...

Tahran’da yeniden o en sert, en soğukkanlı ve aynı zamanda en akılcı yönetim moduna geçildi: hayatta kalma modu. Bu, devletin reytingleri, makro göstergeleri ya da dışarıdaki sempati puanlarını bir kenara bırakıp tek bir soruya kilitlendiği özel bir ruh hâlidir: Darbe çevreden değil de doğrudan sistemin kalbine inerse, geriye ne kalır?

İran bu mantıkla ilk kez yaşamıyor. Kırk yılı aşan yaptırımlar, baskı, tehditler, hibrit saldırılar ve doğrudan çatışmalar, ülkeye benzersiz bir bağışıklık kazandırdı. Ama bağışıklık rehavet demek değildir; disiplin demektir. Risk haritasına soğukkanlı bakabilme, başını kuma gömmeme yeteneğidir. Bölgesel gerilimin bugünkü tablosunda Tahran’ın yaptığı, tehdidin büyüklüğünü bilen her devletin yaptığı şey: En ağır senaryoda bile ayakta kalacak bir güç mimarisi kurmak.

Bu nedenle İran’ın Ayetullah Ali Hamaney, bir sembol olarak değil, bir stratejist gibi hareket ederek en güvendiği isimlerden biri olan Ali Laricani’ye, olası bir savaş senaryosunda sistemin dayanıklılığını sağlama görevini vermesi şaşırtıcı değildir. Bu hamle basit bir kadro değişikliği değil; devletin bizzat varlığını korumaya yönelik temel bir karardır. Zira olası bir düşman hamlesi, çevreye değil, yönetim merkezlerine hatta en üst düzeye yönelebilir.

Hayatta kalma modu her zaman matematiktir. İletişim çökerse kim karar verecek? Hangi yapılar otomatik olarak yetki devralacak? Hangi iletişim hatları yedeklenecek? “Birinci halka” devre dışı kalırsa fonksiyonlar nasıl bölüştürülecek? Bu, duygudan arındırılmış, teknik bir mühendislik çalışmasıdır. Böyle dönemlerde devlet gösteriş yapmaz, dikişlerin sağlamlığını test eder.

Laricani’nin bu tabloda öne çıkması tesadüf değil, bir zorunluluk. Savaş tecrübesi, yaptırım dönemlerinin baskısı, ağır bürokratik mücadeleler ve en karmaşık diplomatik müzakerelerden geçmiş bir kuşaktan geliyor. İran sisteminde bu, az rastlanan bir bileşimdir: Güvenlik damarını bilen, Meclis okulundan geçen, stratejik akla sahip ve dış güç merkezleriyle diyalog kurabilen bir isim. Cephe hattının bir gün sokakta, bir gün masada, bir gün de askerî hatlarda ortaya çıkabileceği bir denklemde böyle bir figür, yöneticiden öte, bütün kriz mimarisinin koordinatörü hâline gelir.

Burada altını çizmek gerek: İran saldırı hazırlığı yapmıyor; savunma hazırlığı yapıyor. İran’ın siyasi kültürü, tarih boyunca yaşanan işgallerden günümüzdeki baskılara uzanan kolektif hafızayla şekillenir. Bu hafıza, dış müdahalelerin bölgedeki rejimleri nasıl kolaylıkla parçalayabildiğini defalarca görmüş bir hafızadır. Bu nedenle kaygı değil, hesap baskındır.

Bir devlet büyüme hızını değil de, yönetim düğümleri çökerse nasıl var olacağını düşünmeye başladığında bu, zayıflık değil olgunluk işaretidir. Zayıflık, “darbe gelmez” diye avutulmak; olgunluk ise, “gelirse ne yaparım” diye hazırlanmaktır. İran bugün ikinci yolu seçtiğini gösteriyor.

Bu bağlamda Hamaney sadece bir dinî lider değil, aynı zamanda bir devamlılık mimarı olarak davranıyor. Onun misyonu mevcut dengeyi korumakla sınırlı değil; gerekirse sistemin kendi sonrasını da taşımasını sağlamak. Zira karşı kutuplar açıkça “başsız bırakma” senaryolarını tartışırken bu tehdidi yok saymak sorumsuzluk olurdu. İran bunun yerine, her katmanı önceden planlanmış çok kademeli bir dayanıklılık modeli inşa ediyor.

Hayatta kalma modu süslü bir slogan değil; yönetim felsefesidir. Daha az duygu, daha çok yapı. Daha az açıklama, daha çok protokol. Daha az iyimserlik, daha çok stratejik disiplin. Kendi gücüne güvenmek zorunda olan devletler böyle davranır.

İran bugün yeniden bu yeteneğini gösteriyor. Baskı artabilir, diplomasinin ritmi değişebilir, bölgesel dizilim kayabilir. Ama en sert ihtimale hazırlanan bir devlet açık bir mesaj verir: Dayanıklılığı bir tesadüf değil, egemenliğini koruma iradesinin sonucudur.

Tahran’daki bugünkü anın özü de budur: Mobilizasyon çığlıkları değil; sessiz, sert, rasyonel bir hazırlık. Dış baskı tırmansa bile devlet makinesinin çalışmaya devam etmesi için yapılan sistemli, soğukkanlı bir güç tahkimatı. İşte hayatta kalma modunun gerçek gücü burada.

Krizde “ağırlık merkezi”: Laricani nasıl yükseldi?

Ocak ayı başında, ülke genelindeki protestoların ve ABD’den gelen saldırı tehditlerinin gölgesinde Hamaney, devleti fiilen yönetecek ismi belirledi: Ali Laricani, 67 yaşında, İran siyasetinin en eski generallerinden biri; eski Devrim Muhafızları komutanı ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin mevcut sekreteri. Bu göreve atanması, Mesud Pezeşkian tarafından 2025 Ağustos’unda imzalanan kararnameyle resmileşti. O andan itibaren güvenlik aygıtı, krizin “ağırlık merkezi” olarak Laricani’nin etrafında toplanmaya başladı.

Bugün devletin stratejik rotasını belirleyen kişi, artık büyük meydanlarda konuşan siyasetçiler değil, Laricani’nin bizzat kendisi. Kim karar alıyor? Güvenlik blokunu kim koordine ediyor? En riskli dosyalarda kim pazarlık yürütüyor? Ülkeye yönelik olası bir darbede “senaryo klasörünü” kim elinde tutuyor? Bu soruların cevabı artık tek bir isimde düğümleniyor. Bu yükseliş, Pezeşkian’ı ister istemez ikinci plana itti. Zaten Pezeşkian, kendisini “Ben doktorum, politikacı değilim” diyerek tanımlayan bir lider; İran’ın derin kriz yumağını çözme misyonunu omuzlamaya gönüllü olmadığını açıkça ifade ediyor. Tehdit yükseldiğinde sistem, gücü neredeyse her zaman “sivil figüre” değil, güvenlik hattını taşıyabilecek isimlere verir.

Laricani’nin yükselişinin nasıl şekillendiğine ve ABD Başkanı Trump yönetiminden gelen tehditler karşısında İran’ın en üst düzeyinde hangi tartışmaların yürüdüğüne dair bilgiler, geniş bir tanıklık setine dayanıyor: Altı yüksek düzeyli İranlı yetkili, Hamaney’in çevresinden bir kaynak, Devrim Muhafızları’ndan üç temsilci, iki eski diplomat ve İran medyasındaki analizler… Devlette görevli tüm isimler, süreci dürüstçe anlatabilmek için anonimlik şartıyla konuştu.

Son aylarda Laricani’nin yetki alanı gözle görülür biçimde genişledi.
Yakın dönemde İslami yönetimin sona ermesini talep eden protestoların sert biçimde bastırılmasını bizzat o koordine etti. Bugün ise hem içerdeki hoşnutsuzluğu kontrol altında tutuyor, hem de en kritik dış temasları yürütüyor: öncelikle Rusya’yla, ardından Katar ve Umman gibi bölgesel aktörlerle pazarlık trafiğini o yönetiyor. Washington’la sürdürülen nükleer müzakere dosyası da yine onun masasından çıkıyor. Aynı anda ABD ile doğrudan askerî karşılaşma ihtimali için, bölgede genişleyen Amerikan varlığını hesaba katarak ülke yönetiminin kriz senaryolarını hazırlıyor.

Rejim açısından iç cephe dış tehditten daha az riskli değil. Son haftaların sembolik kırılma hattı, üniversiteler oldu: İran’da korku eşiğinin nerede gevşediğini anlamak için en iyi barometre yine kampüslerdir. 21 Şubat 2026’da Tahran dâhil birçok üniversitede öğrenciler sokağa çıktı; “Besiç” güçleriyle yaşanan çatışmaların haberleri yayıldı. Ocak olaylarında hayatını kaybedenler için düzenlenen “kırkıncı gün” törenleriyle protestoların çakışması ayrıca vurgulandı; zira İran’ın siyasal kültüründe bu törenler, yalnızca yas değil, kitlelerin meşru biçimde bir araya geldiği ve kolayca protestoya dönüşebilen bir ritüeldir.

Bu iç gerilim hattının üzerine bir de dış baskı biniyor. ABD’nin son günlerde İran çevresindeki askerî varlığını artırma biçimi, artık diplomatik “eşlik” değil, açık bir zorlayıcı mimari gibi okunuyor. Bölgeye sevk edilen hava unsurları, erken uyarı ve komuta-kontrol uçakları, üslerde artan yoğunluk, deniz bileşeninin güçlendirilmesi… Sayılardan çok, kurulan yapının kendisi önemli: keşif, baskılama, ikmal, komuta, koruma, lojistik - büyük bir operasyonun altlıklarını andıran tam bir set.

Bu manzara karşısında Laricani’nin seslendirdiği çizgi, İran’ın stratejik retoriğine uygun: savunma, hazırlık, gerekirse karşılık… ama savaş başlatma niyetini asla kabul etmeme. Doha ziyaretinde Al Jazeera’ya verdiği demeçte şöyle dedi: “Ülkemizde hazırız. Öncesine göre kesinlikle daha güçlüyüz. Son yedi–sekiz ayda açıklarımızı tespit ettik, kapattık. Biz savaş aramıyoruz, başlatmayız da. Ama bize dayatılırsa karşılık veririz.” Bu formülün iki muhatabı vardır: Kemer sıkmanın nedenini anlamak zorunda olan iç kamuoyu ve baskının bedelini bilmesi gereken dış aktörler.

Krizin en hassas düğümü ise nükleer dosya.
Burada siyaset değil, rakamlar yön tayin ediyor. MAĞATE verilerine göre Mayıs 2025 ortasında İran’ın toplam zenginleştirilmiş uranyum stoku yaklaşık 9.247,6 kilo düzeyindeydi. Aynı dönemde %60 seviyesine zenginleştirilmiş uranyum da ayrı izleniyordu: yaklaşık 408,6 kilo. Bu oran doğrudan silah seviyesine (genellikle %90) işaret etmiyor; ancak siyasi bir kararın teknolojik eşiği kısaltabileceği “koridorun” içinde yer alıyor.

Bu nedenle Tahran’ın müzakere sinyalleri de şekil değiştirmiş durumda: İran, malzemenin ülke dışına çıkarılmasını değil, MAĞATE denetiminde seyreltilmesini konuşmaya hazır olduğunu ima ediyor. Şubat 2026 sonunda gündeme gelen formüllerden biri, yaklaşık 300 kilo yüksek düzeyli uranyumun, zenginleştirme oranının düşürülmesi yoluyla “teknik bir çözüme” bağlanmasıydı. Rejim açısından bu kritik bir eştir: İhracat teslimiyet sembolü gibi görünür; seyreltme ise altyapıyı terk etmeden “egemen karar” olarak sunulabilir.

Tam da bu nedenle Hamaney’in vitrine değil, güç blokunu, dış kanalları ve kriz planlamasını aynı anda yürütebilecek bir isme, yani Laricani’ye oynadığı daha net anlaşılıyor. Kaynaklara göre Hamaney, Laricani’ye ve dar bir çekirdek kadroya yalnızca ABD ya da İsrail saldırıları değil, en üst düzeye—kendisi dâhil—yönelik suikast ihtimali karşısında da rejimin dayanıklılığını güvence altına alma görevi verdi. Bu, bir “yedek hat” kurulması demektir: İletişim merkezleri vurulursa kararları kim alacak? Birinci halka çökerse yetkiler nasıl dağıtılacak? Hangi yapılar kendiliğinden devreye girecek? İlk saatlerde felç nasıl önlenecek?

İran sisteminde bu tür planlar her zaman kuru bir dille yazılır ama sahada çok somut işler: yedek iletişim hatları, yönetim merkezlerinin dağıtılması, güvenliğin ağırlaştırılması, sadakatin denetimi, elitlerin sert biçimde filtrelenmesi, güvenlik blokunun rolünün güçlendirilmesi, bilgi akışının tek elden yönetilmesi. Üniversitelerde protestoların yeniden filizlendiği, bölgede ise Amerikan varlığının göz demonstrasyonuyla arttığı bir ortamda artık soru “baskı olur mu” değil, “rejim hem iç hem dış dalgayı ne kadar süre karşılayabilir”dir.

Laricani’nin ağırlığı yalnızca bugünün kriz mimarisiyle değil, biyografisi ve bağlantılarıyla da şekilleniyor. Etkili bir dinî-siyasi aileden geliyor; on iki yıl boyunca İran Parlamentosu’nu yönetti. 2021’de Çin’le milyarlarca dolarlık 25 yıllık kapsamlı stratejik anlaşmanın müzakereleri de ona emanet edilmişti. İran elitleri açısından bu, yalnızca “ekonomik nefes” değil, bir sigortaydı: Büyük bir güçle ne kadar derin ekonomik-altyapısal bağ kurulursa, dış baskının eşiği o kadar yükselirdi. Anlaşmanın kamuya açık tartışmalarında potansiyel paketin 25 yıl için yüz milyarlarca dolara uzanabileceği sık sık dile getirildi; rakamların ayrıntıları kapalı kalsa da hedef açıktı: Rejimin hayatta kalma stratejisini uzun vadeli jeoekonomik bir yapıya gömmek.

Bugünkü İran krizinin üç katmanlı bir tablo gibi görünmesinin nedeni de bu: Birinci çizgi, sokak ve üniversiteler - protestolar yeniden dil ve ritim kazanıyor. İkinci çizgi, dış baskı - sınırların ve deniz hattının yakınında bir “zorlayıcı enstrümanlar seti” birikiyor. Üçüncü çizgi ise nükleer matematik - her kilo ve her yüzde, siyasetin cephanesine dönüşüyor. Ve merkezde, bir “hayatta kalma yöneticisi” olarak Laricani: Hem darbeyi karşılaması, hem iç çözülmeyi önlemesi, hem de devlet makinesinin en pahalı olduğu anda çalışmaya devam etmesini sağlaması gereken isim.

Kısacası Tahran, “alışıldık” bir gerilimden ziyade, devleti tüm hatlardan aynı anda test eden bir senaryoya hazırlanıyor. Bu yüzden rejimin hayatta kalma planları bugün paranoya değil, tehdit gölgesinde yaşamaya alışmış bir ülkenin yönetim rutini gibi görünüyor.

Hamaney’in devreye soktuğu mekanizma, bir “acil durum planı”ndan fazlası: Sistemin tam kalbine yönelen bir darbe ihtimaline göre tasarlanmış kapsamlı bir ardıllık mimarisi. Kaynakların bahsettiği direktifler son derece teknokratik: Hamaney’in bizzat atadığı her kilit askerî ve devlet pozisyonu için dört kademeli bir yedeklik belirlenmiş durumda. Ayrıca bütün yöneticilere, kendi yerlerine gelebilecek dört ismi önceden bildirme zorunluluğu getirilmiş. Yani rejim, tek tek kişiler değil, tüm yönetim halkaları devreden çıksa bile makinenin çalışıp çalışmayacağını test ediyor.

En hassas başlık ise, iletişimin kopması veya Hamaney’in hayatını kaybetmesi hâlinde karar yetkisinin kime geçeceği. Kaynaklara göre bu yetkiler, çok dar bir güvenilir kadroya devredilmiş durumda. Bu artık basit bir “tedbir” değil; “başsız bırakma” senaryolarının teori olmaktan çıkıp işlevsel bir varsayım hâline geldiğinin kabulü.

İsrail’le yaşanan on iki günlük savaş sırasında, sığınağa çekilen Hamaney üç olası halef belirlemişti. İsimler kamuoyuna açıklanmadı, hâlâ da açıklanmıyor. Laricani’nin bu listede yer almaması büyük olasılıkla formel bir nedene dayanıyor: Yüksek liderliği devralmak için zorunlu olan “üst düzey Şii din adamı” sıfatına sahip değil. Rejim taktik alanlarda esneyebilir fakat kutsal meşruiyet sütunlarında katıdır.

Buna rağmen Laricani, artık Hamaney’in yakın çevresinin vazgeçilmez bir halkası. Bu çevre; deneyim, bürokratik güç ve güvenlik aracına erişimi birleştiren çok dar bir grubun elinde şekilleniyor. Bu çekirdekte, Hamaney’in askerî başdanışmanı ve eski Devrim Muhafızları komutanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi; yine eski KSYK komutanı ve mevcut Meclis Başkanı Tuğgeneral Muhammed Bagher Galibaf - ki Hamaney onu savaş hâlinde silahlı kuvvetlerin komutasında kendi vekili olarak konumlandırmış durumda - ve liderin özel kalem müdürü din adamı Ali Asgar Hecezi bulunuyor. Bu kompozisyonun kendisi bir mesajdır: askerî hafıza, parlamenter mekanizma, bürokratik disiplin ve dinî hiyerarşi tek bir hatta buluşuyor.

Bu hazırlıkların önemli bir bölümü, Haziran ayında yaşanan beklenmedik İsrail saldırısından çıkarılan derslerin doğrudan ürünüdür. Kaynaklar, saldırının ilk saatlerinde İran’ın en üst askerî komuta katmanının neredeyse tamamen etkisiz hâle getirildiğini anlatıyor. Her devlet için ağır bir travma olsa da, güvenlik ile meşruiyetin birbirine kaynaklandığı teokratik bir sistem için bu, varoluşsal bir sarsıntıydı: Eğer en üst askerî katman hızlıca “silinebiliyorsa”, o zaman ikinci, üçüncü, dördüncü katmanları önceden inşa etmek şarttır.

Ateşkesin ardından Hamaney, Laricani’yi Ulusal Güvenlik Konseyi’nin sekreteri olarak atadı ve savaş zamanında askerî yönetimi sevk ve idare etmek üzere Amiral Ali Şemhani’nin başına getirildiği yeni bir Ulusal Savunma Konseyi kurdu.
Bu ikili yapı, rollerin bilinçli biçimde ayrıştırıldığı bir model gibi görünüyor: Bir merkez, devletin bütününe stratejik eşgüdüm sağlamak için; diğeri ise kriz modunda, daha hızlı ve daha sert kararların daha az kişiyle alınması gereken savaş yönetimi için tasarlanmış.

Hamaney, karşısındaki gerçekliği olduğu gibi kabul eden, hatta kendi şehadetini ihtimal olarak hesaplayan bir noktadan düşünüyor. Ona göre sistemin ve mirasının sonuna kadar korunması bir yükümlülük. Bu mantıkla yapılan güç dağılımı ve ülkenin bir sonraki büyük sınavına hazırlanması, bürokratik bir manevra değil; ardıllık planlamasıyla savaş planlamasının aynı anda yapılmasıdır. Çünkü böyle bir rejimde lider değişimi, doğrudan savaşın bir sonucu olabilir.

Tahran’ın okumalarına göre ABD’nin askerî saldırısı kaçınılmazdır ve her an başlayabilir.
Diplomatik temaslar ve nükleer anlaşma pazarlıkları sürse de, ordunun en yüksek alarm seviyesine geçirilmesi ve ülkenin sert bir direnişe hazırlanması, artık nihai kararın verildiği izlenimini veriyor. Bu ifadelerde gösteri yok; “diplomasi yürür ama sığınak kapıları gecikmeden kapanır” anlayışı var.

Buna paralel olarak balistik füze rampaları Irak sınırı boyunca —İsrail’i vurabilecek menzilde— ve Basra Körfezi kıyılarında —ABD üslerinin ve bölgedeki kritik hedeflerin menzilinde— konuşlandırılıyor. Bu coğrafya zaten sözün kendisi: Batı hattı menzil mantığına, güney hattı ise deniz yayı ve Amerikan varlığına göre çizilmiş.

Son haftalarda İran hava sahasını belli aralıklarla füze denemeleri için kapattı. Körfez’de yapılan tatbikatlarda, küresel enerji akışının sinir ucu olan Hürmüz Boğazı kısa süreliğine kapatıldı. Hürmüz’ün bir anlığına bile kapanması, piyasaların, sigortacıların, lojistik zincirlerinin ve askerî merkezlerin aynı anda aldığı bir mesajdır: İran’a baskı uygulamak, küresel ekonomiye baskıya dönüşebilir.

Bu arada Hamaney söylemini sertleştirmeye devam ediyor. “Dünyanın en güçlü ordusu bile öyle bir darbe alabilir ki bir daha ayağa kalkamaz” diyerek, yakın sularda toplanan Amerikan gemilerini batırmakla tehdit etti. İran siyasetinde bu tür cümleler duygusal bir öfke anı değil, psikolojik savunmanın parçasıdır: Karşı tarafın hesap kitap defterine, ikinci ve üçüncü çarpanlarla dolu bir risk sütunu eklemek.

Savaş çıkması hâlinde planlar yalnızca cepheye değil, sokağa da yazılmış durumda.
Polis özel birimleri, istihbarat görevlileri ve Besiç milisleri —KSYR’ın sokaktaki kolu— büyük şehirlerin caddelerine yayılacak. Görevleri; iç isyanı önlemek, şüpheli yabancı ajan faaliyetlerini tespit etmek, kritik güzergâhlarda kontrol noktaları kurmak. Yani rejim kendini, dış darbeyle birlikte kaçınılmaz gördüğü iç türbülansa da hazırlıyor.

Fakat hazırlık yalnızca askerî mobilizasyona değil, rejimin siyasal varlığına da odaklı. Altı yetkilinin aktardığına göre, Hamaney ve üst düzey kadroların ölümü hâlinde ülkenin nasıl yönetileceği konusunda farklı senaryolar masada. Ayrıca “İran’ın Delcy’si” olabilecek bir figürün belirlenmesi de tartışılıyor - burada kastedilen, Venezuela Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez’in, Maduro’nun alıkonulması sonrası Trump yönetimiyle ülkeyi fiilen yönetme konusunda yaptığı pazarlığa gönderme. Mesaj açık: Tepe çökerse hem yönetimi elinde tutacak hem de en sert masada pazarlık yapabilecek bir operatöre ihtiyaç var.

Bu listenin ilk sırasında Laricani bulunuyor; ardından Galibaf geliyor. Beklenmedik biçimde daha önce Hamaney’in yakın çevresinden uzaklaştırılmış olan eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin de isimler arasında olduğu konuşuluyor. Bu detay önemli: Rejim, varoluşsal bir tehdit anında, daha önce “fazla bağımsız” ya da “uyumsuz” görülen isimleri bile yeniden devreye alabilir. Yönetim tecrübesi ve müzakere becerisi, böyle dönemlerde siyasî geçmişten daha ağır basar.

Ancak her adayın taşıdığı ağır bir bagaj var. Mali yolsuzluk iddiaları, insan hakları ihlalleri suçlamaları, son protestolarda üç gün içinde en az yedi bin silahsız protestocunun öldürüldüğü iddiaları… Uluslararası örgütler bu sayının daha da yüksek olabileceğini belirtiyor. Bu durum “kimin yerine geçeceği” meselesini çok daha tehlikeli bir noktaya taşıyor: Mesele sadece devleti ayakta tutmak değil; toplumun, rejimin zayıflık anında öne sürdüğü isme patlamaması.

Ortaya çıkan tablo, hepsini bağlayan sert bir “felaket önleme mühendisliği”.
Çok katmanlı ardıllık planları, dar bir karar çekirdeği, paralel yönetim hatları, gösterişli füze hazırlığı, kritik boğazların kontrolü ve şehirlerde önceden yazılmış iç güvenlik protokolleri… Bu, “olası bir krize hazırlık” değil. Bu, kriz gelse bile rejimin çökmesini engelleme çabası. Üstelik darbe sistemin en tepesine inse bile.

Bugün Tahran’da “yedek senaryolar” artık fısıltıyla değil açıkça konuşuluyor. Fakat en ayrıntılı ardıllık planı bile bir gerçeği değiştirmiyor: ABD ile doğrudan savaşın sonuçları tanımı gereği öngörülemez. Sistem bunun farkında. Hamaney son dönemde daha az görünür; aldığı kararların çizgisi, kendisini potansiyel hedef olarak gördüğünü düşündürüyor. Buna rağmen hâlâ tüm yapıyı bir arada tutan o “çelik yapıştırıcı” işlevini görüyor. Bu yüzden en tepedekiler bile gizlemiyor: Onsuz rejimin bütünlüğünü korumak son derece zor.

Bu çerçevede dikkat çeken bir başka değişim, sahneye çıkan figürlerin görünürlüğü. Son bir ayda Ali Laricani’nin kamuya açık faaliyetleri belirgin biçimde arttı; buna karşılık Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkian’ın görünürlüğü gözle görülür biçimde azaldı. Laricani artık yalnızca yönetmiyor, yönetilebilirliği de gösteriyor: Moskova’ya gidip Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le istişareler, Orta Doğu liderleriyle görüşmeler, ABD ve İran müzakerecilerinin temaslarında rol, uzun röportajlar, sosyal medya hareketliliği, halkla fotoğraflar, kutsal mekân ziyaretleri… Bu artık protokolün arkasına saklanan bürokrat tarzı değil; ülkeye ve elitlere “ağırlık merkezi burada” mesajı veren bir siyaset tarzı.

Pezeşkian’ın yetki kaymasıyla barıştığı anlaşılıyor - bunu en net gösteren ise jeopolitik değil, gündelik bir ayrıntı. Kabine toplantısında, e-ticaretin sekteye uğramaması için internet kısıtlamalarının kaldırılmasını Laricani’ye bizzat teklif ettiğini söyledi. Küçük görünen bu epizod, aslında güç mekanizmasını çıplak hâliyle anlatıyor: Cumhurbaşkanının dahi ekonomik bir rutini çözmek için Laricani’nin onayına ihtiyacı var.

Ocak ayında, protestoların en sert bastırıldığı ve dışarıdan açık tehditlerin geldiği günlerde ABD, Tahran’la doğrudan bir iletişim hattı kurmaya çalıştı.
Kaynaklara göre ABD’nin Orta Doğu özel temsilcisi Steve Witkoff, İran Dışişleri Bakanı Abbas Aragçi ile temas kurmaya uğraştı. Zemin son derece sertti ve hiçbir yoruma yer bırakmıyordu: ABD Başkanı Donald Trump, protestoculara yönelik idamlar infaz edilirse İran’ı vuracağını daha önce alenen ilan etmişti. Bu bir diplomatik kaytarma değil, doğrudan bir mesajdı.

Witkoff’un amacı, bu bilgilere göre, idamların gerçekten planlanıp planlanmadığını ya da iptal edilip edilmediğini öğrenmekti.
Aslında mesele, yanlış bir yorumun savaş kararını tetikleyebilecek bir “kıvılcım”a dönüşmesini engellemekti. Niyetlerin yanlış okunması, tonun yanlış anlaşılması - bütün bir olaylar zincirini kontrolden çıkarabilirdi.

Ve tam da bu noktada, resmi açıklamalardan ve diplomatik notlardan çok daha fazla anlam taşıyan bir sahne yaşandı. Prosedür gereği yanlış adım atmaktan çekinen Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Amerikalı temsilciyle temasa geçmek için Cumhurbaşkanından onay istedi. Pezeşkian’ın cevabı ise neredeyse gösterişli bir çaresizliği andırıyordu: “Bilmiyorum,” dedi, “Laricani’ye danışın.”

Tek bir kısa konuşma. Tek bir cümle. Ve bütün gerçek güç mimarisi, adeta röntgen ışığıyla çekilmiş gibi berraklaştı. Dış politikanın sahibi olan bakan, cumhurbaşkanına başvuruyor; yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı, onu Laricani’ye yönlendiriyor. Böylece kriz rejiminin temel prensibi bir kez daha doğrulanıyor: Unvan değil, nihai karar yetkisi belirleyicidir.

Bu nedenle Laricani’nin kamu sahnesindeki yükselişi ne bir medya tesadüfü ne de kişisel ihtiras.
Rejimin, tehdit baskısı altında kendini yeniden inşa edişinin bir yansıması. Güvenlik aygıtı merkezîleşiyor, dış temas hatları sıkı kontrol altına alınıyor, sokakla, askerî kurumlarla ve diplomasi masasıyla aynı anda konuşabilen bir figür etrafında sistem sertleşiyor.

İnternet kısıtlamaları, Washington’la dolaylı temaslar, “kırmızı çizgi” tartışmaları - bunların hiçbiri ayrı parçalar değil. Bunlar tek bir sürecin bileşenleri. Ülke, yanlış bir adımın çok ağır bedel doğurabileceği bir rejimle yaşamaya hazırlanıyor. Böyle dönemlerde gerçek güç, vaatlerde değil, sistemi ayakta tutma kapasitesinde toplanır.

Bu yoğunlaşma, kaosa işaret etmez; tam tersine içsel bir yeniden ayarlamaya. Sistem dağılmıyor - sıkışıyor. Belirsizliğin alanı daralıyor, gereksiz eşgüdümler ortadan kalkıyor, doğaçlamanın riski minimize ediliyor. Açık saldırı tehditlerinin dolaştığı bir ortamda bu mantık bir tercihten çok, devletin varlık şartına dönüşüyor.

Aynı zamanda doğrudan temas girişimi, tüm sert retoriğe rağmen diplomatik damarların tamamen kesilmediğini gösteriyor.
Fakat İran bu hatları kendi kurallarına göre işletiyor. Temas kararı dış baskıyla değil, sistemin içeride kurduğu dikey hiyerarşiyle alınıyor. İşte egemenliğin pratik karşılığı budur.

Laricani’nin son dönemde artan görünürlüğü de bu bağlamda yeni bir anlam kazanıyor. Onun toplantılara katılması, istişare yürütmesi, müzakere masalarında görünmesi yalnızca diplomasi faaliyeti değil; karar merkezinin çalıştığını, sistemin işlemez hâle gelmediğini gösteren bir işaret. İç gerilimle dış baskının aynı anda yükseldiği bir dönemde, bu tür bir “yönetilebilirlik demonstrasyonu” stratejik bir mesaj niteliği taşıyor.

İran bugün öyle bir dönemden geçiyor ki, alınan her karar - içeriye ya da dışarıya yönelik olsun - mevcut anın çok ötesine taşan sonuçlar yaratabilir.
Bu yüzden kendi davranışlarının öngörülebilirliği ve iç disiplinin sertliği en temel güvenlik parametrelerine dönüşmüş durumda. Bu bir duygu siyaseti değil. Bu, hesap siyasetidir.

Sonuçta Witkoff–Arakçi–Pezeşkian üçgenindeki o küçük epizod sıradan bir diplomatik ayrıntı değil; baskı altında gerçek güç merkezinin nasıl şekillendiğinin canlı bir örneği. Devletin dayanıklılığı söz konusu olduğunda sistem, refleks olarak yetkiyi yönetimde sürekliliği sağlayabilecek kişiye verir.

İran bugün tam da bu mantıkla hareket ediyor. Diyaloğu reddetmiyor, ancak dış tehditlerin karar mekanizmasını biçimlendirmesine de izin vermiyor. Riskleri küçümsemiyor, ama sükûneti de elden bırakmıyor. Ve bütün bu resmin özeti şu: Hayatta kalma moduna geçen devlet, daha sert, daha rasyonel ve daha disiplinli hâle geliyor.

Böyle bir tabloda unvanlar ve resmî pozisyonlar geri çekiliyor; gerçek karar makineleri öne çıkıyor.
En ufak bir yanlış anlamanın bile tırmanmaya yol açabileceği bir dönemde, işte bu mekanizma devletin hesaplı davranmasının tek güvencesi.

Baskı altındaki İran dağınıklık sergilemiyor; tam tersine yapısal bir toparlanma gösteriyor. Ve bu toparlanma - tüm sertliğine rağmen - onun dayanıklılığının en kritik unsuru olarak öne çıkıyor.

Etiketler: