...

Ocak 2026’nın son günlerinde, Akdeniz’in orta kesiminde yaşananlar, sıradan bir “göçmen faciası” başlığıyla geçiştirilemeyecek ölçekteydi. Tunus kıyılarından Avrupa Birliği’nin güney sınırlarına doğru yola çıkan en az sekiz göçmen teknesi üç gün içinde ortadan kayboldu. Resmî rakamlara göre 380 kişi hayatını kaybetti. Ancak Mediterranea Saving Humans ve Save the Children gibi insani yardım kuruluşlarının verileri, tabloyun çok daha ağır olduğunu gösteriyor: denize açılan tekne sayısının 17’ye kadar çıkmış olabileceği ve neredeyse hiçbir kapsamlı arama-kurtarma faaliyeti yürütülmediği dikkate alındığında, ölü sayısının 700’den birkaç bine kadar uzanması ihtimal dahilinde.

Bu olayın asıl ayırt edici yönü, Akdeniz geçişlerinde insanların ölmesi değil. Bu tür trajediler 2010’ların başından bu yana neredeyse rutin hale gelmiş durumda. Asıl çarpıcı olan, kurumsal tepkinin yokluğu. Arama-kurtarma operasyonları ya hiç yapılmadı ya da son derece parçalı ve göstermelik kaldı. İtalya ve Malta makamları kapsamlı açıklamalar yapmaktan kaçındı, teknik notlarla yetindi. Avrupa kurumları acil toplantılar düzenlemedi; facia, AB’nin ana siyasi ve medya gündeminde neredeyse hiç yer bulmadı.

Bu nedenle yaşananları, olumsuz hava koşullarının yol açtığı talihsiz kazalar zinciri olarak değil, çok daha derin ve yapısal bir sürecin tezahürü olarak okumak gerekiyor: çağdaş uluslararası düzenin insani mantığının dönüşümü ve insan hayatını, siyasi faydanın dışına düştüğü anda korumaktan vazgeçen bir anlayışın yerleşmesi.

Trajedinin doğrulanabilir tablosu

Mediterranea Saving Humans’ın aktardığına göre, 27–30 Ocak 2026 tarihleri arasında Tunus’un kıyı bölgelerinden, her birinde 45 ila 55 kişi bulunan en az sekiz tekne denize açıldı. Bu teknelerin tamamı, Avrupa arama-kurtarma sorumluluk sahasında izlerini kaybettirdi. Aynı dönemde “Harry” fırtınası nedeniyle dalga yüksekliği yedi metreye kadar çıktı. Ancak meteorolojik koşullar önceden biliniyor, ani ve öngörülemez bir felaket niteliği taşımıyordu.

Malta açıklarında ticari gemiler tarafından kurtarılan hayatta kalanlar, devlet kurumlarından hiçbir yardım görmediklerini anlattı. Kurtarılanlardan biri, 47 kişilik bir gruptan denizde 24 saatten fazla hayatta kalan tek kişi olduğunu söyledi. Benzer ifadeler, Tunus’taki sağlık çalışanlarından ve geçiş sırasında yakınlarını kaybeden ailelerden de geldi.

Malta makamları, onlarca cesedin denizden çıkarıldığını resmen doğruladı; ancak aramaların kapsamına ve neden bu kadar sınırlı kaldığına dair net bilgi vermedi. Save the Children’a göre yolcuların önemli bir kısmı çocuktu. Bu da yaşananlara, uluslararası insancıl hukuk ve deniz hukuku açısından çok daha ağır bir boyut kazandırıyor.

İnsani yardım kuruluşlarının hesaplamalarına göre, son on iki ayda Akdeniz’de yaklaşık 33 bin 300 kişi hayatını kaybetti. Bu rakam, önceki yıllara ait Uluslararası Göç Örgütü verileriyle de örtüşüyor ve denizde insan kurtarmaya dair uluslararası yükümlülükler kâğıt üzerinde varlığını sürdürse bile, Akdeniz rotalarında ölümün kalıcı bir olgu haline geldiğini ortaya koyuyor.

Yerine getirilmeyen yükümlülükler

Uluslararası hukuk açısından tablo net. 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, Denizde Can Güvenliği Sözleşmesi ve Deniz Arama ve Kurtarma Sözleşmesi, kıyı devletlerine, denizde tehlike altında bulunan herkese –uyruğu, statüsü, denizde bulunma nedeni ne olursa olsun– yardım etme yükümlülüğü yüklüyor.

Avrupa Birliği de kendi normatif çerçevesinde, insan hayatının korunmasını temel bir değer olarak defalarca teyit etti. Ancak 2010’ların ortasından itibaren, hukuki yükümlülüklerin yerini siyasi ve idari yorumlar almaya başladı. Öncelik, insan kurtarmaktan ziyade göç akınlarını caydırmaya kaydırıldı.

Bu bağlamda aktif arama-kurtarma faaliyetlerinden kaçınmak, fiilen “dolaylı caydırma” politikasının kurumsallaşması anlamına geliyor. Ölüm riski, göç yönetiminin hesaplanmış bir parçası haline geliyor. Hukuken bu uygulama uluslararası hukukla açık bir çelişki içinde. Ancak siyasi sorumluluk, ulusal hükümetler ile ulusüstü yapılar arasında ustaca dağıtılarak görünmez kılınıyor.

Siyasi hümanizmden yönetilen merhamete

Bugünü anlamak için, uluslararası ilişkilerde insani mantığın son yarım yüzyıldaki evrimine bakmak gerekiyor. 1960’lar ve 1970’lerde hâkim olan siyasi hümanizm, ezilenlerle dayanışmayı, adaletsiz yapıların dönüştürülmesine aktif katılım olarak görüyordu. Bu yaklaşım, angajman, sorumluluk alma ve siyasi risk üstlenmeyi içeriyordu.

1980’lerin sonlarından itibaren bunun yerini, insan haklarının daha “insani” ama siyasetten arındırılmış bir yorumu aldı. Odak, eşitsizlik ve şiddetin yapısal nedenlerini değiştirmekten çok, sonuçlarını hafifletmeye kaydı. Mücadeleye destek, kriz yönetimine; siyasi sorumluluk ise ahlaki sempatiye dönüştü.

Bu süreçte krizler de yeniden çerçevelendi. Somut siyasi kararların ve uluslararası dengesizliklerin ürünü olmaktan çıkarılıp, sanki doğal afetlermiş gibi ele alındı. Çözüm, siyasi müdahale değil, teknokratik idare olarak sunuldu.

Üçüncü aşama: insani modelin de aşınması

Ocak 2026’daki olaylar, üçüncü bir aşamaya geçildiğini gösteriyor: insani paradigmanın dahi sökülmesi. Daha önce göçmen ölümleri en azından pişmanlık söylemleri ve sembolik jestlerle karşılanırken, artık bu da yok. Trajedi açıklama gerektirmiyor, acil siyasi süreçleri tetiklemiyor, kamusal bir tartışma doğurmuyor.

Bu niteliksel değişim, soğuk bir antihümanizmin yeni norm haline geldiğine işaret ediyor. Bu anlayışta, siyasi olarak “önemsiz” kategorilerin dışındaki insan hayatı korunacak bir değer olmaktan çıkıyor, istatistiksel bir veriye indirgeniyor.

Asıl stratejik tehdit de burada yatıyor. Sorun fırtına ya da hava koşulları değil; savaş sonrası uluslararası düzenin temel normlarının aşınması ve insancıl hukukun, yaptırım gücü olmayan deklaratif bir metne dönüşmesi.

Kontrolün dışsallaştırılması: temel ilke

2010’ların ortasından bu yana AB’nin göç politikası, akınları yönetme anlayışından, onları Avrupa sınırlarının dışında durdurma rejimine evrildi. Bu dönüşümün merkezinde, göç kontrolünün dışsallaştırılması yer aldı: caydırma, filtreleme ve engelleme işlevlerinin üçüncü ülkelere devredilmesi.

Mart 2016’daki AB–Türkiye mutabakatı, bu yaklaşımın kurumsal öncülü oldu. Mali destek ve siyasi tavizler karşılığında, göçmenlerin Avrupa alanının dışında tutulması meşrulaştırıldı. Sonraki yıllarda benzer mekanizmalar Libya, Tunus, Fas ve Sahel ülkeleriyle kurulan ilişkilerde de devreye sokuldu.

2024–2025’e gelindiğinde dışsallaştırma, yardımcı bir araç olmaktan çıkıp AB göç rejiminin çekirdeğine dönüştü. Göç rotalarının kontrolü, hukuki sorumluluğun zayıf olduğu, kurumsal denetimin sınırlı kaldığı ve uluslararası izleme imkanlarının daraldığı alanlara taşındı.

Bu tabloda Akdeniz, kurtarma alanı olmaktan çıkıp bir tampon bölgeye dönüştü. İnsanların ölümü ise, fiilen, caydırma politikasının “kabul edilebilir” maliyeti olarak görülmeye başlandı.

Arama-kurtarma altyapısının tasfiyesi

2014’e kadar Akdeniz’de, devletler tarafından yürütülen geniş ölçekli arama ve kurtarma misyonları aktifti. İtalya’nın 2013’te Lampedusa açıklarında yaşanan facianın ardından başlattığı Mare Nostrum Operasyonu, yalnızca bir yıl içinde 150 binden fazla insanın hayatını kurtarmıştı. Ancak bu misyon, 2014’te “aşırı maliyet” ve sözde “düzensiz göçü teşvik ettiği” gerekçeleriyle sona erdirildi.

Yerine geçen Triton ve Sophia operasyonları ise çok daha dar yetkilerle donatıldı; odak noktaları insan kurtarmak değil, sınır güvenliği ve kaçakçılıkla mücadeleydi. 2020’lerin başına gelindiğinde aktif kurtarma rolü büyük ölçüde devlet dışı insani yardım kuruluşlarına geçti. Aynı dönemde bu kuruluşlar yoğun hukuki ve idari baskıların hedefi haline geldi.

2025 itibarıyla bu örgütlerin çoğu ya bölgeden fiilen uzaklaştırılmıştı ya da sürekli yasaklar, gemi alıkoymaları ve ceza soruşturmaları altında faaliyet göstermeye çalışıyordu. Ortaya çıkan boşluk ise devlet yapıları tarafından bilinçli ve sistematik biçimde doldurulmadı.

Ocak 2026’daki trajedi, bu tasfiyenin doğrudan sonucuydu. Kapsamlı bir kurtarma altyapısının yokluğu, önleyici operasyonlardan vazgeçilmesi ve sorumluluğun asgariye indirilmesi, yüzlerce insanın ölümünün otomatik bir tepki mekanizmasını dahi tetiklemediği bir tablo yarattı.

Kayıtsızlığın politik ekonomisi

Aktif kurtarmadan vazgeçiş, yalnızca ahlaki ya da hukuki bir mesele değil; modern Avrupa Birliği’nin politik-ekonomik mantığına içkin bir olgu. İç siyaset hesapları açısından bakıldığında, kurtarılan her göçmen otomatik olarak kaynak paylaşımının konusu, iç siyasi tartışmaların nesnesi ve radikal partilere destek artışının potansiyel faktörü haline geliyor.

Bu nedenle kurtarmayı önlemek, onu organize etmekten işlevsel olarak daha “kârlı” görünüyor. İnsanların karasularının dışında ölmesi, anlık bir seçmen maliyeti yaratmıyor; barınma, entegrasyon ve finansman gerektirmiyor ve en önemlisi, seçmenlerin büyük çoğunluğunun radarına girmiyor.

Sonuçta, insani söylemin kâğıt üzerinde korunduğu, fiiliyatta ise eylemsizliğin tercih edildiği istikrarlı bir “yönetilen kayıtsızlık” modeli oluşuyor. Tunus açıklarında kaybolan teknelere verilen tepki –ya da verilmeyen tepki– tam olarak bu modelin ürünüydü.

Uluslararası paralellikler ve benzer örnekler

Orta Amerika ve ABD sınırı. Benzer süreçler Avrupa’yla sınırlı değil. 2022–2025 yılları arasında ABD–Meksika sınırında, Arizona ve Teksas’ın çöl bölgelerinden geçmeye çalışan göçmenler arasında rekor düzeyde ölüm kaydedildi. Amerikalı insan hakları örgütlerine göre, üç yılda hayatını kaybedenlerin sayısı 1700’ü aştı.

Avrupa örneğinde olduğu gibi burada da temel faktör, göç yollarının bilinçli biçimde daha tehlikeli bölgelere yönlendirilmesiydi. Görece güvenli geçişlerin sıkı denetim altına alınması, ölüm oranlarını artırdı ve bu durum fiilen caydırma politikasının hesaplanmış bir parçası haline geldi.

Avustralya’nın offshore modeli. Avustralya’nın göçmenleri Nauru ve Manus adalarındaki offshore merkezlerde tutma uygulaması, kurumsallaşmış antihümanizmin bir başka örneği. Hukuki prosedürlere biçimsel olarak uyulsa da, belirsizlik, ağır yaşam koşulları ve sistematik psikolojik baskı çok sayıda intihar vakasına ve ciddi ruhsal bozukluklara yol açtı.

Uluslararası denetim mekanizmaları bu tabloyu değiştirmekte yetersiz kaldı; çünkü model, egemenlik söylemiyle gerekçelendirilen sert siyasi kararlar çerçevesinde inşa edilmişti.

Bu örneklerin tamamında ortak bir desen var: Devletler insan haklarına biçimsel bağlılıklarını korurken, bu hakların fiilen kullanılmasını neredeyse imkânsız kılan koşullar yaratıyor. İnsancıl hukuk yürürlükte kalıyor, ancak operasyonel içeriğini yitiriyor.

Evrensellikten hayatların hiyerarşisine

Günümüz uluslararası sistemi, insan hayatının evrensel değeri anlayışından giderek uzaklaşıyor. Bunun yerine, yaşamın korunma derecesinin siyasi, ekonomik ve kültürel “önemine” göre belirlendiği hiyerarşik bir model şekilleniyor.

Gelişmiş ülkelerin vatandaşlarının hayatı en üst düzeyde korunmaya devam ediyor. Küresel sistemin periferisindeki insanların –yerinden edilmişlerin, yoksulların, siyasi temsilden yoksun olanların– yaşamı ise adım adım koşulsuz değer alanının dışına itiliyor.

Bu bağlamda, ilk metinde kullanılan “ölüm kampı” metaforu analitik bir anlam kazanıyor. Söz konusu olan doğrudan şiddet değil; hakların, içi boşaltılmış biçimsel prosedürlere indirgendği bir sistem.

İnsani rejimin çöküşünün stratejik sonuçları

Akdeniz’deki kitlesel göçmen ölümleri yalnızca insani bir trajedi değil, aynı zamanda stratejik bir istikrarsızlık faktörü. Küresel güvenlik mimarisi, devletlerin öngörülebilir davranacağı ve temel normlara uyacağı varsayımına dayanır. İnsanları denizde kurtarma yükümlülüğü gibi temel normlar sonuçsuz biçimde ihlal edilmeye başlandığında, diğer yükümlülüklerin de aşınmasının önü açılır.

Uluslararası ilişkiler teorisi açısından bu süreçler, kurumsal mekanizmalara duyulan güveni zayıflatır; güç kullanımına ve işlemsel yaklaşımlara daha fazla alan açar. Periferideki devletler, “evrensel” normların pratikte seçici biçimde uygulandığı mesajını alır. Bu da işbirliği teşviklerini azaltır, çatışma potansiyelini yükseltir ve asimetrik direnç biçimlerini besler.

Akdeniz üzerinden geçen göç rotaları, devlet çıkarlarının, ulusötesi suç ağlarının ve devlet dışı aktörlerin kesiştiği kronik bir istikrarsızlık alanına dönüşüyor. Aktif insani varlıktan vazgeçilmesi, sonuncuların elini güçlendirirken, devletlerin uzun vadeli kontrol kapasitesini zayıflatıyor.

Tarihsel olarak, kitlesel insani felaketler –özellikle de adaletsizlik ve cezasızlık duygusuyla birleştiğinde– radikalleşme için elverişli bir zemin oluşturmuştur. Yakınlarını kaybetmek, hukuki koruma mekanizmalarına erişememek ve gelişmiş ülkelerin açık kayıtsızlığı, kolektif travma anlatılarını besler.

Kuzey Afrika ve Sahel bölgeleri için bu durum ek riskler yaratıyor. Ekonomik umuttan yoksun, Avrupalı kıyıların hemen dibinde yurttaşlarının öldüğünü gören gençler, Batı’yı ikiyüzlülük ve çifte standartların kaynağı olarak hedef alan aşırıcı söylemlere daha açık hale geliyor.

Böylece göçü caydırmanın kısa vadeli kazancı, uzun vadede güvenlik maliyetlerine dönüşüyor. İnsani krizlere müdahalesizlik politikası baskıyı azaltmıyor; yalnızca erteliyor ve biçim değiştiriyor.

Uluslararası hukuk yalnızca yaptırım mekanizmalarıyla değil, pratikle işler. Yükümlülüklerin tekrar tekrar cezasız biçimde ihlal edilmesi, zamanla normun kendisini değiştirir. Akdeniz örneğinde, denizde insan hayatını koşulsuz kurtarma ilkesinin fiilen revize edilmesinden söz ediyoruz.

Devletler sistematik biçimde imdat sinyallerini görmezden geldiğinde ya da arama-kurtarma faaliyetlerini asgariye indirdiğinde, kurtarma “zorunlu” olmaktan çıkıp “opsiyonel” hale gelir. Bu pratiğin Hint Okyanusu’na, Karayipler’e ya da Pasifik’e yayılması ise artık sadece zaman meselesidir.

Öngörü perspektifi: 2035’e kadar olası senaryolar

Mevcut eğilimler korunursa, 2030’ların başına gelindiğinde göç güzergâhlarındaki ölüm oranlarının artması, buna karşılık bu trajedilerin küresel gündemdeki görünürlüğünün daha da azalması beklenebilir. Kontrolün dışsallaştırılması derinleşecek, yeni transit ülkeleri kapsayacak; insani yardım kuruluşları ise kilit bölgelerden sistematik biçimde uzaklaştırılmaya devam edecek.

Bu senaryoda Akdeniz, hukuki yükümlülüklerin de jure varlığını sürdürdüğü, ancak de facto uygulanmadığı kalıcı bir “gri bölge”ye dönüşecek. Ölü sayıları jeopolitik koşullara ve iklim faktörlerine göre dalgalanabilir, fakat yapısal neden değişmeden kalacaktır.

Alternatif senaryo, uluslararası kuruluşların ve bazı devletlerin baskısıyla arama-kurtarma mekanizmalarının kısmen yeniden devreye sokulmasını öngörüyor. Ancak göç politikasının temel mantığı değişmediği sürece, bu adımlar sınırlı kalacak ve sistemik bir dönüşüm yaratmayacaktır.

Son yılların deneyimi, büyük ölçekli insani felaketlerin dahi nadiren uzun vadeli siyasi kırılmalara yol açtığını gösteriyor. Daha olası olan, stratejinin yeniden düşünülmesinden ziyade, itibar maliyetlerini azaltmaya dönük sınırlı ve geçici düzeltmelerdir.

En düşük ihtimalli, fakat stratejik açıdan en kritik senaryo ise, insan haklarının evrensel yorumuna geri dönüş ve hayat kurtarmanın önceliğinin yeniden tesis edilmesidir. Bunun hayata geçirilmesi; kaynakların yeniden dağıtılmasını, toplumsal anlatıların değişmesini ve siyasi bedelleri göze alma iradesini gerektirir.

Mevcut koşullarda böyle bir dönüşüm gerçekçi görünmüyor. Ancak normatif uluslararası düzenin korunmasıyla, onun nihai olarak aşınması arasındaki sınırı belirleyen de tam olarak bu senaryodur.

Post-hümaniter düzenin aynası olarak Akdeniz

Ocak 2026’nın sonunda Akdeniz’de yaşanan trajedi bir istisna değildir ve olumsuz koşulların tesadüfi birleşimiyle açıklanamaz. Bu olay, çağdaş uluslararası düzenin işleyişindeki sistemsel arızanın yoğunlaşmış bir ifadesidir: insani normlar deklaratif düzeyde varlığını korurken, operasyonel içeriğini yitirmektedir.

Tunus açıklarında sekiz, muhtemelen on yedi göçmen teknesinin kaybolması; kapsamlı arama-kurtarma faaliyetlerinin yokluğu; kurumsal sorumluluğun bilinçli biçimde muğlaklaştırılması ve Avrupa Birliği’nin cılız siyasi tepkisi, bir tarihsel döngünün kapandığını gösteriyor. İnsan hayatının koşulsuz değer olarak kabul edildiği model, yerini risklerin pragmatik yönetimine bırakıyor; bu yeni düzende ölüm, politikanın “kabul edilebilir” maliyetlerinden biri haline geliyor.

Altı çizilmesi gereken nokta şu: Bu dönüşüm yalnızca Avrupa’ya özgü değil. Benzer süreçler dünyanın başka bölgelerindeki göç yollarında da gözleniyor. Bu nedenle Akdeniz, bir istisna değil; küresel kaymanın en görünür ve en yoğun örneği.

Akdeniz artık göç politikalarının etkinliğinin değil, medeniyet kavramının normatif bir proje olarak ayakta kalıp kalamayacağının sınandığı bir alan. Yüzlerce, hatta binlerce insanın ölümü hukuki, siyasi ya da ahlaki hiçbir otomatik tepkiyi tetiklemiyorsa, sorun tek tek kurumların krizi değil; uluslararası düzenin değer çekirdeğinde yaşanan yapısal bir dönüşümdür.

Bu anlamda mesele, insancıl hukukun eski haliyle korunup korunamayacağı değil; çağdaş dünyanın fiilen post-hümaniter bir gerçeklikte yaşadığını kabul etmeye hazır olup olmadığı ve bunun sonuçlarıyla yüzleşip yüzleşemeyeceğidir.

Etiketler: