Donald Trump’ın 2025 Ocak ayında yeniden Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin sosyal politikalarında köklü bir kırılma yaşandı: katılımcı refah modelinden disipliner denetim modeline geçildi. “Amerika sokaklarında suçun ve kaosun sonu” başlıklı başkanlık kararnamesiyle birlikte, evsizlik artık sosyal yardım meselesi değil, ulusal güvenlik ve kamu düzeni sorunu olarak tanımlandı.
Bu karar, yalnızca idari bir düzenleme değil, aynı zamanda ideolojik bir dönüm noktası anlamına geliyor. İnsani araçların yerini kolluk kuvvetleri alıyor, toplumsal patolojiler ise “devletin iç istikrarına tehdit” olarak yeniden tanımlanıyor.
HUD (Konut ve Kentsel Gelişim Bakanlığı) verilerine göre, 2024 Ocak itibarıyla ABD’de kalıcı barınma olanağı olmayanların sayısı 771 bine ulaştı - bu rakam 2022’ye kıyasla yüzde 12 artış anlamına geliyor. Bu kişilerin yaklaşık yüzde 40’ı barınaklara erişimi olmadan sokakta yaşıyor; yüzde 22’si ise ciddi psikiyatrik rahatsızlıklardan muzdarip. Yani her beş evsizden biri klinik düzeyde bir hastalığa sahip, ancak yüzde 70’ten fazlası hiçbir sistematik tıbbi veya psikolojik destek alamıyor.
Trump yönetiminin yayımladığı kararname, ABD siyasetinde uzun süredir biriken bir yönelimi resmileştiriyor: sosyal devletten risk yönetimi devletine geçiş. “Sıfır tolerans” mantığıyla, evsizlik artık bir sosyal sorun değil, politik dizaynın bir parçası hâline geliyor - polis yetkilerinin genişletilmesini meşrulaştıran bir gerekçe.
Baskıyla sosyal mühendislik
Başkanlık kararnamesinin en dikkat çekici unsuru, “kamu düzenini yeniden tesis etme” gerekçesiyle evsiz vatandaşların zorunlu olarak hastanelere yatırılmasını öngören madde. Bu uygulama, eyalet düzeyinde yürütme organlarına geniş takdir yetkileri tanıyor ve “federalleşmiş şiddet” olarak nitelendirilebilecek bir süreci yasallaştırıyor.
Uzun vadeli rehabilitasyon mekanizmaları yerine “sosyal temizlik” stratejisi tercih edilmiş durumda. Yerel yönetimlere “izinsiz yerleşim”, “serserilik” ve “kamusal alanda uyuşturucu kullanımı” yasaklarını uygulama talimatı verildi. Bunun sonucunda Florida, Teksas ve Arizona gibi eyaletlerde geniş çaplı operasyonlar başladı; binlerce evsiz, idari ihlaller gerekçesiyle gözaltına alınıp mahkeme kararı olmaksızın kapalı merkezlere gönderiliyor.
NAACP Legal Defense Fund hukukçuları, bu durumu 19. yüzyılın ikinci yarısında Güney eyaletlerinde yürürlükte olan “Black Codes” yasalarına benzetiyor. O dönemde, Afroamerikalılar iş sözleşmesi veya sabit ikamet adresi olmaması nedeniyle suçlu ilan edilebiliyordu. Bugünkü uygulama da aynı mantığı yeniden üretiyor: suçu araçsallaştırarak kontrol, korkuyla disiplin, dışlama yoluyla düzen.
Ekonomik motivasyon da açık. Kongre Bütçe Ofisi’nin (CBO) verilerine göre, bir kişinin psikiyatri hastanesinde tutulmasının günlük maliyeti 270 dolar, oysa Housing First (Önce Konut) programı kapsamındaki kira desteği yalnızca 48 dolar. Ancak siyasal fayda maliyetin önüne geçiyor: seçmen “sokaklardaki kaosun temizlendiğini” görüyor, kimse uzun vadeli rehabilitasyonun karmaşıklığına bakmıyor.
Housing First modeli: kanıt temelli bir başarı hikayesi
Son yirmi yılda hem ABD’de hem de dünyada evsizliği azaltmada en başarılı model olarak Housing First öne çıktı. 1990’ların başında Pathways to Housing girişimiyle başlayan ve Clinton, Obama ile Biden yönetimlerinde devlet desteği gören bu program, evsizliğin bireysel hatadan değil, yapısal eşitsizliklerden kaynaklandığını savunuyordu.
Üç temel ilke üzerine kurulu:
Ön koşulsuz konut sağlama (rehabilitasyon şartı yok),
Entegre destek (sosyal hizmet, psikolojik danışmanlık, istihdam rehberliği),
Zorlamasız, güvene dayalı gönüllü katılım.
RAND Corporation’a göre, programa katılanların yeniden sokağa dönme riski yüzde 83 oranında azalıyor; acil servis başvurularıysa yüzde 54 düşüyor. CSH analizleri, programın 10 yıldan uzun süredir uygulandığı şehirlerde sokak evsizliğinin yüzde 30–45 oranında azaldığını, hapishane ve hastane harcamalarının ise yüzde 40’a kadar düştüğünü gösteriyor.
Her 1 dolarlık yatırım, sağlık ve polis hizmetlerinde tasarruf sayesinde 1,6 ila 2 dolar olarak geri dönüyor. National Alliance to End Homelessness ve Brookings Institution raporları, Housing First’ü “yüksek gelirli ülkelerde evsizliği sürdürülebilir biçimde azaltan tek kanıtlanmış model” olarak tanımlıyor.
Uluslararası deneyimler de bu tabloyu güçlendiriyor:
Finlandiya, 2008–2024 arasında evsizliği yüzde 68 oranında düşürüp büyük şehirlerde sokak evsizliğini tamamen ortadan kaldırdı.
Norveç, 1996–2020 arasında sayıyı yarıya indirdi.
Kanada, 2010’dan bu yana yürüttüğü “At Home/Chez Soi” projesiyle katılımcıların yüzde 65’inin iki yıl sonunda hâlâ konutunu koruduğunu raporladı.
Bu nedenle, Housing First yalnızca insani bir politika değil, ekonomik olarak da rasyonel bir çözüm. Trump yönetiminin bu modeli tasfiye etmesi, ABD’yi 1980’lerin “disiplin toplumu” paradigmasına geri döndürüyor: evsizlik yeniden “ahlaki sapma” olarak kodlanıyor.
Dışlama ekonomisi: baskının bedeli, entegrasyonun getirisi
Bugünkü politik yönelim, ekonomik açıdan kendi içinde çelişkili. Devlet, tasarruf söylemiyle hareket ederken, polis ve tıbbi denetim mekanizmalarına milyarlar akıtıyor. Urban Institute verilerine göre, bir evsizin zorla hastaneye yatırılmasının yıllık maliyeti ortalama 98 bin dolar; Housing First kapsamındaki tam destekli konut programı ise 27–32 bin dolar arasında.
Cato Institute’un hesaplamaları, belediye bütçelerinin yüzde 90’ının “evsizliğin nedenlerini önlemek” yerine “sonuçlarını ortadan kaldırmaya” harcandığını ortaya koyuyor: baskınlar, tutuklamalar, çadır kamplarının temizliği, geçici yerleştirmeler… Sonuç olarak kişi “sokak – hastane – sokak” döngüsüne hapsoluyor. Amerikalı sosyologlar bu kısır döngüyü artık kendi jargonlarıyla poverty carousel - “yoksulluk atlıkarıncası” olarak adlandırıyor.
Uzun vadede bu sistem, sosyal olduğu kadar mekânsal ayrışmayı da derinleştiriyor. Los Angeles, San Francisco ve New York gibi metropoller, evsizleri banliyölere ya da başka eyaletlere “rehabilitasyon merkezleri” bahanesiyle gönderiyor. Bu sürece şehir plancıları spatial dumping - “mekânsal dışlama” diyor. Sonuç: yoksulluğun periferilere itilmesi, yeni “banliyö gettoları”.
Bu arada, homeless management complex adı verilen yeni bir endüstri doğmuş durumda: özel güvenlik şirketleri, hapishane işletmeleri, “sosyal temizlik” ihaleleri... 2025 yılında bu sektörün toplam cirosu 12,3 milyar dolara ulaştı - bu, federal konut programları için ayrılan bütçenin üç katı.
Evsizlik böylece yalnızca bir sosyal trajedi olmaktan çıkıyor; bastırma ve dışlama üzerinden kâr üreten bir piyasa alanına dönüşüyor.
Kontrol ideolojisi: ‘Law and Order’dan ‘Homeless as Threat’e
Amerika Birleşik Devletleri’nin günümüzde izlediği evsizlik politikası, kökleri 1960’ların sonunda Richard Nixon dönemine uzanan “Law and Order” doktrininin yeniden sahneye dönüşünü temsil ediyor. O yıllarda, savaş karşıtı protestoların yükseldiği, suç oranlarının arttığı ve kent altyapısının çökmeye başladığı bir dönemde, iktidar yoksulluğu ve toplumsal huzursuzluğu “suç eğilimi” olarak çerçeveleyip polisiye tedbirlerle bastırmayı tercih etmişti. Bu yaklaşım, 1980’lerde Ronald Reagan döneminde doruğa ulaştı: sosyal harcamalar kesildi, sokak yoksulluğu kriminalize edildi.
Donald Trump yönetimi bugün aynı sembolik mekanizmayı yeniden üretiyor. “Alt sınıflardan” gelen tehdit, “sessiz çoğunluğu” seferber etmenin aracına dönüşüyor. Siyasal söylemde evsiz artık kriz yaşayan bir insan değil, “Amerikan yaşam tarzını” tehdit eden kaosun kaynağı. 2025 başından bu yana Başkan ve Cumhuriyetçi liderlerin Kongre konuşmalarına ilişkin yapılan içerik analizine göre, “evsizlik” ifadesi konuşmaların yüzde 70’inden fazlasında “güvenlik tehdidi”, “uyuşturucu suçu” veya “ahlaki çöküş” bağlamında geçiyor.
Medya cephesinde ise bu süreç bilinçli bir damgalama kampanyasıyla destekleniyor. Muhafazakâr seçmen tabanının ana bilgi kaynağı olan Fox News, “sokakların temizlenmesi” söylemini sistematik biçimde işliyor. 2025 Eylül’ünde yaşanan olay bunun çarpıcı örneği: kanal sunucusu Brian Kilmeade, canlı yayında “tedaviyi reddedenlere zorla enjeksiyon yapılmasını” önermişti. Tepkiler üzerine özür dilense de, Pew Research’ün yaptığı ankette katılımcıların yüzde 46’sı bu tür önlemleri “kamu düzeni tehlikedeyse meşru” buldu.
Sonuçta evsizlik ABD’de artık ekonomik değil, ahlaki-siyasal bir kategoriye dönüşüyor. Devlet, korkuyu kurumsallaştırıyor; marjinal grupları “uygun düşman” hâline getirerek otoriter eğilimleri demokratik kabuğun içinde meşrulaştırıyor.
Medya, siyaset ve korku endüstrisi
Günümüz Amerika’sında “tehdit imajının” inşasında medya başrolü oynuyor. Media Research Center verilerine göre, Ocak–Ekim 2025 döneminde ABD televizyonlarında “homeless” kelimesi, “crime” (suç) kavramıyla birlikte yüzde 63 oranında kullanıldı - bu oran 2019’daki seviyenin iki katı. Özellikle psikiyatrik rahatsızlığı olan kişiler tarafından işlenen cinayetlerin haberleştirilmesinde bu eğilim belirgin. Örneğin, Kuzey Karolina’da Ukraynalı İrina Zarutskaya’nın öldürülmesi olayı, haftalarca manşetlerde kalarak toplumsal panik atmosferini besledi.
Ortaya çıkan tablo klasik bir medya–politika simbiyozu: siyaset şiddet üretir, medya ona ahlaki meşruiyet kazandırır. Bu, Herbert Marcuse ve Michel Foucault’nun betimlediği dönüşümün çağdaş bir versiyonu: disipliner toplumdan “yönetilen toplum”a geçiş; korku üretimi yoluyla kontrol.
Trump’ın kamu söyleminde evsizlik, yasadışı göç, uyuşturucu ve kent “çöküşü” gibi tehditlerle aynı pakette sunuluyor. Böylece meseleye etnopolitik bir boyut ekleniyor: ABD’de evsizlerin yaklaşık yüzde 40’ı siyah, yüzde 23’ü Latin kökenli. Bu istatistikler, beyaz seçmen nezdinde ırksal ve kültürel korkuların pekiştirilmesi için kullanılıyor.
Sonuçta insani gündem, “ahlaki temizlik” gündemiyle yer değiştiriyor. Devlet artık insanı değil, “sokakların saflığını”; yaşamı değil, “şehrin imajını” koruyor. Bu, 1980’lerin klasik paradoksunu yeniden üretiyor: düzen, entegrasyonla değil, dışlamayla sağlanıyor.
İç güvenlik biçiminde dışlama siyaseti
Pratikte Trump’ın kararnamesi, “iç istikrar” stratejisinin bir parçası: sosyal krizi çözmek yerine görünmez kılmak. Zorla hastaneye yatırmalar, çadır kamplarının dağıtılması, yardım programlarının kısılması… tüm bunlar nedenleri ortadan kaldırmıyor; yalnızca sokakları “temiz” gösteriyor.
CSIS (Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi) analizine göre, bu yeni model “security-driven social management” - yani güvenlik güdümlü sosyal yönetim - olarak tanımlanabilir. Üç ana unsura dayanıyor:
Mekânın kontrolü: şehir bölgelerinin düzenlenmesi, açık alanlarda geceleme yasağı, zorunlu yer değişimi;
Bedenin kontrolü: hastaneye sevk, rızasız tedavi, polis gözetimi;
Algının kontrolü: medyada meşrulaştırma ve tehdit hissi üretimi.
Bu yöntem kısa vadede sokaklardaki görünürlüğü azaltıyor, ancak devletle yurttaş arasındaki güveni yok ediyor. Gallup’un 2025 sonbaharında yaptığı ankete göre, Amerikalıların yüzde 71’i “sokak kamplarına karşı sert önlemleri” destekliyor, ancak yalnızca yüzde 28’i rehabilitasyon programlarının finansmanını savunuyor. Yardım etme normu, yerini “yabancıyı izole etme” normuna bırakıyor.
Böylece ABD, gelişmiş demokrasiler arasında istisna hâline geliyor: Avrupa entegrasyonu derinleştirirken, Amerika iç bütünlüğünü “dışlama politikası” üzerinden yeniden inşa ediyor.
Makroekonomik bağlam: konut, yeni toplumsal hiyerarşinin aynası
Bugünün Amerikan evsizliği yalnızca sosyal bir patoloji değil, konut piyasasındaki yapısal bozulmanın göstergesi. Son yirmi yılda ABD’de ev fiyatları hızla artarken gelirler yerinde saydı. St. Louis Federal Rezerv Bankası verilerine göre, 2000–2025 döneminde ortalama ev fiyatı yüzde 134 artarken, hane gelirleri yalnızca yüzde 37 yükseldi.
Bu uçurum, housing unaffordability - konutun sistematik biçimde erişilemez hale gelmesi - olgusunu yarattı. Harvard Joint Center for Housing Studies’in hesaplamalarına göre, bugün 22 milyondan fazla Amerikan ailesi gelirinin yarısından fazlasını kiraya harcıyor. Bu oran, finansal sürdürülebilirlik eşiğinin çok üzerinde. Buna karşın devlet destekli konut programları talebin yalnızca yüzde 26’sını karşılayabiliyor.
COVID-19 pandemisi ve onu izleyen 2021–2023 enflasyon dalgası, konut krizini kronik hale getirdi. 2024’te ABD metropollerinde kiralar ortalama yüzde 9,2 arttı; San Francisco ve New York’ta bu oran yüzde 14’ü aştı - ücret artışının üç katı. Brookings Institution uzmanlarına göre, evsizlik artık bireysel tercihten değil, piyasa dinamiklerinden kaynaklanan “doğal bir sonuç”.
Yoksulluğun coğrafyası ve yeni toplumsal fay hatları
HUD verilerine göre, 2024 itibarıyla 771 bin evsizin yarısı beş eyalette yaşıyor: Kaliforniya, New York, Washington, Florida ve Teksas. Kaliforniya tek başına toplamın yüzde 44’ünü barındırıyor - yaklaşık 340 bin kişi. Los Angeles’ta her 45 kişiden biri kalıcı barınmadan yoksun; San Francisco’da ise her 100 bin kişiye 778 evsiz düşüyor, bu da ülke ortalamasının sekiz katı.
Bu tablo mekânsal eşitsizliği net biçimde yansıtıyor: en yüksek büyüme ve teknoloji yatırımlarına sahip eyaletler aynı zamanda sokak yoksulluğunun da merkezleri. Ortaya çıkan paradoks, “zengin evsizlik”: servet üreten bölgeler, yurttaşlarına temel yaşam koşullarını sağlayamıyor.
Urban Institute’un araştırmasına göre, konut fiyatlarındaki her yüzde birlik artış evsizliği yüzde 0,8–1,2 oranında yükseltiyor; işsizlikteki aynı artış ise yalnızca yüzde 0,3’lük etki yaratıyor. Yani krizin en belirleyici faktörü işsizlik değil, barınma maliyeti.
Sosyal desteğin erimesi ve refahın özelleştirilmesi
Trump yönetiminin mali politikası, sosyal sorumluluğun piyasaya devrini hızlandırdı. 2025’te federal bütçeden uygun fiyatlı konut programlarına (HUD Section 8, Community Development Block Grants) ayrılan kaynak yüzde 18,4 azaltıldı; bağımlılık tedavi fonları ise yüzde 23 kesildi. Buna karşılık, özel işletmelerin “adaptasyon merkezleri” kurmasını teşvik eden vergi muafiyetleri getirildi. Yani sosyal devlet, işlevini özel sektöre devretti.
Bu model, neoliberal yönetişim anlayışına birebir denk düşüyor: devlet bir garanti mekanizması değil, piyasanın hakemi. Böylece yoksulluk, yönetilen bir sektör haline geliyor. Belediyelerle sözleşme yapan “sosyal yükleniciler”, sorunları çözmekten çok sürdürmekten kazanç sağlıyor.
Government Accountability Office (GAO)’nun 2025 Eylül raporuna göre, evsizlikle mücadele alanında faaliyet gösteren yüklenicilerin yüzde 74’ü ticari kuruluşlardan oluşuyor. Toplam ciroları 8,9 milyar doları aşarken, bu kaynakların yalnızca yüzde 38’i doğrudan konut veya tedaviye harcanıyor. Geri kalanı idari masraflar ve kâr olarak sisteme geri dönüyor. Böylece başarı, evsizliği azaltmakla değil, “dosya sayısını artırmakla” ölçülüyor.
Yoksulluğun yeniden üretim döngüsü
Sistematik analiz, Amerika Birleşik Devletleri’nin artık kendi kendini yeniden üreten bir evsizlik döngüsüne girdiğini gösteriyor. Bu mekanizma dört birbiriyle bağlantılı düzeyde işliyor:
Ekonomik: konut fiyatlarının yükselmesi ve gelirlerin yerinde sayması,
Siyasal: sosyal koruma programlarının daralması,
Kültürel: yoksulluğun kişisel suç olarak damgalanması,
Kurumsal: yardım mekanizmalarının ticarileşmesi.
Bu yapısal kapan, “chronic homelessness” - yani kronik evsizlik - olgusunu yaratıyor: bir kişinin 12 aydan uzun süredir sistem dışında yaşaması. HUD verilerine göre, ABD’de bu kategoride yaklaşık 180 bin kişi bulunuyor ve sayı her yıl yüzde 6–8 oranında artıyor. Zorunlu hastaneye yatırmalar ve cezalandırıcı politikalar bu grubu azaltmak yerine büyütüyor; çünkü kurumdan çıkan birey sosyal bağlarını tamamen kaybediyor ve topluma geri dönme olasılığı giderek azalıyor.
Uluslararası paralellikler ve stratejik sonuçlar
Küresel ölçekte, ABD bugün gelişmiş demokrasilerde ender görülen bir antisosyal sapma sergiliyor. Avrupa, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler sosyal yeniden entegrasyonun insani modellerine yönelirken, Amerika disipliner zorlamanın yöntemlerine geri dönüyor.
Avrupa Birliği ile kıyaslama bu farkı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Eurostat verilerine göre, 2024 itibarıyla AB’de sosyal kiralama ve konut sübvansiyonu programları nüfusun yüzde 9’undan fazlasını kapsıyor; ABD’de bu oran yüzde 2’nin altında. Finlandiya, 15 yıldır uyguladığı Housing First modeliyle evsizliği üçte iki oranında azaltıp çadır kamplarını tamamen ortadan kaldırdı. Fransa, Hollanda ve Almanya’da ise odak noktası social inclusion - yani bireyi yeniden topluma katma: istihdam, eğitim, yerel katılım yoluyla.
ABD’de ise sosyal alan giderek militarize oluyor. Zorla hastaneye yatırmalar, sokak baskınları, polis operasyonları… Bunlar eskiden ceza politikasının araçlarıydı; şimdi sosyal politika alanına taşındı. Bu dönüşüm yalnızca devlete duyulan güveni zedelemiyor, aynı zamanda onun doğasını değiştiriyor: sosyal devletten “zor devleti”ne (coercive state) geçiş.
Amerikan demokrasisi, bireysel özgürlük idealine dayanmasına rağmen bugün kendi içinde çelişkiye düşmüş durumda. “Kamu düzeni” gerekçesiyle, bireyin özerkliği yerini devletin özel yaşama müdahale hakkına bırakıyor. Bu süreci, hakların kaldırılması değil, otoriter yöntemlerin kurumsallaşması üzerinden işleyen bir iç “de-demokratikleşme” olarak tanımlamak mümkün.
Toplumsal kontrol: iç siyasetin yeni biçimi
Siyasal teori açısından bakıldığında, Trump’ın kararnamesi bir sosyal politika değil, bir kimlik politikası örneği. Günümüz Amerika’sında, içsel “anormalliklerle” mücadele, ulusal kimliğin doğrulanma biçimine dönüştü. Bu bakış açısında evsiz, yalnızca yoksul değil - aynı zamanda “ulusun dışındaki yabancı”.
Bu strateji, tarihsel olarak yapısal kriz dönemlerinin göstergesidir: devlet, azınlıkları dışlayarak çoğunluğu konsolide eder. Harvard Halk Sağlığı Okulu profesörü Howard Koh’un sözleriyle: “Toplumsal bir sorunu insanları tutuklayarak çözemezsiniz.” Ancak 2025’in politik aklı farklı işliyor - tutuklama, belirsizliği yönetmenin aracına dönüşmüş durumda.
Böylece ABD, liberal demokrasinin temel ikilemiyle yeniden yüzleşiyor: özgürlüğü, özgürlük dışı araçlarla korumak mümkün mü? Bugün için yanıt olumsuz görünüyor. Sosyal alanda uygulanan baskıcı düzenlemeler yalnızca pratikleri değil, toplumun dayandığı değer sistemini de dönüştürüyor.
Kurumsal riskler ve 2030’a doğru stratejik öngörü
Eğer mevcut rota değişmezse, ABD 2030’a gelindiğinde birkaç yapısal riskle karşı karşıya kalacak:
Sosyal altyapının çöküşü: kronik evsiz sayısı 1 milyonu aşabilir; bu kişilerin yüzde 40’ı psikiyatrik desteğe ihtiyaç duyacak.
Bütçe yükünün patlaması: RAND Corporation tahminlerine göre, zorunlu hastaneye yatırmalar ve polis programları yıllık 180–200 milyar dolara ulaşacak - bu, orta ölçekli bir ülkenin savunma bütçesine denk.
Toplumsal kutuplaşma: etno-kültürel ve sınıfsal bariyerlerin sertleşmesi, “kale şehirler” fenomeninin yayılması, sosyal izolasyonun yeni norm haline gelmesi.
Kurumsal güven erozyonu: federal yönetimlere duyulan güvenin yüzde 30’un altına düşmesi, siyasi sistem içinde parçalanma riskini doğuracak.
Yine de bir çıkış yolu mevcut. Brookings Institution ve CSIS tarafından geliştirilen senaryolar, yeniden kapsayıcı bir modele dönüşü öngörüyor: sosyal konut yatırımlarının artırılması, psikiyatrik hizmetlerin entegrasyonu, kamu-özel sektör işbirliğinin güçlendirilmesi. Kanada ve İskandinav ülkelerinin deneyimi gösteriyor ki, uzun vadede rehabilitasyonun maliyeti baskıdan düşük; buna karşılık toplum güvenliği daha yüksek.
Sonuç: yönetilen korkudan yönetilen umuda
Amerikan evsizlik politikası, toplumun derin dönüşümünü yansıtan bir lakmus testi haline geldi. Bir zamanlar devletin insani sorumluluğu sayılan şey, bugün tehdit olarak algılanıyor. Bu yalnızca kurumsal değil, medeniyet ölçeğinde bir kayma: dayanışmadan ayrışmaya, güvenden kontrole, yardımdan cezaya geçiş.
Her demokrasinin temelinde şu ilke yatar: güçsüzde düşman değil, insan görmek. Trump yönetiminin kararnamesi, kısa vadeli politik fayda sağlasa da, ulusun en değerli sermayesini - ahlaki güvenini - tüketiyor.
Gerçek devlet gücü, kaosu bastırma yeteneğinde değil, onu şiddete başvurmadan düzene dönüştürme becerisindedir. Korkunun yönetim aracına dönüştüğü yerde, önce güven yiter; ardından özgürlüğün kendisi.