...

1945 sonrası kurulan, sömürgesizleşme, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve toprakların güç yoluyla ele geçirilmesinin kabul edilemezliği ilkelerine dayanan uluslararası sistem, kendi normatif temelini yıkmadan ilhakı meşrulaştırabilir mi? Batı Sahra etrafında yaşananlar bu soruya teorik değil, pratik ve kurumsal olarak tescillenmiş bir yanıt veriyor. Tam da bu yüzden mesele, Kuzeybatı Afrika’daki bölgesel bir ihtilafın çok ötesine taşmış durumda.

BM Güvenlik Konseyi’nin 2025 sonbaharında aldığı ve Fas’ın özerklik planını destekleyerek fiilen Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanıyan karar, basit bir diplomatik yön değişikliği değil. Bu, uluslararası tahkim mantığında niteliksel bir kırılma anlamına geliyor. On yıllar sonra ilk kez küresel güvenliğin kilit organı, ilhakı caydırmanın aracı olarak kullanılan “belirsizlik” ilkesinden vazgeçti ve sömürgesizleşme uzlaşısının dışında bir şekilde toprak üzerinde kontrol sağlamış bir devletin safına geçti.

Bu bir anda alınmış bir karar değil

Altını çizmek gerekir: Bu pozisyon ani bir sapma değil. Aksine, siyasi, kurumsal ve söylemsel olarak uzun süre önceden hazırlanmış bir dönüşümün sonucu. Başlangıç noktası, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin 2020 yılında Batı Sahra’yı Fas’ın parçası olarak tanıma kararıydı. O dönem bu adım, uluslararası uzlaşının dışına çıkan, tek taraflı ve bu yüzden etkisi sınırlı bir hamle olarak görülüyordu. Beş yıl sonra ise bu kararın, BM’nin durdurmakta yetersiz kaldığı bir normatif aşınma sürecini tetiklediği açıkça ortaya çıktı.

Batı Sahra, 19. yüzyılın sonlarından itibaren klasik sömürgeci modele dâhil edilmişti: Avrupa metropolü tarafından idare edilen, yerli halkın siyasal öznelik taleplerinin neredeyse hiç dikkate alınmadığı çevresel bir toprak. İspanya’nın 1950’lerde Sahra’yı “vilayet” statüsüyle devletin parçası ilan etmesi, sömürgesizleşmenin geri dönülmez bir sürece girdiği dönemde koloniyalizmi kurumsal olarak maskeleme girişimiydi. BM’nin Madrid üzerindeki baskısı ideolojik değil, sistemikti; Afrika’da kendi kendini yönetmeyen bir toprağın varlığı, savaş sonrası uluslararası düzenin temel mantığıyla çelişiyordu.

Dekolonizasyon olmayan bir çekilme

Ancak İspanya’nın bölgeden ayrılışı, dar anlamda bir sömürgesizleşme eylemi olmadı. 1975 Madrid Anlaşmaları, referandum yapılmaksızın, Sahrawi halkının iradesi doğrudan sorulmadan ve geçiş niteliğinde bir kendi kaderini tayin mekanizması kurulmadan idari kontrolün Fas ve Moritanya’ya devrini kayda geçirdi. Hukuki açıdan bu, egemenliğin halka devri değil, bir dış gücün yerini başka bir dış gücün alması anlamına geliyordu. Sonraki tüm çatışmaların temeli de işte bu kusurun üzerine inşa edildi.

1975 Ekim’inde Uluslararası Adalet Divanı’nın verdiği görüş çoğu zaman seçici biçimde yorumlanır. Mahkeme, Batı Sahra ile Fas arasında tarihsel ve kültürel bağların varlığını kabul etmişti; ancak aynı netlikle bölge halkının kendi kaderini tayin hakkını da teyit etmişti. Dahası, bu bağların toprağın otomatik olarak Fas devletine katılması için yeterli bir hukuki temel oluşturmadığını açıkça belirtmişti. Referandum formülü, hukuk ile siyasi gerçeklik arasında bir uzlaşıydı. Ne var ki bu formülün daha sonra sistematik biçimde yok sayılması, çatışmayı kronik hale getirdi.

Yeşil Yürüyüş: dahiyane ama yıkıcı

Kasım 1975’teki Fas “Yeşil Yürüyüşü”, siyasi açıdan son derece zekice, hukuki açıdan ise yıkıcı bir hamleydi. Rabat’a ilhakı askeri değil, kitlesel bir sivil eylem olarak sunma imkânı verdi ve böylece sert bir uluslararası tepki ihtimalini azalttı. Oysa uluslararası hukuk açısından bu, sömürgesizleşme sürecine, metropol gücün kurumsal zayıflık anında uygulanan açık bir baskıydı. İspanya’nın fiili direnişten vazgeçmesi, koşulların gücünün hukukun yerini aldığı bir emsali pekiştirdi.

Sonraki yıllarda yaşananlar –gerilla savaşı, bölgesel ve küresel aktörlerin müdahalesi, Batı Sahra’nın Soğuk Savaş’ın çevresel bir sahnesine dönüşmesi– aslında en başta çatışmanın yapısına yerleştirilen gerçeği tescilledi: egemenliği meşrulaştıracak tanınmış bir mekanizmanın yokluğu. Sahra Arap Demokratik Cumhuriyeti’nin ilanı, bağımsızlık hakkının tam anlamıyla hayata geçirilmesinden ziyade, Madrid Anlaşmaları’nın bıraktığı hukuki boşluğu kurumsal olarak telafi etme çabasıydı.

Burada kritik olan, SADR’nin standart “kısmen tanınmış yapı” modeline uymamasıdır. Dış bir güç tarafından baskı aracı olarak yaratılmadı, tek bir hamînin himayesinde işlemedi ve klasik anlamda donmuş bir çatışmanın unsuru olmadı. Onlarca devlet tarafından tanınması, jeopolitik bir pazarlığın değil, BM’nin sömürgesizleşme mandatına duyulan inancın yansımasıydı. Bu yüzden Batı Sahra’nın statüsü onlarca yıl belirsiz kaldı; ilhakı tanımak, uluslararası toplumun kendi normatif yükümlülüklerinden vazgeçmesi anlamına gelirdi.

BM’nin çözemediği düğüm

1991’de referandum düzenlemek üzere BM misyonunun kurulması ve ateşkesin sağlanması, çatışmayı yeniden yönetilebilir bir çerçeveye sokma girişimiydi. Ancak daha o aşamada referandumun, Fas’ın bilinçli yerleşim politikalarıyla değiştirdiği demografik gerçeklikle çeliştiği açıktı. Yerli halkın hakkı ile uzun süreli fiili idare gerçeği arasındaki bu yapısal çatışma, BM’nin bir türlü çözemediği temel düğüm haline geldi.

2007’de sunulan Fas özerklik planı, kendi kaderini tayine karşı mantıksal olarak tamamlanmış bir alternatifti: kültürel ve idari yerelleşme vaat ediyor, ancak tam egemen kontrolü merkeze bırakıyordu. İstikrar ve yönetilebilirlik odaklı devletler için bu plan rasyonel görünüyordu. Uluslararası hukuk açısından ise, seçme hakkının, sonucu baştan belirlenmiş bir “rıza” hakkıyla ikame edilmesi demekti. Bu nedenle BM, neredeyse yirmi yıl boyunca bu planı seçeneklerden biri olarak tuttu ama nihai çözüm olarak kabul etmedi.

2020’de Trump yönetiminin kararı bu dengeyi ilk kez açıkça bozdu. Bu adım sadece Fas’ı desteklemekle kalmadı, söylemi de dönüştürdü: sömürgesizleşme dili yerini yönetim etkinliği, demografik fiili durum ve jeopolitik faydacılık diline bıraktı. 2025’te BM Güvenlik Konseyi aynı mantığı benimsediğinde ise niteliksel bir eşik aşıldı. Uluslararası toplum fiilen, uzun süreli kontrol ve idari kapasitenin, yerli halkın rızasının yokluğunu telafi edebileceğini kabul etmiş oldu.

Post-normatif bir dünyanın laboratuvarı

Sonuçta Batı Sahra, uluslararası hukukun ilkelerinin artık bağlayıcı emirler değil, siyasi tartıya konulan değişkenler haline geldiği post-normatif bir dünyanın laboratuvarına dönüştü. Bu emsalin sonuçları Kuzey Afrika ile sınırlı değil; doğrudan küresel düzenin mimarisine dokunuyor.

BM Güvenlik Konseyi bir siyasi aktör olarak: tahkimin çatışmanın tarafına dönüştüğü an

BM Güvenlik Konseyi’nin 2025 tarihli kararı, teknik bir karar metni ya da Şart ilkeleri ile siyasi gerçeklik arasında zorunlu bir uzlaşma olarak okunamaz. Bu, bilinçli bir siyasi tercihti ve uluslararası tahkimin doğasının dönüştüğünü resmen tescilledi. Dünyanın güç yoluyla yeniden paylaşılmasını önlemek için kurulan bir organ, ilk kez bu kadar açık biçimde, ne referandumla ne yerli halkın temsilcileriyle yapılmış bir anlaşmayla ne de geçici bir uluslararası manda ile meşrulaştırılmış bir ilhakın sonuçlarını legalleştirdi.

Bu ana kadar BM’nin Batı Sahra politikasının temeli “kontrollü belirsizlikti”. Bu yaklaşım sıklıkla etkisiz olmakla eleştirildi, ancak hayati bir sistemik işlev görüyordu: fiilî kontrolün hukuki egemenliğe dönüşmesini engelliyordu. Belirsizlik bir zayıflık değil, bir caydırma aracıdır. Çatışmayı hukuki zeminde tutan, en güçlü aktörün askeri ya da demografik baskıyla elde ettiği sonucu kalıcılaştırmasını önleyen tam da bu durumdu.

2025 kararı bu mantığı yerle bir etti. Güvenlik Konseyi yalnızca Fas’ın özerklik planını desteklemekle kalmadı; onu uluslararası meşruiyetin normatif diline yerleştirdi. “Gerçekçilik”, “uygulanabilirlik” ve “istikrar” gibi ifadeler; hukuk, kendi kaderini tayin ve sömürgesizleşme kavramlarının yerini aldı. Bu, kurumsal bir kırılmadır: BM ilk kez hukukun değil, yönetilebilirliğin önceliğini tescillemiştir.

Buradaki kritik nokta Fas’a verilen desteğin kendisi değil, bunun nasıl gerekçelendirildiğidir. Güvenlik Konseyi’nin resmi bir belgesinde ilk kez, işgal koşullarında oluşmuş demografik yapı ve uzun süreli idari kontrol belirleyici faktör olarak sunulmaktadır. Böylece tehlikeli bir ilke devreye sokuluyor: Bir devlet bir toprağı yeterince uzun süre kontrol eder, kaynak yatırır, kendisine sadık bir nüfusu yerleştirir ve göreli bir istikrar sağlarsa, egemenliği sonradan tanınabilir.

Bu, BM’nin sömürgesizleşme misyonundan basit bir sapma değildir; bu misyonun anlamının yeniden yazılmasıdır. Sömürgesizleşme, halkların özgürleşme süreci olmaktan çıkıp, oluşmuş fiilî durumların yasallaştırılması prosedürüne dönüşmektedir. Uluslararası hukuk normatif bir sistem olmaktan çıkarak siyasi gerçekliğin muhasebesine indirgenmektedir.

Trump bir katalizör olarak: dış politikanın kişiselleşmesi ve normatif sınırların tasfiyesi

ABD Başkanı Trump’ın bu süreçteki rolü kişisel hırslar ya da sıra dışı üslup meselesine indirgenemez. Etkisi daha derin ve yapısaldır. Trump, normatif dünya düzeninden işlemsel, pazarlığa dayalı bir düzene geçişin katalizörü oldu; bu düzende uluslararası çatışmalar hukuki ve tarihsel sorunlar değil, kapatılması gereken “dosyalar” ve “anlaşmalar” olarak görülür.

2020’de Batı Sahra’yı Fas’ın parçası olarak tanıma kararı, Trump’a özgü kişiselleştirilmiş bir tarzda alındı. Ancak arkasında net bir mantık vardı: Bir çatışma siyasi bir hamleyle “kapatılabiliyorsa”, bir müttefikin sadakati sağlanıyor ve diplomatik başarı illüzyonu yaratılıyorsa, hukuki incelikler önemini yitirir. Bu bakışta referandum bir maliyettir, uluslararası mutabakat bir fren, belirsizlik ise zayıflık göstergesidir.

Önemli bir nokta: Trump yönetimi uluslararası hukuku açıkça inkâr etmedi. Onun uygulanma kriterlerini değiştirdi ve meşruiyet için alternatif bir standart sundu: yönetim etkinliği ve jeopolitik fayda. İşte bu standart, daha sonra BM Güvenlik Konseyi tarafından da benimsendi ve ABD’nin tek taraflı adımını küresel bir emsale dönüştürdü.

Daha da kaygı verici olan, bu yaklaşımın yalnızca ABD ve Fas için değil, Konsey’in daimi ve geçici üyelerinin çoğu için de kullanışlı olmasıdır. “Gerçekçilik” ve “istikrar” argümanlarıyla diğer bölgelerdeki zor hukuki ikilemlerden kaçınmayı mümkün kılar. Bu anlamda Batı Sahra, yeni bir uluslararası uzlaşma modelinin denendiği bir takas nesnesine dönüşmüştür.

Emsal mantığı: Batı Sahra neden artık istisna değil

On yıllar boyunca Batı Sahra ihtilafı istisnai bir vaka olarak görüldü: uzun süreli, özgün ve coğrafi olarak periferik. Bu periferi hali, uluslararası aktörlerin ciddi sonuçlardan çekinmeden kararı erteleyebilmesini sağladı. 2025 kararı bu istisna yanılsamasını parçaladı. Batı Sahra’yı ilhakların meşrulaştırılması için evrensel bir formüle dönüştürdü.

Eğer egemenlik; uzun süreli fiilî kontrol, demografik dönüşüm ve gerçekçi bir alternatifin yokluğu temelinde tanınabiliyorsa, bu formül başka birçok çatışmaya da birebir uygulanabilir. Dahası, bu argümanlar hâlihazırda farklı bölgelerde fiilen kullanılmakta, sadece henüz BM düzeyinde tanınmamaktadır.

Asıl tehlike, bu yeni mantığın uluslararası hukuktan açıkça vazgeçmeyi gerektirmemesidir. Hukuku by-pass eder; hukuki kriterleri yönetsel kriterlerle ikame eder. Bu da onu sınırları revize etmek ya da güç yoluyla elde edilen kazanımları kalıcılaştırmak isteyen devletler için son derece cazip kılar.

Sonuçta uluslararası sistem, ilhakın tabu olmaktan çıktığı; zaman, kaynak ve diplomatik baskı meselesine dönüştüğü bir evreye giriyor. Yerli halkların kendi kaderini tayin hakkı ise bu düzende, ancak “istikrarı” bozmadığı ölçüde dikkate alınan tali bir unsur haline geliyor.

Tersine sömürgesizleşme: halkların özgürlüğünden gücün kurumsallaşmasına

Batı Sahra kararının en derin ve belki de en yıkıcı etkisi, sembolik düzeydedir. BM, dünya savaşlarının ve kolonyal şiddetin yarattığı yıkıma yanıt olarak doğmuş ve sömürgesizleşmeyi her zaman ahlaki ve hukuki bir imperatif olarak görmüştü. Onlarca karar, misyon ve uluslararası anlaşma bu ilke üzerine inşa edildi.

Fas’ın özerklik planına verilen destek bu ilkeyi tersine çeviriyor. Artık devleti halk kurmuyor; halktan bağımsız olarak devlet, toprağı yeterince “iyi yönettiği” için onu elinde tutma hakkı kazanıyor. Bu, yaklaşımın evrimi değil, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki uluslararası düzenin kurucu felsefesinden açık bir kopuştur.

Bu bağlamda Batı Sahra, bölgesel bir sorun değil; uluslararası kurumların hakem olma kapasitesini yitirip gücü kayda geçiren bürolara dönüştüğü sistemik bir krizin semptomudur.

Evrenselliğin aşınması: Batı Sahra neden ortak hukuk fikrini zedeliyor

Batı Sahra vakasının açığa çıkardığı temel sorun, BM Güvenlik Konseyi’nin tekil kararından ziyade, bu kararın normalleştirdiği dünya modelidir. 1945 sonrası uluslararası hukuk evrensellik varsayımı üzerine kuruluydu: kurallar coğrafyadan, güçten ve statüden bağımsız olarak herkes için geçerliydi. Sömürgesizleşme, ilhak yasağı ve halkların kendi kaderini tayin hakkı siyasi seçenekler değil, temel aksiyomlardı.

Fas’ın özerklik planının desteklenmesi, fiilen “seçici evrensellik” anlayışını uluslararası pratiğe sokuyor. Hukuk bağlamsal ve duruma göre uygulanıyor. Batı Sahra, başka yerlerde kabul edilemez sayılanın kabul edilebilir olduğu bir alan haline geliyor. Tehlike tam da burada: kurallar kural olmaktan çıkıp, güç dengesine bağlı tavsiyelere dönüşüyor.

BM, on yıllar boyunca çatışmayı askıda tuttu; kararsızlıktan değil, Sahrawi halkının iradesi olmaksızın alınacak her kesin kararın sömürgesizleşme mantığını çökerteceğini bildiği için. Artık bu bariyer kaldırıldı. Bu da, kontrol, güvenlik ve yönetilebilirlik sağlayabilen bir devlet varsa, uluslararası sistemin halkın rızasını beklemek zorunda olmadığı anlamına geliyor.

Böylece yeni bir özne hiyerarşisi tesis ediliyor: devletler yeniden birincil, halklar ise ikincil konuma itiliyor. Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra resmen terk ettiğini ilan ettiği bir doktrine, bu kez pragmatizm ve “gerçekçilik” bayrağı altında geri dönüyor.

Batı Sahra geleceğin çatışmalarının aynası

Batı Sahra’yı izole bir vaka ya da benzersiz bir sapma olarak görmek hata olur. Aksine, bugün kendi toprak sorunlarıyla yüzleşen başkentlerde dikkatle incelenen bir şablona dönüşüyor. Burada söz konusu olan bire bir kopyalama değil, bir mantığın ödünç alınmasıdır.

Bu mantık basit ve acımasızdır:
uzun süreli kontrol + demografik dönüşüm + altyapıya yatırım + uluslararası kurumların etkili direniş gösterememesi, zaman içinde tanınmaya dönüşür. Egemenlik artık yönetilenlerin rızasını gerektirmez; gözlemcilerin yorgunluğu yeterlidir.

Batı Sahra, uluslararası toplumun, çatışma artık “yakıcı” olmaktan çıktığında ve alternatifler istikrarsız göründüğünde, ilhakı zaman aşımıyla kabullenmeye hazır olduğunu gösteriyor. Bu, uluslararası hukukun gri alanında kalan tüm bölgeler için son derece tehlikeli bir sinyaldir. Bekleme, dondurma ve fiilî işgali yavaş yavaş normalleştirme stratejisini teşvik eder.

Bu anlamda Batı Sahra çatışması, hızlı askeri zaferlere değil, normların uzun vadeli kurumsal aşınmasına yatırım yapan revizyonist stratejiler için adeta bir ders kitabına dönüşüyor.

Denklemden düşen özne: sahrawilerin görünmezleşmesi

Yeni tabloda en dikkat çekici unsur, çatışmanın asli öznesi olan sahrawilerin adeta sahneden silinmesidir. Onlarca yıl boyunca BM söyleminin merkezinde yer alan sahrawiler, 2025 kararında fiilen arka plana itiliyor. Kendi kaderini tayin hakları açıkça inkâr edilmiyor; fakat gerçek bir tercih içermeyen “özerklik” formülleri içinde eriyip gidiyor.

Bu nokta hayati önemdedir. Uluslararası hukuk, özerkliği her zaman bir uzlaşma biçimi olarak kabul etmiştir; ancak yalnızca özgür iradenin ürünü olduğunda. Batı Sahra örneğinde ise özerklik, bizzat seçim hakkının alternatifi olarak sunuluyor. Bu da sahrawi öznesinin, yüksek sesli deklarasyonlar olmadan, prosedürel biçimde iptal edilmesi anlamına geliyor.

Fiilen uluslararası toplum şunu kabul ediyor: Yerli halkın çıkarları, rahatsız edici, uzun soluklu ve mevcut jeopolitik konjonktüre uymuyorsa, “istikrar” adına feda edilebilir. Bu, insan haklarının evrensel bir ilke olmaktan çıkıp pazarlık konusu haline gelmesi yönünde son derece tehlikeli bir kaymadır.

Kurumsal yorgunluk: siyasetin gizli motoru

Göz ardı edilemeyecek bir diğer unsur da kurumsal yorgunluktur. Batı Sahra onlarca yıl boyunca, somut ilerleme olmaksızın BM gündeminde kaldı. Referandum düzenlemekle görevli misyon, zamanla çaresizliğin sembolüne dönüştü. Böyle bir ortamda “meseleyi ne pahasına olursa olsun kapatma” cazibesi doğar.

Güvenlik Konseyi kararı tam da bu ruh halini yansıtıyor: karmaşıklıktan bıkkınlık, statükoyu tescilleyip yoluna devam etme arzusu. Ancak bunun bedeli sistemiktir. Mesaj nettir: Zaman hukukun değil, gücün lehine işler. Çatışma ne kadar uzarsa, uluslararası kurumların baskıya direnmeyi değil, baskının sonucunu tanımayı tercih etme ihtimali o kadar artar.

Bu da uzun süreli çatışmaları bir sorun olmaktan çıkarıp bir stratejiye dönüştürür. Dün “geçici bir kötülük” sayılan dondurma politikası, bugün meşruiyete giden rasyonel bir yol haline gelir.

İllüzyonların sonu: Batı Sahra’dan sonra uluslararası hukuk

Batı Sahra kararı, uluslararası hukukun güç siyasetinden özerk olabileceği bir dönemin kapandığını tescilliyor. Bu, hukukun ortadan kalktığı anlamına gelmez; fakat egemen aktörlerin çıkarlarına uyum sağlayan esnek bir araca dönüştüğü anlamına gelir.

Dünya, ilhakın artık ahlaki gerekçelere ihtiyaç duymadığı bir evreye giriyor. Zaman, kaynak ve diplomatik kalkan yeterli oluyor. Bu dünyada BM, hakem olmaktan çıkıp, askeri ve demografik baskının sonuçlarının kayda geçirildiği bir sahneye dönüşüyor.

Batı Sahra bir çatışmanın sonu değil. Yeni bir normun başlangıcıdır.

Sonuçlar ve stratejik çıkarımlar

BM Güvenlik Konseyi’nin Batı Sahra kararı, yerel bir uzlaşma değil, sistemsel bir kırılma olarak okunmalıdır. İlhakı “yönetilebilirlik” üzerinden meşrulaştırıyor, kendi kaderini tayin ilkesini aşındırıyor ve başka bölgelerde de tekrarlanacak bir emsal yaratıyor. Uluslararası kurumlar, istikrar uğruna hukuktan vazgeçmeye hazır olduklarını göstererek uzun vadeli baskı stratejilerini ödüllendiriyor.

Stratejik sonuçlar açıktır:
uluslararası hukuk artık zayıflara otomatik koruma sağlamıyor, uzun süren çatışmalar güçlülerin lehine işlemeye başlıyor, sömürgesizleşme ise halkların özgürleşmesiyle değil, fiilî kontrolün kurumsallaşmasıyla tamamlanıyor.

Devletler ve düşünce kuruluşları için bu, çatışma yönetiminin tüm mimarisini yeniden düşünmeyi gerektirir. Devletsiz halklar için, zamanın artık bir müttefik olmadığını kabul etmeyi. BM için ise her böyle kararın, kendi meşruiyet alanını biraz daha daralttığını fark etmeyi.

Batı Sahra son halka değil, yeni bir zincirin ilk halkasıdır.

Etiketler: