Asıl mesele, uluslararası kurumların kriz yaşayıp yaşamadığı değildir. Temel soru şudur: Dünya, liberal küresel yönetişim modelinin yapısal olarak söküldüğü ve onun yerine, hukukun güç projeksiyonu kapasitesiyle tanımlandığı hiyerarşik bir rekabetçi egemenlik sisteminin inşa edildiği yeni bir evreye mi girmektedir?
Merkez hipotez açıktır: 2025 yılının sonu ile 2026 yılının başında yaşanan gelişmeler, savaş sonrası mimarinin sistem içi bir arızasına değil; uluslararası ilişkilerde niteliksel bir dönüşümün başlangıcına işaret etmektedir. Bu yeni modelde evrenselci normlar geri çekilmekte, yerlerini araçsallaştırılmış bir hukuka ve bölgeselleşmiş bir güç hiyerarşisine bırakmaktadır. Başkan Donald Trump döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nin açıklamaları ve adımları ile Birleşik Krallık öncülüğündeki Avrupa’nın stratejik tepkisi, küresel yönetişim sisteminin bütününde hızlanan bir dönüşümü yansıtmaktadır.
Neden konu tam da şimdi hayati önem taşıyor
2025–2026 dönemi, uluslararası mimari açısından gerçek bir kırılma noktasıdır. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşması ile Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer’ın ortaya koyduğu pozisyon, savaş sonrası liberal düzenin normatif söylemi ile güç dağılımının reel mantığı arasındaki mesafenin açıldığını tescillemiştir.
Rubio, “istenmeyen rejimlerden azami iş birliği” sağlamak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin güç kullanmaya hazır olduğunu beyan etmiştir. Bunu, 3 Ocak’ta ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayı olmaksızın Venezuela’ya doğrudan askerî müdahalede bulunması ve Nicolás Maduro’nun yakalanması izlemiştir. Maduro’nun meşruiyetine ilişkin değerlendirmelerden bağımsız olarak, Washington’un başvurduğu yöntem, Birleşmiş Milletler Şartı’nda güvence altına alınan usullerin fiilen askıya alınması anlamına gelmektedir. Özellikle de Güvenlik Konseyi mandası olmaksızın veya meşru müdafaa hali dışında güç tehdidini ve güç kullanımını yasaklayan 2(4). madde açık biçimde ihlal edilmiştir.
Aynı süreçte ABD yönetimi, Birleşmiş Milletler sistemi içindeki yapılar dâhil olmak üzere onlarca uluslararası kuruluştan çekildiğini açıklamıştır. Bu artık münferit bir kurumsal itiraz değil; normatif yükümlülüklerin gösterişli biçimde daraltılmasıdır. Böylece savaş sonrası düzenin en büyük faydalanıcısı, garantör konumundan seçici katılımcı konumuna geçmektedir. Bu bir taktik hamle değil, yapısal bir yön değişikliğidir.
Paralel olarak Avrupa, Birleşik Krallık üzerinden, “sert gücün çağımızın para birimi” olduğunu açıkça kabul etmiştir. Starmer, kapsamlı savunma yatırımlarının gerekliliğine, ABD’ye bağımlılığın çeşitlendirilmesine ve askerî sanayi alanında entegrasyonun derinleştirilmesine doğrudan işaret etmiştir. Atlantik’in iki yakası da artık şu gerçeği teslim etmektedir: Normatif düzen güvenlik üretmemektedir. Dolayısıyla tartışma, mevcut kurumların performansından ziyade, bizzat yönetim modelinin dönüşümüne ilişkindir.
Tarihsel ve kurumsal arka plan: yalta düzeninin sınırları
Modern uluslararası ilişkiler sistemi 1945 yılında, galip devletlerin uzlaşısı temelinde şekillenmiştir. Birleşmiş Milletler Şartı devletlerin biçimsel eşitliğini teyit etmiş; ancak Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine tanınan veto hakkı aracılığıyla eşitsizliği kurumsallaştırmıştır. Böylece iki katmanlı bir yapı ortaya çıkmıştır: Normların evrenselliği ve büyük güçlerin istisnai konumu.
Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında karşılıklı nükleer caydırıcılık dengesi sürdüğü sürece bu model işleyebilmiştir. Karşılıklı imha korkusu, gayriresmî bir disiplin mekanizması işlevi görmüştür. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yapı biçimsel olarak korunmuş; ancak güç dengesi ortadan kalkmıştır. Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi’ndeki yerini muhafaza etmiş, fakat karşılaştırılabilir ekonomik ve kurumsal ağırlığını kaybetmiştir. Bu arada Çin, Hindistan, Almanya, Japonya ve Brezilya gibi yeni güç merkezleri yükselmiş; ancak kurumsal temsil yapısı değişmeden kalmıştır.
Güvenlik Konseyi’nin reformuna yönelik girişimler otuz yıl boyunca veto mekanizmasına takılmıştır. Bunun sonucunda G7 ve G20 gibi gayriresmî koordinasyon platformları ortaya çıkmıştır. Ne var ki bağlayıcı bir hukuki statüden yoksun olmaları, bu yapıları tam teşekküllü bir alternatif hâline getirememiştir. Sistem giderek bir meşruiyet açığı üretmeye başlamıştır.
Aynı dönemde, 1975 tarihli Helsinki Nihai Senedi’nde yer alan iki ilke — egemenlik ve insan hakları — arasındaki gerilim derinleşmiştir. 1990’lı yılların tek kutuplu ortamında ağırlık, insan haklarının müdahaleci yorumuna kaymıştır. Yugoslavya örneği, siyasi bir koalisyon mevcut olduğunda Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın da güç kullanılabildiğini göstermiştir. Bu gelişme, normatif aşınmanın başlangıcı olmuştur.
Deindustrializasyon, göç ve liberal mutabakatın içten çözülüşü
Rubio, Münih’te Batı’nın deindustrializasyonunu da yapısal bir unsur olarak gündeme getirmiştir. Dünya Bankası verilerine göre ABD’de sanayinin gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payı 1970’lerde yaklaşık yüzde 25 düzeyindeyken, 2024 itibarıyla yüzde 18’in altına gerilemiştir. Birleşik Krallık’ta bu oran daha da düşüktür. Aynı süreçte özellikle Asya merkezli küresel tedarik zincirlerine bağımlılık artmıştır.
Kitlesel göç, siyasal kutuplaşmayı hızlandıran ek bir katalizör işlevi görmüştür. Eurostat verilerine göre 2024 yılında Avrupa Birliği ülkelerine yönelik net göç iki milyon kişiyi aşmıştır. Bu durum sosyal sistemler üzerinde baskıyı artırmış ve seçim dinamiklerini dönüştürmüştür. Ulusal egemenlik vurgusu geniş toplumsal destek bulmuştur.
Sonuç olarak Batı toplumlarında biriken ekonomik ve demografik stres, küresel yükümlülüklerin yeniden değerlendirilmesine zemin hazırlamıştır. Uluslararası kurumlar, istikrar sağlayıcı araçlar olmaktan ziyade kaynak tüketen yapılar olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu algı değişimi, stratejik önceliklerin de köklü biçimde yeniden tanımlanmasına yol açmıştır.
Yeni aktörler ve kurumsal boşluk
Üçüncü yapısal faktör, çok uluslu şirketlerin ve devlet dışı ağların artan etkisidir. ABD’nin en büyük teknoloji şirketlerinin piyasa değeri, birçok devletin gayrisafi yurt içi hasılasını aşmaktadır. Bu şirketlerin finansal akışlar, bilgi ekosistemi ve teknolojik altyapı üzerindeki etkisi ulusal yargı sınırlarının ötesine taşmaktadır.
Devleti tek meşru özne olarak merkeze alan uluslararası sistem, bu tür aktörleri düzenleyecek yeterli ve etkili mekanizmalara sahip değildir. Bunun sonucunda paralel bir iktidar alanı oluşmaktadır. Devletler ya bu şirketleri ulusal stratejilerine entegre etmekte ya da onlarla doğrudan bir gerilim ve rekabet ilişkisine girmektedir.
Tasfiye mi, yeniden dengeleme mi: dört senaryo
Mevcut eğilimlerin analizi, önümüzdeki döneme ilişkin dört temel senaryoyu ortaya koymaktadır.
Yeni yalta. Bu senaryoda, bir çatışma döneminin ardından ABD, Çin, Avrupa ve muhtemelen Hindistan arasında yeni bir güç dengesi tesis edilir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kurumsal reform gerçekleştirilir ya da kolektif yönetişime dair yeni bir format oluşturulur. Bu ihtimal, geçici olarak yüksek düzeyde gerilim içermektedir. Olasılığı orta düzeydedir; ancak Washington ile Pekin arasında stratejik bir uzlaşı gerektirir.
Ataletli parçalanma. Küresel kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürür; ancak etkileri belirgin biçimde azalır. Bölgesel bloklar güç kazanır. Normlar seçici ve araçsal biçimde uygulanır. Bu senaryo hâlihazırda kısmen gerçekleşmektedir ve kısa vadede en muhtemel tabloyu oluşturmaktadır.
Tam çözülme. Birleşmiş Milletler fiilî önemini kaybeder. Bölgesel ve bölgeler arası güvenlik rejimleri ortaya çıkar. Egemenlik, büyük güçlerin baskın olduğu hiyerarşik bir modele evrilir. Ekonomik karşılıklı bağımlılık nedeniyle bu senaryonun olasılığı görece daha düşüktür.
Ağsal hiyerarşik dünya. Büyük güç egemenliği ile çok uluslu şirketlerin birleşimi, iktidarın devletler ile küresel sermaye ve teknoloji ağları arasında paylaşıldığı yeni bir sistem üretir. Bu, en karmaşık ve uzun vadeli senaryodur; Vestfalya ilkesinin, yani toprak temelli öncelik anlayışının aşınmasını beraberinde getirir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin son dönemdeki adımları, uluslararası hukukun araçsal biçimde kullanıldığı rekabetçi egemenlik modeline geçişi işaret etmektedir. Avrupa ise sert gücün zorunluluğunu kabul ederek fiilen stratejik öz yeterlilik çağının başladığını teyit etmektedir.
Geçişin yapısal mekanizmaları: liberal evrenselcilikten rekabetçi güç hiyerarşisine
Amerikan stratejisi 2026: taktik gösteri ve stratejik yeniden konfigürasyon
Başkan Trump yönetiminin Ocak 2026’da attığı adımlar, ani ve tepkisel çıkışlar olarak değil; Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel siyasetteki rolünün sistemli biçimde yeniden tanımlanmasının unsurları olarak değerlendirilmelidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi mandası olmaksızın Nicolás Maduro’nun yakalanması, zorlayıcı güç kullanım hakkına dair açık beyanlar ve onlarca uluslararası yapıdan çekilmeye ilişkin memorandum, tek bir mantıksal çizgide birleşmektedir: Ulusal kararın, çok taraflı yükümlülükler üzerindeki önceliğinin yeniden tesis edilmesi.
Taktik düzeyde bu hamleler, kararlılık gösterisi ve tek taraflı eyleme hazır olunduğuna dair bir mesaj niteliğindedir. Stratejik düzeyde ise savaş sonrası dönemde oluşmuş kurumsal kısıtların daraltılması anlamına gelmektedir. Birleşmiş Milletler Şartı, Bretton Woods mimarisi ve uzmanlaşmış ajanslar sistemi, kolektif yönetişim mekanizmaları olarak tasarlanmıştır. Ancak güç dengesinin değiştiği koşullarda bu yapılar Washington’da giderek manevra alanını sınırlayan araçlar olarak görülmektedir.
Aralık 2025’te yayımlanan yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, müttefikler arasında sorumluluğun yeniden dağıtılması gereğini ve tehdit algısı durumunda ABD’nin önleyici biçimde hareket etme hakkını açık biçimde kayda geçirmiştir. Bu yaklaşım, evrenselci modelden seçici ortaklık modeline doğru kurumsal bir kaymaya işaret etmektedir. ABD ittifaklardan vazgeçmemekte; ancak onları koşulluluk zeminine taşımaktadır.
Dolayısıyla Washington sistemi kaotik biçimde yıkmamakta; kendi normatif bağlılığını azaltmaktadır. Bu, kurumsal liberalizmden rekabetçi egemenlik anlayışına geçişin temel göstergesidir.
Avrupa’nın yanıtı: Atlantik’ten kopmadan stratejik özerklik
Keir Starmer’ın konuşması, Avrupa’nın pozisyonundaki ikili yapıyı ortaya koymuştur. Bir yandan Birleşik Krallık, 1949 tarihli Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine bağlılığını teyit etmektedir. Diğer yandan Avrupa’nın savunma sorumluluğunun ana yükünü üstlenmesi gerektiğini kabul etmektedir.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü verilerine göre, Avrupa Birliği ülkelerinin toplam askerî harcamaları 2025 yılında 320 milyar doların üzerine çıkmıştır. Buna karşın savunma sanayisindeki parçalanmış yapı kritik bir sorun olmaya devam etmektedir. Yirmiden fazla farklı fırkateyn tipi ve yaklaşık on farklı savaş uçağı platformu, ölçek ekonomisini zayıflatmakta ve operasyonel uyumu azaltmaktadır. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri daha standartlaştırılmış platformlar kullanmakta; bu da yüksek düzeyde birlikte çalışabilirlik sağlamaktadır.
HMS Prince of Wales öncülüğündeki uçak gemisi grubunun Kuzey Atlantik’te konuşlandırılması hem sembolik hem stratejik bir anlam taşımaktadır. Bu adım, belirsizlik ortamında güç projeksiyonu kapasitesinin sergilendiğini göstermektedir. Fransa ile nükleer iş birliğinin genişletilmesi ise Avrupa içinde ek bir caydırıcılık çerçevesi oluşturma arayışını yansıtmaktadır.
Bununla birlikte Avrupa’nın yapısal sınırlamaları mevcuttur. Demografik yavaşlama, enerji kırılganlığı ve yüksek sosyal harcama yükü savunma kapasitesini doğrudan etkilemektedir. Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği’nde ortalama yaş 44’ün üzerine çıkmıştır. Bu durum bütçe öncelikleri üzerinde baskı yaratmaktadır. Dolayısıyla gerçek anlamda bir Avrupa stratejik özerkliği, ancak derin bir sanayi ve teknoloji konsolidasyonu ile mümkün olabilir.
Rusya, Ukrayna ve askerî sanayileşme faktörü
Starmer’ın, Ukrayna’daki çatışma sürecinde Rusya’nın bir milyondan fazla kayıp verdiğine ilişkin açıklaması, savaşın maliyetinin boyutuna işaret etmektedir. Kesin rakamdan bağımsız olarak belirleyici olan husus şudur: Rusya eş zamanlı olarak askerî sanayi kapasitesini genişletmektedir.
Uluslararası analiz merkezlerinin tahminlerine göre Rusya’nın 2025 yılı savunma harcamaları gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6’sını aşmıştır. Bu durum, ekonominin uzun vadeli militarizasyonu anlamına gelmektedir. Olası bir barış anlaşması imzalansa dahi silahlı kuvvetlerin yeniden inşası ve modernizasyonu sürecektir. Dolayısıyla Avrupa açısından tehdit geçici değil, yapısal nitelik taşımaktadır.
Bu tablo, sert güç çağının geri döndüğüne dair argümanı güçlendirmektedir. Uluslararası kurumlar çatışmayı durduramamış; Güvenlik Konseyi veto mekanizması nedeniyle işlevsiz kalmıştır. Sonuç olarak devletler yeniden klasik güç dengesi mantığına yönelmektedir.
Normların çatışması: egemenlik mi, insan hakları mı
Kurumsal krizin derin kaynaklarından biri, egemenlik ilkesi ile insan haklarının evrenselci yorumu arasındaki gerilimdir. 1991 sonrasında insani gerekçelerle gerçekleştirilen müdahaleler, dış politikanın araçlarından biri hâline gelmiştir. Ancak bu müdahalelerin seçici biçimde uygulanması, bizzat kavramın meşruiyetini aşındırmıştır.
Güçlü devletler fiilî bir müdahale dokunulmazlığını korurken, zayıf devletler yaptırımlara veya askerî baskıya maruz kalmıştır. Bu durum yapısal bir asimetri üretmiş ve evrensel kurumlara duyulan güveni zayıflatmıştır. Sonuç olarak insani retorik giderek daha fazla jeopolitik rekabetin bir enstrümanı olarak algılanmaktadır.
Ekonomik daralma ve ulusal öncelik
2008 küresel finans krizinin ardından gelişmiş ekonomilerde büyüme hızları sınırlı kalmıştır. 2025 itibarıyla ABD’nin kamu borcu 34 trilyon doların üzerine çıkmıştır. Bazı Avrupa ülkelerinde kamu borcu gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 100’ünü aşmaktadır. Bu tablo, uluslararası programların finansman kapasitesini doğrudan sınırlandırmaktadır.
Paris İklim Anlaşması ve Yeşil Mutabakat programları ciddi bütçe kısıtlarıyla karşı karşıyadır. İç politik baskı, izolasyonist eğilimleri güçlendirmektedir. Ulusal seçmen tabanı, kaynakların ülke içine yönlendirilmesini talep etmektedir. Bu eğilim, küresel yönetişimin maddi temelini nesnel olarak daraltmaktadır.
Krizin nedensel yapısı
Uluslararası kurumların sistemik aşınması dört ana faktörün kesişiminden kaynaklanmaktadır:
Birincisi, kurumsal mimarinin mevcut güç dengesiyle uyumsuzluğu.
İkincisi, yeni güç merkezlerinin yükselişi ve çıkarlarının yeterince temsil edilmemesi.
Üçüncüsü, küresel ölçekte etkili devlet dışı aktörlerin ortaya çıkışı.
Dördüncüsü, gelişmiş ülkelerde çok taraflılığın maddi zeminini zayıflatan iç politik baskılar.
Bu faktörler eş zamanlı olarak işlemekte ve birbirini beslemektedir. Sonuçta eski normların biçimsel olarak varlığını sürdürdüğü, ancak pratik etkinliğini kaybettiği bir geçiş evresi oluşmaktadır.
Stratejik senaryolar: olasılıklar ve sonuçlar
Sınırlı kurumsal reform. Olasılık orta düzeydedir. Bu senaryo, kota dağılımının yeniden düzenlenmesini ve kilit organların genişletilmesini öngörür. Sonuç, geçici bir istikrar olabilir; ancak yapısal çelişkiler ortadan kalkmaz.
Bölgesel blok sistemi. Olasılık yüksektir. Dünya Kuzey Atlantik, Avrasya ve Hint-Pasifik gibi güç merkezlerine ayrılır. Uluslararası normlar bölgeselleşir. Bu durum işlem maliyetlerini artırır ve standartlar arası rekabeti derinleştirir.
Yeni bir mimari öncesi tırmanma evresi. Olasılık orta düzeydedir. Yüksek yoğunluklu çatışmalar ve ekonomik parçalanma eşlik edebilir. Nihayetinde yeni bir küresel uzlaşı zemini oluşabilir.
Ağsal kurumsal dünya. Uzun vadeli bir olasılıktır. Çok uluslu şirketler devlet stratejilerine entegre edilir. Egemenliğin dağıtıldığı hibrit bir hiyerarşi şekillenir.
Yeni gerçekliğin tescili
Dünya, uluslararası hukukun özerk bir düzenleyici sistem olmaktan çıkıp güç dağılımına bağımlı bir araca dönüştüğü bir döneme girmiştir. Amerika Birleşik Devletleri tek taraflı eyleme hazır olduğunu göstermektedir. Avrupa stratejik özerklik arayışını sürdürmekte, ancak Atlantik bağını koparmamaktadır. Rusya ve Çin ise stratejik sanayileşmeyi hızlandırmaktadır.
Küresel mimari evrenselcilikten rekabetçi çok kutupluluğa doğru kaymaktadır. Bu geçici bir sapma değil, yapısal bir dönüşümdür.
Senaryo dinamiği ve yeni stratejik konfigürasyonun inşası
Küresel geçiş: bir olay değil, bir süreç
Uluslararası kurumların mevcut krizi, klasik anlamda ani bir kopuş noktası değildir. Bu, normların, kaynakların ve karar alma merkezlerinin yeniden dağıtıldığı, kademeli fakat hızlanan bir süreçtir. Ocak 2026’da yaşanan gelişmeler — ABD’nin Venezuela’daki askerî operasyonu, Washington’un uluslararası yapılardan kitlesel çekilişi, güç kullanım hakkına ilişkin açık beyanlar ve Avrupa’nın askerî özerkliğini güçlendirmesi — zaten devam eden dönüşümün katalizörleri olarak değerlendirilmelidir.
Fiiliyatta yaşanan, normatif evrensellikten yargı alanları rekabetine geçiştir. Uluslararası hukuk artık ortak uzlaşının zemini olmaktan çıkmakta; yorum ve güç mücadelesinin sahasına dönüşmektedir. Bu durum, seçiciliğin kurumsallaşması anlamına gelmektedir.
Senaryo I: müzakere yoluyla yeniden inşa ve büyük güçler arasında sınırlı uzlaşı
Birinci senaryo, mevcut gerilim evresinin başlıca güç merkezleri — ABD, Çin, Avrupa ve daha sınırlı ölçüde Hindistan — arasında müzakere sürecine evrilmesini öngörmektedir. Burada söz konusu olan, liberal evrenselciliğe tam dönüş değil; yetki ve statünün yeniden dağıtıldığı yeni bir denge arayışıdır.
Bu ihtimal, birkaç koşulun eşzamanlı olarak oluşmasına bağlıdır:
Yüksek yoğunluklu çatışmalardan duyulan yorgunluk.
Ekonomik karşılıklı bağımlılığın tırmanmayı sınırlayan bir faktör olarak kabul edilmesi.
Uluslararası kurumlar içinde statünün yeniden dağıtılmasına yönelik siyasi irade.
Bu çerçevede Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin reforme edilmesi, üye sayısının genişletilmesi ya da paralel bir koordinasyon mekanizmasının oluşturulması gündeme gelebilir. Ancak her türlü yeniden dağılım, veto ilkesinin yeniden tanımlanmasını beraberinde getirecektir. Bu ise mevcut mimarinin en hassas unsurudur.
ABD açısından sonuç, merkezi rolün korunması; ancak kısmi kurumsal uyum anlamına gelir.
Avrupa açısından kolektif temsille statü artışı söz konusu olabilir.
Çin açısından ise artan ağırlığın kurumsal olarak tanınması sağlanır.
Bu senaryonun olasılığı orta düzeydedir; ancak tüm aktörlerden stratejik esneklik talep eder.
Senaryo II: bölgeselleşme ve blok temelli çok kutupluluk
Orta vadede en muhtemel gelişim hattı, bölgesel kümelenmelerin güçlenmesidir. Kuzey Atlantik alanı, Avrupa’nın artan mali ve askerî özerkliğiyle güncellenmiş bir ittifak etrafında konsolide olur. Avrasya hattı, Rusya ile Çin arasındaki iş birliği üzerinden güç kazanır. Hint-Pasifik bölgesi ise kendi güvenlik mimarisini şekillendirir.
Bu tabloda evrensel kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürür; ancak fiilî etkileri azalır. Normlar bölgesel çıkarların prizmasından yorumlanır. Ticaret rejimleri parçalanır. Teknolojik standartlar çeşitlenir.
Ekonomik sonuçlar arasında işlem maliyetlerinin artışı, paralel ödeme sistemlerinin yaygınlaşması ve rezerv para kompozisyonunun çeşitlenmesi yer alır. 2025 itibarıyla doların küresel rezervler içindeki payı, 2000’li yılların başındaki zirve seviyelere kıyasla gerilemiştir. Yaptırım politikalarının ve finansal araçsallaştırmanın sürmesi hâlinde bu eğilim güçlenebilir.
Siyasal sonuçlar ise orta ölçekli güçlerin stratejik manevra alanının genişlemesidir. Türkiye, Hindistan ve Brezilya gibi aktörler bloklar arasında daha esnek pozisyon alma imkânı bulur.
Senaryo III: kriz üzerinden yeni düzenin inşası
Uluslararası sistemlerin tarihi, büyük mimari dönüşümlerin çoğu zaman kapsamlı çatışmaların ardından geldiğini göstermektedir. 1648 Vestfalya Barışı Otuz Yıl Savaşı’nı sona erdirmiştir. Yalta düzeni ise İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenmiştir.
Mevcut parçalanma, güç merkezleri arasında yüksek yoğunluklu bir rekabet evresine dönüşürse, uzun bir istikrarsızlık döneminden sonra yeni bir mimarinin ortaya çıkması mümkündür. Bu durumda küresel ekonomi derin tedarik zinciri kopuşları ve teknolojik ayrışma ile karşı karşıya kalabilir.
Nükleer caydırıcılık nedeniyle küresel ölçekte doğrudan bir büyük güç savaşı olasılığı sınırlı kalmaktadır. Ancak yüksek yoğunluklu bölgesel çatışmalar ihtimal dâhilindedir. Bu senaryo, tüm taraflar açısından en yüksek maliyeti barındırır.
Senaryo IV: ağsal hiyerarşik düzen
En uzun vadeli ve sistemik seçenek, devletlerin biçimsel egemenliğini koruduğu; ancak gerçek etki araçlarının devletler, şirketler ve teknoloji platformları arasında dağıldığı hibrit bir modeldir.
Çok uluslu şirketler stratejik planlamanın ayrılmaz parçası hâline gelir. Devletler bu aktörleri dış politika araçları olarak kullanırken, şirketler de hukuki ve yargısal koruma güvenceleri elde eder. Böylece kararların yalnızca devletler arası platformlarda değil; ağlar içinde alındığı çok katmanlı bir iktidar yapısı oluşur.
Bu sistemde uluslararası hukuk, teknoloji, enerji, iklim ve veri güvenliği gibi belirli alanları düzenleyen sözleşme temelli rejimler bütününe dönüşür. Evrensel model yerini sektörel ve işlevsel anlaşmalara bırakır.
Dünya, güç dengesinin yeniden belirleyici faktör hâline geldiği bir evreye girmiştir. Uluslararası kurumlar sembolik önemini korumakta; ancak düzenleyici kapasiteleri zayıflamaktadır. Rekabetçi egemenlik anlayışı, ağ temelli ekonomi ile iç içe geçmektedir.
Bu süreç, savaş öncesi anarşiye dönüş değildir; ancak liberal evrenselciliğin devamı da değildir. Ortaya çıkan yapı, hukukun, gücün ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın birbirine eklemlendiği çok katmanlı bir hiyerarşidir.
Uluslararası kurumların krizi tesadüfi bir sapma değildir. Bu, evrenselci modelden ağsal unsurlar içeren rekabetçi çok kutupluluğa doğru yapısal bir geçiştir. Stratejik planlama, eski sistemin başlangıçtaki biçimiyle yeniden tesis edilmeyeceği varsayımından hareket etmelidir. Yeni gerçeklik zaten şekillenmektedir; başarı, devletlerin dağıtılmış ve çok katmanlı bir iktidar mimarisine uyum sağlama kapasitesine bağlı olacaktır.