...

Suriye-İsrail müzakere hattının yeniden canlandırılması gerçekten bir gerilimi düşürme girişimi mi, yoksa güvenliğin meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanıldığı, nüfuzun yeniden paylaşıldığı ve Suriye’nin Türkiye ile İsrail’in stratejik projeksiyonlarının çarpıştığı bir sahaya dönüştüğü yeni bir bölgesel rekabetin kurumsallaştırılması mı?

Yapısal çatışmanın vitrini olarak diplomasi

ABD’nin aktif arabuluculuğunda Paris’te gerçekleştirilen Suriye-İsrail görüşmeleri, ilk bakışta uzun bir aradan sonra diyaloğa dönüş olarak okunabilir. Ancak derinlemesine bakıldığında, bunun klasik anlamda bir müzakere sürecinin yeniden başlamasından ziyade, bölgesel güvenlik mimarisinde yaşanan çok daha kapsamlı bir dönüşümün işareti olduğu görülüyor.

Toplantı sonrası kullanılan “çalışma havası”, “yapıcı diyalog”, “temasların sürdürülmesine hazır olma” gibi ifadeler, somut ilerlemenin yokluğunu örten alışıldık diplomatik klişelerden ibaret. Taraflar; toprak düzenlemeleri, Suriye’nin güneyindeki güvenlik rejimi, üçüncü ülkelerin rolü ve en kritik başlıklardan biri olan Türkiye faktörü dahil hiçbir temel konuda birbirine yaklaşmış değil.

Asıl yapısal sorun, müzakerelerin istikrar ortamında değil, eski Suriye rejiminin çöküşüyle ortaya çıkan bir iktidar boşluğunda yürütülmesi. Bu boşluk barış için bir fırsat penceresi değil; aksine, birbiriyle bağdaşmayan hedeflere sahip bölgesel aktörlerin rekabetçi nüfuz mücadelesinin sahnesi haline gelmiş durumda.

İkili diyalogdan çok katmanlı çıkar çatışmasına

Tarihsel olarak Suriye-İsrail hattı nispeten net bir gündem etrafında şekillenmişti: Golan Tepeleri, ateşkes rejimi, kuvvetlerin ayrılması ve askeri kazaların önlenmesi mekanizmaları. 1974 Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşması bile, tüm sınırlılıklarına rağmen asgari bir öngörülebilirlik sağlamıştı.

Bugünkü müzakere formatı ise niteliksel olarak farklı. Artık yalnızca Şam–Kudüs hattıyla sınırlı değil; ABD, Türkiye, İran, Kürt faktörü, Dürzi kartı ve Esad sonrası Suriye devletinin dönüşümüyle iç içe geçmiş daha geniş bir denklem söz konusu.

Bu nedenle İsrail’in talepleri klasik güvenlik mantığının çok ötesine geçiyor. Yüksek bölgelerin kontrolü, Suriye’nin güneyinin askerden arındırılması, Cebel el-Dürzi’ye uzanan bir “güvenlik koridoru” oluşturulması… Bunların tümü geçici istikrar önlemlerinden ziyade derin bir stratejik projeksiyonun parçaları.

Ankara açısından bu tablo, İsrail’in müzakere sürecini bir perde olarak kullanıp Suriye topraklarındaki fiili askeri varlığını kurumsallaştırma, taktik kazanımları kalıcı jeopolitik pozisyonlara dönüştürme çabasının göstergesi.

Askerden arındırma: asimetrik egemenliğin başka bir adı

İsrail’in, Şam’a kadar uzanacak derinlikte Suriye’nin güneyinin askerden arındırılmasını talep etmesi, yalnızca sert bir müzakere pozisyonu değil; Suriye’ye asimetrik bir egemenlik modeli dayatma girişimi. Bu modelde devlet formel olarak varlığını sürdürürken, savunma ve dış ilişkilerin gerçek parametreleri ciddi biçimde sınırlandırılıyor.

Uluslararası pratikte bu tür örnekler biliniyor: savaş sonrası Japonya, Soğuk Savaş dönemi Almanyası, dış yönetim altında sınırlı egemenliğe sahip güncel vakalar. Ancak Suriye dosyasını farklı kılan, herhangi bir mutabakatın olmaması ve dış çıkarların açıkça çatışması.

Türkiye için böyle bir senaryo birkaç nedenle kabul edilemez.
Birincisi, güney Suriye’nin askerden arındırılması, kuzeyde Türkiye’nin etki alanındaki bölgeleri güneyden sürekli bir stratejik baskıya açık hale getirir.
İkincisi, merkezi otoritenin zayıflaması Kürt faktörü dahil ayrılıkçı ve özerklikçi eğilimleri güçlendirir; bu da doğrudan Türkiye’nin ulusal güvenliğini ilgilendirir.
Üçüncüsü, askerden arındırmanın bağlayıcı bir hukuki çerçeveye kavuşması, Suriye’nin Türkiye dahil olmak üzere gerçek anlamda savunma ortaklıkları kurma ihtimalini fiilen bloke eder.

İsrail’in kaygılarında merkezde Türkiye

İsrail’in tutumunda özel bir yer tutan başlıklardan biri, Suriye topraklarında Türk askeri altyapısına izin verilmemesi talebi. Bu, diğer maddelerden farklı olarak taktik değil, stratejik bir nitelik taşıyor.

Kudüs açısından Türk hava üsleri, radar sistemleri ve hava savunma unsurlarının konuşlandırılması güç dengesini kökten değiştirir. Bu yalnızca yeni bir aktörün sahaya girmesi değil; gelişmiş savunma sanayisine sahip, Batı güvenlik sistemleriyle entegre ve özerk bir stratejik kültürü olan bir devletin varlığı anlamına gelir.

İsrail’in gözünde bu durumda Suriye, tampon bölge olmaktan çıkar; Ankara’nın ileri bir dayanak noktasına dönüşür. Bu da İsrail’in hem Suriye hava sahasındaki hareket serbestisini hem de İran ve müttefiklerine yönelik operasyon kapasitesini ciddi biçimde sınırlar.

Oysa Türkiye için bu tür kısıtlamalar, kendi bölgesel politikasına dışarıdan veto konulmasını fiilen kabul etmek demektir. Bu, Ankara’nın stratejik özerklik doktriniyle ve Esad sonrası Suriye krizine angajman mantığıyla bağdaşmaz.

Eski rejimin çöküşü ve çatışma mantığının dönüşümü

2024’ün sonlarında eski Suriye rejiminin devrilmesi, güç dengelerini kökten değiştiren bir kırılma noktası oldu. Şam’daki verimsiz ve hasmane iktidar yapısının tasfiyesine oynayan Türkiye, bunu kendi güvenliğinin ön koşulu olarak gördüğü stratejik bir hedefe ulaşmak şeklinde okudu.

İsrail ise “kontrollü durgunluk” mantığıyla hareket ediyordu: Zayıf ama öngörülebilir bir rejim, yeni bir güç merkezinin ortaya çıkma riskini doğurmadan operasyonel serbestlik sağlıyordu.

Ortaya çıkan boşluğu İsrail, hava ve kara alanında hareket alanını genişleterek, bölgesel rakiplere yönelik saldırı koridorları oluşturarak doldurmaya çalıştı. Türkiye ise bu durumu askeri varlığı kurumsal ve ekonomik nüfuzla birleştirerek yeni bir etki mimarisi inşa etme fırsatı olarak gördü.

İşte tam bu noktada, Suriye’nin çok ötesine taşan ve bölgesel dengenin temellerini etkileyen sistemik bir Türkiye-İsrail rekabeti filizleniyor.

Paris görüşmeleri klasik anlamda barışa atılmış bir adım değil. Daha ziyade, tarafların nihai çözüm için yeterli irade ve kaynağa sahip olmadan, gelecekteki düzenin kendilerine avantajlı parametrelerini sabitlemeye çalıştığı “yönetilen belirsizlik” rejiminin bir parçası.

Türkiye açısından temel hedef müzakere sürecini sabote etmek değil; bu sürecin İsrail’in tek taraflı kazanımlarını kurumsallaştıran bir araca dönüşmesini engellemek.

Askeri-teknolojik boyut: üstünlük garantisi olmayan bir asimetri

Suriye’deki Türkiye-İsrail rekabetinin mevcut seyrini belirleyen başlıca unsurlardan biri, tarafların askeri kapasite yapılarındaki niteliksel farklılık. Yüzeysel bir bakış, İsrail’in ileri istihbarat sistemleri, hassas vuruş kabiliyeti ve entegre keşif-taarruz zinciri sayesinde mutlak üstünlüğe sahip olduğu izlenimini verebilir. Ancak bu yaklaşım, uzun süreli ve çok cepheli bir gerilimde İsrail askeri modelinin yapısal sınırlılıklarını göz ardı ediyor.

İsrail askeri doktrini tarihsel olarak kısa süreli, yoğun ve hava üstünlüğüne dayalı kampanyalara odaklandı. Bu model, devlet dışı aktörlere karşı ve sınırlı hedefli çatışmalarda etkisini kanıtladı. Ne var ki bugünkü Suriye sahası, bambaşka bir ortam sunuyor.

Birincisi, burası dış aktör yoğunluğu yüksek bir alan ve her tırmanma kaçınılmaz olarak çok katmanlı bir nitelik kazanıyor. İkincisi, tam teşekküllü bir orduya, derin stratejik alana ve özerk savunma sanayisine sahip bir Türkiye’nin varlığı risk hesaplarını kökten değiştiriyor.

Türkiye son on beş yılda askeri modelini sistemli biçimde dönüştürdü. Savunma sanayisinde yerli üretimin payı toplam ihtiyacın yaklaşık dörtte üçüne ulaştı; bu da dış kısıtlamalara ve yaptırım baskılarına karşı kırılganlığı azalttı. İnsansız sistemlerin yaygın kullanımı, ağ merkezli komuta-kontrol yapıları, donanma ve kara kuvvetlerindeki modernizasyon, İsrail ordusunun sahip olmadığı bir ölçeklenebilirlik avantajı yarattı.

Asıl fark, teknoloji seviyesinden ziyade, kaynakların kritik biçimde tükenmesine yol açmadan uzun süreli bir karşılaşmayı sürdürebilme kapasitesinde yatıyor. Bu parametrede, çatışma bir yıldırım savaşı formatına girmediği sürece, Türkiye yapısal bir avantaja sahip.

Suriye hava sahası: stratejik pazarlığın yeni cephesi

Suriye hava sahasının kontrolü, karşı karşıya gelişin merkezî unsurlarından biri haline geldi. İsrail açısından bu alan, başta İran’a ait hedefler ve müttefik yapılara yönelik altyapı olmak üzere bölgesel rakiplere darbe indirmeyi mümkün kılan hayati bir güç projeksiyonu aracıdır. Havada hareket serbestisi, İsrail’in caydırıcılık stratejisinin temel taşı olmayı sürdürüyor.

Türkiye için ise Suriye’deki havaalanlarının yeniden işler hale getirilmesi ve kullanımı, yeni Şam yönetimini desteklemeye yönelik uzun vadeli istikrar politikasının parçası. Mesele yalnızca askeri boyutla sınırlı değil; lojistik hatların denetimi, insani akışların yönetimi ve kurumsal yeniden inşa süreçleri de bu çerçevenin içinde yer alıyor.

Ankara’nın kullanmayı planladığı tesislere yönelik İsrail hava saldırıları, Türkiye’de taktik bir hadise olarak değil, tek taraflı oyun kurallarının dayatılması olarak algılandı. Bu durum uzlaşı alanını ciddi biçimde daraltırken, İsrail’in müzakere sürecini askeri baskıyla eş zamanlı yürüttüğü yönündeki kanaati güçlendirdi.

Sonuç itibarıyla Suriye hava sahası, tarafların gerçek niyetlerini ele veren bir göstergeye dönüştü; burada diplomasi ile askeri pratik giderek daha sık doğrudan çatışıyor.

İttifak mimarisi: genişleme mi, derinleşme mi

Bir diğer kritik unsur, ittifak kurma yaklaşımlarındaki farklılık. Türkiye, NATO üyeliğine, ABD ile pragmatik ilişkilere, Körfez ülkeleriyle aktif temaslara ve Türk ile Müslüman dünyadaki artan nüfuzuna dayanan geniş ağlı bir diplomasi modeli izliyor.

Bu model katı bir blok disiplinine dayanmasa da Ankara’ya esneklik ve manevra alanı sağlıyor. Suriye bağlamında Türkiye’nin aynı anda askeri garantör, siyasi arabulucu ve ekonomik destekçi rolünü üstlenebilmesini mümkün kılıyor.

İsrail’in stratejisi ise sınırlı sayıda ortaklığı derinleştirmeye dayanıyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle iş birliğinin yoğunlaştırılması, Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye’ye karşı bir bölgesel denge oluşturma arzusunu yansıtıyor. Ancak bu yapı deniz sahasının ötesine taşmakta zorlanıyor ve Suriye gerçekliğine sınırlı ölçüde uyarlanabiliyor.

Buna ek olarak, Gazze’deki son operasyonların ve İran’la yaşanan gerilimin yankıları, İsrail’in bazı Batılı ortaklarıyla ilişkilerini belirgin biçimde zorlaştırdı. Bu, desteğin tamamen kaybolduğu anlamına gelmese de, müttefiklerin İsrail’in her güç kullanımını otomatik olarak meşrulaştırma isteğini azaltıyor.

Ekonomik dayanıklılık: stratejik hesapta göz ardı edilen faktör

Uzun soluklu bir karşılaşmada ekonomi çoğu zaman hafife alınır, oysa belirleyici bir rol oynar. İsrail ekonomisi yüksek teknoloji düzeyine rağmen dış şoklara duyarlı. Turizm gelirlerindeki düşüş, güvenlik harcamalarının artışı, iş gücü açığı ve teknoloji sektörünün yabancı yatırıma bağımlılığı kırılganlığı artırıyor.

Türkiye ise yüksek enflasyon ve yapısal dengesizlikler gibi kronik sorunlarla karşı karşıya. Buna rağmen ölçek avantajı, çeşitlenmiş sanayi yapısı ve geniş iş gücü sayesinde kayda değer bir uyum kapasitesine sahip.

Uzayan bir gerilimde kaynakları yeniden dağıtabilme ve askeri üretimi toplumsal-ekonomik bir kırılmaya yol açmadan sürdürebilme yeteneği kritik hale gelir. Bu açıdan bakıldığında, mevcut zorluklara rağmen Türkiye daha dayanıklı bir aktör olarak öne çıkıyor.

Senaryo analizi: yönetilen rekabetten geri dönüşsüzlüğe

Mevcut dinamikler üç temel senaryoya işaret ediyor.

Birinci senaryo, yönetilen rekabet. Taraflar Suriye’de nüfuz mücadelesini sürdürürken doğrudan çatışmadan kaçınır. Müzakere hattı gerilimi düşürme ve karşılıklı sinyal verme kanalı olarak kullanılır; askeri faaliyetler sembolik adımlar ve sınırlı nokta vuruşlarıyla sınırlı kalır. Bu senaryo yüksek rasyonalite ve özellikle ABD’nin arabuluculuğunu gerektirir.

İkinci senaryo, sınırlı askeri tırmanma. Türk ve İsrail unsurları arasında, tam ölçekli savaşa dönüşmeyen ancak ilişkileri ciddi biçimde zehirleyen olaylar yaşanabilir. Buradaki asıl risk, her yeni gerilimin güç kullanım eşiğini biraz daha aşağı çekmesidir.

Üçüncü senaryo ise, coğrafi olarak sınırlı da olsa doğrudan çatışma. Olasılığı düşük kalmakla birlikte sonuçları sistemik olur. Etkiler yalnızca Suriye ile sınırlı kalmaz; Doğu Akdeniz’de güç dengeleri, NATO içi ilişkiler ve bölgesel güvenlik mimarisi yeniden şekillenir.

Türkiye-İsrail rekabeti Suriye krizinin yan ürünü değil, onun yeni ve sistemik bir evresidir. Paris benzeri görüşmeler çatışmanın kök nedenlerini ortadan kaldırmıyor; yalnızca geçici bir çerçeveye oturtuyor.

Türkiye için temel hedef, erken ve kontrolsüz bir tırmanmaya sürüklenmeden stratejik inisiyatifi korumaktır. Bu da askeri itidal, kurumsal varlık ve aktif diplomasinin birlikte yürütülmesini gerektirir.

Yeni bölgesel mimarinin laboratuvarı olarak Suriye

Yaygın ve yüzeysel yorumların temel hatası, Suriye’yi yalnızca dış müdahalenin nesnesi olarak görmektir. Gerçekte Suriye, güvenlik, egemenlik ve askeri varlığın sınırlarına dair farklı anlayışlara sahip devletlerin çıkarlarının kesiştiği yapısal bir düğüm haline gelmiştir.

Eski rejimin çöküşüyle birlikte Suriye ne merkezi bir aktör olarak kaldı ne de pasif bir çevreye dönüştü. Yeni Şam yönetimi, her destek biçiminin otomatik olarak jeopolitik anlam kazandığı rekabetçi bir ortama entegre oldu. Bu çerçevede Suriye-İsrail müzakereleri bir çözüm mekanizmasından çok, geleceğin kurallarını belirleme mücadelesinin parçası.

Türkiye açısından bu tablo, Suriye dosyasının artık geçici bir kriz başlığı olarak görülemeyeceği anlamına geliyor. Doğu Akdeniz ve Karadeniz kadar önemli, uzun vadeli bir stratejik planlama alanı söz konusu.

Baskı dili olarak güvenlik, meşruiyet aracı olarak kontrol

İsrail’in müzakere yaklaşımında belirgin bir eğilim göze çarpıyor: güvenlik, pazarlık konusu olmaktan ziyade fiili kontrolün genişletilmesini meşrulaştıran evrensel bir argüman olarak kullanılıyor. Askerden arındırma talepleri, üçüncü ülkelere yönelik kısıtlamalar ve güvenlik koridorları, egemenliğin koşullu hale geldiği yeni bir norm yaratıyor.

Türkiye açısından bu mantık sistemik riskler barındırıyor. Suriye örneğinde kabul edilmesi, Ankara’nın aktif dış politika yürüttüğü diğer bölgeler için de tehlikeli bir emsal oluşturur. Bu, bazı devletlerin komşuları adına hangi güvenlik biçimlerinin “makbul” olduğuna karar verdiği hiyerarşik bir düzenin yerleşmesi anlamına gelir.

Bu nedenle Türkiye için hayati olan, müzakere sürecinin, diplomatik formüllerle süslenmiş tek taraflı İsrail taleplerini meşrulaştıran bir araca dönüşmesine izin vermemektir.

Çatışmanın tarafı değil, sistemi kuran aktör olarak Türkiye

Ankara’nın en önemli stratejik avantajlarından biri, tepkisel bir oyuncu değil, sistemi kuran bir aktör gibi hareket edebilmesidir. Türkiye’nin Suriye’deki varlığı askeri üsler ya da güvenlik anlaşmalarıyla sınırlı değil; kurumsal inşa, ekonomik entegrasyon, altyapının onarımı ve idari kadroların yetiştirilmesini de kapsıyor.

Bu bütüncül yaklaşım, ağırlıklı olarak askeri caydırıcılık ve istihbarat denetimine dayanan İsrail modelinden köklü biçimde ayrılıyor. Uzun vadede gerçek etki, kalıcı idari ve ekonomik yapılar kurabilme kapasitesiyle ölçülür.

Ankara için istikrara katkı sunan aktör imajını pekiştirmek, tırmanmanın tarafı olarak görülmekten çok daha avantajlıdır. Bu tutum, Türkiye’nin yalnızca Suriye’de değil, ABD, Avrupa ülkeleri ve bölgesel ortaklarla yürüttüğü diplomatik temaslarda da elini güçlendirir.

ABD’nin rolü: stratejik hâkimiyet olmadan arabuluculuk

Paris turundaki Amerikan arabuluculuğu, Washington’un Ortadoğu’ya bakışındaki değişimi yansıtıyor. ABD artık bölgesel süreçleri doğrudan yönetme iddiasında değil; daha çok moderatör ve kriz yöneticisi rolüyle yetiniyor.

Bu durum Türkiye için hem fırsatlar hem sınırlamalar yaratıyor. Bir yandan Amerikan stratejik ağırlığının azalması, Ankara’ya daha geniş bir özerk hareket alanı açıyor. Diğer yandan, tırmanmayı hızla durdurabilecek sert bir dış hakem ihtimalini de zayıflatıyor.

Böyle bir ortamda Türkiye, müttefiklerin otomatik müdahalesine güvenmeden, çatışmayı önleyici mekanizmaları kendi başına inşa etmek zorunda kalıyor.

Uzun vadeli hatlar: masadaki gerçek bahis

Uzun vadede Suriye’deki Türkiye-İsrail rekabeti, belirli bölgelerin ya da tekil tesislerin kontrolünden çok daha geniş bir meseleler kümesini kapsıyor. Tartışmanın özü şuralarda düğümleniyor:

– bölgesel düzenin, nüfuz dengelerine mi yoksa güvenlik hiyerarşisine mi dayanacağı;
– ulusal sınırların ötesindeki askeri varlığın hangi koşullarda meşru sayılacağı;
– küresel yönetişimin parçalandığı bir ortamda orta ölçekli güçlerin oynayacağı rol;
– Batılı yapılar içinde müttefiklerin ne ölçüde stratejik özerkliğe sahip olabileceği.

Türkiye açısından kritik olan, şekillenmekte olan düzenin bazı aktörlere “bölgesel istisna” statüsü tanımaması ve çok kutupluluğun temellerini aşındırmamasıdır.

Türkiye perspektifinden stratejik öneriler

  1. Suriye’de kurumsal varlığın korunması
    Türkiye, yeni Suriye yönetimiyle kurumsal bağlarını derinleştirmeyi sürdürmeli; yalnızca askeri araçlara değil, uzun vadeli devlet inşasına dayalı bir yaklaşımı esas almalıdır.
  2. Dış vetoların kurumsallaştırılmasına kesin ret
    Türk varlığını sınırlamaya yönelik her türlü hukuki ya da diplomatik girişim, formatı ve arabulucuları ne olursa olsun kabul edilemez görülmelidir.
  3. Kontrollü askeri itidal
    Ankara’nın çıkarına olan, doğrudan çatışmalardan kaçınırken, kendi çıkarlarına yönelik tehditler karşısında hızlı ve kararlı güç kullanma kapasitesini muhafaza etmektir.
  4. Diplomatik formatların genişletilmesi
    Türkiye, Suriye güvenliğinin çok taraflı platformlarda ele alınmasını zorlamalı; İsrail’e avantaj sağlayan ikili müzakere mantığını sulandırmalıdır.
  5. Etki aracı olarak ekonomik entegrasyon
    Altyapının yeniden inşası, ticaret ağları ve enerji projeleri, Türkiye’nin nüfuzunu askeri üslerden çok daha kalıcı biçimde pekiştirebilir.

Nihai değerlendirme

Mevcut haliyle Suriye-İsrail görüşmeleri barışa giden bir yol değil. Bunlar, eski bölgesel düzenin çözülmesi sürecinde rekabeti belirli bir çerçeveye oturtmaya yarayan bir mekanizma işlevi görüyor. Türkiye için temel mesele, belirli bir müzakere turunu “kazanmak” değil; uzun vadeli çıkarlarıyla çelişen oyun kurallarının oluşmasına izin vermemektir.

Ankara, Ortadoğu politikasında yeni bir evreye periferik bir aktör olarak değil, gelecekteki bölgesel dengenin mimarlarından biri olarak giriyor. Suriye düğümünün nasıl çözüleceği, Türkiye’nin askeri, ekonomik ve diplomatik gücünü kalıcı stratejik etkiye dönüştürme kapasitesinin gerçek sınavı olacaktır.

Etiketler: