...

Siyasi rejimler çökerken bu neredeyse hiçbir zaman dış darbelerle olmaz. Otoriter ve yarı teokratik sistemlerin tarihi, başka bir düzenliliği açıkça gösterir: nihai kriz her zaman sadakat mekanizmalarının içten içe çürümesiyle başlar. Taliban’ın kontrolündeki Afganistan bugün tam da bu eşiğe gelmiş durumda.

2021’de önceki hükümetin çöküşü ve Amerikan askerlerinin çekilmesi, iktidarın benzeri görülmemiş ölçüde yoğunlaşmasına yol açtı. İslam Emirliği, fraksiyonel çatlaklardan arınmış, yekpare ve tamamlanmış bir yapı olarak ilan edildi. Ancak 2025’in başına gelindiğinde şu gerçek netleşti: bu rejim için en büyük tehdit dışarıdan değil, bizzat yönetim mimarisinin içinden doğuyor.

Yüce lider Hibetullah Ahundzade’nin hükümet içindeki “iç düşmanlar” hakkında yaptığı kamuya açık uyarı, kapalı bir sistemin stratejik kaygısını dışarı sızdırdığı nadir anlardan biri oldu. Anlaşmazlıkların emirliğin çöküşüne yol açabileceğine dair sözleri, safları disipline etmeye yönelik sıradan bir retorik değil, doğrudan bir teşhisti.

Gerçekte mesele, Afganistan’ın geleceğine dair birbiriyle bağdaşmayan iki modelin çarpışmasıdır. İlki, Ahundzade figürü etrafında şekillenen Kandahar modeli. Bu yaklaşım, radikal bir merkezileşmeyi, emir otoritesinin kutsallaştırılmasını ve ülkenin bilinçli biçimde çağdaş dünyadan yalıtılmasını öngörüyor. Bu mantıkta dini yapılar devlet kurumlarının yerini alıyor; hesap verebilirlik ise yalnızca “emir–Tanrı” dikeyinde anlam kazanıyor.

İkinci model ise Kabil’de filizlendi. Bunun taşıyıcıları, Batılı anlamda reformistler ya da liberaller değil; hareketin içinden çıkan pragmatistler. Onlara göre rejimin ayakta kalması, asgari bir kurumsal işlevselliğe bağlı: ekonomi, yönetilebilir iletişim kanalları, dış dünya ile sınırlı da olsa etkileşim ve temel eğitim — şeriatın katı yorumları çerçevesinde bile olsa kız ve kadınların eğitimi dahil. Bu bir ideolojik hümanizm değil, soğuk bir hesap.

Yakın zamana kadar bu çatışma örtük kaldı. Hareketin DNA’sında koşulsuz itaat ilkesi her zaman baskındı. İç tartışmalar sert olabiliyor, fakat asla kulis mücadelesinin dışına taşmıyordu. Yüce lider, ne siyasi ne de teolojik olarak meydan okunabilecek bir figür olarak görülüyordu.

İşte bu yüzden eylülde alınan internetin tamamen kesilmesi kararı bir dönüm noktası oldu.

Resmi gerekçe, egemenlik denetimiydi. Gayriresmi anlamı ise mutlak iktidarın teşhiriydi. İletişimin tümden kesilmesi, Afganistan’ın dış dünyayla bağının koparılması ve aynı anda elitlere verilen açık bir mesajdı: karar merkezi Kabil değil, Kandahar’dır.

Ancak ardından, bu tür bir rejimde “kurumsal isyan” olarak tanımlanabilecek bir gelişme yaşandı.

Üç gün sonra internet yeniden açıldı — ne bir açıklama vardı ne de kamuoyuna yönelik bir beyan. Fiilen, yüce liderin emrinin sessiz sedasız iptali anlamına geliyordu. Sözle değil, eylemle.

Siyasal teori açısından bu olay, herhangi bir ideolojik tartışmadan çok daha büyük bir önem taşıyor. Hareketin tarihinde ilk kez temel ilke, yani emir iradesinin koşulsuz uygulanması ihlal edildi. Üstelik bu, marjinal bir grubun değil; kaynaklara, etkiye ve sistem içi desteğe sahip yürütme erkânının kilit aktörlerinin fiili kararıyla gerçekleşti.

Bu adımı teknik bir düzenleme ya da geçici bir tedbir olarak yorumlamak mümkün değil. Bu, sembolik bir eşikti. İç mücadele, yorumlar aşamasından eylem safhasına geçti.

Altını çizmek gerekir: burada klasik anlamda bir bölünmeden söz etmiyoruz. Alternatif bir lider yok, açık bir muhalefet yok, programatik bir manifesto yok. Ama çok daha tehlikeli bir olgu var: itaat dikeyinin çözülmesi. Bir emir, yönetilebilirliğin çıkarlarına aykırıysa görmezden gelinebiliyorsa, rejim kutsallığını yitirir ve pazarlık konusu haline gelir.

Kapalı ideokratik sistemler için bu ölümcül bir risktir. Yaptırımlar, izolasyon ve dış baskı altında on yıllarca ayakta kalabilirler; fakat elitlerin içinde en üst iradeye itaatsizliğin “mümkün” olduğu fikri belirdiği anı neredeyse hiç atlatamazlar.

Bu noktadan sonra yaşanacak her kriz — ekonomik, insani ya da güvenlik temelli — tam da bu faktörle daha da derinleşecektir. Kabil’in modernleşme arzusundan dolayı değil; mutlak iktidar fikrinin artık tartışılmaz olmaktan çıkması nedeniyle.

Ahundzade bunun farkında. Emirliğin çöküşü ihtimaline dair uyarısı bir kehanet değil, sistemsel bir riskin itirafı gibi duruyor. Artık soru, bir grubun diğerine üstün gelip gelmeyeceği değil. Asıl soru, İslam Emirliği’nin üzerine inşa edildiği yönetim modelini koruyup koruyamayacağı.

Bu tür rejimlerin tarihi tek bir yanıt veriyor: mutlak iktidar pragmatik itaatsizlikle karşı karşıya geldiğinde, bu artık bir görüş ayrılığı değil; emirden çıkan bir buyrukla bile durdurulamayacak bir dönüşümün başlangıcıdır.

İnanç insanı bir siyasal faktör olarak: iktidarın kutsallaştırılması İslam Emirliği’nin mimarisini nasıl değiştiriyor

Hibetullah Ahundzade figürü, alışıldık siyasal lider kalıplarına bilinçli biçimde sığmıyor. O ne bir saha komutanı olarak yükseldi, ne savaş meydanlarında kazanılan zaferlerle otorite inşa etti, ne de askeri başarılar üzerinden karizmatik bir liderliğe soyundu. Onun yolu bambaşkaydı: ağır ilerleyen, kurumsal ve her şeyden önemlisi ideolojik bir güzergâh.

2016 yılında Taliban hareketinin en üst lideri seçildiğinde, Ahundzade’nin adaylığı bir uzlaşma formülü olarak görülüyordu. Örgüt içinde onu, rekabet halindeki güç merkezleri arasında denge kurabilecek bir dini hakem olarak algılıyorlardı. Savaş tecrübesinin olmaması bir zayıflık değil, tam tersine bir avantaj sayılıyordu: Ahundzade hiçbir askeri fraksiyona ait değildi ve bu sayede onların üzerinde konumlanabilirdi.

Bu mantık, iktidarın ilk mimarisini de belirledi. Yardımcıları, sembolik ve işlevsel açıdan kritik iki isim oldu: sert askeri kanadın vücut bulmuş hali Siraceddin Hakkani ve hareketin kurucu liderinin oğlu olarak hanedan meşruiyetini temsil eden Muhammed Yakub Mücahid. Bu üçlü yapı, iç dengeleri korudu; Washington’la müzakereleri mümkün kıldı, 2020 anlaşmasını doğurdu ve Ağustos 2021’de Amerikan askerlerinin çekilmesiyle oluşan stratejik boşluktan azami fayda sağladı.

O aşamada hareket dışarıdan bakıldığında yekpare görünüyordu. Taliban iktidarı, kolektif ama sert biçimde ideolojikleştirilmiş bir yapı izlenimi veriyordu. Ancak fiili devlet yönetimine dönüş, iç dinamikleri kısa sürede altüst etti.

İktidarın ardından her iki yardımcı da bakanlık seviyesine indirildi. Müzakere sürecinin mimarlarından Abdül Gani Baradar bile, bağımsız ağırlığı olmayan bir başbakan yardımcısı konumuna sıkıştırıldı. Karar alma merkezi sadece yer değiştirmedi; bilinçli bir tercihle başkentin dışına çıkarıldı.

Ahundzade’nin Kabil yerine Kandahar’da kalmayı seçmesi ne güvenlik gerekçesiydi ne de geleneğe saygı. Bu, devlet içinde devlet yaratmaya dönük bilinçli bir stratejik hamleydi. Kandahar, idari karmaşadan, uluslararası temaslardan ve gündelik yönetim baskısından arındırılmış kutsal bir iktidar çekirdeğine dönüştürüldü.

Bu noktadan itibaren sistematik bir konsolidasyon başladı. Ahundzade, ideolojik olarak kendisine en yakın isimlerle çevresini sardı; yargı, dini politika, güvenlik aygıtı ve ekonominin kilit alanları bu dar çemberin kontrolüne geçti. Kararnameler artık bakanlar kurulu ile istişare edilmeden yayımlanıyor, kız çocuklarının eğitimi ve kadınların kamusal hayata katılımına dair geçmişte verilen sözler fiilen geçersiz kılınıyordu.

Bu yönelim dış baskılara verilmiş tepkisel bir cevap değildi. Ahundzade’nin kendi içsel evriminin yansımasıydı. 1990’larda şeriat mahkemelerinde kadı olarak başlayan kariyeri, onu giderek daha dogmatik ve sert bir iktidar sorumluluğu anlayışına taşıdı. Kaynaklara göre Ahundzade’nin dünyası, alınan ya da reddedilen her karar için Allah’a bireysel hesap verme fikri etrafında şekilleniyor. Bu zihniyette uzlaşma, siyasetin bir aracı olmaktan çıkıp ahlaki saflığa yönelik bir tehdide dönüşüyor.

Oğlunun gönüllü olarak intihar saldırısı düzenlemesi bu bakış açısının çarpıcı bir örneği. Ahundzade bu kararı biliyor, onaylıyor ve bunu bir trajedi değil, imanın en yüce tezahürü olarak görüyordu. Böyle bir deneyim, insani ve toplumsal bedellerin önemsizleştiği, yalnızca manevi yükümlülüğün belirleyici olduğu bir iktidar tipini besliyor.

Bu model dışarıdan bakıldığında neredeyse manastırvari bir kapalılıkla tamamlanıyor. Ahundzade kamusal görünürlükten kaçınıyor, halka doğrudan hitap etmiyor, dar bir ilahiyatçı çevresi üzerinden konuşuyor, yüzünü gizliyor, fotoğraf ve video çekimini yasaklıyor. Fiziksel ulaşılamazlık, kültün bir parçası haline geliyor. Dinin meşruiyet kaynağı olduğu bir düzende mesafe, başlı başına iktidar üretmenin yolu oluyor.

Buna paralel olarak yönetim pratiği de değişiyor. Kabil’deki kabine, yüce lidere doğrudan erişimini kaybediyor; bakanlar haftalarca randevu bekliyor, Kandahar’a davet edilmek ayrıcalığa dönüşüyor. Silah denetimi dahil kilit kurumlar, doğrudan Kandahar çevresinin yönetimine geçiyor. Emirler giderek daha sık biçimde sahaya, resmi hiyerarşiler atlanarak iletiliyor.

Bu süreç, klasik kabine sisteminin fiilen sökülmesi anlamına geliyor. Yürütme erkâni kâğıt üzerinde varlığını koruyor, ancak özerkliği hızla daralıyor. Hareket içindeki isimlerin açık itirafına göre, şeriat açısından Ahundzade mutlak yetkiye sahip ve kararları tartışmaya kapalı; gerekçe ise “fitneyi ve bölünmeyi önlemek”.

Paradoks tam da burada ortaya çıkıyor: iktidarın yoğunlaşması, iç gerilimi besliyor. Kabil grubu emir’in dini otoritesini sorgulamıyor, ancak total merkezileşme ve ideolojik maksimalizm altında ülkenin etkin biçimde yönetilemeyeceği gerçeğiyle yüz yüze geliyor.

Ahundzade artık bir uzlaşma figürü değil. İnancın kurumların yerini aldığı, kutsal sorumluluğun siyasal aklın önüne geçtiği yeni bir dikeyin merkezinde duruyor. Bu, basit bir yönetim tarzı değil; rejimin doğasını kökten dönüştüren bir kırılma.

Bu çerçevede eğitim tartışmalarından iletişim alanındaki açık itaatsizlik örneklerine kadar yaşananlar tesadüf olmaktan çıkıyor. Hepsi, inanç insanının mutlak iktidar merkezine dönüşmesinin ve siyasetin dini dogma içinde erimesinin doğal sonuçları haline geliyor.

Dünyayı görmüş olanlar: kutsallaştırılmış iktidara karşı pragmatik meydan okuma

Taliban zirvesindeki iç muhalefet hiçbir zaman ideolojik bir alternatif olarak şekillenmedi. Onun kaynağı deneyimdi. Kabil grubu, Afganistan’ı yalnızca medreselerden ve dağ sığınaklarından değil; müzakere salonlarından, havaalanlarından, yabancı başkentlerden ve televizyon stüdyolarından tanıyan insanlardan oluşuyor. İşte bu deneyim, onların stratejik şüpheciliğinin temelini attı: mevcut yönetim modeli, onlara göre uzun vadede yaşayabilir değil.

Onların tahayyülündeki gelecek ne liberal demokrasi ne de şeriattan vazgeçiş. Hedef, Körfez monarşilerine benzeyen işlevsel bir İslam devleti: sert, dindar ama küresel ekonomiyle bağlantılı; çalışan kurumlara, yönetilebilir iletişime ve öngörülebilir kurallara sahip. Bu bir “ılımlılık” değil, romantik yanılsamalardan arınmış çıplak pragmatizm.

Bu yüzden Kandahar’daki güç yoğunlaşmasını giderek artan bir kaygıyla izliyorlar. Sorun sadece merkezileşme değil; alınan kararların niteliği. “Erdem” yasaları, baskıcı dini yorumlar, özel hayata total müdahale, kadınların eğitim ve çalışma hayatından dışlanması… Onlara göre bunlar rejimi güçlendirmiyor, tersine ekonomik ve diplomatik damarlarını keserek içten içe çökertiyor.

Önemli bir nokta şu: Kabil grubu Batılı anlamda reform talep etmiyor. Bu bir insan hakları hareketi değil, yönetilebilirlik meselesi. Hareket içi kaynaklar onlardan “ılımlılar” diye değil, “pragmatikler” diye söz ediyor. Gayriresmi çekim merkezi hâlâ Abdül Gani Baradar; hareketin kurucularından biri, ABD ile görüşmelerin yüzü ve elit içinde kişisel sadakati süren bir isim. 2024 seçim tartışmalarında ABD Başkanı Donald Trump’ın onu “Taliban’ın lideri” diye anması, siyasi gerçekliği basitleştirse de tesadüf değildi.

Bu grup sembollerin ve medyanın gücünün fazlasıyla farkında. Geçmişle bugünün tezatı onların gözünden de kaçmıyor: bir zamanlar televizyonları parçalayanlar, bugün ekranları ve sosyal medyayı aktif biçimde kullanıyor. Genç Taliban kuşağı ve toplumun bir bölümü, giderek isimsiz din âlimlerinden çok tanınabilir yüzlere yöneliyor.

Hareketin kurucusunun oğlu Muhammed Yakub Mücahid, sadece bürokrasi içinde değil, dışında da popülerleşiyor. Görüntüsü sosyal medyada dolaşıma giriyor ve kişiselleşmiş, görsel bir siyaset kültürünün parçası haline geliyor. Kişi kültünü tarihsel olarak reddetmiş bir hareket için bu, ciddi bir zihinsel kayma.

En çarpıcı dönüşüm ise Siraceddin Hakkani’de yaşandı. Kısa süre öncesine kadar yeraltı savaşının neredeyse efsanevi figürüydü; yüzü olmayan, yakalanamaz ve acımasız direnişin sembolü. Ağının arkasında onlarca sivilin öldüğü en kanlı saldırılar vardı. Uzun süre tek bir güvenilir fotoğrafı bile dolaşımdaydı.

Sonra kameraların karşısına çıktı. Maskesiz, açıkça, bir devlet adamı olarak. Bu, geçmiş imajla bilinçli bir kopuştu. Hakkani artık yalnızca bir komutan değil; Batı medyasına mülakat veren, temkinli de olsa rejimin evrimi için olası bir kanal olarak görülen bir siyasetçiydi. Kısa süre sonra başına konan ödülün kaldırılması da bu dönüşümün sembolik tamamlayıcısı oldu.

Buna rağmen ne Hakkani ne de Kabil grubundaki başka bir isim, yüce lidere doğrudan meydan okumaya hazır. Ahundzade’ye itaatin dini bir yükümlülük sayıldığı bir düzende açık çatışma hâlâ tabu. Uzun süre itirazlar mikroskobik düzeyde kaldı: yerelde bazı tali emirlerin sessizce uygulanmaması, o kadar.

Hakkani kamuoyunda sürekli birlik vurgusu yapıyor, iç çelişkilere dair her ima yumuşatılıyor. Bu dil hem elitlere hem dış dünyaya dönük. Kabil grubunun mesajı uzun süre ihtiyatlıydı: sorunları görüyoruz, eleştirileri duyuyoruz ama manevra alanımız dar.

Kutsal dikeyle pragmatik yönetim arasındaki kırılgan denge böyle korundu. Ta ki internetin kapatılması emri verilene kadar.

Bu emir bir eşik oldu. Sessiz itiraz stratejisinin somut bir tercihle karşı karşıya kaldığı an. O andan itibaren gizli gerilim soyut bir tartışma olmaktan çıktı. Mesele artık Afganistan’ın geleceğine dair vizyonlar değil, rejimi kurtarma adına bile olsa itaatsizliğin kabul edilebilir olup olmadığıydı.

Kırılma anı: emrin kader olmaktan çıktığı gün

Her ideokratik sistemde, inancın yönetim gerçekliğiyle çarpıştığı bir eşik vardır. İslam Emirliği için bu sınır internet hattından geçti.

Hibetullah Ahundzade dijital dünyaya bakışını hiçbir zaman gizlemedi. İnternet onun gözünde bir araç değil, doğrudan bir tehdit. İslami öğretiyle çelişen fikirlerin taşıyıcısı, ahlaki yozlaşmanın kaynağı ve denetlenemeyen dış etkinin ana kanalı olarak görülüyor. Yakın çevresinin aktardığına göre Ahundzade dijital ortama bilinçli olarak temas etmiyor; haberler ve sosyal medya içerikleri kendisine her gün yardımcıları tarafından yüksek sesle okunuyor. Bu bir tuhaflık değil, teknolojiyi imanın sınavı olarak gören bir dünya görüşünün yansıması.

Kabil grubunda ise tablo tam tersidir. Onlar için internetsiz bir devlet, İslami bir erdem değil, yönetsel bir felakettir. Ekonomi, maliye, lojistik, diplomasi, hatta en basit bürokratik işlemler bile iletişim olmadan yürütülemez. İnanç reddedilmez; ancak rejimin hayatta kalma ihtiyacına tabi kılınır.

İnternetin kapatılması emri ani bir çıkış değildi. Önce Ahundzade’ye yakın çevrelerin denetimindeki birkaç vilayette uygulandı. Bu bir yoklamaydı: tepkilerin, kontrolün ve itaatin testi. Ardından eylül ayının sonunda ülke geneline yayıldı. Talimat netti: istisna yok, mazeret yok.

İşte bu noktada iç gerilim niteliksel olarak başka bir evreye geçti.

Tam bağlantının kesilmesinden önce, Kabil grubunun fiili lideri Abdül Gani Baradar süreci durdurmaya çalıştı. Kandahar’a gitti; Ahundzade’ye yakın valiler aracılığıyla, bu sistem için neredeyse küfür sayılabilecek basit bir düşünceyi iletmeye çalıştı: yüce liderin “uyandırılması” gerekiyordu. Suskun uygulayıcılar olmaktan çıkıp, acı da olsa gerçeği söylemek cesareti gösterilmeliydi.

Yanıt beklenildiği gibiydi. Sözleri reddedildi. Kandahar dikeyi geri bildirime kapalıydı. Pazartesi, 29 Eylül günü Telekomünikasyon Bakanlığı’na yüce liderden doğrudan talimat geldi: her şeyi kapatın. Tartışma yok. Uzlaşma yok.

Ama sonrasında, Taliban hareketi tarihinde yakın zamana kadar hayal bile edilemeyecek bir şey yaşandı.

Çarşamba sabahı Kabil grubunun kilit isimleri – Baradar, Siraceddin Hakkani, Muhammed Yakub – Kandahar kampından gelen Başbakan Molla Hasan Ahund’un ofisinde bir araya geldi. Telekomünikasyon Bakanı da toplantıya katıldı. Bu bir ricadan ibaret değildi, bir istişare hiç değildi. Bu kolektif bir baskıydı.

Gerekçeler son derece pragmatikti ve tam da bu yüzden kutsal iktidar mantığı açısından yıkıcıydı: sorumluluğu biz üstleniyoruz. Emir’e değil. Allah’a değil. Ülkeyi yönetenler olarak kendimize. Başbakana fiilen bir tercih sunuldu: sistemi çöküşe götürecek bir emrin biçimsel uygulayıcısı olmak ya da iptalinin siyasi sorumluluğunu üstlenmek.

İkinci yolu seçti.

İnternet yeniden açıldı. Ne kamuoyu açıklaması yapıldı ne ideolojik bir gerekçe sunuldu. Sadece açıldı.

Rejimin iç mantığı açısından bu teknik bir ayrıntı değil, tektonik bir kaymaydı. İslam Emirliği tarihinde ilk kez, yüce liderin doğrudan bir emri, ne onun tarafından geri çekilmişti ne de dış baskıyla bozulmuştu; bakanlardan oluşan bir grubun fiili kararıyla etkisiz kılınmıştı.

İşte kırılma anı budur.

İnternetin ideolojiden daha önemli hale gelmesi nedeniyle değil; mutlak itaatin kutsal aksiyomunun delinmiş olması yüzünden. O ana kadar kutsallaştırılmış iktidar sert, mantıksız, hatta katlanılmaz olabilirdi ama tartışılmazdı. Bu olaydan sonra ise iç dengelerin konusu haline geldi.

Altı çizilmeli: bu bir isyan ya da bölünme değildir. Kimse Ahundzade’ye meydan okumadı, kimse dini otoritesini sorgulamadı. Ancak kabul edilebilir olanın sınırı yer değiştirdi. Pragmatik zorunluluk, ilk kez emir’in iradesinin bire bir uygulanmasının önüne geçti.

Kapalı ideolojik sistemler için bu tür emsaller yaptırımlardan daha tehlikelidir. İktidarı bir anda yıkmazlar; fakat onu içeriden, sessizce dönüştürürler. Bundan sonra her yeni emir, sadece iman açısından değil, sonuçları açısından da tartılacaktır.

Afganistan’ın geleceğine dair asıl düğüm noktası da burada yatıyor: emrin, gerektiğinde geri alınabildiğinin kanıtlandığı bir düzende, inanç insanı mutlak iktidarı sürdürebilecek mi?

İçten gelen çatlak: birlik tehdidi soyut olmaktan çıktığında

İnternetin kapatılması ve ardından yeniden açılması etrafında gelişen olaylar, yalnızca kendi başına önemli değildi. Asıl belirleyici olan, Hibetullah Ahundzade’nin aylar önce yaptığı uyarının birkaç gün içinde pratikte vücut bulmasıydı. Hareketin birliğine yönelik tehdit gerçekten de içeriden doğmuştu; bir komplo ya da fraksiyonel ayaklanma şeklinde değil, yönetsel itaatsizlik olarak.

O ana kadar sistem, yazılı olmayan bir mutabakatla ayakta duruyordu. Kabil grubu rahatsız olabiliyor, bazı kararları hatalı hatta yıkıcı bulabiliyor, buna rağmen yüce liderin arkasında durmaya devam ediyordu. Kız çocuklarının eğitimine getirilen yasak gibi kararlar ciddi huzursuzluk yaratmıştı, fakat kolektif bir direnişe dönüşmemişti. Sessiz kabullenişin bedeli yüksekti ama katlanılabilir görülüyordu.

Bunun nedeni açıktı: açık itirazın bedeli ağır ve ibretlikti. Şubat 2025’te Dışişleri Bakan Yardımcısı, milyonlarca insanın adaletsizliğe uğradığını söyleyerek dolaylı biçimde eğitim yasaklarını eleştirdikten sonra ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Aynı yılın yaz ve sonbahar aylarında, Birleşmiş Milletler gözlemcilerine göre en az iki üst düzey yetkili, Ahundzade’nin kararlarını sorguladıkları için tutuklandı. Sistem net bir mesaj veriyordu: söz söylemenin de bir sınırı vardı.

Buna rağmen yüce lider ve çevresi, Kabil grubunun kilit isimleriyle ilişkileri kopma noktasına getirmemeye özen gösterdi. Siraceddin Hakkani gibi figürler, iktidarın aşırı merkezileşmesine dair temkinli eleştiriler yapabiliyor ve yine de sistemin içinde kalabiliyordu. Bu bir hoşgörü meselesi değildi; hesap meselesiydi. Onlar yönetilebilirliği, güvenliği ve dış dünya ile temasları sağlıyordu.

Ne var ki internetin kapatılması bambaşka bir meydan okumaydı.

Bu kez konu semboller, ahlak ya da dogma değildi. Günlük yönetimin temel taşları ve maddi çıkarlar söz konusuydu. İnternet yalnızca devletin işlemesi için değil, ticaret, finans akışları, kaynak denetimi ve nihayetinde iktidardaki elitlerin ayrıcalıkları için hayatiydi.

İşte açıklayıcı çizgi tam da burada çekildi. Kız çocuklarının eğitimden mahrum bırakılması, ne kadar acımasızca olsa da, bu ayrıcalıkları doğrudan tehdit etmiyordu. İnternetin kapatılması ise ediyordu. İlk kez yüce liderin bir emri, soyut hoşnutsuzluk değil, iktidar ve gelir mekanizmalarının somut çöküşü riskini doğurdu.

Bu nedenle risk alınabilir bulundu. Kabil grubu, başarısızlık halinde sonuçların yıkıcı olabileceğini bilerek sözden eyleme geçti. Hesap doğru çıktı: emir geri alındı, internet açıldı ve anında bir misilleme gelmedi.

Bundan sonra hareket içinde sessiz ama derinlikli tartışmalar başladı. Bazı kaynaklar, bakanları tasfiyelerin ve kademeli dışlamanın beklediğini öne sürdü. Diğerleri ise Ahundzade’nin geri adımının taktik değil, elit içindeki birleşik direnişten duyulan korkunun sonucu olduğunu savundu.

Yıl sonuna gelindiğinde tablo netleşti: dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemişti. Yüce lider yerindeydi, iktidar yapısı aynıydı, kriz açıkça kabul edilmemişti.

Ama sistem artık eskisi gibi değildi.

Mutlak iktidar ilk kez gerçek bir sınıra çarpmıştı. Bu sınır ideolojik ya da teolojik değil, yönetseldi. Bakanların kolektif kararı, açıkça dillendirilmese de, emir’in doğrudan talimatından daha güçlü çıkmıştı.

Bu durum İslam Emirliği için ani bir bölünme anlamına gelmiyor. Ancak yekparelik illüzyonunun kaybı anlamına geliyor. Bundan sonra birlik tehdidi varsayımsal değil; mutlak iman talep eden ama işlevsellik gerektiren bir sistemin içine yerleşmiş durumda.

Ve Afganistan’ın geleceği, artık bu iki kutup arasında şekillenecek: kutsal olanla pragmatik olan arasında.

Bölünmeyi inkâr stratejisi: “aile içi kavga” dili neden artık işlemiyor

Yaşananlara hem iç hem dış aktörlerin verdiği tepki dikkat çekici ölçüde temkinliydi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne gönderilen bir mektupta, bazı üye devletler Kandahar ile Kabil arasındaki gerilimi küçümseyerek bunu statükoyu sarsmayacak bir “aile içi kavga” olarak nitelemeyi tercih etti. Mantık basitti: üst düzey liderlerin tamamı iktidarın korunmasında ve İslam Emirliği projesinin başarısında çıkar sahibiydi; dolayısıyla sistemsel bir krizden söz etmek erkendi.

Hareketin resmi söylemi de bu çerçeveyle birebir örtüşüyor. Hükümetin kıdemli sözcüsü Zabihullah Mücahid, Ocak 2026 başında Taliban içinde bölünme ihtimalini kategorik olarak reddetti. Konuşmasında siyasi bir dil yoktu, yalnızca dini bir söylem vardı. Ona göre bölünme sadece zararlı değil, aynı zamanda günah ve Allah tarafından yasaktı. Görüş ayrılıklarını ise “aile içindeki doğal anlaşmazlıklar” olarak tanımladı.

Bu dilin işlevi açıktı: sorunu iktidar alanından ahlak alanına, siyasetten ilahiyata taşımak. Çatışma “ailevi” ilan edildiğinde, analiz edilecek bir mesele olmaktan çıkar, kurumsal çözüm gerektirmeyen içsel bir duruma dönüşür.

Ancak internet krizi sonrasında bu söylem işlevini yitirdi.

Aralık ortasında gerilim yeniden kamusal alana taştı; bu kez sızıntılar ya da anonim anlatılarla değil, kameralar önünde söylenen sözlerle. Siraceddin Hakkani, memleketi Host’ta cuma hutbesinde cemaate hitap ederken, başka bir bağlamda ahlaki bir öğüt sayılabilecek bir cümle kurdu. Fakat son gelişmeler ışığında bu sözler siyasi bir manifesto gibi yankılandı: halkın güveni ve inancıyla elde edilen iktidar, o halk unutulduğunda meşruiyetini kaybeder.

Aynı gün, adeta buna cevap verircesine, Yükseköğretim Bakanı Neda Muhammed Nadem — Ahundzade’ye en yakın Kandaharlı isimlerden biri — tam zıt bir tezle ortaya çıktı. Onun formülü sertti: gerçek bir İslam hükümeti, tek liderin iktidarı ve herkesin onun emirlerini uygulaması demektir. Karar merkezlerinin çoğalması ise devletin yıkımına giden yoldur.

Bu söz düellosu, özellikle eylül krizinden sonra anlam kazandı. Daha önce benzer açıklamalar, İslami yönetim modeli üzerine teorik tartışmalar olarak görülebilirdi. Bugün ise iki uzlaşmaz iktidar anlayışının açık ifadesi gibi duruyor: biri halk karşısında sorumluluk ve yönetilebilirlik üzerinden, diğeri kutsal dikey ve koşulsuz itaat üzerinden.

Bu tablo, Ahundzade’nin 2025 başlarında yaptığı ve iç anlaşmazlıkların Emirliği çöküşe sürükleyebileceği uyarısını hatırlayınca daha da çarpıcı hale geliyor. O zaman bir ikaz gibi duran sözler, bugün çoktan yaşanmış bir sistem kırılmasının itirafı gibi okunuyor.

Asıl soru artık şu: bu sinyaller eyleme dönüşecek mi? 2026, Kabil grubunun yönetimde, sosyal politikada, kadın ve erkeklerin konumunda sınırlı da olsa değişiklikleri hayata geçirmeye çalıştığı yıl mı olacak? Yoksa internet vakası, devamı gelmeyen tekil bir hadise olarak mı kalacak?

Şimdilik, en temkinli gözlemcilerin bile kabul ettiği üzere, sözler sistematik adımlara dönüşmüş değil. İktidar yapısı kâğıt üzerinde korunuyor, Ahundzade nihai hakem konumunu sürdürüyor, tartışma yeniden “aile içi anlaşmazlıklar” çerçevesine itiliyor.

Ama değişimin özü tam da burada yatıyor. Bir kez doğrudan bir emir görmezden gelinip iptal edildikten sonra, yekparelik iddiaları artık gerçekliğin tarifi değil, onu muhafaza etme çabası gibi duyuluyor.

İç çatlak, hemen bir çöküş anlamına gelmez. Ama mutlaklığın kaybı anlamına gelir. İnanç ile iktidarın koşulsuz birliğine dayanan bir rejim için bu, her türlü dış eleştiriden ve baskıdan çok daha ağır bir darbedir.

Etiketler: