Avrupa’nın siyasi ve medyatik dünyasında bir konu vardır ki, üzerine konuşulurken genellikle büyük bir ciddiyet, törensel bir ton ve neredeyse oybirliğiyle kabul edilmiş bir retorik hâkimdir. Bu konu, insan haklarının evrenselliğidir. Mağdurların onurudur. Etnik şiddetin bütünüyle reddidir. Hatırlama hakkıdır. Medeni bir toplumun acıyı duyması, insan trajedilerini “önemli” ve “ikincil” diye ayırmaması gerektiği düşüncesidir.
Deklarasyon düzeyinde tablo kusursuzdur. Avrupa’nın siyasi kimliğinin normatif iskeletini oluşturan bu kavramlar; hukuk sözleşmeleriyle, yargı içtihatlarıyla, insani söylemlerle, akademik araştırmalarla, parlamento kararlarıyla ve insan hakları literatürüyle desteklenir. Avrupa, değerler üzerine konuşmayı uzun zamandır kendi siyasi varlığının kurucu dili hâline getirmiştir.
Fakat tam da bu nedenle, bu normatif iskeletin herhangi bir somut sınaması son derece öğretici hâle gelir.
Hocalı için Lahey’de düzenlenen anma etkinliği, rahatsız edici fakat temel bir sorunu gözler önüne seriyor: Avrupa’nın siyasi ve medya çevreleri, insan haklarının evrenselliğinden bahsetmeyi çok sever; ancak iş bu ilkeleri pratiğe dökmeye geldiğinde, aynı evrensellik bir anda seçici bir nitelik kazanır.
İşte çifte standardın özü tam olarak budur.
Burada bir gazeteci abartısından, öfkeli bir sitemden ya da duygusal baskı kurma girişiminden söz etmiyoruz. Mesele, Avrupa’nın ahlaki norm olarak ilan ettiği ilkelerle, Avrupa kamuoyunun dikkat, empati, meşruiyet ve hafıza dağıtımındaki gerçek pratikleri arasındaki sistemli uyumsuzluktur.
Hollanda’daki basın haberlerine göre, Lahey’de 2025 yılında Hocalı faciasının 33. yılı dolayısıyla anma töreni düzenlendi. Diaspora temsilcilerinin ve sivil toplum aktörlerinin katıldığı bu törende anıt önünde çeşitli sembolik etkinlikler yapıldı. 2026 yılı Şubat ayında ise Amsterdam’da “Hocalı için adalet” adıyla bir başka etkinlik gerçekleştirildi; katılımcılar sivillerin maruz kaldığı trajediyi hatırlatarak adil bir değerlendirme talep etti.
Yüzeyden bakınca, bunlar Avrupa şehirlerinde sıkça rastlanan anma programlarından biri gibi görülebilir. Çeşitli toplulukların kendi acılarını yaşattığı sayısız etkinlikten biri…
Ama tam da bu “sıradanlık” hissi, asıl sorunun üzerini örten bir perde işlevi görüyor. Çünkü bu örnekte mesele yalnızca etkinliğin kendisi değil; etkinliğin nerede gerçekleştiği ve hangi bağlama oturduğudur.
Neden Lahey bu konuyu daha da hassas kılıyor
Lahey, Avrupa ve dünya siyasetinin kolektif hafızasında artık yalnızca bir şehir değildir. Bir semboldür. Uluslararası hukukun sembolü. Yargının dili. Sorumluluk söylemi. Hukuki hafıza. Adalet fikrinin duygusal değil, kurumsal bir kategori olarak ete kemiğe büründüğü yer.
Kamuoyu algısında Lahey, coğrafyadan daha fazlasıdır. Ahlaki-hukuki bir çerçevedir. Burada hukuk sadece referans verilerek anılmaz, aynı zamanda evrensel bir hakem rolü iddiasında bulunur. Burada kurbanlar, suçlar, sorumluluk ve tarihsel hafıza üzerine yapılan her tartışma, otomatik olarak yerel olmaktan çıkar ve daha yüksek bir normatif seviyeye taşınır.
Bu yüzden Lahey’de yapılan her Hocalı etkinliği, Avrupa için siyasi-ahlaki bir teste dönüşür.
Bu test, tek bir ülkeyi veya bir belediyeyi sınamaz. Avrupa’nın tamamını, onun değer sistemini sınar.
Avrupa elitleri farklı halkların acısını eşit derecede duyabiliyor mu?
Aynı ahlaki standardı farklı çatışmalara uygulayabiliyor mu?
Kurbanların haklarını, kendi jeopolitik reflekslerinden bağımsız olarak ele alabiliyor mu?
Bu sorulara verilen cevaplar tutarsızlaştığında, ortada basit bir iletişim kazası ya da masum bir editoryal tercih değil, çıplak hâliyle bir çifte standart vardır.
Ve önemlidir: İnsani konulardaki çifte standart günümüz Avrupa’sında çoğu zaman açık bir inkâr veya sert bir ret biçiminde tezahür etmez. Çok daha ince çalışır.
Dikkatin dozajıyla.
Sembolik ağırlığın dağıtımıyla.
Bazı trajediler için berrak bir dil kullanılırken, diğerleri için muğlak ifadelerin tercih edilmesiyle.
Bazı acıların hızla Avrupa’nın ortak hafızasına dâhil edilmesi, bazılarının ise uzun süre periferiye itilmesiyle.
Tam da bu nedenle Lahey, Hocalı söz konusu olduğunda, yalnızca bir etkinlik mekânı değil — bir ayna hâline geliyor. Avrupa kurumlarına, medyasına, uzman çevrelerine ve insan hakları söylemine tutulmuş bir ayna.
Göz ardı edilmeye gelmeyen bir hakikat zemini
Hocalı üzerine ciddi bir konuşma, ancak sağlam verilerle ve güvenilir kaynaklarla mümkündür. Tam da bu noktada, Avrupa’daki seçici yaklaşımı meşrulaştırmak için kullanılan en rahat savunma argümanlarından biri çöker: sanki ortada yalnızca karşılıklı siyasi suçlamalar varmış, sanki bu trajedinin hiçbir uluslararası insan hakları dayanağı yokmuş gibi.
Oysa uluslararası insan hakları kaynaklarında Hocalı ne “uydurulmuş” bir konu ne de “sırf propaganda malzemesi”dir. Nitekim Human Rights Watch, 1997 yılında yayımladığı mektubunda, sivil kayıplar konusunda Karabağ’daki Ermeni güçlerinin doğrudan sorumluluğuna işaret etmiş ve Azerbaycan tarafının kendi vatandaşlarını kaçış sırasında vurduğuna dair iddiaları destekleyen herhangi bir kanıtın bulunmadığını özellikle vurgulamıştır.
Bu nokta iki açıdan hayati önem taşır.
Birincisi, ortada ne taraflardan birinin iç siyasi söylemi ne de çatışmanın taraflarından birinin retoriği vardır; uluslararası bir insan hakları kuruluşunun tutumu vardır. Yani Avrupa ve uluslararası kamuoyu açısından, propaganda polemiğine değil, insan hakları verilerine dayanan ciddi bir tartışma zemini zaten mevcuttur.
İkincisi, böylesi belgelenmiş değerlendirmelerin bulunması, Hocalı’yı “yorumları uzlaşmaz bir ihtilaf” kategorisine itme girişiminin aslında bir tarafsızlık değil, bir kaçınma biçimi olduğunu gösterir. Eğer ortada uluslararası kaynaklar, tanıklıklar ve insan hakları belgeleri varsa, ahlaki evrensellik iddiasındaki bir kamusal alanın sürekli muğlaklık lüksü yoktur.
Tam burada Avrupa’nın seçici tutumu daha da görünür hâle geliyor: veri var, tanıklık var, insan hakları dokümantasyonu var; fakat siyasi-medya entegrasyonu son derece sınırlı.
Çifte standartların nerede ortaya çıktığı
1. “Herkes için hafıza” söylemi, gerçekte herkes için işlemiyor. Avrupa, hafıza kültürü üzerine konuşmayı çok sever. Dahası, hafıza bugün Avrupa’nın siyasi öz-eleştirisinin ana yapıtaşlarından biridir. Avrupa eğitim politikalarını, müze alanlarını, anma ritüellerini, anti-diskriminasyon normlarını, yurttaşlık kültürünü büyük ölçüde kolektif hafıza üzerinden inşa eder.
Fakat pratikte bir hafıza hiyerarşisi vardır.
Bazı kurbanlar Avrupa’nın ortak ahlaki kanonuna girer. Onların trajedisi dil, sembol, kurum ve eğitim desteği bulur; medyada güçlü bir karşılık kazanır.
Bazıları ise çevrede kalır. Resmen tanınırlar ama Avrupa kamuoyunun ortak hafızasına dâhil edilmezler.
Üçüncü bir kategori ise neredeyse sadece kendi topluluklarının çabalarıyla, yıldönümlerinde, yerel etkinlik formatında hatırlanır; diaspora sınırlarının ötesine geçmez.
Lahey’deki Hocalı anması işte tam bu yarığı gösterir: deklarasyonlarda evrensellik, fiiliyatta ise hiyerarşik bir hafıza düzeni.
Eğer Avrupa’nın değer sistemi gerçekten evrenselse, sivillerin acısı siyasi tercihlerden bağımsız olarak, olgular, tanıklıklar, hukuk ve insani etik üzerinden değerlendirilmelidir.
Aksi hâlde “hafıza kültürü”, bir seçici hafıza pratiğine dönüşür.
Bu da bir değer değil, kurbanların statüsünü dağıtan sembolik bir mekanizma hâline gelir.
2. İfade özgürlüğü – evet, ama gayriresmî kabul filtreleriyle. Avrupa’da ifade ve toplanma özgürlüğü güçlü bir hukuki korumaya sahiptir. Bu, hafife alınmayacak büyük bir kazanımdır. Evet, etkinlikler, anmalar, kampanyalar yapılabiliyor; bu da işleyen kurumların bir işaretidir.
Ancak gerçek kamusal hayatta ikinci bir katman vardır: gayriresmî olan.
İşte o düzeyde, hangi konuların kabul edilebilir olduğu belirlenir.
Editoryal filtreler çalışır.
Uzman çevreler çalışır.
Aktivist ağlar çalışır.
Reputasyon etiketleri devreye girer.
“Gündemimizi güçlendiren konular hangileri, hangileri ise rahatsız edici sorular doğurur?” mantığı işlemeye başlar.
Sonuç olarak Hocalı anması yapılabilir, fakat:
geniş haber görünürlüğü elde etmez;
ciddi bir kamusal tartışma başlatmaz;
benzer empatiyi uyandırmaz;
Avrupa’nın sivil koruma gündemine dâhil edilmez.
Bu, yasaklamanın değil, yumuşak dışlamanın biçimidir.
Liberal çevreler için açık yasaktan çok daha rahat bir yöntemdir.
Hukuken haklar tanınır; kimse susturulmaz; kimse dağıtılmaz.
Ama sembolik etki asgariye indirilir.
Konu periferiye itilir ve “özel mesele” diye etiketlenir.
Bu nedenle çifte standart tartışması “etkinliğe izin verildi mi/verilmedi mi?” düzeyinde ele alınamaz.
Asıl soru şudur:
Bu trajedi eşit kamusal ağırlık kazandı mı?
Ortak insani refleksin bir parçası oldu mu?
Bir halkın acısı, etnik bir talep değil, sivil bir dram olarak duyuldu mu?
3. Deklarasyonlarda hukuki maksimalizm, hassas vakalarda hukuki minimalizm. Avrupa siyasetçisi, kurumu ve çoğu uzman çevre, uluslararası insancıl hukuk konusunda güçlü ve ahlaki bir söyleme sahiptir.
Sivillerin korunmasından, sorumluluğun gerekliliğinden, şiddetin kabul edilemezliğinden, cezasızlıkla mücadeleden söz ederler.
Fakat konu “rahatsız edici” bir mağdur grubunu tanımaya geldiğinde, sahneye temkin, kaçamak ifadeler, dengeli cümleler ve muğlaklık çıkar.
Böylece bir paradoks doğar:
Deklarasyonlarda Avrupa netlik ister;
zor konularda ise sisli bir dil tercih eder.
Bu yalnızca bir üslup farkı değil, siyasi-ahlaki bir göstergedir.
Zira hukukun dili değerini, olup biteni doğru adlandırma cesaretinden alır; diplomatik konfora hizmet etmekten değil.
Lahey bu açıdan özellikle çarpıcıdır.
Uluslararası hukukun ve sorumluluğun sembolü olan bir şehir, Hocalı konusunda adalet talebini çoğunlukla aşağıdan –diaspora ve sivil toplumdan– duyar; yukarıdan, büyük Avrupa kurumlarından değil.
Bu başlı başına bir teşhistir:
Eğer bir sistem kendi ilkelerini hatırlatma işini toplumdan duymaya mecbursa, sorun değerlerin yokluğunda değil, uygulamadaki seçiciliktedir.
Bu durum neden yalnızca “duyulmayan” trajedinin sahipleri için değil, Avrupa’nın kendisi için de tehlikeli?
Çifte standart tartışması çoğu zaman “mağdur edilen tarafın incinmişliği” üzerinden okunur.
Oysa stratejik düzeyde mesele daha geniştir.
İnsani konularda seçicilik yalnızca duyulmayan acının sahiplerine değil, Avrupa’nın kendi normatif yapısına da zarar verir.
1. Avrupa’nın ahlaki diline duyulan güven erozyona uğrar. Her ilke, ancak tutarlı uygulandığı sürece ilkedir.
Seçici uygulanan ilke, ilke olmaktan çıkar; araca dönüşür.
Prensip araç hâline geldiğinde ise onun moral gücü kalmaz.
O zaman insan hakları, hafıza, mağdur onuru üzerine söylenen sözler, evrensel norm değil, siyasi yönetim tekniği olarak algılanmaya başlar.
Dışarıdan bakan toplumlar özellikle bu farkı net biçimde görür.
Sonuç:
Avrupa yalnız sempati kaybetmez, normatif otoritesini de yitirir.
On yıllarca uluslararası rolünü bir “değer aktörü” olarak inşa eden bir alan için bu kritik bir tehlikedir.
2. İnsan hakları söylemi güven kaybeder. Toplumlar, insan hakları söyleminin siyasi konjonktüre göre açılıp kapandığını gördüğünde, hak savunusunu etik bir ilke değil, baskı tekniği gibi algılamaya başlar.
Bu yalnız siyaseti değil, bizzat insan hakları kurumlarını zayıflatır.
Gerçek insan hakları savunusu, toplumsal güven olmadan var olamaz.
Bugünün seçiciliği, yarının güven krizidir.
3. Toplumsal hafıza radikalleşir. Bir başka risk, sistemli görmezden gelmenin kolektif hafıza üzerindeki yıkıcı etkisidir.
Eğer gerçekleri anlatmanın yasal ve barışçıl yolları –anma etkinlikleri, kampanyalar, sivil girişimler– sürekli marjinalleştiriliyorsa, toplumlarda derin bir tarihi haksızlık hissi birikir.
Kamusal alanın “samimi bir konuşmaya kapalı” olduğu algısı güçlenir.
Bu da duygusal sertleşme ve siyasi kutuplaşmanın birikmesine yol açar.
Bu, barış için kötü bir zemindir.
Gerçek uzlaşma, unutma üzerine değil; acının tanınması ve eşit insani ölçüt üzerine kurulabilir.
Lahey’deki etkinliği siyasi açıdan önemli kılan nedir?
Bu tür etkinlikler yalnızca anma niteliği taşımaz; siyasi anlamı çok daha geniştir.
Birincisi, sivil halkın maruz kaldığı şiddeti yeniden kamusal alana taşır.
Uluslararası hukukun sembolik merkezinde bir trajediyi hatırlatmanın kendisi, kurumsal unutkanlığa karşı sivil bir dirençtir.
İkincisi, Avrupa’ya kendi değerlerini hatırlatır.
Sloganla değil, pratik bir soruyla:
Eğer ilkeleriniz evrenselse, onları burada ve şimdi, hiçbir filtre olmadan uygulamaya hazır mısınız?
Üçüncüsü, insan hakları söylemini gerçek hayattaki empati pratiğiyle yüzleştirir.
Bu yüzden Hocalı’ya verilen tepki, yalnızca bölgesel bir mesele değil, Avrupa’nın ahlaki tutarlılık kapasitesinin testidir.
Kısacası, Lahey’de hatırlanan sadece Hocalı değildir.
Lahey’de sınanan, Avrupa’nın kendi diline sadakatidir.
Hocalı meselesi neden “diaspora konusu” olarak kalmamalı
Avrupa’da sık dile getirilmese de algıda yer eden en sorunlu kalıplardan biri, bu tür anma ve etkinliklerin “diasporaya ait bir mesele” şeklinde etiketlenmesidir. Yüzeyde nötr, hatta saygılı bir ifade gibi görünür; fakat gerçekte bu çerçeve, meselenin anlamını daraltır, etkisini zayıflatır, bağlamını küçültür.
Bir trajediyi “diaspora meselesi” diye paketlediğinizde aynı anda birkaç şey olur.
Hikâyenin evrenselliği azalır.
O artık insan hakları ve insancıl etik üzerine yapılan ortak bir tartışmanın parçası değilmiş gibi algılanır.
Tanıklığın siyasi ağırlığı düşer.
Kurbanların sesi, “kendi topluluğunun doğal hafızası” diye sınırlanır; oysa ortada sivillere yönelik toplu şiddetin hatırlatılması gibi evrensel bir mesele vardır.
Toplumsal sorumluluk zayıflatılır.
Eğer bu “onların hafızası”ysa, o zaman “bizim” katılımımız da sanki zorunlu değilmiş gibi gösterilir.
Lahey’deki Hocalı etkinliği işte tam bu mantığa itiraz eder.
Burada mesele bir etnik duygulanım değil; Avrupa kamusal alanında kullanılan bir vatandaşlık dilidir. İnsanlar yalnızca “kendi acılarını” hatırlamak için değil, Avrupa’nın ilan ettiği standartların gerçekten herkese eşit uygulanmasını talep etmek için sokağa çıkmaktadır.
Bu, çok kritik bir ayrımdır. Çünkü demokratik bir kamusal alanda diasporaların varlığı ne sorun ne de engeldir; bilakis Avrupa’nın çoğulcu yapısının doğal bir parçasıdır.
Asıl soru şudur: Avrupa kamuoyu bu tür etkinlikleri, hukuk ve hafıza konusunda ortak Avrupa tartışmasına tam teşekküllü bir katkı olarak görüyor mu?
Eğer görmüyorsa, mesele artık “diasporaların entegrasyonu” değildir.
Mesele, bizzat Avrupa kamusal alanının seçici mimarisidir.
Diplomatik konfor ile ahlaki netlik arasındaki gerilim
Avrupa siyasi kültürü, genellikle nüanslarına, inceliklerine, temkinli üslubuna ve keskin ifadelerden kaçınma pratiğine büyük değer verir. Uluslararası diplomaside bu çoğu zaman avantajdır. Ancak sivil kurbanlara ilişkin hafıza söz konusu olduğunda aşırı temkin, kendi rahatsızlığını aşamayan bir ahlaki geri çekilişe dönüşebilir.
Ahlaki netlik, diplomatik tavizsizliği değil; acıya acı, sivile yönelik suça suç, hafıza hakkına hafıza hakkı diyebilme cesaretini ifade eder. Ne kadar rahatsız edici olursa olsun…
Hocalı konusundaki Avrupa tepkisinin en temel sorunu da burada yatıyor:
Sıklıkla belirleyici olan, hukuki doğruluk ya da insani tutarlılık değil; diplomatik konfor oluyor.
Kelimeler, kimseyi huzursuz etmemek, yerleşmiş anlatıları çatlatmamak, hiçbir şeyi yeniden değerlendirmeye mecbur bırakmamak için özenle seçiliyor.
Kısa vadede bu akılcı görünebilir.
Uzun vadede ise yıkıcıdır.
Çünkü her “temkinli formülasyon”, güveni biraz daha aşındırır. Her muğlak ifade, başka durumlarda kullanılan aynı ahlaki ifadelerin etkisini azaltır.
Her seçici sessizlik, gelecekteki evrensel değer çağrılarını daha az inandırıcı kılar.
Başka bir ifadeyle: Bugünün diplomatik konforu, yarının ahlaki enflasyonudur.
Lahey, Avrupa’nın ahlaki tutarlılığının aynası
Lahey’in bu bağlamdaki sembolik gücü, herhangi bir etkinliğin “sıradan bir anma” gibi geçiştirilmesine izin vermemesinden gelir. Lahey’de yapılan her etkinlik, ister istemez uluslararası adalet kavramıyla bir diyaloga girer.
Ve bu diyalog Avrupa’ya çok basit bir soru yöneltir:
Değerlerinizin dili gerçekten evrensel mi, yoksa siyasi empatiyi paylaştıran bir mekanizma mı?
Eğer evrenselse, Hocalı’da hayatını kaybetmiş sivillerin acısı da aynı insani kriterlerle duyulmalı ve tanınmalıdır.
Eğer evrensel değilse, o zaman insan hakları, hafıza ve mağdur onuru üzerine kurulan söylem, giderek seçici bir ahlakın aracına dönüşecektir.
Bu soru, Avrupa elitleri için yalnızca bir itibar sorunu değil, aynı zamanda stratejik bir dayanıklılık meselesidir.
Normatif otorite yalnızca deklarasyonlarla korunamaz; tutarlılık ister. Tutarlılık ise en çok “zor” örneklerde ölçülür.
Hocalı, Avrupa için işte o zor örneklerden biridir. Medya açısından “kolay” değildir. Alışılmış entelektüel şablonlara uymaz. Konforlu bir ahlaki pozisyon sunmaz.
Tam da bu nedenle gerçek bir testtir.
Sonuç: Bölgesel ihtilaf değil, Avrupa’nın seçiciliğine konulan bir teşhis
Lahey’deki Hocalı anması, yalnızca 1992’deki bir trajediyi hatırlatma çabası değildir. Aynı zamanda Avrupa için bir imtihandır.
Avrupa, değerler diline “zor” konularda da sadık kalabiliyor mu?
İnsani kriterlerini gerçekten eşit uygulayabiliyor mu?
Diasporaların sivil katılımını Avrupa kamusal alanının asli bir unsuru olarak görebiliyor mu?
Evrensellik iddiası ile seçici pratik arasındaki uçurum sürdükçe, Avrupa’daki çifte standart eleştirisi bir abartı değil; tam isabet bir teşhis olarak kalacaktır.
Ve bu teşhis sadece geçmişi ya da yalnızca Hocalı’nın hafızasını ilgilendirmez.
Avrupa’nın kendi geleceğini de ilgilendirir.
Çünkü siyasi sistemler uzun süre çelişkilerle yaşayabilir.
Medya sistemleri uzun süre dikkat asimetrileriyle yaşayabilir.
Diplomasi uzun süre incelikli ifadelerle idare edebilir.
Ama bir değer sistemi, seçicilik üzerine uzun süre ayakta kalamaz.
Temeli aşınır.
Eğer Avrupa gerçekten hukukun siyasi konforun üzerinde olduğu bir alan olmak istiyorsa, eğer kurbanların hafızasının konjonktüre göre şekillenmediği bir kamusal ortam arzuluyorsa, Hocalı konusunda sessiz bir periferi stratejisi değil; dürüst, tutarlı ve eşit bir insani bakış ortaya koymak zorundadır.
Aksi hâlde Lahey, hukukun sembolü olarak yalnızca mimarisinde ve ritüellerinde kalır; ahlaki pratiğinde değil.
Ve bu, Avrupa için en ağır, en tehlikeli yenilgi olur.