerçevede Avrupa’nın “Küresel Güney”e bakışı ayrı bir önem taşıyor. Artık eski moral üstünlük dönemi kapandı. Dünya değişti. Hindistan, Endonezya, Nijerya, Suudi Arabistan, Brezilya, Güney Afrika, Vietnam, Meksika, Türkiye ve daha birçok ülke başka güç merkezlerinin çevresinde dolanan figüranlar olmak istemiyor. Kendi çıkar çerçevelerini çiziyor, ortaklıkları harmanlıyor, teknoloji ve sermayeyi en avantajlı yerden alıyor ve vaaz dinlemek istemiyorlar. BM projeksiyonlarına göre Nijerya nüfusu yüzyıl ortasında 400 milyona yaklaşacak; Hindistan zaten dünyanın en kalabalık ülkesi. Bunlar artık “çevre” değil; yükselen devler.

Avrupa’nın buradan çıkaracağı sonuç açık: Çin’le rekabet etmek istiyorsa, Küresel Güney’le konuşurken bir öğretmen gibi değil, bir ortak gibi konuşmayı öğrenmek zorunda. Çin altyapı, kredi, liman, yol, fabrika, dijital ağ ve hızlı çözüm sunuyor. Avrupa ise çoğu zaman uzun prosedürler, normatif telkinler ve bürokratik tıkaçlar… Çağ değişti. Bu, Avrupa’nın ilkelerini terk etmesi gerektiği anlamına gelmiyor; ama dış politikanın kibirle yürümeyeceğini hatırlatıyor. Etki istiyorsa, karşılıklı fayda, yatırım, teknoloji, pazar erişimi ve reel ekonomik akışlar üzerinden konuşmayı öğrenmeli.

Sonuç olarak, yeni bir Avrupa yükselişi olacaksa, bu yükseliş tank ve mühimmat sayısıyla ya da savunma bütçelerindeki milyarlarla değil, Avrupa’nın zihinsel ve kurumsal dönüşümüyle belirlenecek. Kıta, yalnızca normlarla değil çıkarlarla; yalnızca kurallarla değil güçle; yalnızca haklarla değil üretimle; yalnızca pazarla değil stratejiyle düşünmeyi öğrenmek zorunda.

Ancak bu dönüşüm, Avrupa’yı başka güçlerin kaba tarzına benzeterek başarıya ulaşamaz. Avrupa ne ABD’nin sertliğini, ne Çin’in devletçi ağırlığını, ne Rusya’nın zorlayıcı yöntemlerini taklit ederek güçlenebilir. Onu güçlü kılan şey aslında başka: uzun vadeli düşünme kabiliyeti, kurumsal dayanıklılık, ekonomik ağırlık ve siyasi rasyonalite. Bunun için Avrupa’nın hem eski rehavetini hem de yeni paniğini aşması gerekiyor. Rehavet ağır bir fatura çıkardı; panik ise felç getirir.

Avrupa, yaşlı bir kıta olabilir; ama bu, onun eskimiş bir kıta olması gerektiği anlamına gelmiyor. Fakat yeni bir yükseliş hakkı ona armağan edilmeyecek. Bu hak, siyasi iradeyle, sanayi seferberliğiyle, iç uyumla ve kendi hatalarını dürüstçe onarmayla kazanılacak. İmparatorlukların sesinin yükseldiği bir dünyada Avrupa, ancak kendi gücüyle konuşmayı öğrendiği takdirde anlamını koruyabilir. İşte bu yüzden bugünün gerçek kavşağı şudur: Avrupa, yeni dünyanın bağımsız kutuplarından biri olmayı başaracak mı, yoksa başkalarının üzerinde pazarlık yaptığı bir alan olarak mı kalacak?

Etiketler: