...

Cumhurbaşkanı Salva Kiir ile Birinci Başkan Yardımcısı Riek Machar’ın kişiselleşmiş iktidarı neden sadece Güney Sudan devletinin potansiyelini yok etmekle kalmadı, aynı zamanda bizzat iktidar sistemini sonsuz bir şiddet üretim makinesine dönüştürdü? Uluslararası toplumun Cübaya kurduğu “vesayet mimarisi” bu krizi nasıl kronik ve kendi kendini besleyen bir çatışma haline getirdi?

Bir başarısızlığın anatomisi: devlet olamamanın kökeni

Güney Sudan, dışarıdan dayatılmış “devlet kurma” projelerinin demokratikleşme değil, kurumsal çöküş yarattığının en açık örneklerinden biri. 2011’de BM’nin 193. üyesi olarak kabul edilen ülke, “özgürlük” ve “insani müdahale” ideallerinin zaferi gibi sunulmuştu. Oysa iki yıl geçmeden iç savaşa sürüklendi; on yıl sonra ise tepeden inme devlet inşasının çöktüğü bir laboratuvara dönüştü.

Yeni devlet, toplumun iç dinamiklerinden değil, iki silahlı elit grubun – eski isyancı hareket SPLA/M’in fraksiyonlarının – uzlaşmasından doğdu. Bu yapının garantörlüğünü ABD, İngiltere, Norveç ve Afrika Birliği üstlendi. Ancak temel hata, anayasa, parlamento, koalisyon gibi “kurumsal” formların kendiliğinden istikrar yaratacağı inancıydı. Gerçekte kurulan sistem, ikili iktidarı kurumsallaştırdı: Salva Kiir ve Riek Machar arasındaki rekabet, Güney Sudan siyasetinin yapısal ilkesi haline geldi.

Yeni devletin hiçbir kurumu – ne ordu, ne parti, ne yargı – kişisel çıkar ağlarından bağımsız işleyemedi. Devlet, toplumsal yönetim mekanizması değil, etnik patronaj ilişkilerinin arenasına dönüştü; kaynaklar sadakat karşılığında dağıtılan ganimetlere indirgenmişti.

Salva Kiir: sonsuz seferberliğin askeri lideri

Cumhurbaşkanı Salva Kiir Mayardit’in kariyeri, askeri zihniyetin ve patrimonyal yönetim tarzının kristalize olmuş bir örneği. SPLA’nın eski bir komutanı olan Kiir, 2005’te John Garang’ın ölümünden sonra hareketin liderliğini devraldı. Dinka halkına mensup olan Kiir, ülkenin en büyük etnik grubunun (yaklaşık yüzde 35) desteğiyle iktidarını kurdu.

Garang siyasal bir dönüşüm hedeflerken, Kiir bir “askeri yönetici”ydi; ideolog değil, disiplin ve kontrolü önceleyen bir komutandı. Gücünü üç temel dayanak üzerinde yükseltti:
– ordu ve güvenlik aygıtı üzerindeki mutlak kontrol,
– petrol gelirlerinin dağıtımında tekel,
– etnik mobilizasyon ve himayecilik sistemi.

Bağımsızlıktan sonra Kiir, isyancı ordusunu ulusal savunma gücüne dönüştürmedi. SPLA, komutanlarına sadık milislerden oluşan gevşek bir konfederasyon olarak kaldı. Bu da “militia capture” denilen, devletin milis ağları tarafından ele geçirilmesi olgusunu yarattı.

Cumhurbaşkanlığı, zamanla dış yardımlar ve petrol gelirleri üzerindeki merkezi denetim aracına dönüştü. Devlet bütçesinin yaklaşık yüzde 90’ı petrol ihracatından geliyor; bu gelirin büyük bölümü Kiir’in çevresindeki ağlar tarafından kontrol ediliyor. Bu yapı, Dinka komutanlarının sadakati sürdükçe ayakta kalabildi.

Kiir’in yönetim tarzı gayriresmiliğe dayanıyor: bürokratik düzen zayıf, kurumsal kararlar yerini kişisel mutabakatlara bırakmış. Parlamento, hükümet, mahkemeler – hepsi biçimsel. Gerçek kararlar, danışmanlar, akrabalar ve askeri aracıların ağı üzerinden alınıyor.

Riek Machar: etnik kimliğin tuzağındaki pragmatist

Birinci Başkan Yardımcısı Riek Machar Teny, farklı bir tip. İngiltere’de eğitim görmüş bir felsefe doktoru; ülkenin ikinci büyük etnik topluluğu Nuerlerin (yaklaşık yüzde 16) temsilcisi. Siyasi kariyerini Dinkaların egemenliğine muhalefet üzerine kurdu.

1991’de SPLA’dan ayrılarak Garang’ı otoriterlikle suçladı, kendi fraksiyonunu kurdu. Bu grup kısa süreliğine Hartum rejimiyle ittifak yaptı – Machar’a “hain” damgası vuruldu ama bu sayede kaynak kazandı. 2005’teki barış anlaşmasının ardından yeniden SPLM’e döndü ve Kiir’in yardımcısı oldu. Ancak bu ortaklık baştan itibaren geçici bir dengeydi.

Machar, tipik bir kriz siyasetçisi: gücünü kurumlar üzerinden değil, kaynak ve sadakat ağlarını kriz dönemlerinde konsolide etme becerisinden alıyor. Onun siyaseti ideolojik değil, tamamen taktiksel. İttifakları değiştiriyor, geçici uzlaşmalar yapıyor, uluslararası aktörler arasındaki çelişkileri kullanıyor.

2013’te Kiir’i otoriterlikle suçlayarak cumhurbaşkanlığına adaylığını açıklayınca, ipler koptu. Kiir buna tutuklamalar ve ordu içi tasfiyelerle cevap verdi. Çatışma kısa sürede Cüba’da silahlı bir krize dönüştü ve ardından etnik bir savaşa evrildi: Dinka ve Nuer güçleri birbirini katletmeye başladı, sivil halk büyük kayıplar verdi.

Machar, Kiir’e kıyasla daha esnek ve dış bağlantılara sahipti. Etiyopya ve Kenya’dan destek buldu, petrol anlaşmaları üzerinden silah tedarik etti. Fakat o da kalıcı kurumlar kuramadı – yalnızca sadakate dayalı komutan ağlarından ibaret paralel bir yapı yarattı.

Bağımlı düşmanlık: iktidarın ikili yapısı

Kiir ile Machar arasındaki mücadele bir ideoloji savaşı değil; karşılıklı bağımlılık ilişkisi. Her biri, sadece ötekinin varlığı sayesinde siyasi anlam kazanıyor.

Bu bağımlılık devletin yapısına işlenmiş durumda. 2018’deki barış anlaşmasıyla beş başkan yardımcılığı sistemi getirildi, Machar yeniden birinci yardımcılık koltuğuna oturdu. Kâğıt üzerinde bu bir uzlaşmaydı; gerçekte ise karşılıklı rehinlik düzeni. Taraflardan biri giderse savaş yeniden patlayabilir; uluslararası garantörlerin varlığı da bu ikiliyi dokunulmaz hale getiriyor.

Güney Sudan, bugün kalıcı bir koalisyon çıkmazına hapsolmuş durumda:
– Cumhurbaşkanı, etnik tabanını kaybetmeden reform yapamıyor,
– Başkan Yardımcısı, silahlı destek olmadan seçim kazanamıyor,
– Uluslararası toplum, bu ikiliyi değiştirmeden devleti koruyamıyor.

Sonuç: “istikrarlı istikrarsızlık.” Barışı değil, kaos korkusunu denge unsuru haline getiren bir düzen.

Etnik ekonomi ve kurumsal erozyon

Güney Sudan’da iktidarın etnik temelde paylaşılması, zamanla ekonomik bir düzene dönüştü. Petrol gelirlerine erişim, siyasi sadakatin ana kriteri haline geldi. IMF verilerine göre, 2024 yılında ülkenin döviz gelirlerinin yaklaşık yüzde 87’si petrol ihracatından sağlandı, ancak bu gelirlerin yüzde 1’inden azı altyapı ve sağlık yatırımlarına yönlendirildi.

Her etnik fraksiyon, kendi lojistik hatlarını, ihracat noktalarını ve yabancı şirketlerle yaptığı sözleşmeleri kontrol ediyor. Bu parçalanmış yapı, ekonomiyi özerk mini rejimlerden oluşan bir mozaik haline getiriyor. Merkezî yönetim resmen vergi topluyor ama gerçekte yaptığı tek şey, rantı elit gruplar arasında yeniden dağıtmak.

Devlet aygıtı, dış bağışçılar için bir “meşruiyet vitrini” işlevi görüyor; gerçek kararlar ise gayriresmî klan konseylerinde alınıyor. Yolsuzluk artık bir sapma değil, bizzat yönetim biçimi. Karar alma mekanizmalarının yerini rant paylaşımı almış durumda.

Uluslararası vesayet ve yanlış barış mühendisliği

Bağışçı politikası. Uluslararası toplum Güney Sudan’ı bir kalkınma öznesi değil, bir istikrar nesnesi olarak görüyor. 2011’den bu yana ülkeye 17 milyar dolardan fazla dış yardım aktarıldı. Ancak bu kaynakların yaklaşık yüzde 80’i insani yardım ve barışı koruma faaliyetlerine gitti; kurumsal reformlara değil.
BM Barış Gücü UNMISS 18 binden fazla asker ve sivil personelden oluşuyor, ancak yetkisi yalnızca sivilleri korumakla sınırlı. Politik sürece müdahale edemiyor; bu da onu yapısal olarak “şiddetin tarafsız gözlemcisi” konumuna düşürüyor.

ABD ve bölgesel güçlerin politikası. Bağımsız Güney Sudan’ın başlıca mimarı olan ABD, zamanla Cüba’nın iç siyasetine mesafe koydu. AFRICOM sadece istihbarat ve insani destek sağlıyor.
Buna karşın Etiyopya ve Uganda doğrudan müdahil durumda. Uganda, Kiir’i müttefik ve ekonomik ortak olarak görüyor; Etiyopya ise Güney Sudan’ı kendi istikrarı açısından tampon bölge olarak değerlendiriyor. Böylece bölgesel denklem, statükoyu besliyor: Her tarafın dış desteği var, dolayısıyla kimse kesin çözüme istekli değil.

Machar’ın tutuklanması ve şiddet döngüsüne dönüş

Mart 2025’te Salva Kiir, Riek Machar’ın “darbe girişimi” ve “insanlığa karşı suçlar”la suçlanarak tutuklanmasını emretti. Machar ev hapsine alındı, ancak taraftarları Jonglei Eyaleti’nde silahlı direnişe geçti.
Ayaklanmanın omurgasını, Sudan Ulusal Kurtuluş Ordusu ile Nuerlerin gayriresmî milis gücü olan “Beyaz Ordu” birlikleri oluşturdu. İnisiyatif kısa sürede isyancılara geçti; 2025’in sonunda doğu bölgelerinin büyük kısmını kontrol etmeye başladılar.

Cüba yönetimi buna yine askeri refleksle karşılık verdi: müzakere yerine “temizlik operasyonu”. 26 Ocak 2026’da ordu, sivil halk ve insani yardım kuruluşlarına üç kenti 48 saat içinde terk etme emri verdi. Cumhurbaşkanına yakın isimlerden, Şilluk kökenli General Johnson Olony, halka açık bir şekilde “tüm düşmanların yok edilmesi” çağrısı yaptı. İnsan hakları örgütlerince belgelenen bu olay, operasyonun etnik bir karakter taşıdığını doğruluyor.

Sonuç, yeni bir insani felaket oldu. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre, 2026 Ocak itibarıyla ülke içinde yerinden edilmiş kişi sayısı 6 milyonu aştı.

Şiddetin yeniden üretim mekanizması

Kiir–Machar çatışması bitmiyor, çünkü her döngü tarafların meşruiyetini yeniden üretiyor. Her şiddet dalgasının ardından Afrika Birliği ya da IGAD arabuluculuğunda yeni bir “güç paylaşımı” anlaşması imzalanıyor.
Bu döngü, savaşı bir siyasal işletmeye dönüştürüyor: Kiir, “isyana karşı mücadele” adı altında dış destek alıyor; Machar ise “siyasi mahkûm” statüsüyle yeniden hükümete dönme hakkını kazanıyor. Uluslararası bağışçılar, çöküş korkusuyla mevcut sistemi finanse etmeyi sürdürüyor ve böylece döngüyü besliyor.

Akademik literatürde bu fenomene “rant temelli barış” (rent-seeking peace) deniyor – yani kurumlara değil, rantın paylaşımına dayalı bir denge. Güney Sudan bu modelin klasik örneğini sunuyor: Ateşkes, barışın hedefi değil, elitlerin ömrünü uzatma aracına dönüşmüş durumda.

Devlet, kendi kurucularının rehinesine dönüşürken

Bugün Güney Sudan, sadece “başarısız bir devlet” değil; iki insanın kişisel iktidarının bir ülkeyi nasıl felç edebileceğinin, onun varlığını sonsuz bir kriz döngüsüne dönüştürebileceğinin benzersiz bir örneği. 2011’de bağımsızlığını ilan ettiğinden bu yana ülke üç iç savaş, dört “barış anlaşması” ve yedi koalisyon hükümeti denemesi yaşadı. Her defasında aynı senaryo tekrarlandı: Cumhurbaşkanı Salva Kiir ile Birinci Başkan Yardımcısı Riek Machar arasındaki kişisel çekişme etnik bir çatışmaya dönüştü, ardından silahlı mücadeleye, sonra da dış baskılarla imzalanan yeni bir “barış” anlaşmasına... Böylece siyasi kriz, iki biyografinin rehinesi haline gelen kurumsal bir tuzağa dönüştü.

Kiir, Dinka halkının temsilcisi olarak iktidarını orduya sadakat ve petrol gelirlerinin mutlak kontrolü üzerine kurdu. Machar ise Nuer milislerini bir tür paralel güç merkezine dönüştürdü. Kâğıt üzerinde ülkenin bir parlamentosu, anayasası ve hükümeti var; fakat bunlar sadece vitrin. Gerçekte sistem, etnik patronaj ağlarının mekanizması üzerine oturuyor. Devlet bütçesinin yüzde 90’ından fazlası petrolden geliyor; üretimin yaklaşık yüzde 70’i cumhurbaşkanına yakın yapılar tarafından kontrol ediliyor. Dünya Bankası verilerine göre, 2025’te devlet ihalelerinin yüzde 78’i hiçbir açık ihale süreci olmadan, etnik aidiyet temelinde dağıtıldı. 200 bini aşkın askerin görev yaptığı orduda subayların yüzde 90’ı Dinka kökenli. Bu tablo, Güney Sudan’da devletin aslında bir kurum değil, rant paylaşımına dayalı bir klan ekonomisi olduğunu gösteriyor.

Riek Machar ise Batı eğitimi almış olmasına rağmen gerçek bir alternatif olamadı. Onun stratejisi, “çatışma yoluyla hayatta kalmak.” Etnik mobilizasyonu siyasi sermayeye, savaşı ise pazarlık aracına dönüştürdü. Her yeni şiddet dalgası, onu yeniden müzakere masasına taşıdı; her “barış süreci” ona yeniden başkan yardımcılığı koltuğunu ve uluslararası güvenlik garantilerini sağladı. Savaş, artık felaket değil, siyasal bir ticaret biçimi. IMF verilerine göre, ülke bütçesinin yarısından fazlası savunma ve güvenlik sektörüne gidiyor; eğitim ve sağlık harcamaları toplamda yüzde 5’i bile bulmuyor. Bu sadece dengesizlik değil, bilinçli bir yapı: ordu, iktidarın bekçisi; vatandaşların değil, rejimin güvenlik aygıtı.

Uluslararası toplum bu düzeni fiilen meşrulaştırmış durumda. 2011–2025 arasında Güney Sudan’a 17 milyar dolardan fazla dış yardım aktarıldı. Buna rağmen yoksulluk oranı yüzde 51’den yüzde 82’ye yükseldi; ortalama yaşam süresi 59 yıldan 54’e geriledi. Bu rakamlar reformların başarısızlığını değil, reformların hiç var olmadığını gösteriyor. 18 binden fazla personeliyle görev yapan BM Barış Gücü (UNMISS), sadece “insani tampon” işlevi görüyor. Yetkisi, sivilleri korumakla sınırlı; politik sürece dokunamıyor. Her yeni kriz, misyonun bütçesini artırıyor – bu da istikrarsızlığın kendisini kurumsal bir kazanç modeline dönüştürüyor. Böylece “yönetilen çöküş” denilen bir formül oluşuyor: ülke tamamen dağılmıyor, ama kalıcı olarak bağımlı ve krizle yaşayan bir düzene hapsoluyor.

Mart 2025’te Salva Kiir, Machar’ı darbe girişimi suçlamasıyla tutuklattı. Bu adım, kırılgan dengeyi yok etti. Kısa sürede Jonglei Eyaleti’nde ayaklanma başladı. Cumhurbaşkanına yakın General Johnson Olony, kamuoyu önünde “kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere tüm düşmanların yok edilmesi” çağrısında bulundu. Bu, doğrudan etnik temizlik sinyaliydi. BM verilerine göre, 2026 Ocak itibarıyla ülke içinde yerinden edilmiş kişi sayısı altı milyonu aştı – yani nüfusun neredeyse yarısı. “Sınır Tanımayan Doktorlar” ve Kızılhaç personelini tahliye etti; yardım koridorları çöktü. Güney Sudan yeniden şiddetin tek siyasal dil olduğu kaosa sürüklendi.

Ülkenin siyasal sistemi bugün tam anlamıyla gerontokratik bir piramit. Nüfusun ortalama yaşı 19, siyasi liderliğin ortalaması 70’in üzerinde. Bağımsızlık sonrası kuşak, ne siyasi haklara ne ekonomik fırsatlara sahip; genç işsizliği yüzde 60’ı aşmış durumda. Kiir ve Machar, bir zamanlar özgürlük mücadelesinin sembolleriydi; şimdi o geçmişin hatırasını iktidar aracına çevirdiler. Onların fiziksel varlığı, ülkenin siyasal evrimini bloke ediyor. Hiçbiri iktidardan çekilmeye hazır değil, çünkü gitmek – güvenliklerini yitirmek demek. Yargı, yürütmeye bağımlı olduğu için onlara dokunamıyor. Bu koşullarda, liderlerin ölümü bir trajedi değil, kaçınılmaz bir yenilenme mekanizması haline geliyor.

Eğer bu gidişat sürerse, Güney Sudan etnik kantonlara bölünmüş bir toprak mozaiğine dönüşecek. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün tahminlerine göre, ülkede Cüba’ya bağlı olmayan kırktan fazla silahlı grup faaliyet gösteriyor. Üst Nil ve Unity eyaletlerindeki petrol bölgeleri üzerindeki kontrol, giderek merkezî yönetimin elinden çıkıyor. “Suriye senaryosu” artık uzak bir ihtimal değil: etnik komutanların fiilen yönettiği, ama şeklen bir hükümetin varlığını sürdürdüğü bir yapı.

Çıkış yolu: kökten kurumsal yeniden doğuş

Gerçek çözüm, sadece tam bir kurumsal yeniden başlatmayla mümkün. En az beş yıllık uluslararası mandaya sahip geçici bir teknokrat hükümetin kurulması gerekiyor. Bu model, Kiir ve Machar’ı dışlamalı ama kişisel dokunulmazlık garantisi içermeli. Aksi halde hiçbir anlaşma uzun ömürlü olmaz. İlk adım, petrol sektörünün yeniden yapılandırılması ve uluslararası denetim altındaki bağımsız bir Kalkınma Fonu’nun oluşturulması olmalı – Gana ve Nijerya örneklerinde olduğu gibi. Sadece kaynakların şeffaf yönetimi, çatışmanın ekonomik temelini ortadan kaldırabilir. İkinci adım ise, toplum, kilise ve bölgesel topluluklar arasında yeni bir toplumsal sözleşmenin kurulmasıdır – elitler arasında değil. Afrika Birliği ve Çin, bu geçişin garantörleri olmaya hem güç hem çıkar bakımından en uygun aktörler.

Güney Sudan artık çöküşün eşiğinde değil; çoktan çökmüş durumda. Fakat bu çöküş, paradoksal biçimde istikrarlı. Sistem, kriz üzerinden işliyor. Kiir ve Machar, düşman değil; birbirinin meşruiyetini besleyen simbiyotik bir çift. Her savaş döngüsü, onların varlığını yeniden doğruluyor; her “barış girişimi” onları daha da güçlendiriyor. Güney Sudan fenomeninin özü tam da burada: çatışma sistemi yıkmıyor – onu ayakta tutuyor. Uluslararası toplumun “uzlaşmayla istikrar” yanılsamasına dayalı politikası ise bu rejimin ömrünü uzatmaktan başka işe yaramıyor.

Gerçek kurtuluş, geçmişle radikal kopuştan geçiyor.
Güney Sudan, yeniden doğmak için önce kurumsal anlamda ölmeyi göze almalı. Devlet, onu çürütenlerin elinde reform edilemez. Geçiş ancak Kiir ve Machar’ın adları iktidar yapısından silindiğinde, kişisel ağları dağıtıldığında ve yeni elitler etnik değil, işlevsel temelde kurulduğunda mümkün olur. Nüfusun yüzde 70’ini oluşturan gençler, yerel meclisler, eğitim kotaları, bütçe denetimi ve bağımsız medya aracılığıyla siyasi özneye dönüşmelidir. Aksi halde Güney Sudan, dış yardımın ve iç şiddetin kalıcı laboratuvarı olarak kalır.

Tarih, çöküşten sonra yeniden doğuş örneklerini biliyor: Sierra Leone, Liberya, Ruanda. Hepsi gösterdi ki, yıkım nihai değildir – yeter ki siyasi irade ve dış tutarlılık bulunsun. Güney Sudan da bu yolu izleyebilir, ama sadece bir şartla: uluslararası toplum, artık elitleri değil, kurumları finanse etmeye başladığında. Umudun sembolü olarak doğup ölüme sürüklenen bu ülke, ancak o zaman yeniden anlam kazanabilir. Kendi halkına karşı silaha dönüşen iktidar, yerini nihayet devlet olma iradesine bırakabilir. İşte o zaman Güney Sudan, başarısızlığın değil, yeniden doğuşun örneği olur.

Etiketler: