...

Güney Yemen’deki son gerilim, uzayıp giden iç savaşın sıradan bir halkası mı, yoksa çok daha derin ve niteliksel bir kırılmaya mı işaret ediyor? Asıl soru şu: Bölgesel ittifakların kurumsal olarak çözülmesine ve Ortadoğu’nun, vekâlet mekanizmalarının kontrolden çıktığı, orta ölçekli güçlerin doğrudan rekabete girdiği yeni bir safhaya tanıklık mı ediyoruz?

Bu soru yalnızca Yemen dosyasını anlamak için değil, Ortadoğu ve Hint Okyanusu havzasındaki güvenlik mimarisinin geçirdiği büyük dönüşümü kavramak açısından da kritik. Yemen bu tabloda tali bir cephe değil; aksine egemenliğin parçalanması, patronlar arası rekabet, koalisyon disiplininin aşınması ve küresel hakemliğin zayıfladığı bir ortamda devlet dışı aktörlerin araçsallaştırılması gibi yapısal kırılmaların yoğunlaştığı bir odak noktası.

Yaklaşık on yıl boyunca Yemen’deki iç savaş, dünya kamuoyu için Arap Yarımadası’nın kenarında süregelen kronik bir istikrarsızlık olarak algılandı. Ancak 2025’in son aylarında yaşanan gelişmeler bu çatışmayı bambaşka bir düzleme taşıdı. Suudi Arabistan’ın Mukalla Limanı’nı hedef alan hava saldırıları, BAE gemileriyle getirildiği iddia edilen askeri sevkiyatın imhası ve buna Güney Geçiş Konseyi’nin verdiği sert tepki, yerel bir çatışmayı 21. yüzyılda en sağlam görünen bölgesel ittifakların bile ne kadar kolay çözülebildiğinin canlı bir göstergesine dönüştürdü.

Bugünün Yemen’i yalnızca savaşın parçaladığı bir ülke değil. Enerji rotalarının, ticaret hatlarının ve ideolojik fay hatlarının kesiştiği bir düğüm noktası. Ve tam da bu noktada, kısa süre öncesine kadar Arap dünyasının omurgası sayılan Riyad ile Abu Dabi’nin çıkarları sert biçimde çarpışıyor.

Hırsların fay hattında çatlayan ittifak

Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri onlarca yıl boyunca senkronize hareket etti. Biri petrol gücü ve dini meşruiyetin taşıyıcısı, diğeri ise yeni Doğu’nun finansal ve teknolojik vitriniydi. Ancak bu dış uyumun ardında her zaman bastırılmış bir rekabet vardı.

Riyad kendisini Körfez güvenliğinin ve bölgesel düzenin hakemi olarak konumlandırdı. Abu Dabi ise daha sessiz ama kararlı adımlarla, Afrika Boynuzu’ndan Hint Okyanusu’na uzanan limanlar, askeri üsler ve vekil yapılar üzerinden kendi etki mimarisini inşa etti.

Yemen, bu iki stratejinin ilk kez doğrudan çarpıştığı alan oldu. Suudi Arabistan için hedef; güney sınırlarında tehdit üretmeyen, merkezi ve kontrol edilebilir bir Yemen’di. BAE içinse tam tersine, nüfuz bölgelerine ayrılmış, parçalı bir Yemen; Aden, Mukalla ve Şihr gibi kilit limanlar üzerinden denize açılan bir stratejik kaldıraç anlamına geliyordu.

Abu Dabi tarafından silahlandırılan ve finanse edilen Güney Geçiş Konseyi bu politikanın ana enstrümanı haline geldi. Konseyin Aralık 2025’te Hadramut’taki ilerleyişi bir anlık çıkış değil, uzun süredir örülen bir stratejinin zirvesiydi.

Koalisyondan açık karşıtlığa

2015’ten itibaren Suudi Arabistan ve BAE, İran destekli Husilere karşı omuz omuza savaştı. Ancak hedefler hiçbir zaman bire bir örtüşmedi. Riyad uluslararası tanınırlığı olan merkezi hükümeti yeniden ayağa kaldırmayı amaçlarken, Abu Dabi güneyde kendi kaldıraçlarını yaratmaya odaklandı.

Güney Geçiş Konseyi petrol zengini Hadramut bölgelerini kontrol altına aldığında, bu Riyad açısından açık bir meydan okuma olarak algılandı. Mukalla Limanı’na yönelik hava saldırıları, Suudi Arabistan ordusunun ilk kez eski bir müttefikle bağlantılı altyapıyı doğrudan hedef alması anlamına geliyordu. Buna karşılık BAE asker çektiğini duyurdu; ancak bu adım daha çok sembolikti.

Sınırlı sayıdaki özel kuvvetlerin geri çekilmesi sahadaki tabloyu değiştirmedi. Abu Dabi, güneydeki milis ağları, lojistik hatlar, finansman kanalları ve yabancı eğitmenlerden geçmiş kadrolar üzerindeki kontrolünü sürdürdü.

Bu aşama net bir gerçeği ortaya koydu: Husilere karşı kurulan koalisyon fiilen sona ermişti. Yemen artık sadece bir iç savaş alanı değil, Sünni kampın kendi içindeki liderlik mücadelesinin sahnesiydi.

İkili şemaların ötesinde bir Yemen

2014’te iç savaş başladığından bu yana Yemen çoğu analizde basit bir ikili çerçeveyle ele alındı: Bir yanda İran destekli Husiler, diğer yanda Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun arkasında duran meşru hükümet. Diplomaside ve medyada işe yarayan bu şema artık açıklayıcı gücünü yitirmiş durumda.

2022–2025 dönemine gelindiğinde Yemen, her biri kendi meşruiyet kaynağına, kurumsal mantığına ve dış patronlarına sahip çok katmanlı bir güç mozaiğine dönüştü. Başkanlık Liderlik Konseyi bu dağınıklığı kurumsallaştırma girişimiydi; fakat pratikte ortak bir karar merkezinin olmadığını tescil etmekten öteye gidemedi.

Bu yapının parçası haline getirilen Güney Geçiş Konseyi, hiçbir zaman bağımsız Güney Yemen hedefinden vazgeçtiğini düşünmedi. Ulusal çerçeveye katılım, toprak kontrolünü meşrulaştıran, kaynaklara erişim sağlayan taktik bir araçtı.

Aralık ayındaki hamleler ve Hadramut ile El-Mahra’da hızla kurulan hakimiyet, ani bir isyan değil; yıllara yayılan kurumsal birikimin mantıksal sonucuydu. Bu, gerilla tarzı bir yayılmadan ziyade, güvenlikten mali yönetime uzanan yarı-devlet yapıları inşa etmeyi amaçlayan bir toprak konsolidasyonuydu.

Stratejik bir varlık olarak Hadramut

Haritaya bakıldığında Yemen bir kenar bölge gibi görünebilir. Oysa küresel ticaretin can damarlarından biri güney limanlarından geçiyor. Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep Boğazı, dünya deniz yoluyla taşınan petrolünün yaklaşık yüzde 9’unu ve günde altı milyondan fazla varil petrol ürününü taşıyor. Bu hattaki en küçük sarsıntı bile Londra’dan Singapur’a, New York’tan Tokyo’ya fiyatlara ve sigorta primlerine anında yansıyor.

Mukalla’ya yönelik saldırıların piyasalarda yarattığı dalgalanma tesadüf değildi. Brent petrolü bir haftada yüzde 7 yükseldi, boğazdan geçişe ilişkin sigorta maliyetleri üçte bir oranında arttı. Yemen artık “uzak bir savaş” değil, küresel risk kategorisine girdi.

Suudi Arabistan için Hadramut’un kontrolü güney sınırlarının güvenliği ve enerji istikrarı demek. BAE içinse Afrika Boynuzu’na ve Hint Okyanusu’na uzanan stratejik özerkliğin anahtarı. Bu mücadele petrolden çok, 21. yüzyılın deniz koridorlarının anahtarlarını kimin elinde tutacağıyla ilgili.

Hadramut’un seçilmesi tesadüf değil. Güney Arap Denizi’ne açılan kıyıları, Suudi Arabistan’la kara sınırı ve tarihsel olarak güçlü yerel kimliği, bölgeyi alternatif bir siyasi proje için elverişli kılıyor. Merkezle zayıf bağlar, yeni bir düzen kurmanın maliyetini düşürüyor.

Bu nedenle Güney Geçiş Konseyi’nin Hadramut üzerindeki hakimiyeti, yerel bir kazanım değil; Yemen’in güneyinde güç dengesini değiştirmeyi ve yeni bir gerçeği hem içeride hem dışarıda kabul ettirmeyi amaçlayan stratejik bir hamle.

Suudi Arabistan: koalisyon liderliğinden parçalanmanın rehinesine

Yemen bugün modern asimetrik savaşların laboratuvarı. Suudi Arabistan hassas hava saldırıları, istihbarat ve İHA’lara yaslanıyor. BAE ise vekil güçler ve “terörle mücadele” etiketi altında faaliyet gösteren özel askeri şirketler üzerinden ilerliyor.

2019’dan bu yana Abu Dabi’nin Kızıldeniz çevresinde bir “kontrol yayı” inşa ettiği biliniyor. Eritre’den Somali’ye, Cibuti’den Yemen’e uzanan bu ağ, doğrudan müdahale olmadan askeri varlık sağlamayı mümkün kılıyor.

Riyad’ın Mukalla’ya yönelik saldırısı, sadece ayrılıkçılara verilmiş bir yanıt değil. Aynı zamanda BAE’nin kurduğu etki mimarisini dağıtma ve bölgesel güvenlikte yeniden merkez rolü üstlenme çabası. Ancak Suudi Arabistan sertleştikçe, Emirlikler destekli vekillerin direnci de artıyor ve çatışma yapısal bir nitelik kazanıyor.

Riyad bugün paradoksal bir konumda. Resmen Husilere karşı koalisyonun lideri, fiilen ise bu koalisyonun iç dinamiklerini kontrol edemeyen bir aktör. 2015’teki müdahale sınırlı askeri baskı ve merkezi otoritenin restorasyonu üzerine kuruluydu. Uzayan savaş, insani maliyetler ve askeri çıkmaz bu modeli çökertti.

2023–2024 itibarıyla Suudi Arabistan Husilerle gerilimi düşürmeye yöneldi; onları yok edilmesi gereken bir tehditten ziyade yönetilebilir bir faktör olarak görmeye başladı. Bu yaklaşımda öncelik, Yemen’in –ağır biçimde ademimerkezileşmiş olsa bile– bir devlet olarak dağılmasını engellemekti.

Ayrılıkçı gündemiyle Güney Geçiş Konseyi bu stratejiyle taban tabana zıt. Üstelik BAE’nin açık desteği, Yemen içindeki çatlağı devletler arası bir rekabet sorununa dönüştürüyor ki Riyad için bu kabul edilemez.

Mukalla’ya yönelik hava saldırıları, özellikle de BAE’den geldiği iddia edilen silah sevkiyatlarıyla bağlantılı altyapının hedef alınması, esasen Abu Dabi’ye verilmiş bir mesajdı. Bu, Suudi Arabistan’ın artık perde arkasından hoşnutsuzluk dile getirmekle yetinmeyeceğini, eski müttefikinin hamlelerine karşı açık güç kullanımına hazır olduğunu ilan etmesiydi.

BAE: parçalama ve pragmatik kontrol stratejisi

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen politikası, en başından itibaren Suudi Arabistan’ın çizgisinden belirgin biçimde ayrıldı. Riyad’ın aksine Abu Dabi hiçbir zaman güçlü, merkezi ve yekpare bir Yemen devletinin yeniden inşasına yatırım yapmadı. Tam tersine Emirlikler, kıyı hattı boyunca ve lojistik açıdan kritik düğüm noktalarında kendisine sadık aktörlerden oluşan bir ağ kurmaya odaklanan uzun vadeli bir strateji izledi.

Güney Geçiş Konseyi’ne verilen destek bu yaklaşımın doğal bir uzantısı. Otonom ya da yarı otonom bir Güney Yemen, BAE’ye aynı anda birden fazla avantaj sağlıyor: limanlar üzerinde fiili kontrol, deniz ticaret yolları üzerinde nüfuz, Suudi altyapısına olan bağımlılığın azaltılması ve Riyad ile istikrarsızlık bölgeleri arasında bir tampon kuşak oluşturulması.

Aralık ayının sonunda ilan edilen “asker çekme” kararını gerçek bir geri çekilme olarak değil, kurumsal bir manevra olarak okumak gerekiyor. BAE uzun süredir doğrudan askeri varlık modelinden uzaklaşmış durumda. Bunun yerine yerel güçler, özel askeri yapılar, finansal akışlar ve siyasi himaye üzerinden dolaylı ama etkili bir kontrol mekanizması kurmuş bulunuyor.

Bu çerçevede, gerilimi düşürmeye yönelik açıklamalar ve uluslararası süreçlere verilen destek mesajları, esasen dış politika kamuflajı işlevi görüyor. Amaç, stratejik hedeflerden vazgeçmeden itibar maliyetlerini asgari düzeyde tutmak.

Çöküşün eşiğinde bir ekonomi

Yemen halkı açısından bu savaş tam anlamıyla bir felaket. Dünya Bankası verilerine göre altyapı hasarı 130 milyar doları aşmış durumda. Ulusal para birimi üç kat değer kaybetti, nüfusun yüzde sekseni insani yardıma muhtaç hale geldi.

Limanlar harap, enerji tesisleri çalışmıyor, bütçeye giren gelir neredeyse yok. Bir zamanlar ülkenin en müreffeh bölgelerinden biri olan Hadramut, bugün petrol kuyuları ve güvenlik sözleşmeleri uğruna verilen silahlı mücadelelerin sahnesi.

Uluslararası yardım kuruluşları uyarıyor: Güney vilayetleri abluka altında kalmaya devam ederse yeni bir açlık dalgası kaçınılmaz. Ancak insani yardım, sorunun özünü çözmüyor. Yemen dış aktörlerin oyun alanı olmaktan çıkmadıkça, gerçek bir toparlanma mümkün değil.

İstikrarsızlığın Afrika cephesi

Yemen krizi denizin ötesine taşmış durumda. Somali, Eritre ve Sudan gibi komşu ülkeler şimdiden bu sarsıntının etkilerini hissediyor. Assab ve Berbera’daki Emirlik üsleri, Sudan altınına yönelen Suudi yatırımları, gri kanallar üzerinden finanse edilen Somali milisleri… Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan geniş bir istikrarsızlık yayı oluşuyor.

Bir dönem Körfez’in stratejik arka bahçesi olarak görülen bu coğrafya, artık cephe hattının uzantısına dönüşüyor. Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabet derinleştikçe, ateşin Doğu Afrika’ya sıçrama ihtimali de artıyor.

Koalisyon disiplininin sonu: sistemik bir eğilim

Yemen bağlamında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki kopuş bir istisna değil. Bu durum, Ortadoğu’da koalisyon disiplininin genel olarak çözülmesine işaret eden daha geniş bir eğilimin parçası.

Bölgesel ittifaklar giderek geçici, işlemsel ve ortak bir stratejik kimlikten yoksun yapılar haline geliyor. Ortak düşman — Husiler, radikal örgütler ya da İran etkisi — uzun vadeli çıkarlar çatıştığında bağlayıcı bir harç olmaya yetmiyor.

Yemen, müttefikler arasındaki bu çelişkilerin en çıplak ve sert biçimde ortaya çıktığı alan oldu. Suudi hava kuvvetlerinin, BAE desteğiyle ilişkilendirilen hedefleri vurması, “yönetilebilir görüş ayrılıkları” döneminin kapandığını ve açık rekabet safhasına geçildiğini simgeliyor.

Devlet dışı aktörler: uluslararası siyasetin yarı-öznesi

Yemen’de çatışmanın geldiği noktayı özgün kılan en önemli unsur, devlet dışı aktörlerin artık yalnızca dış patronların aracı olmaktan çıkmış olması. Güney Geçiş Konseyi, dış destekli bir silahlı yapıdan; kendi stratejisi, kurumsal hafızası ve özerk karar alma mantığı olan bir yarı-özneye evrildi.

Bu durum, 20. yüzyılın klasik vekâlet savaşlarından köklü biçimde ayrılıyor. Güney Geçiş Konseyi, BAE’nin emirlerini mekanik olarak uygulayan bir yapı değil; onunla asimetrik bir ortaklık ilişkisi içinde. Emirlikler kaynak, siyasi koruma ve uluslararası kanallara erişim sağlarken; Konsey sahada toprak kontrolü, yerel meşruiyet ve idari işleyiş sunuyor. Ancak bu ilişki katı bir hiyerarşiye dayanmıyor.

Bu model, devlet egemenliğinin aşındığı bir dönemin karakteristiği. Silahlı hareketler artık sınır kontrolünden vergi toplamaya, güvenlik sağlamaktan dış temaslara kadar, eskiden devletin tekelinde olan işlevleri üstleniyor. Yemen bu anlamda post-Vestfalyen bir laboratuvara dönüşmüş durumda; “devlet aktörü” kavramı giderek bulanıklaşıyor.

Üstelik bu özerkleşme, sadece Suudi Arabistan için değil, BAE için de uzun vadeli riskler barındırıyor. Kendi siyasi özneselliğini kazanmış bir aktör, uluslararası konjonktür değiştiğinde patronunun çıkarlarıyla ters düşebilir.

Uluslararası hukukun aşınması ve meşruiyet krizi

Mukalla ve Hadramut çevresindeki tırmanma, Yemen’deki çözüm sürecinin uluslararası hukuki çerçevesinin ne denli çöktüğünü gözler önüne seriyor. Kağıt üzerinde dünya hâlâ tek bir Yemen hükümetini tanıyor. Oysa fiiliyatta toprak, altyapı ve silahlı güçler rakip merkezler arasında paylaşılmış durumda.

Limanlara yönelik hava saldırıları, denizcilik sistemlerinin devre dışı bırakılması, ortak savunma anlaşmalarının fiilen geçersiz kılınması… Tüm bunlar, egemenlik, rıza ve müdahale gibi klasik hukuk kavramlarının işlevini yitirdiği gri bir alanda gerçekleşiyor.

Klasik uluslararası hukuk açısından bakıldığında, BAE’nin Güney Geçiş Konseyi’ne verdiği destek egemen bir devletin iç işlerine müdahale olarak yorumlanabilir. Ancak aynı mantık, 2015’ten bu yana yürüttüğü askeri kampanya ile Suudi Arabistan için de geçerli.

Sonuçta Yemen bir hukuki boşluğa sürüklenmiş durumda. Meşruiyet, normlardan ziyade güç dengesi ve dış destekle tanımlanıyor. Bu da başka bölgesel çatışmalar için tehlikeli bir emsal oluşturuyor; askeri çözümlerin eşiğini düşürüyor ve uluslararası kurumların hakemlik rolünü aşındırıyor.

Jeoekonomik boyut: limanlar, petrol ve lojistik

Yemen çatışmasını yorumlarken yapılan en büyük hatalardan biri, jeoekonomik faktörün hafife alınması. Güney Yemen limanları üzerindeki kontrol tali bir mesele değil, rekabetin merkezinde yer alıyor.

Mukalla, Aden ve diğer kıyı düğümleri, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı gibi kırılgan ve yoğun hatları baypas ederek Hint Okyanusu’na doğrudan erişim sağlıyor. Küresel istikrarsızlığın arttığı, deniz yollarının giderek askerileştiği bir dönemde alternatif lojistik koridorlar altın değerinde.

Küresel ticaret ve transit merkezi olma iddiası üzerine kurulu Emirlik ekonomisi için bu limanlar stratejik bir öncelik. Güney Yemen, Afrika Boynuzu’ndan Hint Okyanusu’na uzanan Emirlik deniz varlığının doğal devamı olarak görülüyor.

Suudi Arabistan ise bu genişlemeyi kendi jeoekonomik özerkliği için bir tehdit olarak algılıyor. Yemen’in güney limanları üzerindeki nüfuzun kaybı, dış rotalara bağımlılığın artması ve stratejik derinliğin daralması anlamına geliyor.

Dolayısıyla Güney Geçiş Konseyi etrafındaki mücadele, yalnızca siyasi ya da askeri değil; iki farklı bölgesel kalkınma ve güç projeksiyonu modelinin yapısal-ekonomik çatışmasıdır.

Bölgesel bağlam: Yemen’den Hint Okyanusu mimarisine

Yemen’deki tırmanma, Hint Okyanusu havzasındaki daha geniş bölgesel dinamiklerden kopuk ele alınamaz. Deniz yolları, liman altyapısı ve enerji akışları üzerindeki rekabetin keskinleşmesi, bu coğrafyayı 21. yüzyılın küresel siyasetinde kilit bir sahneye dönüştürüyor.

Eski ittifakların çözülmesi, orta ölçekli güçlerin ağırlık kazanması ve evrensel güvenlik mekanizmalarının zayıflaması, yerel çatışmaların hızla bölge-ötesi bir boyut kazanmasına yol açıyor. Bu çerçevede Yemen bir periferiden ibaret değil; Ortadoğu, Doğu Afrika ve Güney Asya çıkarlarının kesiştiği stratejik bir düğüm noktası.

Burada belirleyici unsurlardan biri de dış hakemliğin belirsizliği. Küresel aktörlerin bölgesel krizleri doğrudan yönetme iştahının azalması, ortaya çıkan boşluğun bölgesel güçler tarafından, çoğu zaman birbirleriyle uyumsuz stratejilerle doldurulmasına neden oluyor.

Senaryo analizi: üç olası rota

Birinci senaryo: kontrollü parçalanma. Yemen fiilen özerk yapılardan oluşan bir konglomeraya dönüşür. Suudi Arabistan ile BAE, örtük bir etki alanı paylaşımına gider, doğrudan çatışmaları sınırlamaya çalışır. Güney Geçiş Konseyi güneyde kurumsallaşır, Husiler kuzeyi elinde tutar, merkezi hükümet ise sembolik bir rol oynar. Bu tablo çatışma yoğunluğunu azaltır, ancak istikrarsızlığı dondurur.

İkinci senaryo: patronlar arası çatışmanın tırmanması. Riyad ve Abu Dabi, vekil güçler üzerinden sistematik bir karşı karşıya gelişe sürüklenir. Bu durum çatışma alanını genişletir, sınır bölgelerini istikrarsızlaştırır ve ulusötesi tehditleri artırır. Yemen, yüksek insani ve ekonomik bedelleri olan uzun soluklu bir rekabet sahasına dönüşür.

Üçüncü senaryo: bölgesel dengenin yeniden kurulması. Artan ekonomik ve itibari maliyetlerin baskısıyla taraflar, Yemen’in derin bir biçimde ademimerkezileştirilmesini kabul eden, fakat biçimsel birlikteliği koruyan çok taraflı çözüm formatlarına geri döner. Kurumsal açıdan en zor, fakat uzun vadede en sürdürülebilir seçenek budur.

Sonuçlar ve stratejik çıkarımlar

  1. Yemen çatışması, ideolojik kamplaşmadan ziyade alan, kaynak ve lojistik üzerindeki bölgesel güç rekabetinin belirleyici olduğu bir evreye girmiştir.
  2. Suudi Arabistan ile BAE arasındaki koalisyon disiplininin çöküşü, bölgesel ittifakların genel krizini ve ortaklıkların giderek işlemsel bir nitelik kazanmasını yansıtmaktadır.
  3. Güney Geçiş Konseyi gibi devlet dışı aktörler, artık sadece dış etkilerin aracı değil, bağımsız stratejik oyuncular haline gelmiştir.
  4. Uluslararası hukuki çerçeve fiilen işlevini yitirmiş, bu durum meşruiyet ve arabuluculuk kavramlarının yeniden düşünülmesini zorunlu kılmıştır.
  5. Limanlar ve deniz yolları üzerindeki kontrolü içeren jeoekonomik boyut, tarafların motivasyonunu anlamanın anahtarıdır.

Öneriler

– Bölgesel güçler, sıfır toplamlı rekabet mantığından çıkarak çıkarların kurumsal biçimde ayrıştırıldığı mekanizmalara yönelmelidir.
– Uluslararası arabulucular, Yemen’deki ademimerkezileşmenin fiili bir gerçek olduğunu kabul etmeli ve müzakere formatlarını buna göre uyarlamalıdır.
– Yatırımcılar ve dış aktörler, uzun vadeli projelerde yüksek siyasi-hukuki riskleri ve yerel güçlerin özerkliğini hesaba katmalıdır.

Öngörü: parçalanma on yılı

Önümüzdeki beş yıl içinde Yemen’in devlet bütünlüğünü yeniden tesis etmesi büyük olasılıkla mümkün olmayacak. Ülke, İran destekli Husilerin hakim olduğu kuzey ile BAE himayesindeki Güney Geçiş Konseyi’nin baskın olduğu güney arasında bölünmüş kalacak. Suudi Arabistan merkezi bölgeleri ve müzakere süreçlerini elde tutmaya çalışacak, ancak sahada gerçek bir denetim kuramayacak.

Bu tablo, kaosun kurumsallaşması anlamına geliyor. Yemen, özerk enklavlar toplamına dönüşürken Babülmendep Boğazı kalıcı bir risk alanı haline gelecek. Küresel ekonomi açısından bu; petrol fiyatlarında sürekli dalgalanma, deniz sigortası primlerinde artış ve Kızıldeniz’in yeni bir stratejik kırılganlık hattına dönüşmesi demek.

Bu ortamda Tahran, vekil yapılarını güçlendirme ve Arap Yarımadası’nın batısında kalıcı bir nüfuz tesis etme fırsatı yakalayacak. Washington ise yeni bir savaşa sürüklenmeden müttefiklerini koruma ikilemiyle karşı karşıya kalacak. Pekin ise Batı’nın inisiyatif kaybettiği alanlarda istikrar sağlayabilen aktör rolünü öne çıkararak diplomatik arabuluculuğunu artırmaya çalışacak.

Çağın aynası olarak Yemen

Yemen’deki çatışma artık Yemen’le sınırlı değil. Bu kriz, ittifak ile rekabet arasındaki çizgilerin silikleştiği, “koalisyon” kavramının anlamını yitirdiği yeni bir dönemin aynası. Bölgesel güç ekseni kuran Suudi Arabistan ile BAE, kendilerini stratejik bir bariyerin karşı taraflarında bulmuş durumda.

Yemen, yeni Ortadoğu siyasetinin laboratuvarına dönüşmüş halde: parçalı, pragmatik ve ideolojiden arınmış. Burada dostlar ya da düşmanlar yok; deniz, petrol ve küresel ticaret yolları etrafında düğümlenen rekabetçi çıkarlar var.

Bu nedenle Mukalla’da yaşananlar bir ara bölüm değil, bir işaret fişeğidir. Ortadoğu’nun post-koalisyon jeopolitiği çağına girdiğinin işareti. Bu çağda kalıcı müttefikler yoktur; sadece çıkarların geçici kesişimleri vardır.

Etiketler: