...

Türkiye’nin Hamas’ın silahsızlandırılması sürecindeki muhtemel rolü, Gazze’de kalıcı istikrarı sağlayacak bir ara formül mü, yoksa Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini kökten dönüştürecek daha geniş çaplı bir stratejinin parçası mı?

Merkezdeki temel tez şu: Hamas’ın silahsızlandırılması meselesi, teknik bir silah kontrolü ya da demobilizasyon dosyası olmaktan öte, bir siyasal yeniden entegrasyon süreci olarak okunmalı. Bu süreç, Gazze’nin bölgesel yönetişim sistemine yeniden dahil edilmesini hedefliyor ve burada Türkiye klasik anlamda bir “arabulucu” değil, sınırlı meşruiyet koşullarında politik dönüşümün garantörü olarak konumlanıyor.

Dolayısıyla Hamas’ın silahsızlanması nihai hedef değil; değişen çıkar dengeleri, tehdit algıları ve güvenlik garantilerinin doğal bir sonucu.

Askeri tükenişten kontrollü dönüşüme

2025 Ekim’ine gelindiğinde, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısıyla başlayan çatışma döngüsü yapısal sınırına ulaşmıştı. İsrail taktik düzeyde belirgin bir üstünlük sağladı ama stratejik bir sonuç elde edemedi: Hamas’ı politik bir aktör olarak ortadan kaldıramadı. Öte yandan Hamas da altyapısını, komuta kademesini ve kaynak ağını kaybederek Gazze’de yönetim kapasitesini sürdüremez hale geldi.

2025 sonbaharında ABD arabuluculuğunda sağlanan ateşkes, bir uzlaşmadan çok iki tarafın da tükenişini tescilledi. Başkan Trump yönetimi, dış politikada ideolojik değil, “işlemsel” (transactional) bir çizgi izleyerek tarafların dönüşümünü değil, istikrarın maliyetini paylaşmayı tercih etti.

Yirmi yıl aradan sonra ilk kez Hamas’ın silahsızlandırılması meselesi, İsrail’in tek taraflı talebi olarak değil, çok taraflı bir kurumsal çerçevenin parçası olarak ele alındı. Bu da Türkiye için yeni bir manevra alanı yarattı.

Neden Türkiye: Güvenin kurumsal asimetrisi

Türkiye’nin seçilmesinin nedeni ideolojik yakınlık değil, diğer aktörler arasındaki güven açığıydı.
İsrail açısından Türkiye problemli ama rasyonel bir ortak: Ankara, İran gibi Hamas’ın askeri hamisi konumunda değil ama Avrupa kurumları gibi İsrail çizgisini körü körüne tekrarlayan bir aktör de değil.
Hamas içinse Türkiye’nin ayrıcalıklı bir statüsü var: teslimiyet dayatmayan, ama diyalog kanalı açık tutan bir siyasi aktör.
ABD cephesindeyse Ankara, Amerikan askerini veya bütçesini sahaya sürmeden, bölgesel istikrar riskini üstlenebilecek bir “taşeron istikrar gücü” (stabilizasyon alt yüklenicisi) olarak görülüyor. Trump yönetiminin “kriz dosyalarını orta güçlere devretme” yaklaşımı da bu modele birebir uyuyor.
Mısır ve Katar ise Gazze dosyasında geleneksel arabulucu rollerini büyük ölçüde kaybetti. Ateşkes ve esir takası sürecinde belirleyici oldular ama savaş sonrası düzeni inşa edecek kapasiteden yoksun kaldılar.

Silahsızlanma süreci: Türkiye’nin kademeli dönüşüm konsepti

Ankara’nın yaklaşımı, İsrail ve ABD’nin “tek aşamalı koşul” mantığından temelden farklı. Türk diplomasisi, Dışişleri Bakanı’nın da vurguladığı gibi, karşılıklı yükümlülükler ve senkronize aşamalar ilkesine dayanıyor.

Türkiye’ye göre Hamas’ın silahsızlandırılması ancak şu dört şartın eşzamanlı olarak yürürlüğe girmesiyle mümkün:

Gazze’de iç meşruiyete sahip bir Filistin sivil yönetiminin kurulması.

Hiçbir fraksiyona bağlı olmayan Filistin güvenlik güçlerinin oluşturulması.

Sınırlı ama güvence altına alınmış uluslararası bir gözlem/denetim varlığı.

İsrail güçlerinin kademeli çekilmesi ve sürekli tehdit rejiminin sona erdirilmesi.

Bu yaklaşım, İsrail’in “önce güvenlik, sonra siyaset” formülünü ters yüz ediyor. Ankara’ya göre siyasal çerçeve olmadan güvenlik kalıcı olamaz; garantiler olmadan silahsızlanma da tek taraflı bir kırılma anlamına gelir.

Silahsızlanmanın siyasi ekonomisi: Hamas’ın hesapları

Hamas için silahsızlanma salt güvenlik değil, varoluşsal bir siyasi tercih. Üç temel boyutu var:

Birincisi, sembolik sermaye. Silahlı direniş, hareketin kuruluşundan bu yana meşruiyetinin ana kaynağı oldu. Bu sembol kaybedilirse, siyasi statü dönüştürülmeden silahsızlanma marjinalleşmeye eşdeğer olur.

İkincisi, kurumsal kontrol. Hamas, Gazze’de vergi, sosyal hizmet ve yargı mekanizmalarıyla yarı-devlet yapısı kurdu. Silahsızlanma, bu yönetim ağının dağılması anlamına gelebilir.

Üçüncüsü, bölgesel ilişkiler. Hamas, her ne kadar bazı aktörlerle bağlarını zayıflatmış olsa da, Filistin ve Ortadoğu denkleminde hâlâ bir referans noktası. Aldığı kararlar, diğer hareketler için de örnek teşkil ediyor.

Bu yüzden Türkiye’nin öncülük ettiği kademeli model, Hamas’a askeri kapasitesinin kaybını politik bir dönüşüme çevirebilme, yani yenilgiyi teslimiyet değil, yeniden doğuş formuna sokabilme imkânı tanıyor.

Yeni bölgesel konfigürasyonun içine yerleşen süreç

Bu süreci bölgesel dönüşümlerden bağımsız okumak mümkün değil. Doğu Akdeniz bugün kontrollü çok-kutupluluk dönemine giriyor; burada Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi “orta ölçekli güçler”, daha önce küresel merkezlerin elinde bulunan işlevleri üstlenmeye başlıyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Hamas’ın silahsızlandırılma sürecine katılımı, Ankara’nın krizlere tepki veren bir aktör mü yoksa güvenlik mimarisinin gerçek bir “mühendisi” mi olacağını gösterecek bir sınav niteliğinde. Bu dosyanın başarısı ya da başarısızlığı, Türkiye’nin Suriye’den Kızıldeniz’e uzanan tüm bölgesel denklemdeki ağırlığını doğrudan etkileyecek.

Bugünkü konjonktürde Hamas’ın silahsızlandırılması ne teknik bir operasyon ne de zorlayıcı bir güvenlik hamlesi. Bu, çok katmanlı bir siyasal yeniden tasarım (political re-engineering) süreci. Türkiye burada ne Hamas’ın garantörü ne de İsrail’in savunucusu; Ankara, çatışmayı askeri düzlemden yönetişimsel bir düzleme tercüme eden bir mekanizma rolünde.

İsrail’in pozisyonu: stratejik hedef, taktik sınırlar

Gazze dosyasının ikinci evresinde İsrail’in stratejisi net bir imperatif üzerine kurulu: Hamas’ın bir daha silahlı aktör olarak canlanmasını önlemek. Ancak Tel Aviv, Hamas’ı tamamen ortadan kaldırma hayaline kapılmıyor; hedef, hareketin organize silahlı direniş yürütme kapasitesini yok etmek.

Tam da bu noktada temel çelişki ortaya çıkıyor. İsrail ezici bir askerî üstünlüğe sahip, ama Gazze’yi sürdürülebilir biçimde yönetebilecek ne kurumsal ne de siyasi araçlara sahip. Kalıcı askerî varlık denemesi, uzun vadede hem maddi hem de imaj maliyetini artırıyor. Bu yüzden stratejik planlama açısından en rasyonel seçenek, savaş sonrası yönetim sorumluluğunu kendi yapılarının dışına taşımak.

İsrail’in Türkiye’ye bakışı da bu çerçevede ikili bir karakter taşıyor. Bir yandan Ankara, Hamas üzerindeki etkisi nedeniyle “problemli” bir aktör olarak görülüyor; öte yandan İsrail’in doğrudan sahada bulunmadan süreci yönetilebilir kılmasını sağlayabilecek tek güç olarak kabul ediliyor. Bu durum, İsrail’in söylemindeki dönüşümü açıklıyor: Başlangıçtaki kesin reddiyeden, Türkiye’nin siyasi (ama askerî olmayan) katılımını temkinli biçimde kabule doğru bir evrim yaşanıyor.

Burada altı çizilmeli: İsrail’in Türk askerî ya da güvenlik unsurlarının uluslararası misyona dahil edilmesine karşı çıkışı inat değil, güvenlik kavramının kontrolünü kaybetme korkusunun yansıması. Tel Aviv, “savaş dışı” bile olsa böyle bir varlığın zamanla siyasi baskı aracına dönüşmesinden çekiniyor.

Amerikan yaklaşımı: istikrarsızlığı işlemsel biçimde yönetmek

Başkan Trump döneminin Gazze stratejisi, geçmişteki Amerikan barış girişimlerinden belirgin biçimde farklı. Bu kez amaç, klasik anlamda bir “liberal barış inşası” değil; istikrarsızlığı düşük maliyetle yönetmek.

Washington’un Türkiye, Katar ve Mısır’ı sürece dahil etmesi üç temel hedefe dayanıyor:
– Amerikan askerî varlığını minimumda tutmak,
– politik riskleri bölge ülkeleri arasında dağıtmak,
– ileride esnekliği kısıtlayacak kurumsal yükümlülüklerden kaçınmak.

ABD açısından Hamas’ın silahsızlandırılması bir nihai hedef değil, “delege edilmiş düzen” modelinin işlerliğini test eden bir gösterge. Bu nedenle Washington, sürecin kademeli ve koşullu ilerlemesine göz yumuyor; ancak tek kırmızı çizgisini koruyor: Hamas’ın yeniden silahlı aktör statüsüne dönmemesi.

Dikkat çekici olan, Amerikan tarafının sürece katı takvim dayatmaktan özellikle kaçınması. Washington, politik dönüşümle desteklenmeyen hızlı bir silahsızlanmanın istikrar değil, parçalanma ve radikalleşme getireceğini biliyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD’nin pozisyonu söylem farkına rağmen İsrail’inkinden çok Türkiye’ninkine yakın duruyor.

Uluslararası misyon ve yetki sorunu

Anlaşmanın ikinci aşamasının en kırılgan başlıklarından biri, Gazze’deki uluslararası varlığın niteliği. Resmî söylemde bu güç “istikrar misyonu” olarak tanımlanıyor, fakat özünde İsrail’in kısmi çekilmesinden ve Hamas’ın silahsızlanma sürecinden doğacak güvenlik boşluğunu doldurma çabası söz konusu.

Buradaki ana çıkmaz üç eksende toplanıyor:
– yetki ve meşruiyet kaynağı,
– güç kullanımının sınırları,
– hesap verebilirlik ve karar alma mekanizması.

İsrail, kendi istihbarat önceliklerine dayalı sıkı kısıtlamalarda ısrar ediyor. Filistin tarafı, uluslararası varlığın dış kontrol aracına dönüşmesinden endişeli. ABD ise klasik BM tipi operasyonlardan uzak durmak, daha esnek ve bürokratik olmayan hibrit modelleri tercih ediyor.

Bu mimaride Türkiye, asker gönderen bir taraf olarak değil, politik arayüz (political interface) olarak öne çıkıyor. Bu rol, Ankara’nın stratejik öncelikleriyle uyumlu: sahaya fiilen inmeden sürece dahil olmak, hem riskleri minimize ediyor hem de diplomatik manevra alanını koruyor.

Filistin iç boyutu: meşruiyet krizi ve denge arayışı

Hiçbir Hamas silahsızlanma senaryosu, iç Filistin dinamikleri hesaba katılmadan uygulanamaz. Gazze’de yeni bir yönetim inşası, derin bir güven bunalımı, kurumsal parçalanma ve ortak bir siyasi figür eksikliğiyle karşı karşıya.

Ramallah merkezli yönetimin, yetki ve kaynak paylaşımı yeniden tanımlanmadan “mekanik” biçimde geri getirilmesi, halk nezdinde dış dayatma olarak algılanır. Ancak Hamas’ın sivil yönetimdeki hâkimiyetinin sürmesi de silahsızlanma mantığını temelden zedeler.

Türk diplomasisi, yönetim modelinde “hibrit formüller”e yöneliyor: yerel özyönetim unsurları, teknokratik idare ve sınırlı ama etkin bir uluslararası gözetim kombinasyonu. Bu yaklaşım meşruiyet sorununu bir anda çözmüyor, ancak kimlik çatışmasını yönetilebilir bir zemine çekiyor ve yeni bir tırmanış döngüsünü önleme potansiyeli taşıyor.

Olası senaryolar

Orta vadede üç temel senaryo öne çıkıyor. Her biri, siyasal ve kurumsal faktörlerin farklı etkileşim dinamiklerini yansıtıyor.

Kontrollü dönüşüm senaryosu. Hamas’ın kademeli silahsızlanması, yeni bir sivil yönetimin oluşturulması ve uluslararası gözlemcilerin varlığıyla birlikte ilerler. İsrail güçleri kademeli ama sınırlı biçimde çekilir. Türkiye, sürecin siyasal koordinatörü ve mimarı olarak sahneye çıkar; tarafların adımlarını senkronize eder, kırılma risklerini azaltır. Sistemin kırılganlığı sürse de yönetilebilirlik korunur, siyasi faza geçiş hem geri çevrilebilir hem de fiilen gerçekleşmiş olur.

Kurumsal çöküş senaryosu. Silahsızlanma parça parça ve güvencesiz biçimde yürür; Filistin içi uzlaşı sağlanamaz. Yönetim boşluğu, yerel silahlı grupların güç kazanmasına, ekonominin kriminalleşmesine ve kaotik şiddet döngüsüne geri dönüşe yol açar. Bu senaryo, uluslararası arabuluculuğun çöküşü ve Türkiye’nin inisiyatifine duyulan güvenin erozyonu anlamına gelir.

Donmuş istikrarsızlık senaryosu. Süreç sürüncemede kalır; Hamas gizli askeri altyapısını ve politik kanallarını korur. Uluslararası varlık sınırlı, yetki alanı zayıftır. Çatışma yeniden topyekûn savaşa dönüşmez ama kronik bir gerginlik kaynağı olarak kalır, periyodik şiddet patlamalarıyla bölgesel tansiyonu diri tutar.

Stratejik sonuç

Hamas’ın silahsızlanması, Ortadoğu barış mimarisinde askeri mantıktan “karma politik ekosistemlerin yönetimi”ne geçişin bir göstergesi. Türkiye’nin bu süreçteki rolü, Ankara’nın tekil bir hırsının değil, bölgesel sistemdeki “alternatif eksikliğinin” sonucu.

Ankara, İsrail’in güvenlik hassasiyetleri, ABD’nin pragmatik öncelikleri ve Filistinli aktörlerin meşruiyet talepleri arasında denge kurabilirse, bu dosya bölgesel güvenlikte yeni bir modelin – yetki devrine ve kurumsal karşılıklı bağımlılığa dayalı bir “delegasyon güvenliği” anlayışının – emsali olabilir.

Aksi durumda Gazze, kalıcı istikrar değil, “aralıklı kriz” coğrafyası olarak kalır; silahsızlanma da barışın eşiği değil, şiddet döngüleri arasında geçici bir durak olur.

Hamas’ın silahsızlandırılması, bağımsız bir teknik süreç olarak değil, geniş kapsamlı bir siyasal dönüşümün parçası olarak görülmeli. Aşamalılık ve karşılıklı garantiler birer taviz değil, savaş sonrası düzenin sürdürülebilirliği için zorunlu parametrelerdir.

Türkiye bu tabloda güç gösterisi yapan bir garantör değil, kurumsal bir aracıdır; etkisi zorlamaya değil, esnekliğe dayanır.
ABD, Gazze dosyasını “orta ölçekli güçler aracılığıyla yürütülen düzen modeli”nin yaşayıp yaşamadığını test etmek için kullanıyor.
İsrail ise güvenlik parametrelerinin kontrolünü kaybetmeden, doğrudan yönetime bulaşmadan maliyetlerini minimize etmeye çalışıyor.

Etiketler: