...

Nuri el-Maliki’nin yeniden sahneye çıkışıyla ortaya çıkan yeni Irak siyasi denklemnin doğası ve yapısı nedir ve İran’la yakın ilişkileri bulunan bu ismin dönüşü, Trump yönetiminin yeni Ortadoğu doktrini çerçevesinde bölgesel caydırma stratejisinin evrimini nasıl yansıtıyor?

Yeni Irak denkleminde Maliki faktörü
Nuri el-Maliki’nin yeniden sahneye çıkışı, yalnızca eski bir Şii siyasetçinin geri dönüşü değil; Irak’ın siyasal sahnesinde kontrollü bir yeniden yapılanmanın işareti. Bu süreçte Washington’un hedefi, İran etkisini doğrudan tasfiye etmek değil, kurumsal çerçeve içine sıkıştırarak denetim altına almak. Yeni tablo, Amerikan stratejisinin açık bir göstergesi: İran’ı dışlamak değil, onu kurumsal sınırlar içinde tutmak.

Irak: Etki mimarilerinin çarpışma alanı
Irak, artık ulusal politikanın ötesinde bir stratejik kavşak. 2003’ten bu yana ülke, iki rakip güvenlik mimarisinin – Amerikan ve İran eksenlerinin – temas hattında bir “hibrit etki sahası” olarak işliyor. Bu mimariler sadece askeri üslerle değil, siyasi partiler, Şii ağları, milis güçleri ve bürokratik kurumlar üzerinden de yeniden üretiliyor.

Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra oluşan yeni yönetim yapısı, mezhep esasına dayalı bir güç paylaşımını kalıcılaştırdı. Bu model, ülkeyi fiilen dış aktörlerin denetiminde bir uzlaşı sistemi haline getirdi. ABD kurumsal çerçeveyi sağlarken, İran kadroları belirledi. Sonuçta Bağdat, karar verici olmaktan çok bir arabulucuya dönüştü.

Maliki’nin dönüşü: İran hattının sembolik restorasyonu
Nuri el-Maliki’nin yeniden gündeme gelmesi, Tahran için stratejik bir kanalın yeniden açılması anlamına geliyor. Maliki, İran’la kurduğu tarihsel bağları ve örgütsel bağlantılarıyla, doğrudan kontrolün değil ama kurumsal teminatın sembolü. “Koordinasyon Çerçevesi” olarak bilinen Şii blokun içinde, onun adı birleştirici değil, dengeleyici bir işlev görüyor.

2006–2014 arasında Maliki, devlet kurumları yerine sadakat ağlarına dayalı bir iktidar modeli kurmuştu. Bu yapı, “İran dengesi”nin özünü oluşturdu: işgal olmadan bağımlılık. Bugün bu modelin yeniden canlandırılması, Tahran’ın ABD baskısına cevabı niteliğinde. Zira Washington’un hedefi, “Şii hilali” olarak bilinen Tahran–Beyrut hattını çözmek.

Ancak bugünün koşulları farklı. İran, ağır yaptırımlar altında; döviz rezervleri erimiş, Suriye ve Yemen’deki vekil güçleri zayıflamış durumda. Bu nedenle Irak, Tahran için hem finansal hem lojistik hem de meşruiyet açısından hayati bir platforma dönüştü.

Amerikan stratejisi: İran etkisini yönetilebilir hale getirmek
Trump yönetiminin yaklaşımı, Obama döneminin “denge siyaseti”nden köklü biçimde ayrılıyor. Yeni strateji, rejim değişikliğine değil, kurumsal kısıtlama yoluyla etkisizleştirmeye dayanıyor. ABD’nin hedefi, İran’ı Irak’tan kovmak değil, nüfuzunu özerk olmaktan çıkarıp denetlenebilir hale getirmek.

Bu bağlamda Washington, İran’a yakın aktörleri tasfiye etmek yerine onların hareket alanını daraltmayı seçti. Başbakan Muhammed Sudani’ye verilen destek, bu stratejinin bir uzantısı: milisleri kontrol edebilen ama doğrudan çatışmaya girmeyen bir hükümet modeli. ABD Dışişleri’nin “Haşd eş-Şaabi’nin entegrasyonu” ısrarı da bu anlayışın ürünü.

Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları, Washington’un yeni çizgisini özetliyor: “rejim değişikliği” değil, “kurumsal denetim”. Bu açıdan Maliki’nin dönüşü, ABD açısından çift yönlü bir tehdit oluşturuyor – hem İran ağlarının özerkliğini güçlendiriyor, hem de Bağdat’taki kırılgan dengeyi bozuyor.

İç siyaset: yönetilen bir felç hali
Irak’ta siyaset halen mezhepsel kotaya dayalı. 2005 mutabakatına göre başbakan Şii, meclis başkanı Sünni, cumhurbaşkanı ise Kürt. Bu sistem istikrar görüntüsü verse de ülkeyi dış aktörlere bağımlı kıldı. Bugün ise aynı sistem tıkanmış durumda. Sünni “Taqaddum” partisi lideri Halbusi, Maliki’nin dönüşüne kesin karşı çıkıyor. Kürtlerse bütçe ve özerklik pazarlıklarıyla bekle-gör politikasında.

Şii blok içinde de çatlaklar büyüyor. Asaib Ehli’l-Hak’ın Maliki’ye destek vermemesi, İran yanlısı cephenin bile bütünlüğünü kaybettiğini gösteriyor. Sonuç olarak Irak, dış müdahalelere açık bir “yönetilen denge”ye geri dönüyor – bu da ABD’nin tam istediği tablo.

İran’ın stratejisi: parçalanma üzerinden yönetim

İran açısından Irak artık bir müttefik değil, kırılganlıklarını telafi eden bir “denge unsuru”. Suriye’deki mevzilerinin bir kısmını kaybeden Tahran, nüfuzunu yeniden üretmek için “yönetilen parçalanma” stratejisini devreye soktu. Bu modelde her grup ayrı bir işlev üstleniyor – kimi lojistiği, kimi finansal akışları, kimi de güvenlik alanını kontrol ediyor.

Bu bağlamda Nuri el-Maliki, İran için yalnızca siyasi bir teminat değil, aynı zamanda “kontrollü rövanş”ın sembolü. “Şii koalisyonunun emektarı”nın geri dönüşü, Tahran’a iki cephede avantaj sağlıyor: hem meşru kurumlar aracılığıyla etkisini resmileştiriyor hem de vekil güçlerin devlet yapısına tam entegrasyonunu bloke ediyor.

Ancak İran’ın kaynak tabanı daralıyor. IMF verilerine göre ülke ekonomisi 2025’te yalnızca %1,3 büyüdü, enflasyon ise %35’i aştı. Petrol ihracatına yönelik yaptırımlar ve dolar işlemlerine getirilen kısıtlamalar, döviz rezervlerini 2012 seviyelerine kadar geriletti. Bu koşullarda Irak’ı elde tutmak artık genişleme değil, hayatta kalma meselesi.

Tahran bugün gücünden değil, başkalarının zayıflığından besleniyor. Irak bunun en net örneği: iç karmaşa ne kadar büyürse, İranlı arabulucular o kadar vazgeçilmez hale geliyor. Bu anlamda İran, bir devleti değil, onun işlevsizliğini yönetiyor.

Washington ve Tahran: “ikinci cephe” stratejisi
ABD’nin Irak politikası artık, “İran istikrar kuşağını” çözmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçası. Suriye ve Yemen’de Devrim Muhafızları’nın (IRGC) altyapısı çökertildikten sonra, Washington’un hedefinde bu kez İran’ın bölgesel projeksiyonunun kalbi sayılan Irak var.

ABD’nin benimsediği “ikinci cephe” konsepti, Irak üzerinden bir taşla birkaç kuş vurmayı amaçlıyor: İran’ın ikmal hatlarını kesmek, İsrail’in güvenlik risklerini azaltmak ve Arap-Amerikan savunma işbirliğini güçlendirmek. Bu denklemde Irak artık bir ülke değil, bir “jeopolitik regülasyon mekanizması”.

Amerikalı analistlere göre Maliki’nin geri dönüşü, bu sistemin dengesini bozarak İran yanlısı ağların özerkliğini yeniden güçlendirebilir. Bu nedenle Washington’un tavrı duygusal değil, yapısal: mesele, olası bir “stratejik geriye dönüşü” önlemek. Sudani’ye verilen destek ise kişisel tercihten ziyade, uzun vadeli bir kontrol aracına dönüştü.

Biçim ile içerik arasındaki çelişki
Irak siyasetinin temel sorunu, kurumsal biçim ile fiili güç dağılımı arasındaki kopukluk. Yüzeyde demokratik görünen sistem, gerçekte dış bağımlılığın yeniden üretiminden başka bir şey değil. Her siyasi oluşum, arkasındaki dış garantörle ayakta duruyor.

Maliki’nin dönüşü bu çelişkinin en canlı örneği: seçimler ve parlamento prosedürleri, ülke dışında alınmış bir kararı sadece “meşrulaştırıyor”. Böylece Irak siyaseti, “yönetilen özerklik” sahasına sıkışıyor – egemenlik var, ama özne yok.

Bu yapının sistemik sonucu ise kronik bir reform imkânsızlığı. Her değişim girişimi, bir başka gücün çıkarlarına tehdit olarak görülüyor. Bu kısır döngü, hem İran’ın hem de ABD’nin bölgesel stratejilerini ayakta tutan zemin haline gelmiş durumda.

Gelecek senaryoları: yönetilen kaos, sınırlı denge ya da kurumsal istikrar
Irak’ın geleceğini belirleyecek olan, parlamentodaki pazarlıklar değil; bölgesel mimarinin ne yöne evrileceği. Mevcut dinamik içinde üç ana senaryo öne çıkıyor:

1. Yönetilen kaos senaryosu
Maliki’nin iktidara dönmesi halinde Tahran, hem güvenlik kurumları hem de parlamento üzerinde kontrolünü sürdürür. Irak yeniden “gri bölge”ye dönüşür; askeri, ekonomik ve dini güç merkezleri birbirinden bağımsız işler.
Bu tablo, vekil grupların etkinliğini artırır, mezhepsel gerilimleri körükler, reform süreçlerini durdurur ve yolsuzluk ağlarını besler. ABD ve Türkiye açısından bu, kalıcı kriz yönetimi ve sınır güvenliği için artan maliyet anlamına gelir.

2. Sınırlı denge senaryosu
Şii fraksiyonlar arasında uluslararası arabuluculukla sağlanacak bir uzlaşıya dayanır. Maliki başbakan olabilir, ancak sıkı kurumsal denetim altında – parlamentonun yetkileri artırılır, Sünni ve Kürt partilere daha fazla alan tanınır, ABD ile anlaşmalar korunur.
Bu senaryo, dış müdahalenin yüksek olduğu ama göreli istikrarın korunduğu bir tablo yaratır. Irak, biçimsel olarak bağımsız kalır, ancak karar mekanizmaları dış patronların uzlaşmasına bağlı hale gelir.

3. Kurumsal istikrar senaryosu
En zor ama en ideal seçenek. Bu modelde Irak, ABD, İran ve Türkiye arasında denge unsuru haline gelir; bu güçler arasındaki çelişkileri kendi özerkliğini pekiştirmek için kullanır.
Bunun için seçim sisteminin reformu, mali kaynakların yeniden dağıtımı ve paralel silahlı yapılarının tasfiyesi gerekir. Başarının tek koşulu ise Washington ile Ankara’nın ortak bir güvenlik ve lojistik mutabakata varmasıdır.

Bölgesel sistem açısından sonuçlar
Maliki’nin dönüşü, sonucu ne olursa olsun, bölgesel denklemi şimdiden etkilemiş durumda:
– İran açısından bu, etkisini yasal mekanizmalarla tahkim etme fırsatı ama ekonomik çöküş riskinin de büyümesi demek.
– ABD için, “Şii hilali”ni dağıtma stratejisinin askeri değil, kurumsal-hibrit bir biçime evrilmesi gerekiyor.
– Türkiye için, kuzey bölgelerdeki nüfuzunu koruyarak ve “Kalkınma Yolu” projesini ilerleterek manevra alanını genişletme fırsatı.
– İsrail ve Suudi Arabistan için, Irak hattında istihbarat ve diplomatik koordinasyonu güçlendirme ihtiyacı.
– Irak içinse, en zor sınav: gücün kaynağını dış destekten değil, kurumsal sorumluluktan alan bir devlet olabilmek.

Öngörü çerçevesi: Irak, Ortadoğu düzeninin dönüşüm göstergesi olarak

Günümüz Irak’ı, Ortadoğu sistemindeki derin kaymaların en net göstergesi haline geldi. Ülkenin siyasi dinamikleri, “yönetilen rejimler” döneminin sona erdiğini; yerini “hibrit etki” çağının aldığını ortaya koyuyor. Bu yeni dönemde dış aktörler artık liderleri değiştirerek değil, kurumları yeniden biçimlendirerek nüfuz kuruyor.

Trump yönetimi ve Marco Rubio’nun dış politika doktrini açısından Irak, başlı başına bir hedef değil; “kontrollü baskı” stratejisinin parçası. Bölgedeki her kriz noktası, İran’ın stratejik kapasitesini doğrudan askeri müdahaleye gerek kalmadan sınırlamanın bir aracı olarak işlev görüyor.

Bu açıdan bakıldığında, yeni Irak kombinasyonu bir gerileme değil, rekabetin yeni evresine geçişi temsil ediyor. İran’ın çevrelenmesi artık yaptırımlar ya da izolasyon yoluyla değil; kurumsal nötralizasyonla, yani Tahran’ın müttefiklerinin Washington’la sınırlı özerklik içinde çalışan “resmî ortaklara” dönüştürülmesiyle sağlanıyor.

Stratejik sonuçlar
Nuri el-Maliki’nin yeniden iktidara dönmesi, yalnızca kişisel bir dönüş değil; Irak’taki güç dengesinin yeniden dağıtıldığı daha geniş bir stratejinin parçası. İran için bu adım, artan dış baskı ve ekonomik kısıtlamalar karşısında kaybedilen pozisyonları geri kazanma ve sabitleme girişimi. ABD açısından ise Maliki’nin yükselişi, “kurumsallaştırılmış kontrol” stratejisinin bir sınavı niteliğinde: hedef, İran’ı doğrudan çatışma yoluyla değil, Irak’ın siyasal yapısını yönetilebilir biçimde dönüştürerek dengelemek.

Bu süreçte Irak elitleri biçimsel bir işlevselliği korusa da gerçek özerklikten uzak. Ülkenin siyasi istikrarı, Washington, Tahran, Ankara ve Riyad arasındaki güç merkezleriyle denge kurabilme becerisine bağlı. Bu denklemde Türkiye, giderek bölgesel sistemin “bağlantı garantörü” rolünü üstleniyor. Ankara, hem İran’a hem de ABD’ye karşı dengeleyici bir aktör olarak öne çıkarken, güvenlik, ekonomi ve lojistiği birbirinden ayrılmaz üç sacayağı olarak görüyor.

Yeni Ortadoğu güvenlik mimarisi
Ortadoğu güvenlik sistemi artık yeni bir evreye, “dağıtılmış caydırıcılık” dönemine girdi. Bu düzende çatışmalar klasik yöntemlerle çözülmüyor; sınırlı baskı, diplomatik manevra ve kurumsal uzlaşma üzerinden yönetiliyor.

Irak’ın uzun vadeli istikrarı, ancak “mezhepsel” değil, “kurumsal” bir egemenlik modelinin kurulmasıyla mümkün. Bunun için yetki paylaşımının yeniden düzenlenmesi, mali akışlarda şeffaflık sağlanması, silahlı vekil yapıların tasfiye edilmesi ve uluslararası güvenlik garantilerinin tesis edilmesi gerekiyor. Ancak bu koşullar altında Irak, dış bağımlılıktan kurtularak bölgesel politikanın etkin bir öznesi haline gelebilir.

Sonuç
Nuri el-Maliki’nin dönüşü, geçmişin tekrarı değil; Ortadoğu’nun yeni bir düzen tipine geçişinin göstergesi. Artık güç dengesi ideolojilerle değil, çıkarların yönetilebilir etkileşimiyle kuruluyor. Irak, “başkalarının egemenliğini kiralayan” bir ülke değil, post-Amerikan dönemin etkilerinin test edildiği bir laboratuvar haline geliyor.

21 yüzyılın Ortadoğu’sunda kontrol, askeri varlıkla değil, bağımlılık mimarisiyle sağlanıyor. ABD, İran ve Türkiye bu mimariyi kendi çıkarları doğrultusunda inşa etmeyi sürdürürken, bu yapının dayanıklılığı ilk olarak Irak’ta sınanacak.

Etiketler: