...

Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin, geçmişte Ortadoğu ve Kızıldeniz’deki bölgesel düzenin uyumlu bir mimarisini oluşturan stratejik çıkarları, nasıl ve neden bölgesel yapılanma modellerinin çatışmasından kaynaklanan sistematik ve kaçınılmaz bir stratejik ayrışmaya dönüşüyor ve bu nüfuz yeniden dağılımı bölgesel güçler arasında yeni bir çatışmanın zeminine nasıl evriliyor?

Birlikten ayrılığa: stratejik uyumun çözülüşü
Bir dönem Ortadoğu’nun ve Kızıldeniz hattının güvenlik mimarisini birlikte şekillendiren Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, bugün derin bir stratejik ayrışmanın eşiğinde. Eskiden enerji, güvenlik ve jeopolitik çıkarlar üzerinden kurdukları ortak denge sistemi, artık birbirinden tamamen farklı iki bölgesel vizyonun çatışma sahasına dönüşüyor. Bu, taktik farklılıklardan ziyade, iki ülkenin birbirine zıt yönetim ve nüfuz modelleri üzerinden gelişen yapısal bir kopuş.

Suudi-Emirlik ekseninin tarihi temelleri
21. yüzyılın büyük bölümünde Riyad ile Abu Dabi, Basra Körfezi çevresinde ve Arap Yarımadası’nın güney kuşağında belirleyici bir “ikili güç merkezi” olarak hareket etti. Bu işbirliği, Yemen, Sudan ve Somali gibi sıcak noktalarda enerji politikaları, güvenlik müdahaleleri ve yatırım stratejileriyle ortak bir yönelim izliyordu. Kızıldeniz ile Aden Körfezi’nin ulaşım ve enerji arterlerini kontrol altında tutma hedefi, bu ekseni uzun süre bölgesel statükonun garantörü hâline getirdi.

Suudi Arabistan için bu model, Sünni monarşilerin liderliğini koruma ve Şii etkisini sınırlama amacına hizmet ederken; BAE açısından ekonomik esneklik, askeri kapasite artırımı ve İsrail dâhil dış aktörlerle ağ kurma fırsatı anlamına geliyordu. Çelişkiler zaman zaman yüzeye çıksa da, genel tablo stratejik uyum yönündeydi. Bugünse tablo tersine dönmüş durumda: ittifak yerini derin bir stratejik çözülmeye bırakıyor.

Çatışan vizyonlar: geleneksel düzen mi, hibrit genişleme mi?
Riyad kendini tarihsel olarak bölgesel istikrarın “koruyucusu” olarak tanımlıyor. Suudi vizyonu, devletlerin bütünlüğünü korumayı, dış müdahalelerle parçalanmalarını önlemeyi ve silahlı milisleşmenin önünü kesmeyi temel alıyor. Yemen ve Sudan gibi kırılgan ülkelerde devlet kurumlarını güçlendirme söylemi, bu anlayışın açık bir yansıması.

Abu Dabi’nin modeli ise çok daha esnek, hatta “hibrit” bir yaklaşım sergiliyor. Ekonomik yatırımlar, özel güvenlik yapıları, yerel güçlerle ittifaklar ve gayriresmî nüfuz ağları üzerinden alan hâkimiyeti kurmaya dayanıyor. Devlet otoritesine değil, yerel aktörlerle kurulan dinamik ilişkilere yaslanıyor. Bu da etkili ama son derece parçalı bir bölgesel güç mimarisi ortaya çıkarıyor.

İki ülkeyi bugün karşı karşıya getiren de tam olarak bu fark: Suudi Arabistan’ın “devlet merkezli düzen” ısrarı ile BAE’nin “çok merkezli nüfuz” stratejisi artık aynı çatı altında yaşayamaz hâle geldi.

Yemen: bölünmenin laboratuvarı
Yemen, iki ülkenin stratejik vizyonlarının doğrudan çarpıştığı alan hâline geldi. Riyad açısından Yemen’in toprak bütünlüğü, Suudi güney sınırının güvenliği anlamına geliyor. Bu nedenle Yemen devletinin kurumsal yapısını yeniden inşa etmeye yönelik 500 milyon dolarlık yatırım paketi, bölünmeyi tersine çevirme girişimi olarak görülüyor.

Abu Dabi ise Yemen’de uzun süredir ayrılıkçı unsurlara, özellikle Güney Geçiş Konseyi gibi yapılar üzerinden destek veriyor. Bu destek, merkezi hükümeti zayıflatırken ülkenin kurumsal bütünlüğünü de aşındırıyor. Riyad bunu sadece “taktiksel görüş ayrılığı” olarak değil, doğrudan ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak yorumluyor.

Sudan: nüfuz savaşı devletin geleceğini belirliyor
Sudan’daki iç çatışmalar, Suudi-Emirlik çekişmesinin yeni cephelerinden biri hâline geldi. Suudi Arabistan, meşru hükümeti destekleyerek ülkenin birliğini koruma hedefi güderken; BAE, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (RSF) dolaylı silah ve lojistik destek sağlayarak sahada farklı bir güç dengesine oynuyor.

Riyad için mesele yalnızca nüfuz alanı değil, devletin ayakta kalmasıyla ilgili bir ilke meselesi. BAE ise yerel güçlerle kurduğu ilişkiler sayesinde çok merkezli, esnek ama kurumsal düzeni zayıflatan bir sistem kuruyor. Bu karşıtlık, artık iki ülkenin bölgesel model anlayışını tamamen ayrıştırmış durumda.

Analitik dönüş: taktiksellikten sistematik çözülmeye

Yüzeysel bir bakış, Riyad’ın son dönemdeki hamlelerini Yemen, Sudan ya da Somali gibi kriz alanlarında atılmış taktik adımlar olarak yorumlayabilir. Ancak derinlemesine analiz edildiğinde tablo çok daha farklıdır: Suudi Arabistan’ın bu adımları, on yılı aşkın süredir Ortadoğu’nun siyasal düzenini belirleyen “Suudi-Emirlik ikilisinin” çözülüşünü temsil ediyor. Artık geçici bir diplomatik sürtüşmeden değil, bölgesel sistemin temelinde yatan bir fay hattından söz ediyoruz. Bu, iki farklı modelin - kurumsal devlet düzenine dayalı istikrar anlayışı ile hibrit, çok katmanlı nüfuz stratejisi - çatışmasıdır.

Paradigma değişimi: devlet merkezli düzenden hibrit etki modeline
Riyad, devlet kurumlarının sürekliliğine, dış müdahalelerin sınırlandırılmasına ve bölgesel bütünlüğün korunmasına dayalı geleneksel statükoyu savunuyor. Buna karşılık Abu Dabi, ekonomik yatırımlar, askeri araçlar ve dış güçlerle ittifakları harmanlayan “hibrit bir nüfuz modeli” geliştiriyor. Bu, bölgesel siyaseti devletler arası düzlemden çıkarıp ağsal, çok merkezli bir yapıya dönüştürüyor.

İkili düzenin çöküşü ve yeni cazibe merkezlerinin doğuşu
2013–2023 arasında Riyad ile Abu Dabi, Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) kararlarında, Arap Ligi’nin yönelimlerinde ve OPEC+ içindeki enerji politikalarında belirleyici bir “yönetim çekirdeği” oluşturmuştu. Bugün bu ikili eksenin çözülmesi, Ortadoğu’da bipolar bir düzenden çok kutuplu bir dengeye geçişin başlangıcı anlamına geliyor.

Yeni tabloda sahneye çıkan aktörler - Türkiye, Katar, İran ve kısmen Mısır - ortak bloklar değil, rekabet eden merkezler olarak hareket ediyor. Bu ülkeler, değişken ittifaklar üzerinden bölgesel denklemi yeniden kurarken, artık hiçbir güç tek başına “bölgesel hegemon” rolüne talip olamıyor.

Enerji dengesindeki kırılma
Enerji boyutu bu ayrışmanın kalbinde yer alıyor. Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 17’sini elinde tutan Suudi Arabistan, enerjiyi hem siyasi baskı aracı hem de sadakat üretme mekanizması olarak kullanıyor. Buna karşılık BAE, petrol bağımlılığından çıkıp yenilenebilir enerji, hidrojen projeleri ve yüksek katma değerli işleme alanlarına yöneliyor.

Bu ekonomik farklılaşma, stratejik vizyonların da ayrıştığını gösteriyor: Riyad enerji istikrarını siyasi istikrarla özdeşleştirirken, Abu Dabi küresel ekonomik sisteme yatırım ve teknoloji merkezi olarak entegre olmayı hedefliyor.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) verilerine göre BAE’nin 2025 itibarıyla bölge dışındaki enerji yatırımları 70 milyar doları aşmış durumda. Bu yatırımların İsrail, Doğu Afrika ve Doğu Akdeniz gibi stratejik alanlarda yoğunlaşması, Riyad tarafından doğrudan güvenlik riski olarak algılanıyor.

Kızıldeniz ve Afrika: yeni güç projeksiyonu sahaları
Kızıldeniz havzası, son yıllarda bölgesel güçlerin yeni rekabet alanına dönüştü. Burada üç ana vektör karşı karşıya geliyor:

  • Suudi hattı: Mısır ve Sudan’la koordinasyon içinde çok katmanlı bir deniz güvenliği mimarisi kurma çabası;
  • Emirlik hattı: özel askeri şirketlere dayalı güvenlik ağları, Port Sudan merkezli lojistik üsler ve liman yatırımları;
  • İsrail hattı: istihbarat, teknoloji ve gözetim altyapıları üzerinden inşa edilen güvenlik zincirleri.

SIPRI uzmanlarına göre 2024–2026 döneminde bu üç eksenin kesişimi, Ortadoğu’da yeni bir stratejik rekabet mimarisi oluşturacak. Artık özel güvenlik sözleşmeleri dahi dış politikanın birer aracı hâline geliyor. Suudi Arabistan, bu “güvenliğin özelleşmesi” trendine karşı devletler arası anlaşmalarla altyapı kontrolünü geri kazanma yönünde adımlar atıyor.

Kurumsal sonuçlar: bölgesel ittifakların yeniden inşası
Bugün Riyad ile Abu Dabi, Körfez İşbirliği Konseyi içinde fiilen koordinasyon eksenini kaybetmiş durumda. Suudi tarafı, BAE’nin Doğu Afrika’daki otonom girişimlerine destek vermiyor; Yemen dosyasında da ortak pozisyonlar çökmüş halde. Hukuki olarak KİK bu farklılıkları resmîleştirmese de, uygulamada yaşanan kopuşlar - delegasyonların komitelere katılmaması, kararların bloke edilmesi - iç uyumun ciddi biçimde aşındığını gösteriyor.

Riyad artık “paralel işbirliği platformları” kurma yoluna gidiyor: Kızıldeniz Danışma Konseyi, Etiyopya ve Cibuti’yle yeni ekonomik formatlar gibi girişimler, Suudi Arabistan’ın kendi bölgesel mimarisini BAE’den bağımsız şekilde yeniden tasarladığını ortaya koyuyor.

İsrail faktörü: bölgesel güvenliğin yeni geometrisi

Abu Dabi–Kudüs ekseni ve güvenlik mimarisinin dönüşümü
BAE ile İsrail arasındaki ortaklık, Suudi-Emirlik hattındaki kırılmanın başlıca dinamiklerinden biri hâline geldi. 2020’de imzalanan İbrahim Anlaşmaları, Abu Dabi açısından yalnızca diplomatik bir zafer değil; aynı zamanda ileri teknolojiye, istihbarata ve yatırım sermayesine erişim anlamına geliyor. Ancak Riyad için bu süreç, jeopolitik kuşkuların kaynağı. Kızıldeniz kıyısındaki İsrail varlığı, Suudi stratejistlere göre bölgesel güç dengesini sarsıyor ve “Arap dayanışmasını” fiilen zedeliyor.

Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nün (WINEP) 2025 raporunda da belirtildiği gibi, “Abu Dabi–Kudüs ittifakı Arap yönelimli güvenlik mantığını aşarak işlevsel-teknolojik bir alt sistem yaratıyor.” Yani artık mesele yalnızca siyasal bir yakınlaşma değil; dijital, savunma ve istihbarat ağlarının iç içe geçtiği bir “etki platformu”. Riyad’ı rahatsız eden de tam olarak bu dönüşüm: siyasi müttefikliğin teknoloji tabanlı nüfuz ağına dönüşmesi. Bu durum, Suudi Arabistan’ı İslam dünyasındaki geleneksel liderliğini yeniden tahkim etmeye yöneltiyor.

Riyad’ın iç dinamikleri: Vision 2030 ve güvenlik ihtiyacı
Suudi iç politikasının temel ekseni olan Vision 2030 programı, uzun vadeli ekonomik dönüşümün sorunsuz ilerleyebilmesi için istikrarlı bir bölgesel çevre gerektiriyor. Yemen, Sudan veya Doğu Afrika’daki her yeni kriz, yatırım akışlarını ve altyapı projelerini doğrudan tehdit ediyor. Bu nedenle Riyad açısından Abu Dabi’yle mesafe koymak bir “riskli kopuş” değil, uzun vadeli güvenlik yatırımı.

IMF verilerine göre 2026’ya kadar Suudi Arabistan’a gelen doğrudan yabancı yatırımların yüzde 40 oranında artması bekleniyor. Bunun gerçekleşmesi ise ancak bölgesel risklerin azaltılmasıyla mümkün. Dolayısıyla Emirliklerin hibrit yayılma stratejisini sınırlamak, Riyad’ın ekonomik modernizasyon ve kurumsal güçlenme politikasının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş durumda.

Olası senaryolar: çatışmanın geleceği

Sınırlı rekabet senaryosu (en olası): Suudi Arabistan ve BAE, doğrudan çatışmadan kaçınarak “yönetilebilir bir rekabet” ilişkisine geçer. Her iki taraf da Yemen ve Sudan’da kendi etki alanını korur; diplomatik hatlar ayrışır, ancak Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) kurumsal olarak ayakta kalır. Bu durumda blok içi uyum zayıflasa da açık kriz yaşanmaz.

Bölgesel tırmanma senaryosu: Yemen ve Sudan’daki cephelerin derinleşmesiyle iki ülke, dolaylı (proxy) bir mücadeleye sürüklenir. Riyad, meşru hükümetleri desteklerken; Abu Dabi, ayrılıkçı ve otonom güçlere arka çıkar. Bu tablo, Kızıldeniz çevresinde süreklileşen bir gerilim hattı doğurur.

Stratejik yeniden yapılanma senaryosu: Eğer ABD ya da Çin, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi önerirse, Suudi Arabistan Mısır, Ürdün ve Fas’la yeni bir “Arap ekseni” kurarak liderlik rolünü pekiştirebilir. Bu durumda BAE bölgesel olarak yalnızlaşır; OPEC+ içinde ise enerji dengeleri yeniden şekillenir.

Stratejik sonuçlar

Bölgesel güvenlik açısından: Körfez ve Kızıldeniz çevresindeki mevcut koordinasyon mekanizmaları kurumsal çözülme riskiyle karşı karşıya.

Enerji politikası açısından: Geleneksel üreticilerle, İsrail ve Batı odaklı “yeni yatırım merkezleri” arasında belirgin bir ikilik doğuyor.

Küresel güçler açısından: Bu boşluk, ABD, Çin ve AB gibi dış aktörler için arabuluculuk alanı yaratıyor; böylece bölgesel özerklik dış garantilere bağımlı hâle geliyor.

İç siyaset açısından: Suudi Arabistan giderek daha bağımsız, “egemenci” bir çizgiye yönelirken; BAE, İsrail ve ABD’nin güvenlik mimarisiyle daha sıkı bütünleşiyor.

Sonuç: yeni bir Ortadoğu realizmine doğru
Riyad ile Abu Dabi arasındaki ayrışma, basit bir diplomatik kriz değil; Ortadoğu’nun derin bir dönüşüm sürecinin habercisi. Bölge, ideolojik birlikten çıkarak egemen çıkarların rasyonel rekabetine dayalı yeni bir düzene geçiyor.

Bu süreç, geleneksel “Arap konsensüsü” anlayışını fiilen sona erdiriyor ve Ortadoğu realizmi olarak tanımlanabilecek yeni bir çağ başlatıyor: her aktörün kendi hayatta kalma mantığına, kendi stratejik kapasitesine göre hareket ettiği, çok katmanlı bir bölgesel düzen.

Uzun vadede bu tablo, çok kutuplu, ağsal ve değişken ittifaklardan oluşan bir jeopolitik mozaik yaratacak. Suudi Arabistan için kurumsal istikrar ve parçalanmayı denetim altında tutmak artık varoluşsal bir tercih. BAE içinse İsrail ve Batı güvenlik sistemine entegrasyon, teknolojik kazanç getirse de jeopolitik manada sınırlı bir güç artışı anlamına geliyor.

Etiketler: