...

İran İslam Cumhuriyeti, iç ve dış şokların aynı anda üst üste bindiği bir denklemde — sosyo-ekonomik baskılar, ideolojik aşınma ve sertleşen jeopolitik kuşatma — iç istikrarını ve siyasal özne olma kapasitesini koruyabilir mi?Daha da önemlisi, 2026’ya gelindiğinde rejimin dini-teokratik bir yapıdan, güvenlik eksenli ve pragmatik bir modele evrilme ihtimali ne kadar gerçekçi? Bu soru, bugün Tahran kulislerinden bölgesel başkentlere kadar herkesin zihnini kurcalayan temel mesele olarak öne çıkıyor.

İran’da onlarca kenti kapsayan kitlesel gösteriler devam ediyor. Tehditlere, gözaltılara ve internetin kesilmesine rağmen protestocular pazar gecesi yeniden sokaklara çıktı. Bazı hastanelerde görev yapan sağlık çalışanları, yüzlerce ölü ve yaralının hastanelere getirildiğini doğruluyor; buna karşın resmi makamlar ölü ve yaralı sayısına ilişkin verileri açıklamayı sürdürüyor. İnsan hakları kuruluşlarının tahminlerine göre hayatını kaybedenlerin sayısı 500’ü aşmış durumda, gözaltına alınanların sayısı ise birkaç bini buluyor.

Ülkede internet neredeyse tamamen bloke edilmiş durumda; bu da güvenilir bilgiye ulaşmayı son derece zorlaştırıyor. Uydu bağlantıları üzerinden paylaşılan kısa video parçaları, Tahran, Meşhed ve Reşt’te yaşanan sert çatışmaları gözler önüne seriyor. Güvenlik güçleri ateşli silahlar, göz yaşartıcı gaz ve elektroşok cihazları kullanıyor. Hastaneler dolup taşmış durumda, pek çok sağlık kurumu olağanüstü hal koşullarında çalışmak zorunda kalıyor.

Ölü sayısının artmasıyla birlikte ABD Başkanı Donald Trump, Washington’un protestoculara “gerekli her türlü desteği” vermeye hazır olduğunu açıkladı. ABD yönetimi içinde siber operasyonlardan İran’ın askeri altyapısına yönelik hedefli yaptırımlara, çevrim içi muhalif kaynakların desteklenmesine kadar farklı senaryolar tartışılıyor. Masadaki başlıklardan biri de internet ablukasını aşmak amacıyla İran’a uydu terminalleri sağlanması.

Amerikalı analiz merkezleri ise her türlü müdahalenin Ortadoğu’daki gerilimi tırmandırabileceği ve İsrail’i çatışmanın içine çekebileceği uyarısında bulunuyor. Buna karşılık Washington’da, ABD’nin kararlı adımlar atmaması halinde protestoların 2022’de olduğu gibi son derece sert yöntemlerle bastırılacağı endişesi hâkim.

İran’ın içinde ise baskı dozu giderek yükseliyor. Dini lider protestocuları “dış güçlerin paralı ajanları” olarak nitelendirirken, başsavcı “Tanrı’nın düşmanı” ilan edilen herkes için idam tehdidinde bulundu. Sokaklarda yanan barikatlar ve silah sesleri yankılanırken, hastanelerde morglar kapasitesini aşmış durumda.

Ortaya çıkan tablo bir yıpratma savaşını andırıyor. Protestocular sokakları elde tutmaya ve devletin kontrolü yeniden tesis etmesini engellemeye çalışırken, iktidar korku salarak direnişi bastırmayı hedefliyor. Uluslararası müdahale çağrıları giderek yükselse de, çatışmanın nasıl sonuçlanacağı şimdilik belirsizliğini koruyor.

Rejimin baskı kampanyası genişlerken, ölü ve yaralılara dair haberler artıyor. Ancak internetin sistematik biçimde kesilmesi, bilgi akışının sıkı denetimi ve ülke içindeki kaynaklara yönelik hedefli baskılar nedeniyle, yaşananlara dair net bir tablo ortaya koymak mümkün değil. Bugünkü İran, gerçeğin parça parça yeniden inşa edildiği bir bilgi sisinin içinde bulunuyor.

Buna rağmen protestoların süresi ve coğrafi yayılımı, bunun geçici bir toplumsal öfke patlaması değil, derin ve yapısal bir kriz olduğunu açık biçimde gösteriyor. Gösteriler ne sönümleniyor ne tek bir bölgeyle sınırlı kalıyor ne de belirli toplumsal gruplara indirgeniyor. Aksine, kendini yeniden üretiyor, genişliyor ve kalıcı bir nitelik kazanıyor.

Bu tablo karşısında rejim tehdit dozunu sistemli biçimde artırıyor ve mevcut düzeni her bedeli göze alarak savunmaya hazır olduğunu gösteriyor. İç güvenliğin korunması “kırmızı çizgi” ilan edilmiş durumda; ordu, devlet mülkiyetini korumak için harekete geçmeye hazır olduğunu açıkça dile getiriyor. Bu mesajlar yalnızca sokaklara değil, öncelikle sistemin kendi içindeki siyasi, dini ve güvenlik elitlerine yönelik. Zira kritik anlarda yaşanabilecek çözülmeler, İslam Cumhuriyeti açısından her zaman en büyük varoluşsal risk olarak görülüyor.

Aynı zamanda devlet medyası “dış müdahale” söylemini yoğunlaştırıyor. ABD ve İsrail, iç hoşnutsuzluğu rejimi yıkmak için kullanan aktörler olarak doğrudan suçlanıyor; ülkeye sızdığı iddia edilen silahlı gruplara verilen destekten söz ediliyor. Bu tanıdık söylem, hem destekçileri seferber etme hem de baskıyı meşrulaştırma işlevi görüyor.

Dış gözlemciler tek bir noktada birleşiyor: Mevcut tablo, İran rejiminin son yıllarda karşılaştığı en ciddi iç meydan okumalardan biri. Tahran büyük ölçüde iç sorunlarına gömülmüş durumda ve şu aşamada dış politikada saldırgan bir hamle sergilemiyor. İstikrar tehdidi açık biçimde artarken, iktidarın kontrolsüz bir tırmanmayı önleme çabası da bir o kadar belirgin.

Ülkenin en üst yönetimi, krizin boyutlarının farkında ve iktidarı sonuna kadar korumakta kararlı görünüyor. Buna karşın rejimin adımları dikkatle ölçülüp biçiliyor. Baskı dozajlı uygulanıyor, şiddet yaygın değil seçici biçimde devreye sokuluyor. Mantık net: Aşırı sertlik, doğrudan dış müdahaleye gerekçe oluşturacak bir eşik yaratmamalı. Bu, sistemin geçmişte de başvurduğu iyi bilinen bir denge siyaseti.

Şu aşamada rejimin temel dayanakları olan Besic milisleri, Devrim Muhafızları ve düzenli ordu bütünlüğünü koruyor. Kitlesel firarlar, emirlerin reddi ya da güvenlik güçlerinin protestoculara katıldığına dair işaretler yok. İktidarın direncinin ana kaynağı da tam olarak bu unsur.

Bununla birlikte şu tespit yapılıyor: Protestolar uzun soluklu, kesintisiz ve hedefli bir karakter kazanırsa rejim ciddi biçimde zayıflayabilir. Ancak bu dinamiğin nasıl gelişeceği öngörülemezliğini koruyor. Tahran yönetimi zaman kazanmaya oynuyor; büyük çaplı bir katliamdan kaçınarak krizin en sert evresini atlatmayı hesaplıyor. Yaklaşan Ramazan ayının, sokak hareketliliğini geleneksel olarak düşürmesi ve protestolarda geçici bir durgunluk yaratması da bu hesapların bir parçası.

Buna paralel olarak protesto hareketinin temel sorunu varlığını sürdürüyor: Yerel liderler ve öz örgütlenme odakları bulunsa da, merkezi bir koordinasyon ve ortak bir siyasi liderlik hâlâ yok. Sosyo-ekonomik öfke, topluma net bir alternatif sunan bütünlüklü bir siyasi projeye dönüşebilmiş değil.

Sonuçta paradoksal bir tablo ortaya çıkıyor. Rejimin istikrarına yönelik tehdit objektif olarak artmış durumda, ancak devlet sistemi şu an için ayakta. İktidar elitleri kilit güç mekanizmalarını kontrol ediyor ve baskıya rağmen birlik görüntüsü veriyor. Güvenlik aygıtında, dini hiyerarşide ya da ekonomik ve siyasi gruplar arasında ciddi bir çatlak emaresi yok. 1979 Devrimi öncesinde, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin son aylarında görülen sadakat erozyonu, sermaye kaçışı ve üst düzey panik belirtileri de şimdilik gözlenmiyor.

İşte bu artan toplumsal gerilim ile kurumsal dayanıklılığın birleşimi, İran’daki krizi uzun soluklu, çözümü zor ve potansiyel olarak tehlikeli kılıyor; hem rejim hem de bölgesel güvenlik mimarisi açısından. Sistem, hızlı çözümlerden ziyade dayanıklılığın belirleyici olacağı yıpratıcı bir safhaya girmiş durumda.

Bu bağlamda giderek daha sert ve gerçekçi bir tespit dile getiriliyor: Üst yönetimde radikal bir kırılma olmadan rejim değişikliği son derece düşük bir ihtimal. 1970’lerin sonundan farklı olarak ülkede ortak liderliği, stratejisi ve koordinasyonu olan birleşik bir muhalefet yok. Protestoların parçalı yapısı, hoşnutsuzluğun ölçeğine rağmen dönüştürücü kapasiteyi sınırlıyor.

Toplumsal beklentiler açısından bakıldığında, iktidar çevresi içinde yaşanacak biçimsel kadro değişiklikleri de temel sorunları çözmeye yetmeyecek. On yıllara yayılan ruhani yönetimin ürettiği yapısal kriz, makyaj niteliğinde düzenlemeler değil, bambaşka bir siyasi model ve derin reformlar gerektiriyor. Aksi halde ülke kronik istikrarsızlık döngüsüne sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İktidarın uyguladığı şiddet, hesapların aksine, sükûneti garanti etmiyor. Tam tersine toplumsal öfkeyi daha da keskinleştirebilir. Ekonomik ve siyasi kriz, toplumun geniş kesimleri için “kaybedecek bir şey kalmadı” eşiğine ulaşmış durumda. Böyle bir zeminde korku yerini çaresizliğe, çaresizlik ise kararlılığa bırakıyor. Protestocular, iyi silahlanmış güvenlik birliklerinin karşısına artık uzlaşma umudu ya da yanılsaması olmadan çıkıyor.

Ülke bir yıpratma mücadelesinin mantığına giriyor. Böyle bir mücadelede iktidarın hataları birikirken, zaman baskısı yalnızca baskı aygıtına yaslananların aleyhine işler. Kazanan, bugün daha güçlü olan değil, daha uzun süre dayanabilen olacaktır.

İran, yakın tarihinin en kritik ve en kaotik dönemlerinden birini yaşıyor.

Tahran ve onlarca kentte sokaklar, neredeyse tüm ülkeyi saran kitlesel öfkenin ve toplumsal patlamanın sahnesine dönüşmüş durumda. Haziran 2025’te yaşanan askeri yenilgi, nükleer altyapının tahribi ve derin ekonomik felç; tüm bu faktörler İslam Cumhuriyeti için varoluşsal bir tehdit oluşturdu.

Mevcut türbülansın başlıca tetikleyicisi, İsrail ve ABD tarafından yürütülen Rising Lion operasyonu oldu. Sadece on iki gün içinde rejimin “stratejik derinlik” miti ve caydırıcılık iddiası yerle bir edildi. Tahran’daki iktidarı “koruyucu güç” olarak resmeden on yıllık propaganda çöktü. İslam Cumhuriyeti inisiyatifi kaybetti; bu yalnızca askeri değil, ideolojik bir kayıptı.

Kriz topyekûn bir nitelik kazandı. Riyalin dolar karşısında 1 milyon 460 bine gerilemesi ve BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarının yeniden devreye girmesi, ülkeyi adeta hayatta kalma moduna soktu. Milyonlarca İranlı yoksulluk sınırına sürüklenirken, devlet aygıtı istikrarı finanse edecek kaynaklardan yoksun kaldı.

En az bu gelişmeler kadar yıkıcı olan ise İran toplumundaki zihinsel dönüşüm. Özellikle Tahran’da sekülerleşme hızla artıyor. Bu durum, Şii-Caferi kimlik üzerine inşa edilmiş ideolojik modelin tükenmişliğinin doğrudan bir sonucu. Yarım yüzyıl sonra ilk kez, iktidarın dini meşruiyeti bizzat elitler tarafından sistematik biçimde sorgulanıyor.

Buna karşın ülkede bütünleşmiş bir alternatif yok. Muhalefet parçalı, siyasi hareketler ortak bir zemin oluşturabilmiş değil. Kamusal tartışmalarda en çok öne çıkan isim, son şahın oğlu Prens Rıza Pehlevi. Onun adı, toplumun bir kesimi için kaybedilen istikrara duyulan nostaljinin sembolü haline gelmiş durumda. Ancak monarşik bir modelin yeniden tesis edilmesi ihtimali, merkeziyetçi otoriterlik çağrışımları nedeniyle ulusal ve etnik azınlıklar arasında ciddi kaygılar yaratıyor.

Aynı zamanda güvenlik yapıları içindeki kaynaklar, iktidarın tepe katlarında panik belirtilerine işaret ediyor. Kulislere yansıyan söylentilere göre, dini liderin ve en yakın çevresinin yurt dışına çıkış için olası bir kaçış planı üzerinde çalıştığı konuşuluyor. Dini kanadın zayıflamasıyla birlikte, rejimin son dayanak noktası olarak Devrim Muhafızları Ordusu’nun rolü giderek daha fazla telaffuz ediliyor. Tam da bu yapı, ideolojik yükten arındırılmış bir “askeri pragmatizm” modeli önererek iktidarı devralmaya yönelebilir. Böyle bir senaryoda, İran’ın toprak bütünlüğünü korumak ve dış baskıyı asgari düzeye indirmek amacıyla ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle diyalog kurulması da ihtimal dışı görülmüyor.

Türkiye açısından yaşananlar, doğrudan ulusal güvenlik boyutuna sahip. Ankara krizi ideolojik bir mercekten ziyade, sınır bölgelerine sıçrayabilecek bir istikrarsızlık riski üzerinden okuyor. En ciddi endişe, İran’daki otorite boşluğundan faydalanabilecek PKK’nın İran kolu PJAK’ın hareketlenmesi ihtimali.

Türk istihbaratı, Kuzey Irak üzerinden İran topraklarına sızma girişimlerini şimdiden tespit etmiş durumda. Bu vakalar, Ankara’nın sınırları boyunca bir “Kürt koridoru” oluşmasına izin vermeme kararlılığını teyit ediyor. Kürt faktörü, merkezi otoritenin zayıflaması halinde mutlaka patlayacak bir “duvarda asılı tüfek” olarak görülüyor.

Buna ilaveten yeni bir mülteci dalgası, enerji hatlarının sekteye uğraması ve sınır bölgelerinde artan istikrarsızlık riski de tabloyu ağırlaştırıyor. Özellikle Azerbaycan Türkleri, Türkmenler ve Kaşkaylar gibi Türk kökenli etnik grupların akıbeti Ankara’da dikkatle izleniyor. Yıllardır süren baskılar bu toplulukların liderlerini sürgüne zorladı; merkezi yönetimin çözülmesi halinde bu gruplar radikal yapıların hedefi haline gelebilir.

Bu çerçevede İslam Cumhuriyeti, birçok gözlemcinin artık “sistemin sonunun başlangıcı” olarak nitelendirdiği bir eşiğe gelmiş durumda. İran toplumu için 2026 yılı bir dönüm noktası olabilir: dini diktatörlük döneminin kapanışı ve sancılı, öngörülemez bir geçiş sürecinin başlangıcı. Ortaya çıkacak yeni İran’ın laik mi, federal mi yoksa askeri mi olacağını bugün kimse kesin olarak bilmiyor.

İslami devrimin sistemik yorgunluğu: tarihsel döngünün sınırı

İran, 1979 İslam Devrimi’nin siyasi ve ideolojik sermayesinin tükenmesiyle tanımlanan bir sistem krizine girmiş durumda. Şii ideolojisiyle, İsrail ve ABD karşıtlığına dayanan klasik “mobilizasyon devleti” modeli artık rejime meşruiyet üretmiyor.

Uluslararası Para Fonu verilerine göre İran ekonomisi 2025’te yaklaşık yüzde 7,4 daraldı; enflasyon yüzde 70’i aştı, riyalin dolar karşısındaki değeri 1 milyon 460 bine kadar geriledi. Bu rakamlar yalnızca makroekonomik bir bozulmayı değil, on yıllar boyunca elitlerle toplum arasındaki sosyal sözleşmeyi ayakta tutan dağıtımcı ekonomik modelin yapısal çöküşünü ifade ediyor.

Hollanda merkezli GAMAAN’ın sosyolojik araştırmaları, 18–35 yaş arası genç İranlıların yüzde 72’sinden fazlasının kendisini İslam devrimiyle özdeşleştirmediğini ve dini, iktidarın meşruiyet kaynağı olarak görmediğini ortaya koyuyor. Bu veri, geçici bir sarsıntının değil, derin bir uygarlık kırılmasının göstergesi.

“Metal yorgunluğu” benzetmesi, İran İslam Cumhuriyeti’nin bugünkü halini belki de en isabetli şekilde tarif ediyor. İç gerilimler onlarca yıl boyunca birikti ve sonunda sistemin ideolojik olarak kendini yenileyebilme kapasitesini kaybetmesiyle açığa çıktı.

Jeopolitik arka plan: Rising Lion sonrasında

İsrail ve ABD tarafından 2025 yazında gerçekleştirilen Rising Lion operasyonu, İran açısından stratejik bir kırılma noktası oldu. 1980’lerden bu yana ilk kez Tahran doğrudan bir askeri yenilgi yaşadı; bu yenilgi nükleer altyapının tahrip edilmesine ve komuta-kontrol sisteminin sarsılmasına yol açtı.

Bu askeri hezimet, rejimin temel anlatısını — “İslam dünyasının koruyucusu İran” söylemini — yerle bir etti. Paradoksal biçimde, savaşta alınan yenilgi iç protestoların katalizörü oldu; askeri gücün ulusal gurur kaynağı olarak sunulmasının bir yanılsama olduğu geniş kitlelerce görüldü.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün verilerine göre İran’ın 2024’teki askeri harcamaları GSYH’nin yaklaşık yüzde 6,7’sine, yani 25 milyar doların üzerine çıktı. Ancak bu kaynakların önemli bir bölümü ordunun modernizasyonuna değil, Devrim Muhafızları ve ona bağlı ekonomik yapılara aktarıldı. Bu durum, devletin savunma ihtiyaçlarıyla elitlerin çıkarları arasında ciddi bir dengesizlik yarattı.

Toplumsal dinamikler: siyasal sosyalleşme biçimi olarak protesto

Bugünkü protestolar, yalnızca ekonomik sıkıntılara tepki değil; yeni bir siyasal öznenin doğuşuna işaret ediyor. Nüfusun yüzde 60’ından fazlasını oluşturan genç kuşak, yaşamın, emeğin ve özgürlüğün anlamını yeniden tanımlıyor.

2019 ve 2022’den farklı olarak 2026 protestoları anlık değil, süreklilik arz eden bir mobilizasyon niteliği taşıyor. Tutuklamalar, idamlar ve internet kesintileriyle örülen baskı sistemi artık korkutma işlevini yitirmiş durumda. Aksine, şiddet toplumdaki radikalleşmeyi hızlandırıyor.

İranlı sosyolog Hamid Abulali, Londra Ekonomi Okulu için hazırladığı raporda şu tespiti yapıyor: “Rejim, merkezsiz ama ortak bir amaç duygusuyla hareket eden yatay öz örgütlenme olgusuyla karşı karşıya.” Bu, İran’ı post-otoriter protesto hareketlerinin adeta bir laboratuvarına dönüştüren yeni bir siyasal kalite.

İktidar mimarisi: parçalanma ve temkinli sadakat

İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal yapısı dünyanın en karmaşık sistemlerinden biri. Cumhurbaşkanı, meclis, Uzmanlar Konseyi, Anayasayı Koruyucular Konseyi, dini lider ve Devrim Muhafızları arasında sorumluluğun dağıldığı, güç merkezlerinin rekabet ettiği çok katmanlı bir yapı söz konusu.

Bugün itibarıyla rejimin ana dayanakları olan Devrim Muhafızları, düzenli ordu ve dini elitler biçimsel bütünlüğünü koruyor. Ancak elitler içinde, dış riskleri azaltmaya odaklanan pragmatikler ile “devrimi sonuna kadar savunma” çizgisindeki ortodokslar arasında gizli bir ayrışma giderek belirginleşiyor.

RAND’ın senaryo analizlerine göre, dış baskının sürmesi ve protesto yoğunluğunun artması halinde önümüzdeki altı ay içinde güvenlik bloğunda bir çatlak oluşma ihtimali yüzde 35’e kadar çıkıyor. En kritik risk, uzun süreli bir çatışma ortamında Devrim Muhafızları içindeki bazı unsurların halktan yana pozisyon alması.

Dış aktörler: ABD’nin stratejisi ve sınırlı müdahale paradoksu

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik “emsalsiz darbeler” söylemi, bir savaş tehdidinden ziyade stratejik baskı unsuru olarak okunmalı. Politico ve Wall Street Journal’a yansıyan bilgilere göre Beyaz Saray, siber saldırılardan nokta atışı askeri operasyonlara kadar uzanan bir araç setini değerlendiriyor; ancak doğrudan bir işgalden özellikle kaçınıyor.

Bu çerçevede ABD, protestoların bilgi boyutunu da aktif biçimde destekliyor. Starlink üzerinden internet erişiminin yeniden sağlanması fikri, yalnızca teknik bir çözüm değil; rejimin bilgi tekelini kırmayı amaçlayan stratejik bir hamle olarak görülüyor.

Washington’un izlediği çizgi, yaptırımlar, siber operasyonlar ve muhalefete dolaylı destekten oluşan “sınırlı angajman” stratejisi. Ne var ki tırmanma riski yüksek. ABD ya da İsrail’den gelecek her yeni darbe, Tahran’ın Körfez’deki Amerikan üslerini hedef almasına ve bölgesel gerilimin yeni bir safhaya taşınmasına yol açabilir.

Rejimin dayanıklılık mekanizmaları: korkunun ataleti ve kurumsal uyum

Yaşanan tüm kaosa rağmen İran siyasal sistemi yüksek bir kurumsal uyum kapasitesi sergiliyor. Bu durumu “otoriter dayanıklılık” olarak tanımlamak mümkün: rejim, krize rağmen bütünlüğünü kaybetmeden uyum sağlayabiliyor.

Devrim Muhafızları yalnızca bir askeri güç değil; aynı zamanda tam teşekküllü bir siyasi-ekonomik yapı. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi’ne göre bu yapı, altyapıdan inşaata, telekomünikasyondan bankacılığa kadar ulusal ekonominin yüzde 40’ına yakınını kontrol ediyor. Bu maddi zemin, elitlerin sadakatini açıklayan temel unsur.

İdeolojik düzlemde ise “dış tehdit” anlatısı hâlâ etkili. Devlet medyası, ABD ve İsrail’in “İslam düşmanlarını” desteklediği yönündeki komplo söylemini sürekli yeniden üretiyor. Bu dil, baskıyı meşrulaştırırken muhafazakâr kesimleri seferber etmeye devam ediyor.

Sonuç olarak krizin tüm derinliğine rağmen rejim, üç temel faktör sayesinde iktidarı elde tutma kapasitesini koruyor: Devrim Muhafızları, polis, Besic ve istihbarat birimleri üzerinden şiddet tekeline sahip olması; internetin kesilmesi ve dijital gözetim yoluyla bilgi akışını kontrol etmesi; ve toplumun önemli bir kesiminde, rejimin alternatifsiz olduğu ve olası bir çöküşün Suriye ya da Libya benzeri bir kaos yaratacağına dair korkunun canlı tutulması.

Merkezi olmayan muhalefet: Rıza Pehlevi ve gerçekleşmeyen liderlik olgusu

Prens Rıza Pehlevi figürü, protesto hareketi açısından önemli bir sembolik unsur olsa da, örgütsel bir merkez işlevi görmüyor. Desteği ağırlıklı olarak İran diasporasında ve eğitimli kentli kesimler arasında yoğunlaşıyor. Ancak çok etnili İran’da (Farslar, Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Araplar, Beluçlar) monarşinin yeniden tesis edilmesi fikri son derece tartışmalı ve çelişkili algılanıyor.

GAMAAN’ın 2025 tarihli anketine göre katılımcıların yüzde 28’i Pehlevi liderliğinde bir “ulusal geçiş hükümetini” desteklemeye hazır olduğunu belirtirken, yüzde 41’i din ile devletin ayrıldığı cumhuriyetçi bir modeli tercih ediyor. Bu tablo, toplumda güçlü bir sekülerleşme talebi bulunduğunu, ancak bunun otomatik olarak monarşi isteğine dönüşmediğini açıkça gösteriyor.

Bu nedenle İran’daki protestolar post-liderlik karakteri taşıyor. Hareketin itici gücü belirli bir siyasi proje değil, derinleşmiş toplumsal hayal kırıklığı. Bu durum devrimi mümkün kılıyor, ancak devrim sonrası istikrarlı bir düzenin inşasını son derece zorlaştırıyor.

Bölgesel boyutlar: kademeli istikrarsızlığın merkez üssü olarak İran

İran, bölgesel güvenliğin kilit düğüm noktalarından biri. Ülkede yaşanacak ciddi bir çözülme, başta Türkiye, Azerbaycan, Irak ve Afganistan olmak üzere komşu coğrafyalarda zincirleme riskler yaratıyor.

Türkiye, İran’daki krizi ideolojik değil, doğrudan ulusal güvenlik perspektifinden değerlendiriyor. Ankara açısından başlıca tehditler; PKK’nın İran kolu PJAK’ın hareketlenmesi, olası bir mülteci dalgası ve enerji güzergâhlarının sekteye uğraması. Türk düşünce kuruluşları (SETA, TEPAV), rejimin çökmesi halinde “kaosun Kürt bölgeleri üzerinden yayılması” senaryosunu en olası risk olarak tanımlıyor.

Azerbaycan ise temkinli bir tutum izliyor, ancak nüfusu farklı tahminlere göre 20–25 milyona ulaşan İran Azerbaycanlılarının durumunu yakından takip ediyor. Bakü için sınır aşan olası hareketliliklerin kontrol altında tutulması, Astara–Tebriz hattındaki iletişimin güvenliği ve ayrılıkçı eğilimlerin güçlenmemesi kritik önemde.

Rusya, İran’daki krizi güney sınırları ve enerji çıkarları açısından bir tehdit olarak görüyor. Moskova, en azından asgari bir yönetilebilirliğin korunmasından yana. Zira İran’ın istikrarsızlaşması, Asya pazarlarında rekabetin artması da dâhil olmak üzere öngörülemez enerji senaryolarının önünü açabilir.

İsrail açısından ise Tahran’ın zayıflaması stratejik bir fırsat penceresi anlamına geliyor. Askeri analistler, İran’ın onlarca yıl sonra ilk kez Hizbullah’a ve Suriye ile Irak’taki Şii milislere yüksek düzeyde destek sağlayamayacak durumda olduğuna dikkat çekiyor.

ABD’nin rolü: çevreleme doktrininden angajman doktrinine

2026 itibarıyla ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, İran politikasında belirgin bir paradigma değişimine işaret ediyor. Washington, “maksimum baskı” yaklaşımından uzaklaşarak daha karmaşık ve çok katmanlı bir “maksimum angajman” modeline yöneliyor. Bu, yumuşama değil; doğrudan zorlamadan kontrollü siyasi etki yaratmaya dayalı niteliksel bir dönüşüm anlamına geliyor.

Yeni strateji, hibrit etki araçlarına dayanıyor. Devrim Muhafızları ile bağlantılı İranlı elitlere yönelik yaptırımlar korunuyor ve hedefli biçimde sertleştiriliyor. Buna paralel olarak yönetilebilirliği ve bilgi altyapısını zayıflatmaya dönük siber operasyonlar yoğunlaştırılıyor. Aynı zamanda hükümet karşıtı medya, dijital platformlar ve ağ topluluklarına verilen destek genişletiliyor; bu da ülke içinde ve diasporada alternatif bir gündem inşasını mümkün kılıyor. Bir diğer kritik adım ise İran muhalefetinin BM ve AB platformlarında diplomatik meşruiyet kazanması; böylece muhalefet marjinal bir unsur olmaktan çıkarılıp tanınan siyasi aktör statüsüne taşınıyor.

ABD açısından temel hedef, rejimi askeri olarak tasfiye etmek değil, siyasi olarak etkisizleştirmek. Washington, İran’ı yayılmacı ideolojiden arındırılmış, pragmatik ve kontrol edilebilir bir aktöre dönüştürmeyi amaçlıyor. Başka bir deyişle, sistemin yıkılması değil; dış çerçeveler içinde yeniden ayarlanması hedefleniyor.

Bu bağlamda, nükleer program konusunda sınırlı bir müzakere “penceresinin”, iç şiddetin azaltılması ya da durdurulması karşılığında Tahran’a sunulması, “kademeli çevreleme” stratejisinin mantıklı bir parçası olarak öne çıkıyor. Bu yaklaşım, askeri senaryolara başvurmadan ve bölgeyi öngörülemez sonuçlara sürüklemeden, İran’ın davranışlarını yavaş ama kontrol edilebilir biçimde dönüştürmeyi hedefliyor.

Olası dönüşüm senaryoları

Benzer krizlerin karşılaştırmalı analizine dayanarak (Romanya 1989, Mısır 2011, Venezuela 2019) üç temel senaryo öne çıkıyor:

“İnert stabilizasyon” senaryosu (olasılık yüzde 45). Rejim güvenlik aygıtı üzerindeki kontrolünü korur, protestoları sınırlar ve iktidar içinde kozmetik bir rotasyona gider. Bu, dini lider Ali Hamaney’in çekilmesi ve yetkilerin oğluna ya da daha ılımlı bir din adamına devredilmesiyle mümkün olabilir. Ekonomi, petrol gelirleri ve yaptırımların kısmen gevşetilmesi sayesinde geçici bir nefes alır.

“Askeri pragmatizm” senaryosu (olasılık yüzde 35). Devrim Muhafızları ülke yönetimini fiilen ele alır ve bir tür askeri yönetim oluşturur. İdeoloji yerini milliyetçi bir söyleme bırakır. Yeni otoritenin tanınması için ABD ile taktik düzeyde bir diyalog ihtimali doğar. Bu, dini hâkimiyetin olmadığı, militer-pragmatik yeni bir rejim tipinin ortaya çıkmasına yol açar.

“Devrimci çöküş” senaryosu (olasılık yüzde 20). Protestolar kitlesel ayaklanmaya dönüşür, ordu bölünür, elitler ülkeyi terk eder. İktidar geçici konseyler ya da Pehlevi himayesindeki bir geçiş hükümetine geçer. Ülke, kurumsal boşluk ve ağır bir insani kriz dönemine girer.

Stratejik sonuçlar ve bölgesel yansımalar

İran’daki kriz, ulusal sınırları çoktan aşarak Orta ve Yakın Doğu’nun güvenlik mimarisini dönüştüren bir faktöre dönüşmüş durumda. İran, tarihsel olarak ABD ve İsrail etkisine karşı yapısal bir denge unsuru rolü oynadı; ancak 2026 itibarıyla bizzat kendisi stratejik belirsizliğin kaynağı haline geliyor.

Bölgesel güç dengesi. İslam Cumhuriyeti’nin zayıflaması, rakip aktörlerin doldurmaya çalıştığı bir jeopolitik boşluk yaratıyor. Suudi Arabistan, ABD ve Türkiye ile temaslarını artırarak Basra Körfezi’ndeki pozisyonunu güçlendiriyor. İsrail, stratejik bir nefes alma alanı kazanıyor ve kaynaklarını Lübnan ile Gazze’nin çevrelenmesine yoğunlaştırabiliyor. Rusya, Avrasya’daki dayanak noktalarından bir kısmını kaybederken, bu durum Türkiye ve Azerbaycan’ı bölgesel dengeleyici aktörler olarak öne çıkarıyor.

Enerji ve ulaşım konfigürasyonu. İran’daki istikrarsızlık, Hürmüz Boğazı üzerinden geçen kritik petrol ve doğal gaz tedarik hatlarını doğrudan etkiliyor. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre, dünya deniz yoluyla taşınan petrolünün yüzde 20’sinden fazlası bu boğazdan geçiyor. İran’da istikrarın bozulması, kısa vadede petrol fiyatlarını varil başına 110 dolara kadar sıçratabilecek şoklara yol açabilir. Bu da ABD ve AB’yi tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeye, Azerbaycan, Suudi Arabistan ve Katar ile iş birliğini derinleştirmeye itiyor.

Uzun vadede ise Trans-Hazar güzergâhlarının ve Güney Gaz Koridoru’nun önemi belirgin biçimde artıyor. Bu çerçevede Bakü’nün rolü stratejik bir nitelik kazanıyor. Azerbaycan fiilen bölgesel enerji istikrarının garantörü ve “İran sonrası” enerji piyasasının yeni mimarisinde Batı’nın kilit ortağına dönüşüyor.

Güvenlik ve göç riskleri. Krizin bir iç savaşa evrilmesi halinde İran, 2011 Suriye krizinden bu yana Avrasya’nın en büyük göç dalgasını üretebilir. Potansiyel mülteci akını 4 ila 6 milyon kişi olarak değerlendiriliyor. Bu senaryo, Türkiye ve Azerbaycan için ciddi insani ve toplumsal riskler anlamına geliyor.

Kürt faktörü. İran’da merkezi kontrolün çökmesi, PJAK dâhil olmak üzere Kürt ayrılıkçı yapıları kaçınılmaz biçimde harekete geçirecektir. Bu tablo, Türkiye, Irak ve Suriye’nin dâhil olacağı yeni bir sınır aşan gerilimin tetikleyicisi olabilir ve İran krizini kıtasal ölçekte bir istikrarsızlık unsuruna dönüştürür.

Küresel boyutlar: ABD, Çin ve yeni çevreleme mantığı

ABD, İran krizini “yeni Orta Doğu”nun mimarı konumunu pekiştirmek için kullanmayı hedefliyor. Trump’ın politikası yıkıma değil, İran’ın kontrollü biçimde zayıflatılmasına dayanıyor; containment 2.0 mantığı tam da bunu ifade ediyor. Washington, İslam Cumhuriyeti içindeki ılımlı unsurlarla müzakereye açık bir kapı bırakırken, Devrim Muhafızları yapıları karşısında önleyici hamle hakkını saklı tutuyor.

Çin ise müdahalesizlik çizgisini koruyor ve “istikrar ile diyalog” çağrılarıyla yetiniyor. Ancak Pekin, İran’daki enerji ve lojistik yatırımlarının geleceği konusunda ciddi kaygılar taşıyor. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında yaklaşık 15 milyar dolarlık yatırım söz konusu. İran, Çin için Orta Asya ile Akdeniz arasında kritik bir ulaşım halkası ve bu halkanın kopması, Pekin’in Avrasya etkisini zayıflatıyor.

Rusya ise büyük ölçüde izleyici konumunda. İç yüklenme ve yaptırımlar nedeniyle Moskova’nın aktif müdahale kapasitesi sınırlı. Temel çıkarı, Amerikan etkisini frenlemek ve İran’da kim iktidara gelirse gelsin asgari düzeyde bir sadakati korumakla sınırlı kalıyor.

İran 2030: geleceğin üç olası modeli

2030 ufkunda, kriz sonrası İran için üç temel yapısal model öne çıkıyor:

Askeri-milliyetçi cumhuriyet. İktidar fiilen Devrim Muhafızları’na geçer, dini liderlik sembolik bir konumda kalır. Devlet daha seküler bir karakter kazanır, ancak otoriter yapısını muhafaza eder. Ordu ve kaynaklar üzerindeki kontrol korunurken, Batı ile sınırlı bir diyalog mümkün olabilir.

Geçiş dönemi seküler demokrasisi. Ilımlı elitler ile protesto hareketi arasında sağlanacak bir uzlaşmayla geçiş hükümeti kurulur. Seçimler yapılır, anayasal reform gerçekleştirilir, din ile devlet ayrılır. Ancak ortak bir siyasi merkez bulunmadığı için bu senaryonun gerçekleşme ihtimali düşüktür.

Federalize olmuş İran. Merkezi otoritenin dağılması halinde ülke, Güney Azerbaycan ve Kürdistan dâhil olmak üzere geniş bölgesel özerkliklere dayanan fiili bir federasyona yönelebilir. Bu, iç çatışmalar ve dış müdahaleler açısından en yüksek riskli senaryodur.

Sonuç

İran bugün kendi tarihinin aynasında duruyor. Karşısındaki yansıma kaygı verici ve çelişkilerle dolu. Ülke, biriken toplumsal yorgunluk, ekonomik çöküş ve ideolojik tükenmişliğin düğüm haline geldiği bir eşiğe gelmiş durumda; bu düğüm her an kopabilir. Kısa süre öncesine kadar sayısız emniyet supabıyla ayakta duran sistem, artık gevşek bir zemin üzerinde titreyen bir yapıyı andırıyor.

İran gerçekten de İslam devriminin “metal yorgunluğu” dönemini yaşıyor. 1979’da doğan proje, mobilize edici enerjisini tüketti. O gün adalet, bağımsızlık ve manevi bir diriliş vaat ediyordu; bugün ise kronik ekonomik acı ve bitmeyen bir hayatta kalma mücadelesi sunuyor. Yaptırımlar milyonlarca insanın yaşamını günlük bir var olma sınavına çevirdi. Riyalin değeri frenleri patlamışçasına düşüyor. İnsanlar paraya, devlete ve fikirlere olan güvenini kaybediyor. Dijital çağda büyüyen genç kuşak, eski rejimin dogmalarında bir gelecek görmüyor. Başkalarının devrim efsanelerinin rehinesi olmak istemiyor.

İran’ın siyasi sistemi dünyanın en karmaşık yapılarından biri. Dünyevi ve dini iktidar öylesine iç içe geçmiş ki, hiçbiri diğerini reforme edebilecek güce sahip değil. Cumhurbaşkanı, meclis, ordu, Devrim Muhafızları, Anayasayı Koruyucular Konseyi ve ayetullahlar… Her biri kendi partisyonunu çalıyor ama tüm senfoniyi yöneten bir şef yok. Bu çok seslilik bugün bir kakofoniye dönüşmüş durumda. Kâğıt üzerinde reformcular iktidarda, gerçekte ise ülke korku ve gelenekle yönetiliyor. Toplum hem ahlaki hem psikolojik olarak yorulmuş. Kentlerde dini kısıtlamalara karşı öfke, taşrada geçmiş ideallere bağlılık var. Aradaki uçurum yalnızca ideolojik değil, derin bir sosyokültürel yarık.

Rejim şimdilik ayakta. Baskı altında hayatta kalmayı hep başardı; yaptırımlar, tehditler ve izolasyon onun için yeni değil. Ancak bugün durum farklı. Sistemin içinde sismik bir gerilim hissediliyor. Gözaltılar, gösteri yürüyüşleri, güç gösterileri… Hepsinin arkasında korku var. Yeni kuşaktan, ekonomik çöküşten, jeopolitik yalnızlıktan duyulan korku. İran, tek bir yanlış adımın çığa dönüşebileceği bir türbülans hattına girmiş durumda.

Ortada bir “mükemmel fırtına” var: yaptırımlar, yoksullaşma, toplumsal apati, ABD ve İsrail baskısı, elit içi çatlaklar. Bu güçler aynı noktada birleştiğinde, en ideolojik olarak çimentolanmış sistemler bile çökme riskiyle karşı karşıya kalır. Tarih, bu tür yapıların çoğu zaman dış darbeyle değil, iç yorgunlukla çöktüğünü gösteriyor.

Buna rağmen rejimin tamamen “sıfırlanması” henüz ufukta görünmüyor. Daha olası olan bir yeniden ayarlama. Dini lider zayıfladı; onun sahneden çekilmesi, iktidarın reform görüntüsü vermek için kullanabileceği sembolik bir an olabilir. Yeni bir dini lider atanır, sosyal vaatler dillendirilir, riyalin güçlendirileceği söylenir, Batı’yla yumuşak bir yakınlaşma sinyali verilir. Ancak bu yeni bir çağ değil, kozmetik bir müdahale olur; öz değişmez, yalnızca zaman kazanılır.

İran, küllerden ve yıkıntılardan hayatta kalmayı bilen kadim bir uygarlık. Ancak hiçbir uygarlık tarihin entropisine sonsuza dek direnemez. Biçimini korumaktan yorulan metal, er ya da geç çatlamaya başlar. O an geldiğinde devrimin yerini gerçeklik alır.

İran’daki kriz bir anlık patlama ya da geçici hoşnutsuzluk değildir. Bu, İslam devriminin tarihsel döngüsünün sonuna işaret eden yapısal bir kırılmadır. Bugün yaşananlar, ideolojik tükenmişlik ile kurumsal ataleti karşı karşıya getiriyor ve İran’ın önümüzdeki yıllardaki rotasını tam da bu gerilim belirleyecek.

1979’da kurulan rejim, kendini yenileme kapasitesini yitirmiştir. Ancak alternatifsiz bir yıkım, özgürlükten ziyade parçalanma getirir. İran İslam Cumhuriyeti bir yol ayrımında duruyor: evrim mi, çözülme mi.

Ve bu seçimin sonucu, yalnızca İran’ın değil, tüm Avrasya’nın geleceğini belirleyecek.

Etiketler: