Bir hegemon tarafından gerçekleştirilen “noktasal” bir şiddet eyleminin meşrulaştırılması, uluslararası ilişkilerde normatif düşüncenin yapısını nasıl dönüştürüyor ve keyfîliğin kabul edilebilir bir siyasal araç olarak kurumsallaşmasına nasıl yol açıyor?
Bu soru hayati önemdedir; çünkü belirli bir kararın ya da belirli bir liderin değerlendirilmesiyle ilgili değildir. Burada söz konusu olan, normun çözülme mekanizmasıdır: Bir defalık istisna meşru kabul edildiği anda, evrensel bir kuralın var olma ihtimali ortadan kalkar. Bu bağlamda mesele, egemen bir devletin meşru liderinin zorla kaçırılmasının kamuoyu önünde ve fiilen haklı gösterilmesidir; oysa bu eylem, uluslararası hukukta uzun yıllar boyunca tereddütsüz biçimde ağır bir suç olarak tanımlanmıştı.
Normdan istisnaya, sonra yeniden – ama artık normsuz
Metnin merkezindeki mantıksal yapı son derece serttir, ama aynı zamanda kusursuz derecede tutarlıdır: Tek bir kaçırma eylemini meşru sayıp diğerlerinin tümünü mahkûm etmek mümkün değildir. Siyaset teorisinde bu, normun evrenselleştirilebilirliği ilkesine karşılık gelir. Bir eylem bir durumda haklı görülüyorsa, o eylem artık genel olarak kabul edilebilir bir pratik haline gelir.
“Burada durum farklı” diyerek yarı yolda durma çabası, normatif düşünmenin kendisini imha eder. Norm, norm olmaktan çıkar; anlık çıkarları meşrulaştıran bir retoriğe dönüşür. Bu kritik noktayı özellikle vurgulamak gerekir: Çifte standart, ahlaki bir kusurun tali bir biçimi değil, normun bizzat kendisini söken bir mekanizmadır.
Metinde anılan tarihsel örnekler – Arjantin’deki “Kirli Savaş”tan diktatörlüklerdeki gece yarısı kayıplarına kadar – duygusal benzetmeler değildir. Bunlar mantıksal sonuçlardır. Kaçırma siyasal bir araç olarak meşrulaştırıldığı anda, yargısız infaz ve her türlü hukuk dışı şiddeti mahkûm etmenin zemini ortadan kalkar. “Bunu demokrasi adına yapıyoruz” argümanı, “güvenlik adına”, “devrim adına” ya da “ulusal diriliş adına” yapıyoruz argümanlarından mantıksal olarak hiçbir fark taşımaz.
İktidar teknolojisi olarak kaçırma
ABD Başkanı Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve eşini kaçırmayı haklı göstermesi, sıradan bir dış politika hamlesi ya da sertlik gösterisi değildir. Bu, siyasal öznenin fiziksel olarak ortadan kaldırılmasının uluslararası ihtilafları çözmenin meşru bir yolu haline geldiğini ilan eden bir ilkedir.
Klasik uluslararası ilişkiler teorisinde bu tür eylemler savaş ya da gizli operasyon alanına dâhil edilir, bu yüzden de kamusal olarak meşrulaştırılmazdı. Bugünkü durumun yeniliği tam da buradadır: Şiddet gizlenmiyor, aksine alenen normalleştiriliyor; kamuoyu onayının, hatta estetik bir hayranlığın nesnesi haline getiriliyor. Metinde söz edilen “maçoluk” coşkusu, daha derin bir kaymanın işaretidir: Hukuki meşruiyetin yerini, karizmatik güç gösterisinin alması.
Burada gizli zorlamadan, bizzat icra edilmesiyle mesaj veren performatif şiddete geçiş söz konusudur. Bu eylem, sistemdeki diğer tüm aktörlere açık bir sinyal gönderir: Kurallar artık geçerli değil; geçerli olan yalnızca güçlü olanın iradesidir.
Egemen düşünceler ve gerçeklik üreticileri
Metinde Marx ve Engels’in egemen düşünceler tezine yapılan gönderme süsleme değildir. Bu, siyasal hakikatin üretim biçimindeki köklü bir değişimi kayda geçirir. Günümüz dünyasında hakikat artık olgular, prosedürler ya da kanıtlar üzerinden inşa edilmiyor. Güç sahibi özne tarafından ilan ediliyor ve anında veri olarak kabul ediliyor.
ABD Başkanı Trump “BM = ABD” dediğinde, bu politik olarak tartışmalı bir iddia olarak ele alınmıyor. Yeni bir aksiyom gibi benimseniyor. “Venezuela Amerikan petrolünü çalıyor” denildiğinde, bunun hukuken ya da fiilen mümkün olup olmadığı sorusu dahi sorulmuyor. Söylemin kendisi, argümanın yerini alıyor.
En çarpıcı örnek Maduro’nun “narkoterörist” ilan edilmesidir. Burada suçlama ile prosedür arasındaki bağ tamamen kopmuştur. Ne soruşturma vardır, ne mahkeme, ne de uluslararası doğrulama. Buna rağmen itham, anında yerleşik bir gerçeğe dönüşür. Bu, siyaset teorisinde “egemenin gerçeklik üretimi” olarak adlandırılan olgunun klasik bir örneğidir: Hakikat kanıtla değil, iktidar beyanıyla yaratılır.
Başkan atamak: egemenliğin iptali
Egemen bir devletin “meşru liderinin” keyfî biçimde atanması pratiği ayrıca dikkat çekicidir. Önce Juan Guaidó bu şekilde ilan edildi; siyasi sahneden gelişi kadar hızlı bir biçimde kaybolması, bu tür bir meşruiyetin ne kadar hayalî olduğunun kanıtıdır. Ardından Venezuela’nın başkanı olarak, kendi ülkesine askeri müdahale çağrısı yapan María Machado öne çıkarıldı.
Uluslararası hukuk ve egemenlik teorisi açısından bu, iktidarın iç meşruiyeti ilkesinden kesin bir kopuş anlamına gelir. İktidarın kaynağı devletin içinden dış aktöre taşınır. Egemenlik, hegemonun takdirine göre verilen ve geri alınan bir lisansa dönüşür.
Burada artık “insan hakları” ya da “demokratik standartlar” argümanı da işlemiyor. Bunlar biçimsel olarak bile gözetilmiyor. Söz konusu olan, doğrudan atama hakkıdır. Bu pratik, liberal enternasyonalizmden ziyade klasik sömürge yönetimini andırır.
Eleştirel düşüncenin tasfiyesi bir siyasal teknoloji olarak
Metin, sıkça gözden kaçan bir başka boyutu da doğru biçimde tespit ediyor: Şüphe etme yetisinin aşınması. Descartes’a yapılan gönderme felsefi değil, bütünüyle politiktir. Metodolojik şüphe ilkesi, iktidarın keyfîliğini sınırladığı için rasyonel uygarlığın temel taşlarından biriydi.
Bugün ise bunun tam tersi yaşanıyor. Şüphe, sadakatsizlik olarak damgalanıyor; iktidarın her söylediğini kabul etmek olgunluk emaresi sayılıyor. Bu da düşünmenin yerini reflekslerin aldığı bir kitle öznesi yaratıyor. Böyle bir özne, keyfî siyaset koşullarında son derece kolay yönetilir; çünkü nedenleri, sonuçları ve mantığı sorgulamaz.
Irak, Afganistan, Libya, Suriye, Yemen örnekleri metinde bir trajediler listesi olarak değil, tekrar eden bir model olarak yer alıyor. Her seferinde demokrasi söylemi devletlerin yıkımına kılıf oluyor. Her seferinde sonuçlar görmezden geliniyor. Ve her seferinde bir sonraki “deney”e olan inanç korunuyor.
Sistemsel arızanın göstergesi olarak Venezuela
Bu analizde Venezuela, saldırının nesnesi değil, bir teşhis vakasıdır. ABD’yi tehdit etmedi, yayılmacı bir politika izlemedi, askeri alanda uluslararası anlaşmaları ihlal etmedi. “Suçu”, dış dayatmalara boyun eğmemesinden ibarettir.
Tam da bu nedenle ideal bir hedef haline geliyor. Özerkliğin cezalandırılması, diğer herkese gönderilen bir mesajdır: Egemenlik, ancak merkezî gücün çıkarlarını zedelemediği sürece tolere edilir. Bu anlamda Venezuela, post-hukuki, post-normatif, post-egemen yeni bir uluslararası davranış modelinin denendiği bir emsal alanına dönüşüyor.
Bugünün ayırt edici özelliği, tek tek normların yıkımından ziyade normatifliğin kendisinin yeniden biçimlendirilmesidir. Daha önce uluslararası hukuk, sıkça ihlal edilse bile, bir sınırlamalar sistemi olarak işliyordu. İhlal, gerekçe ve kamuflaj gerektiriyordu. Bugün ise gerekçe, normun yerini alıyor; ihlalin kendisi yeni bir meşruiyet kaynağına dönüşüyor.
Bu bir dönüm noktasıdır. Hukuk artık gücün karşısında duran bir düzenleyici değildir. Gücün içinde erir, onun söylemsel uzantısı haline gelir. Bu bağlamda egemen bir devlet başkanının kaçırılmasının alenen savunulması bir sapma değil, eski oyunun bittiğine dair gösterişli bir ilanıdır.
Seçici hukuksuzluktan sistemik olana
Klasik hegemonya modellerinde norm ihlalleri seçiciydi. En sert eylemler bile “istisna”, “zorunlu tedbir”, “son çare” diliyle paketlenirdi. Bu, hegemonun da kurallara bağlı olduğu – en azından öyleymiş gibi davrandığı – yanılsamasını sürdürmeye yarıyordu.
Venezuela örneğinde bu mekanizma artık çalışmıyor. Kaçırmanın meşrulaştırılması, en ufak bir hukuki kamuflajla bile desteklenmiyor. Aksine, güç, kararlılık ve siyasal iradenin ifadesi olarak sunuluyor. Böylece istisna örneğe, örnek ise tüm sistem için bir sinyale dönüşüyor.
Uluslararası ilişkilerde çoğu zaman sinyal, eylemin kendisinden daha önemlidir. Tekil bir liderin kaçırılması ya da ortadan kaldırılması, bunun yapılabilir olduğunun herkese gösterilmesinin yanında ikincil kalır. Bu andan itibaren, herhangi bir devlet tarafından gerçekleştirilen her yargısız şiddet eylemi, yaratılmış emsale atıfla mantıksal olarak savunulabilir hale gelir.
Silah olarak emsal
Emsal yaratma, uluslararası sistemin temel özelliklerinden biridir. Üst bir hakem yokluğunda, kabul edilebilir olanın sınırlarını emsaller belirler. Hegemon, kaçırmayı alenen meşrulaştırdığında, bu argümanı herkese – kendi düşmanları dâhil – dağıtmış olur.
Ortaya paradoksal bir tablo çıkar. Mutlak hareket serbestisini sergilemek isteyen güç merkezi, aslında normu yorumlama tekeline kendi elleriyle darbe vurur. Bir durumda kaçırma meşruysa, diğer durumlarda da meşrudur. “Yüksek çıkarlar” adına bir liderin ortadan kaldırılması haklıysa, mesele yalnızca bu çıkarların kim tarafından ve nasıl tanımlandığıdır.
Sonuçta, hegemonyayı tahkim etmesi beklenen bu siyaset, dünya sisteminin parçalanmasını hızlandırır. Yönetilebilir bir hiyerarşik düzen yerine, giderek daha fazla aktörün hukuka değil güce göre hareket ettiği bir ortam ortaya çıkar. Bu, kontrolün güçlenmesi değil; tam tersine, onun aşınmasıdır.
Söylemsel ikame olarak egemenlik
Yaşananların söylemsel boyutu özel bir dikkat gerektiriyor. Metinde haklı olarak vurgulandığı üzere, ABD Başkanı Trump’ın açıklamaları herhangi bir doğrulama, kuşku ya da analiz süzgecinden geçirilmeden hakikat olarak kabul ediliyor. Bu, basit bir propaganda meselesi değildir. Uluslararası siyasette hakikat rejiminin değişmesidir.
“Venezuela Amerikan petrolünü çalıyor” denildiği anda, en temel düzeyde bir kavram kaydırması gerçekleşiyor. Egemen bir devletin yeraltındaki doğal kaynakları, dışsal bir beyanla başkasına ait ilan ediliyor. Böylece Vestfalya’dan bu yana uluslararası düzenin temelini oluşturan toprak egemenliği ilkesi fiilen inkâr ediliyor.
Aynı mantık başkanlık meşruiyeti kavramında da işliyor. İç siyasi süreçler, seçimler, anayasal mekanizmalar; dış tanımanın gerisine itiliyor. Egemenlik, devlet olmanın asli niteliği olmaktan çıkıyor; onaya bağlı bir fonksiyona indirgeniyor.
İktidar kaynağı olarak kitlesel rıza
Bu tablonun en ürkütücü yanlarından biri, söz konusu mantığın geniş kitleler tarafından benimsenmesi. Alkış, coşku, gücün estetikleştirilmesi; bunların tümü siyasal bilinçte derin bir dönüşüme işaret ediyor. Bu rıza olmadan böylesi bir pratiğin kalıcı hale gelmesi mümkün olmazdı.
Burada artık sadece manipülasyondan değil, şiddetin meşru ve hatta arzu edilir bir araç olarak içselleştirilmesinden söz ediyoruz. Kaçırma, bombardıman, zorla rejim değiştirme eylemleri bilişsel bir rahatsızlık yaratmamaya başladığında, sistem ahlaki anestezi evresine girer. En radikal kararların kamuoyundan ciddi bir direnç görmeden alınabildiği zemin tam da burasıdır.
Metindeki Descartes göndermesi bu nedenle son derece isabetlidir. Bu, felsefi bir tartışma değil, düşünmenin politik boyutudur. Şüphe etme yetisi soyut bir erdem değil, iktidarı sınırlayan bir araçtır. Onun kaybı, keyfîliğin önündeki son bariyerin de kalkması anlamına gelir.
Tekrar eden senaryo, yapının kanıtı
Irak, Afganistan, Somali, Libya, Suriye, Yemen… Bu örneklerin sıralanması duygusal bir liste değil, analitik bir tespittir. Senaryonun tekrar etmesi, bir hata zincirinden değil, yerleşik bir karar alma yapısından söz edilmesi gerektiğini gösterir. Her defasında hedef aynıdır: demokrasi, güvenlik, istikrar. Her defasında sonuç da aynıdır: devletin çöküşü, toplumun parçalanması, insani felaket.
Kritik nokta şudur: başarısızlık, modelin sorgulanmasına yol açmaz. Aksine, her yeni yıkım bir sonraki müdahalenin gerekçesine dönüştürülür. Bu da hedefin ilan edilen amaçlar değil, müdahale pratiğinin bizzat kendisinin yeniden üretilmesi olduğunu gösterir.
Venezuela ve özerkliğin cezalandırılması
Bu bağlamda Venezuela neredeyse saf bir örnek sunuyor. Terörle mücadele anlatısına uymuyor, askeri bir tehdit oluşturmuyor, yayılmacı bir politika izlemiyor. Tek “suçu”, meşruiyetinin kaynağı olarak dış bir otoriteyi tanımayı reddetmesi.
Tam da bu nedenle ibretlik bir baskı nesnesine dönüştürülüyor. Venezuela’nın cezalandırılması, belirli eylemlere verilen bir yanıt değil; başkalarına gönderilen önleyici bir mesajdır. Egemenlik, ancak kullanılmadığı sürece tolere edilir.
Uluslararası hukuktaki bu aşınma geçici bir kurumsal kriz midir, yoksa şiddetin, ideolojinin ve keyfî meşruiyet yorumlarının evrensel normların yerini aldığı post-hukuki bir dünya düzenine geçiş mi söz konusudur?
Bu soru belirleyicidir; çünkü tartışmayı duygusal polemik ve ahlakçılığın ötesine taşıyarak küresel sistemin yapısal analizine açar. Mesele tekil bir vaka, belirli bir ülke ya da bir lider değildir. Uluslararası ilişkilerin ontolojisinin dönüşümüdür.
Bugünkü küresel ortam, Vestfalya’dan başlayıp Birleşmiş Milletler üzerinden kurumsallaşan savaş sonrası düzenin yalnızca düzenleyici değil, sembolik gücünü de yitirdiğini açıkça gösteriyor. Uluslararası hukuk, onu inşa edenler tarafından bile bağlayıcı bir çerçeve olarak görülmüyor. Ya araçsallaştırılıyor, ya görmezden geliniyor ya da duruma göre uydurulmuş meşruiyet kurgularıyla ikame ediliyor.
Sistemsel bir olgu olarak hukuksuzluğun normalleşmesi
Metnin altını çizdiği temel tez şudur: tek bir hukuksuzluk eyleminin meşrulaştırılması, benzer tüm pratiklerin de meşrulaştırılmasını beraberinde getirir. Bu, gazetecilik abartısı değil, normatif teorinin mantıksal bir sonucudur. Meşru bir devlet başkanının kaçırılması “siyasal gereklilik” gerekçesiyle kabul edildiği anda, normun evrensel niteliği çöker. Norm, norm olmaktan çıkar; gücü elinde tutanın takdirine bağlı bir istisnaya dönüşür.
Bu noktada Carl Schmitt’in klasik egemenlik tanımını hatırlamak yerinde olur: Egemen, olağanüstü hâle karar verendir. Olağanüstü hâl kalıcılaştığında ise egemenlik keyfîliğe dönüşür. Son yıllarda gördüğümüz tam olarak budur: istisna artık istisna değildir, operasyonel standarttır.
Venezuela örneği bu açıdan son derece öğreticidir. ABD yönetimi, Başkan Trump’ın liderliğinde, uluslararası alanda tanınmış prosedürlerin yerine beyan yoluyla meşruiyet üretme pratiğini sistematik biçimde uygulamaktadır. Mevcut başkanın gayrimeşru ilan edilmesi, hiçbir hukuki ya da seçime dayalı temeli olmayan alternatif figürlerin “atanması”, siyasi rakibin etiketleme yoluyla kriminalize edilmesi; bunların hiçbiri münferit sapma değildir. Hepsi egemenliği söken tek bir teknolojinin parçalarıdır.
Hukukun yerine ideoloji
Trump’ın “BM aslında ABD’dir” minvalindeki açıklamaları, basit bir retorik sertlik değildir. Bu, evrensel kurumların hegemonun araçlarına indirgendigi hiyerarşik dünya düzeninin açık ifadesidir. Bu yaklaşım, uluslararası hukuku uzlaşılmış yükümlülükler sistemi olarak gören fikrin kendisiyle bağdaşmaz.
Tam da bu noktada altı çizilmesi gereken bir gerçek var: XXI. yüzyılda ideoloji yeniden uluslararası ilişkilerin başlıca düzenleyicisi haline gelmiş, hukukun yerini almaya başlamıştır. Marx ve Engels’e yapılan gönderme burada anlam kazanır: çağın egemen düşünceleri, egemen sınıf tarafından üretilir. Ancak bugün bu sınıf ulusal elitlerle sınırlı değildir; siyasal, finansal ve medya yapılarından oluşan transnasyonel bir nitelik taşır.
Nicolás Maduro’nun herhangi bir yargılama ya da uluslararası soruşturma olmaksızın “narkoterörist” ilan edilmesi, Pierre Bourdieu’nün tanımladığı sembolik şiddetin tipik bir örneğidir. Gerçeklik ispat edilmez; söylem yoluyla inşa edilir. Medyada ve siyasette tekrar, doğrulama sürecinin yerini alır.
Tarihsel paralellikler ve emsal etkisi
Metinde anılan tarihsel benzetmeler – Arjantin’deki “Kirli Savaş”tan Irak ve Afganistan müdahalelerine kadar – duygusal değil, emsal mekanizmasını çözümleyen analizlerdir. Uluslararası sistem, biriken emsaller üzerinden işler. Cezasız kalan her norm ihlali, bir sonraki ihlalin eşiğini düşürür.
BM Güvenlik Konseyi’nde Colin Powell’ın elindeki deney tüpü, bir dönüm noktasıdır. O andan itibaren, biçimsel prosedürlerin önceden verilmiş kararlar için dekor olarak kullanılabileceği açıkça görülmüştür. Irak, Libya, Suriye, Yemen; bunlar yalnızca çatışmalar zinciri değil, uluslararası hukuk bilincinin sökülüp atıldığı bir laboratuvardır.
Sorun istihbarat hataları ya da münferit suistimaller değildir. Sorun, René Descartes’ın rasyonel düşüncenin temeli saydığı epistemolojik tevazudan, yani kuşku ilkesinden yapısal bir kopuştur. Şüphe zayıflık, siyasal beyana iman sadakat göstergesi haline geldiğinde, akıl yerini dogmaya bırakır.
Egemenliğin son kalıntıları için bir test olarak Venezuela
Bu bağlamda Venezuela bir hedef değil, sistemin durumunu gösteren bir göstergedir. Askeri tehdit oluşturmayan, yayılmacı hedefleri olmayan bir egemen devlet, yalnızca dayatılan itaat modeline uymayı reddettiği için baskı altına alınmaktadır. Burada cezalandırılan şey saldırganlık değil, özerkliktir.
Sonuç olarak, hegemonik düzenin cezalandırıcı bir işlev kazandığını görüyoruz. Uluslararası hukuk, yerini disiplin mekanizmasına bırakıyor. Egemenlik koşullu ve geri alınabilir hale geliyor; varlığı uluslararası tanınmaya ya da iç meşruiyete değil, dış beklentilere uyuma bağlı kılınıyor.
Metinde tarif edilen uluslararası düzen evrimi, bugünkü krizi bir anomali değil, tarihsel bir döngünün mantıksal evresi olarak okumamıza imkân tanıyor. Normlar, güç dengeleri ve bu dengeleri meşrulaştıran ideolojik kurgulara bağlı olarak doğar, işler ve yıkılır. Uluslararası hukuk hiçbir zaman güçten bağımsız olmadı; her zaman onun bir fonksiyonu oldu. Ancak yakın zamana kadar, prosedürler, ritüeller ve kurumsal kabuklar sayesinde görece bir özerklik taşıyordu. Bugün yok edilen tam da bu özerkliktir.
Otuz Yıl Savaşları sonrasında ortaya çıkan Vestfalya sistemi, birbirine evrensel bir tahakküm dayatamayan güç merkezleri arasında zorunlu bir uzlaşmaydı. Ulusal egemenlik ahlaki bir keşif değil, stratejik bir çıkmazın sonucuydu. Kuzey Avrupa’nın Protestan güçleri ile Habsburglara karşı Fransa, Katolik evrenselciliği yenemedi; ama onu imkânsız kıldı. Egemenlik, çatışmayı çözmenin değil, dondurmanın aracına dönüştü.
O dönemde bile evrensellik seçiciydi. Vestfalya ilkesi Avrupa ve onun sömürge dünyasıyla sınırlıydı. Bu sınırların ötesinde çıplak güç hukuku hüküm sürüyordu. Bu ayrıntı hayati önemdedir: uluslararası hukuk hiçbir zaman katı anlamda evrensel olmadı; güçlülerin bölgesel mutabakatıydı.
Buna rağmen Vestfalya modeli, egemenliği – ihlal edildiğinde bile – meşruiyet dili haline getiren uzun vadeli bir matris yarattı. Söylem ile gerçeklik arasındaki bu ayrım, istikrarın anahtarı oldu. Ne kadar paradoksal görünse de, ikiyüzlülük sistemi ayakta tutan unsurlardan biriydi.
Asimetriyi telafi eden mekanizma olarak siyasal realizm
Uluslararası ilişkilerin realist okulu, XX. yüzyılda kuramsal çerçevesini tamamladığında aslında sahada uzun süredir var olan bir gerçeği kavramsallaştırmış oldu: güç eşitsizliği, koalisyon manevrası imkânıyla dengelenir. Zayıf devletlerin egemenliği, ittifaklara eklemlenebildikleri ve bu yolla stratejik dayanıklılıklarını artırabildikleri ölçüde bir kurgu olmaktan çıkıyordu.
Bu nedenle XIX. yüzyılın imparatorluk siyaseti bile belirli bir itidal barındırıyordu. Büyük güçler birbirlerinin tepkisini hesaba katmak zorundaydı. Güç dengesi etik bir ilke değil, sistemin hayatta kalma mekanizmasıydı. Uluslararası hukuk ise bu bağlamda dengeyi yaratan bir araç değil, var olan dengeyi tarif eden bir dil işlevi görüyordu.
Milletler Cemiyeti’nin bu dengeyi liberal enternasyonalizm temelinde kurumsallaştırma girişimi, normu güçten azat etme yönündeki ilk deneydi. Ancak bu deney başarısız oldu; çünkü zamansızdı. Ne ideolojik ne de maddi anlamda bir dünya hükümetinin zemini henüz mevcut değildi. Sonuçta Milletler Cemiyeti, iyi niyetin ama icra kapasitesinin olmadığı bir sembole dönüştü.
1930’larda Cemiyet’in çöküşü tesadüf değildi; bir semptomdu. Uluslararası hukuk, egemenliğe dair üç rakip ideolojiyi – liberalizm, faşizm ve komünizm – aynı çerçevede bütünleştiremedi. Her biri meşruiyet, toprak ve iktidarı farklı tanımlıyordu. Böyle bir tabloda evrensel bir norm mantıksal olarak mümkün değildi.
Sistemin sıfırlanması olarak ikinci dünya savaşı
İkinci Dünya Savaşı yalnızca askeri bir çatışma değil, dünya düzenine dair rekabet eden modellerin ontolojik yargılamasıydı. Avrupa faşizmi ahlaki olarak çöktüğü için değil, ABD’nin endüstriyel kapasitesi ve SSCB’nin seferberlik gücü karşısında stratejik ve ekonomik olarak dayanıksız kaldığı için yenildi.
Savaşın ardından kurulan iki kutuplu sistemde uluslararası hukuk yeniden görece bir istikrara kavuştu; ancak bu istikrarın tek nedeni, arkasında duran sert askeri ve ideolojik dengedir. Bu dönemde egemenlik hiyerarşikti. Kâğıt üzerinde herkesindi, fiiliyatta iki merkezin tekelindeydi.
NATO’nun kurulması ve doların rezerv para haline gelmesi Amerikan egemenlik alanını pekiştirdi. Varşova Paktı ve sosyalist blokun merkezi yapısı Sovyet alanını tanımladı. Geriye kalan devletler ya taraf seçmek ya da Bağlantısızlar Hareketi gibi girişimlerle sistemin kenarında manevra yapmak zorunda kaldı.
Bu çerçevede Birleşmiş Milletler, bağımsız bir hakem olarak değil, savaşın galipleri arasındaki dengeyi kurumsallaştıran bir mekanizma olarak işledi. Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkı bir kusur değil, sistemin çekirdeğiydi. Evrensel mutabakatın imkânsızlığını kabul ediyor, çatışmayı yönetilebilir hale getiriyordu.
İki kutupluluğun sonu ve evrensel düzen yanılsaması
SSCB’nin dağılması yalnızca jeopolitik dengeyi değil, uluslararası hukukun anlamlı olduğu mantık zeminini de ortadan kaldırdı. Bir kutbun yok olması, hukukun simetrik bir güce dayanmaması demekti. Ortaya çıkan tek kutuplu an, Batı’da “tarihin sonu” olarak okundu.
Asıl stratejik hata tam bu noktada yapıldı. Kazanan liberal blok, denge kalıntılarını muhafaza edip kurumları yeni koşullara uyarlamak yerine, geçici üstünlüğü kalıcı norma dönüştürmeye çalıştı. Uluslararası hukuk uzlaşının değil, yayılmanın aracına çevrildi.
NATO’nun genişlemesi, insani müdahaleler, rejim değiştirme pratikleri evrensel değerler diliyle sunuldu; fakat fiiliyatta zor yoluyla hayata geçirildi. Egemenlik, ancak belirli bir ideolojik standarda uyulduğu sürece geçerli olan koşullu bir kategoriye indirgendı.
Bu mantık içinde Avrupa Birliği, post-egemen bir düzenin laboratuvarı olarak kurgulandı. Ulusal kimliğin yumuşatılması, yetkilerin ulusüstü yapılara devri, normların siyasete üstünlüğü… Bunlar dünyanın geri kalanı için de evrensel bir model gibi sunuldu. Oysa bu model, Avrupa bağlamına özgüydü ve dışarıya taşınmaya dirençliydi.
Uyumsuz sistemlerin eşzamanlılığı
Günümüz dünyası tek bir dönüştürülmüş uluslararası sistem içinde işlemiyor; birbiriyle bağdaşmayan birden fazla mantığın eşzamanlı üst üste binmesiyle hareket ediyor.
Bir yanda diplomatik söylemde hâlâ kullanılan Vestfalyen egemenlik retoriği var. Öte yanda nükleer caydırıcılıkta kendini gösteren artık bir iki kutupluluk mantığı sürüyor. Liberal-küreselci model ulusüstü düzenleme fikrini dayatmaya devam ediyor. ABD ise hegemonik bir rejimde, neyin kabul edilebilir olduğunun tek hakemi gibi davranıyor. Aynı anda, devlet-sivilizasyon temelli bir çokkutupluluk ufku da şekilleniyor.
Bu sistemler birbirini tamamlamıyor; birbirini geçersiz kılıyor. Sonuçta normatif bir boşluk oluşuyor. Aynı eylem, seçilen çerçeveye göre hem meşru hem gayrimeşru ilan edilebiliyor. Uluslararası hukukun yok olduğu hissi tam da buradan doğuyor.
Stratejik ufuk ve küresel çatışma riski
Tarihsel deneyim şunu gösteriyor: bağdaşmayan düzenlerin eşzamanlı varlığı çoğu zaman büyük çatışmalarla çözülür. Böylesine derin bir normatif yarığın salt evrimsel yollarla aşıldığına dair bir örnek yoktur.
Bu koşullarda küresel çatışma ihtimali, aktörlerin niyetlerinden ziyade meşruiyet algılarının yapısal uyumsuzluğundan beslenir. Ortak bir “ne yapılabilir” anlayışı olmadığında, sınırlı krizler bile varoluşsal boyut kazanır.
Kolektif Batı, liberal-küreselci ve hegemonik kanatlar arasındaki iç gerilimlere rağmen, bütünlüklü bir ideolojiye sahiptir. Çok kutuplu dünya ise – Rusya, Çin, Hindistan ve diğer merkezler – maddi güce sahip olmakla birlikte, Batı’yla rekabet edebilecek evrenselleştirilebilir bir normatif model üretmiş değildir.
Bu analizden çıkan sonuç, kabul edilmesi zor olduğu kadar sarsıcıdır: mesele uluslararası hukukun krizi değil, onun evrensel bir düzenleyici olarak fiilen ilgasıdır. Kriz onarım ihtimalini varsayar. İlgâ ise rejim değişikliğini.
Uluslararası hukuk, ihlalinin gerekçe gerektirmediği, aksine kamuoyunda alkışlandığı anda varlığını yitirir. Bugün yaşanan tam olarak budur. Egemen bir devletin meşru liderinin kaçırılması olağanüstü bir suç olarak değil, kabul edilebilir – hatta bazı gözlerde arzu edilir – bir siyasal eylem biçimi olarak sunulmaktadır. O an norm ontolojik statüsünü kaybeder.
Neden bu bir istisna ya da kişisel sapma değil
Altı özellikle çizilmelidir: yaşananlar belirli bir liderin karakterine ya da geçici bir siyasi konjonktüre indirgenemez. ABD Başkanı Trump bu tabloda bir neden değil, katalizördür. Onun yaptığı, on yıllardır biriken mantığı radikalleştirmek ve görünür kılmaktır.
Bu mantık şuna dayanır: egemenlik, merkez gücün çıkarlarını engellemediği sürece tanınır;
hukuk, yalnızca ona karşı koyamayanlar için geçerlidir; norm, bağlayıcı bir yükümlülük değil, söylemsel bir kaynaktır.
Bu çerçevede kaçırma, yaptırım, zorla iktidar değişimi, ekonomik abluka ve enformasyon yoluyla delegitimasyon farklı araçlar değildir. Hepsi özerkliği bastırmaya yönelik tek bir baskı sürekliliğinin parçalarıdır.
Demokrasi argümanı neden artık işlemiyor
Ele alınan vakayı özgün kılan unsurlardan biri de şudur: “Demokrasiyi koruma” söylemi artık tamamen itibarını yitirmiş durumdadır. Kendi ülkesinin bombalanmasını ve işgalini açıkça savunan figürlerin desteklenmesi, demokratiklik kriterlerinin fiilen hükümsüz kaldığını gösteriyor.
Seçimler, anayasal süreçler ve iç meşruiyet tali unsurlar ilan ediliyor. Tek geçerli ölçüt, dışsal bir karar merkezine itaat etme iradesi. Bu, demokratik kurumların teşvik edilmesi değil, siyasal rejimlerin dışarıdan doğrudan yönetilmesi anlamına geliyor.
Bu pratik, liberal enternasyonalizmden ziyade, metropolün “uygun” yöneticileri atadığı, “uygunsuz” olanları tasfiye ettiği klasik neokolonyal modellerle örtüşüyor.
Dünya siyaseti açısından sistemik sonuçlar
Uluslararası hukukun klasik anlamda geçerliliğini yitirmesi, tekil bir bölgeyle ya da tek bir örnekle sınırlı sonuçlar doğurmuyor.
Birincisi, güç faktörü olağanüstü ölçüde önem kazanıyor. Askerî, ekonomik ve teknolojik kapasite, evrensel kuralların yokluğunda tek belirleyici argümana dönüşüyor.
İkincisi, öngörülebilirlik ortadan kalkıyor. Normların işlemediği, kararların durumsal alındığı bir ortamda stratejik planlama neredeyse imkânsız hale geliyor. Bu da tarafların rasyonel çıkarları çatışma gerektirmese bile, tırmanma riskini büyütüyor.
Üçüncüsü, düşüncenin militarizasyonu teşvik ediliyor. Kaçırma ve zorla iktidar değişimi meşru sayılıyorsa, buna verilen en mantıklı yanıt sert özsavunma biçimlerine yönelmektir. Bu eğilim, mevcut ittifaklardan bağımsız olarak tüm devletleri kapsıyor.
Dördüncüsü, kolektif güvenlik fikri çöküyor. Çatışmaları önlemek için kurulmuş kurumlar ya taraflardan birinin aracına dönüşüyor ya da güvenilirliğini yitiriyor. Bu durum sistemi sadece zayıflatmıyor, aynı zamanda tehlikeli hale getiriyor; çünkü artık var olmayan bir düzenleme hissi yaratıyor.
İstisna değil, uyarı olarak Venezuela
Bu analizde Venezuela bir istisna değil, açık bir uyarı olarak ele alınmalıdır. Bugün ona uygulanan yöntemler, yarın “uygunsuz” bulunan herhangi bir devlete yöneltilebilir. Coğrafyanın önemi yoktur; belirleyici olan kırılganlık derecesi ve özerklik düzeyidir.
Venezuela’nın dış iradeye boyun eğmeyi reddetmesi, egemen bir hak olarak değil, meydan okuma olarak yorumlandı. Yanıt, meşruiyetinin sökülmesi oldu. Böylece yeni bir davranış standardı oluştu: özerklik saldırganlıkla, itaat ise erdemle eş tutuluyor.
Olası gelişme senaryoları
Bu mantık çerçevesinde, dünya sisteminin geleceğine dair üç temel senaryo öne çıkıyor.
Birinci senaryo, tırmanma senaryosu. Evrensel normların yokluğu, çatışmaların zincirleme biçimde yayılmasına yol açar. Bölgesel krizler üst üste biner, giderek daha fazla aktör sürece dâhil olur. Küresel çatışma riski, bilinçli bir planlamadan değil, caydırma mekanizmalarının ortadan kalkmasından beslenir.
İkinci senaryo, parçalanma senaryosu. Dünya birkaç makro-bölgesel bloğa ayrılır; her blok kendi kurallarını, normlarını ve zorlayıcı mekanizmalarını üretir. Evrensel anlamda uluslararası hukuk kaybolur, yerini bölgesel rejimler alır.
Üçüncü senaryo ise çatışmalı-hiyerarşik olandır. Tek bir güç merkezi, alternatif egemenlik biçimlerini sistematik olarak bastırarak hâkimiyetini kalıcılaştırmaya çalışır. Bu en istikrarsız senaryodur; çünkü sürekli direniş üretir ve aralıksız güç kullanımını zorunlu kılar.
Stratejik sonuçlar ve çıkarımlar
Bu tablodan, devletler ve siyasal elitler açısından pratik değeri olan bazı temel sonuçlar çıkıyor.
Birincisi: Uluslararası hukuka güvenlik garantisi olarak yaslanmak artık mümkün değildir. Evrenselliğini yitirmiş, araçsallaşmıştır.
İkincisi: Egemenlik maddi teminat ister. Kendini savunma kapasitesi olmayan egemenlik, gerçeklik değil beyandır.
Üçüncüsü: Özerk düşünme ve eleştirel algı stratejik bir kaynağa dönüşmüştür. Şüphe etme yetisinin kaybı, siyasal öznelik kaybıyla eşdeğerdir.
Dördüncüsü: Dış bir özneye yönelik yargısız şiddetin her türlü meşrulaştırılması kaçınılmaz olarak içeriye geri döner. Dışarıda kaçırmanın normalleşmesi, içeride de kabul edilebilir hale gelmesi demektir.
Ve nihayet en önemlisi: Dünya, normların yorumlanması için değil, bizzat var olup olamayacakları için mücadele edilen bir evreye girmiştir. Bunu kavrayamayanlar, başkalarının kurallarına göre oynamaya mahkûmdur – ta ki o kurallar da iptal edilene kadar.