...

Amerika Birleşik Devletleri’nin başka bir ülkenin meşru devlet başkanına karşı tek taraflı bir güç operasyonu yürütmesi, uluslararası siyasette yeni bir dönemin başlangıcı olarak mı okunmalı? Hukukun meşruiyetinin yerini gücün meşruiyetinin aldığı, devlet egemenliğinin ise jeopolitik fayda hesabına bağlı değişken bir kavrama dönüştüğü bir çağın eşiğinde miyiz?

… ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği ve Başkan Nicolás Maduro’nun yıldırım hızıyla ele geçirilmesiyle sonuçlanan askerî operasyon, basit bir sansasyon olmanın çok ötesine geçti. Bu, uluslararası hukukun artık güç karşısında sınır çizme kapasitesini tamamen yitirdiği bir eşik anıydı. “Midnight Hammer” gibi kulağa hoş gelen bir isimle sunulan bu hamlenin ardında, yalnızca askerî değil, aynı zamanda son derece sembolik bir soğukkanlı hesap yatıyordu.

ABD medyası – aralarında The New York Times, CNN ve ABC News de var – operasyonu benzersiz bir hassasiyet örneği olarak aktardı. Elit Delta Force birliklerinin, CIA ve ABD Adalet Bakanlığı’nın koordinasyonuyla yürüttüğü bu baskın aylar öncesinden planlanmıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine’e göre Maduro’nun takibi, istihbarat çalışmaları, lojistik ve kuvvetler arası koordinasyon yaz sonundan itibaren aralıksız sürdü. Aralık ayına gelindiğinde her şey hazırdı; yalnızca “mükemmel hava koşulları” beklendi. Emri veren isim ise ABD Başkanı Donald Trump oldu. Tarih: 3 Aralık gecesi, saat 22.46 (Doğu Yakası saati).

Aynı anda yirmi askerî üsten 150 uçak ve insansız hava aracı havalandı. Karayipler’deki bir uçak gemisinden kalkan helikopterlerde, yalnızca Delta Force askerleri değil, Adalet Bakanlığı temsilcileri de vardı. Görevleri açıktı: Venezuela Devlet Başkanı’na “narko-terörizm” suçlamasını bizzat tebliğ etmek. Helikopterler deniz yüzeyinden yalnızca 30 metre yüksekte, İHA’lar ve savaş uçaklarının koruması altında ilerledi. Venezuela hava savunması sessizdi. Caracas saatine göre 02.01’de helikopterler Maduro’nun ikametgâhına ulaştı. Dakikalar içinde Maduro, yanında eşi Cilia Flores ile birlikte – sarayın yatak odalarından birinde uykudayken – gözaltına alındı. Washington saatiyle 03.29’da helikopterler “Iwo Jima” uçak gemisine geri dönmüştü. Tüm operasyon beş saatten kısa sürdü.

Trump daha sonra bu hamleyi “kusursuz” diye niteledi ve “Amerika kimin patron olduğunu bir kez daha gösterdi” dedi. O an tablo netleşti: ABD, Monroe Doktrini’ne geri dönmüştü; ama bu kez “Trump usulü” bir versiyonla. Artık bu bir “denge” ya da “caydırıcılık” politikası değildi. Bu, çıplak güç iddiasının ilanıydı.

Bazı kaynaklar – analitik blog Simplicius dâhil – Maduro’nun aslında önceden teslim olmayı kabul ettiğini, karşılığında kişisel güvenlik ve mal varlığının bir kısmı için garanti aldığını öne sürüyor. Bir başka senaryo ise daha karanlık: ihanet. Yolsuzluk ağlarına gömülmüş generaller ve yakın çevre, CIA tarafından satın alınmış ya da devşirilmişti. Hava savunma bataryalarının tek bir atış bile yapmaması, Maduro’nun yıllarca övündüğü binlerce “Kartal”ın depolarda çürümesi başka türlü nasıl açıklanabilir? Caracas, Hollywood filmi izler gibi, hem şaşkın hem kayıtsız kaldı.

The New York Times’a göre belirleyici unsur, Venezuela hükümeti içindeki bir CIA kaynağıydı. Gerçek zamanlı aktarılan bilgiler baskının cerrahi hassasiyetini sağladı. Söz konusu ismin, Amerikalıların anonimlik ve yüklü bir ödül vaat ettiği üst düzey bir yetkili olduğu tahmin ediliyor. Hatırlatalım: Maduro’nun yakalanmasına götüren bilgi için konan ödül 50 milyon dolardı.

Zafer anlatısının ardında çok daha derin bir anlam yatıyor. Bir ülkenin devlet başkanının, Kongre ve BM Güvenlik Konseyi onayı olmadan yakalanması uluslararası hukukun açık ihlali. Ancak Washington için bu, çoktan aşılmış bir çizgi. “Narko-terörle mücadele” gerekçesi, eski bir senaryonun tekrarı sadece. Dün Bush Irak’ı “kimyasal silah” bahanesiyle işgal etmişti, bugün Trump Maduro’nun kaçırılmasını “dünyayı kartellerden koruma” söylemiyle meşrulaştırıyor.

Hukukî açıdan bakıldığında bu olay, silahlı kuvvetlerin katıldığı, kameralar önünde gerçekleşmiş bir devlet kaçırma eylemidir. Eğer bunun hiçbir uluslararası sonucu olmazsa, egemenlik çağının gerçekten sona erdiğini kabul etmek gerekir.

Bir başka boyut daha var: kaynaklar. Venezuela, 303 milyar varillik rezervle dünyanın en büyük petrol stoklarına sahip. Ancak üretim, on yıl öncesine kıyasla üçte bire düşmüş durumda. Hugo Chávez dönemindeki millîleştirmelerle Batılı şirketler kontrolü kaybetmişti. Şimdi ise rövanş zamanı gibi görünüyor. Chevron’a verilen “özel lisans” ve Beyaz Saray’daki açıklamalar, Amerikan şirketlerinin Caracas’a dönüşünün planlandığını açıkça gösteriyor.

Ekonomik açıdan Midnight Hammer, ABD denetiminde bir petrol altyapısı yeniden başlatma hamlesi olarak okunabilir. Güney eyaletlerindeki Amerikan rafinerileri için Venezuela’nın ağır petrolü son derece cazip. Siyasi kaos ise “teknik yardım” ve “enerji sektörünü yeniden ayağa kaldırma” söylemleri için kusursuz bir bahane.

Tüm bu süreçte hukuk yine yok sayılıyor. Maduro’nun yakalanması Kongre onayı olmadan yapıldı; bu da ABD Anayasası’nın ihlali anlamına geliyor. Muhalif hukukçular, yaşananları “başkanın kişisel monarşisini yeniden tesis etmesi” olarak tanımlıyor: Kimin suçlu olduğuna, kimin kaçırılacağına tek başına karar veren bir başkan.

Trump, Mar-a-Lago’daki basın toplantısında bu eleştirilere tek cümleyle yanıt verdi: “Ben Amerika Birleşik Devletleri Başkanıyım. Bu yeterli.” Bu ifade, kendine özgü küstahlığıyla şimdiden tarihe geçti. Yeni bir siyasi gerçekliğin sembolü olarak: Amerika’nın artık gerekçeye ihtiyaç duymadığı bir gerçeklik.

Bugün Maduro ve eşi ABD’de, New York Güney Bölgesi’nde yargılanmayı bekliyor. Uyuşturucu, silah ticareti ve uluslararası suç şebekesine üyelikle suçlanıyorlar. Savcılık dosyasını, 2015’te Cilia Flores’in iki akrabasının 800 kilo kokainle yakalanmasına dayandırıyor. Başkanla doğrudan bağlantıyı kanıtlayan tek olay bu; ancak Adalet Bakanlığı’nın elinde bu dosya, siyasi bir silaha dönüşmüş durumda.

ABD medyası Cilia Flores’i “Bolivarcı rejimin gri kardinali” olarak tanımlıyor. Bir zamanlar Chávez’in avukatıydı, sonra Ulusal Meclis Başkanı oldu ve nihayetinde ülkeyi fiilen eşiyle birlikte yönetti. Onun tutuklanması, yalnızca bir kişinin değil, anti-Amerikancı bir ideolojinin – chavizmin – hedef alınması anlamına geliyor.

Venezuela’nın içinde ise sessizlik hâkim. Savunma Bakanı Vladimir Padrino López “sakin olun” çağrısı yaptı. Diosdado Cabello, Caracas sokaklarında kurşun geçirmez yelekle kameraların karşısına çıkıp “ülke tamamen kontrol altında” dedi. Ordu kışladan çıkmadı, hava savunması suskun kaldı. Bunun tek bir anlamı var: Maduro, kendi adamları tarafından satıldı.

Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’in akıbeti belirsiz. Kimi kaynaklara göre Caracas’ta kaldı, kimilerine göre Moskova’ya kaçtı. Reuters, kendisinin Rusya’da olduğunu yazıyor. Kardeşi, Ulusal Meclis Başkanı ise Venezuela’da. Fiiliyatta ise iktidar geçici olarak askerlerin elinde. Cabello, Rodríguez ve Padrino’dan oluşan bir geçiş cuntasının şekillendiği konuşuluyor. Ekonomi, istihbarat ve ordu ayrı ayrı paylaşılıyor. Ve hepsi Maduro’nun kaderinin bir uyarı olduğunu biliyor.

ABD’nin Nicolás Maduro’yu yakalamaya yönelik bu şaşırtıcı hız ve pervasızlıktaki operasyonu, yalnızca askerî bir başarı değil; yeni bir çağın simgesi. Uluslararası hukukun zayıflar için bir kalkan olmaktan çıktığı, gücün yeniden tek saygı uyandıran argümana dönüştüğü bir çağın. Başka bir dönemde haftalar sürecek bir görev, CIA, Hava Kuvvetleri ve donanmanın desteğiyle Delta Force tarafından dakikalar içinde tamamlandı.

Trump bu operasyona “Midnight Hammer” adını verdi – Gece Yarısı Çekici. Ve bu çekiş, Caracas’ın üzerine cerrahi bir isabetle indi. Yirmi üsten aynı anda kalkan 150’den fazla uçak ve İHA, Karayipler’deki uçak gemisinden havalanan MH-47 Chinook helikopterleri… Venezuela semalarında, sanki kendi topraklarındaymış gibi süzüldüler. Tek bir hava savunma füzesi bile ateşlenmedi. Maduro’nun övünerek anlattığı binlerce “Kartal” sustu. Kimse ateş emri vermedi.

Bu sessizlik her şeyden çok şey anlatıyor

Bu tablo, resmî açıklamalardan çok daha fazlasını söylüyor: Operasyon ya Venezuela ordusu içindeki tam kapsamlı bir sabotaj sayesinde gerçekleşti ya da askerî elitin sessiz onayıyla. Washington ile Caracas’taki bazı generaller arasında doğrudan bir mutabakat yapılmış olması ihtimal dışı değil. On yıllardır altın, yakıt ve kokain kaçakçılığıyla servet biriktiren, yeni düzende kendilerine yer arayan isimler bunlar. Ortada ne kahramanca bir direniş vardı ne de “son kurşuna kadar savaş” masalı. Amerikalılar, uyuyan bir başkente, kendi zaferlerinin dekoruymuş gibi girdiler.

Resmî bilgilere göre Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores yatak odalarında yakalandı. CNN ve ABC News, Delta Force timlerinin konuta girdiği sırada Maduro’nun uyuduğunu yazdı. Birkaç saat sonra esir alınan devlet başkanı “Iwo Jima” uçak gemisine, oradan da New York’a götürüldü. Daha sabah olmadan Donald Trump kameraların karşısına çıkıp “diktatör Maduro’nun uluslararası uyuşturucu ticareti nedeniyle yargılanacağını” ilan etti.

Bu an tesadüf değildi. Maduro’ya yönelik suçlama dosyası 2020’den beri hazırdı; ABD Adalet Bakanlığı o yıl, yakalanmasına yol açacak bilgi için 50 milyon dolarlık ödül koymuştu. O dönemde suçlamalar eşini kapsamıyordu. Şimdi Flores de soruşturma altında. Bunun güçlü bir siyasî sembolizmi var: Bir zamanlar Ulusal Meclis’in ilk kadın başkanı, bir hukukçu ve “Bolivarcı devrim”in ideologlarından biri olan Flores, Amerikan mahkemesi için kilit delile dönüştürüldü. Onun tutuklanması, Chávez döneminin tutuklanması anlamına geliyor.

Venezuela medyası ve ardından Batılı yayınlar, Maduro ailesini sözde “Güneşler Karteli” ile ilişkilendirmekte yarışıyor. Oysa bu anlatı, 1990’larda Ulusal Muhafızlardan iki generalin kokain skandalıyla ortaya atılmış bir kurgudan ibaret. Gerçek daha banal: Ortada merkezî bir narkokartel yok. Askerî yapı içinde, her biri kendi kaçakçılık hattını kontrol eden yüzlerce bağımsız hücre var. Ve başkanlarını satanlar da tam olarak bu hücreler oldu.

Rejimin fiilen çökmesiyle “ülkeyi kim yönetecek” sorusu havada kaldı. Anayasa yetkinin başkan yardımcısına devredilmesini öngörüyor, ancak baskından saatler sonra Reuters, Delcy Rodríguez’in Moskova’da olduğunu yazdı. Rusya Dışişleri Bakanlığı bu bilgiyi yalanladı ama Rodríguez Caracas’ta da görünmedi. Savunma Bakanı Vladimir Padrino ile Diosdado Cabello televizyona çıkıp halkı sükûnete çağırdı; tek kelime direnişten söz etmeden. Ordu kışlasından çıkmadı. Halk olup biteni kayıtsızca izledi.

Trump’a “Şimdi Venezuela’yı kim yönetecek?” diye sorulduğunda verdiği cevap tek kelimeydi: “Ben.” Bu bir dil sürçmesi değildi. Batı yarımkürede gücün merkezinin yeniden Washington olduğunu ilan eden yeni bir uluslararası düzen formülüydü bu.

Petrol, intikam ve semboller

Ekonomik arka plan da en az siyasî olan kadar açık. Venezuela, 300 milyar varili aşan rezervle dünyanın en büyük petrol stoklarına sahip. Ama üretim üçte bire düşmüş, altyapı çökmüş, devlet şirketi PDVSA generaller için kişisel bir gelir kaynağına dönüşmüş durumda. Trump öfkesini gizlemiyor. “Çalınan Amerikan petrolünü geri almak” ifadesi bir metafor olabilir, fakat hedef somut: 2007’de Hugo Chávez tarafından millîleştirilen sahalar üzerinde kontrolü yeniden kurmak.

Amerikan şirketleri bu dönüş senaryosunu uzun süredir hesaplıyordu. Venezuela’da kalmayı başaran tek şirket olan Chevron artık kilit aktör olacak. Exxon, Halliburton, ConocoPhillips ise rövanş için sırada. Evet, küresel petrol piyasaları eskisi gibi değil; evet, 2030’lara doğru talep düşecek. Ama Trump için mesele ekonomik değil, sembolik: Amerika’nın hâlâ istediğini alma kudretine sahip olduğunu göstermek.

Bir diğer motivasyon demografik. 2000’lerin başından bu yana sekiz milyondan fazla Venezuelalı ülkeyi terk etti; yüz binlercesi ABD’ye yerleşti. Amerikan iç siyasetinde gerilim yaratan göç dalgası, Trump’ın elinde operasyonu meşrulaştıran bir gerekçeye dönüştü. “Narkoterörle mücadele” ile “yasadışı göç” aynı retorik pakette sunuluyor.

Ama asıl hedef daha derin: Bu bir mesaj. Öncelikle Çin’e, Rusya’ya ve Küba’ya. Caracas uzun süre Pekin ve Moskova’nın müttefiki oldu; onlara petrol ve nadir kaynaklar sağladı. Şimdi bu hat kesildi. Aynı anda Havana’ya da sinyal veriliyor: Sıradaki siz olabilirsiniz. Bu kez Sovyetler Birliği yok.

Trump’ın kişisel zaferi

Midnight Hammer, Trump için kişisel bir siyasî başyapıt. Uzayan Ukrayna krizi ve diplomatik cephedeki sonuçsuzluklar arasında, dışarıda net bir başarıya ihtiyacı vardı. ABD içinde Demokratlar “uluslararası hukukun çiğnendiğini” söyleyerek itiraz etse de, gerçeği kabul etmek zorunda kaldılar: Operasyon kusursuzdu. Kayıp yok. Hedef alındı. Başkanın anketleri yükseliyor. Dünya güce saygı duyuyor ve Trump bunu sahneledi.

Venezuela artık fiilî bir protektora. ABD ülkeyi doğrudan işgal etmeyecek, ama ekonomiyi atanmış yöneticiler aracılığıyla yönetecek. Gücünü koruyan generaller işbirliği yapacak. María Corina Machado liderliğindeki muhalefet “geçiş sürecine” sembolik olarak dahil edilecek. Birkaç ay içinde yapılacak seçimler, yeni gerçeği resmileştirecek.

Moskova’nın tepkisi tahmin edilebilir oldu. Yüksek perdeden açıklamalar gelmedi. RT’nin başındaki Margarita Simonyan sosyal medyada, Stalin’e atfedilen alaycı bir sözü paylaşmakla yetindi: “Kıskanacağız, yoldaş Beriya.” Gerçekten de Rusya’daki bazı milliyetçi çevreler Amerikan operasyonuna hayranlıkla bakıyor; “Şubat 2022’de böyle yapılmalıydı” diyenler az değil.

Yeni çağın ahlâkı işte bu: Kazananlar yargılanmaz. Dünya, ne kadar süslü kelimeler kullanırsa kullansın, hâlâ bu kurala göre işliyor. Egemenlik bir kurguya, hukuk bir dekorasyona, ahlâk ise ihraç edilebilir bir mala dönüştü. Trump, kaba ve dolaysız üslubuyla, liberal müdahalecilik çağının son maskesini indirdi. Şiddeti icat etmedi; onu siyasetin normal bir aracı olarak geri getirdi.

Ve şimdi Caracas semalarında Amerikan bayraklı helikopterler dolaşırken bir gerçek netleşiyor: Eski dünya gerçekten bitti. “Hukuk” kavramının “zafer”den ayrılmadığı bir çağ başladı.

Dünyanın ahlâkî tepkisi ise sarsıcı derecede cılız. Avrupa “endişe” bildiriyor, Çin “istikrar” çağrısı yapıyor, Rusya her zamanki gibi “kaygı duyduğunu” söylüyor. Irak işgalinde olduğu gibi herkes, olağanüstü bir şey olmamış numarası yapıyor. Oysa oldu: Meşru bir devlet silahlı saldırıya uğradı, lideri kaçırıldı ve okyanus ötesine götürüldü. Bu savaş değilse, savaş nedir?

Bu tablo karşısında Trump destekçilerinin alkışları daha da grotesk. Başkanın “cüretine” ve “maçoluğuna” hayranlık duyuyorlar. Ama bir devlet başkanının kaçırılmasını meşru gören herkes, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir insanın kaçırılmasını da normal saymak zorundadır. Hukuksuzluğu bir yerde kabul edip başka yerde kınayamazsınız. Hukuk, güçlünün aracıysa artık hukuk değildir; keyfiyettir.

Dünya kesin olarak post-egemenlik çağına girdi. Sınırlar bir illüzyon, güç yeni meşruiyet para birimi. İronik biçimde bu, 19. yüzyıla dönüşten başka bir şey değil; yalnızca bu kez dronlar ve basın toplantıları var. Venezuela’daki Amerikan operasyonu, kuralsız bir dünyanın önsözü oldu; herhangi bir devletin bir gecede başsız bırakılabileceği bir dünyanın.

Şimdi her şey, diğer ülkelerin ne kadar süre daha “hiçbir şey olmamış gibi” davranacağına bağlı. Muhtemelen çok uzun değil. Çünkü emsal yaratıldı. Ve bu emsalin geri dönüşü yok.

Panama’dan Venezuela doktrinine

“Gece Yarısı Çekici” operasyonu, Amerikan Delta Force’unun Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ele geçirmesiyle, ABD dış politika pratiğinde bir dönüm noktasını temsil ediyor. Biçim olarak bu, yıldırım hızında, yüksek teknolojili ve çok katmanlı bir askerî harekât; askerî güç, istihbarat entegrasyonu ve siyasî hesabın neredeyse kusursuz bir sentezi.

Özünde ise Amerika’yı, “düşman rejimlerin” BM Güvenlik Konseyi onayı olmaksızın ve uluslararası kurumlar devre dışı bırakılarak tasfiye edildiği doğrudan müdahaleler çağına geri döndüren bir eylem.

1989’da Panama’da Manuel Noriega’nın devrilmesiyle karşılaştırma kaçınılmaz. Ancak Soğuk Savaş yıllarından farklı olarak bugünkü hamle çok daha geniş bir bağlama sahip. Bu, Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonu olan ve ABD’nin Batı yarımkürede “güvenlik ve demokrasiyi” kendi tanımına göre korumak adına güç kullanma hakkını savunan “Trump Corollary”nin adeta laboratuvar ortamında test edilmesidir.

Operasyonun kurumsal mantığı

ABD Genelkurmay Başkanları Birleşik Komitesi Başkanı Orgeneral Dan Caine’in açıklamasına göre operasyon aylar süren bir hazırlığın ürünüydü. Stratejik “hayalet” İHA’lar dâhil olmak üzere 20 Amerikan askerî üssünden havalanan 150’den fazla hava aracı görev aldı. Ancak operasyonu benzersiz kılan asıl unsur, askerî, istihbarî ve hukukî bileşenlerin tek bir çatı altında birleştirilmesiydi. Baskın timinin içinde ABD Adalet Bakanlığı temsilcilerinin bulunması, Nicolás Maduro’nun tutuklanmasının Amerikan iç hukuku açısından “şeklen” meşrulaştırılmasını sağladı.

Bu yaklaşım, Amerikan hukukunun ulusal sınırların ötesinde uygulanmasını ifade eden extraterritorial enforcement doktrininin geldiği noktayı gösteriyor. Daha önce yalnızca terör örgütlerine karşı yürütülen operasyonlarda kullanılan bu yöntem – Usame bin Ladin’in öldürülmesi gibi – ilk kez uluslararası alanda tanınmış egemen bir devletin başkanına karşı devreye sokuldu.

The New York Times’ın aktardığına göre operasyonun başarısında, Venezuela hükümeti içindeki bir CIA ajanı kilit rol oynadı. Bu durum, hedef ülkenin iç elitlerinin dış müdahalenin aracı hâline getirildiği covert collaboration modelinin etkinliğini teyit ediyor. Metodolojik olarak bu yaklaşım 1950–1970 dönemine, 1953 İran’ından 1973 Şili’sine kadar uzanıyor. Ancak dijital çağda bu model, kapsamlı gözetim ve veri analiz sistemleriyle birleşerek müdahaleyi hem görünmez hem de neredeyse tartışılamaz hâle getiriyor.

Jeopolitik ve hukukî ikilem

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında “Gece Yarısı Çekici” operasyonu, BM Şartı’nın güç kullanımını yasaklayan 2/4 maddesinin açık ihlali niteliğinde. BM Güvenlik Konseyi’nin onayının olmaması ve ABD Kongresi’nden yetki alınmaması, ortaya ciddi bir hukuk boşluğu çıkarıyor. Donald Trump bu boşluğu, “narkoterörizmle mücadele” gibi siyasî bir argümanla doldurmayı tercih etti.

Hukukçulara göre bu söylem, küresel sistemi fiilen “önleyici cezalandırma” doktrinine geri döndürüyor ve müdahale etmeme ilkesini anlamsızlaştırıyor. Carnegie Endowment for International Peace’in 2024 tarihli raporu, bu tür eylemlerin uluslararası normların dayanıklılığını aşındırdığını ve etkinliğin meşruiyet kaynağına dönüştüğü “post-legalist” bir ortam yarattığını ortaya koyuyor.

2003 Irak işgaliyle paralellik çarpıcı: O gün gerekçe “kitle imha silahlarıydı”, bugün “narkoterörizm”. Her iki durumda da Washington, hukukî ve ahlâkî argümanların bir karışımını kullanarak askerî gücü sembolik bir tahakküm aracına dönüştürdü.

Gizli ajanda ve ekonomik motivasyonlar

“Demokrasiyi yeniden tesis etme” söyleminin ardında, güçlü bir ekonomik hesap yatıyor. Venezuela, 303 milyar varille dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen üretim günlük 860 bin varile kadar düşmüş durumda; bu, on yıl öncesinin üçte birinden bile az.

Washington, Hugo Chávez döneminde millîleştirilen stratejik varlıklar üzerindeki kontrolü geri alma niyetini gizlemiyor. Trump yönetimi, Chevron, Exxon ve Halliburton gibi enerji devleriyle Venezuela petrol sektörüne yeniden yatırım ihtimalleri üzerine temaslar yürüttü. Şirketlerin temkinli yaklaşımına rağmen, bu görüşmelerin kendisi bile kriz sonrası kaynak yönetimi için bir altyapı hazırlandığını gösteriyor.

Jeoekonomik açıdan operasyon, ABD’nin Karayip hattındaki “enerji projeksiyonunu” yeniden kurması anlamına geliyor. Louisiana ve Teksas’taki rafineriler için ideal olan ağır Venezuela petrolünün taşınma ve işlenme zinciri yeniden Washington’un denetimine giriyor.

Rejim değişiminin iç mimarisi

Venezuela elitlerinin tepkisi – direnişin yokluğu, başkanın korumalarının anında teslim olması, hava savunmasının tamamen pasif kalması – iç koordinasyona işaret ediyor. Büyük olasılıkla bu, “geçiş mutabakatı” kılıfına büründürülmüş bir iç ihanet.

International Crisis Group analistlerine göre Venezuela ordusu uzun süredir parçalı çıkar gruplarından oluşan bir yapı. Her general kendi kaçakçılık ağını ve kayıt dışı gelirini kontrol ediyor. Bu sistem içinde Maduro artık denge sağlayan bir merkez olmaktan çıkmış, fazlalık hâline gelmişti. Onun teslim edilmesi askerî bir yenilgiden ziyade, rejim içindeki ekonomik gücün yeniden dağıtılmasının sonucu.

Operasyonun ardından Caracas’ta fiilen üçlü bir “askerî-sivil cunta” şekillendi: Delcy Rodríguez, Diosdado Cabello ve Vladimir Padrino López. Her birinin dayandığı ayrı bir alan var: ekonomi, güvenlik aygıtı ve ordu. Bu tablo, siyasî istikrarın ABD’nin sessiz onayıyla sağlandığı, kontrollü bir geçiş modeline zemin hazırlıyor.

Küresel düzenin yeni formatı: gücün meşrulaştırılması ve “Trump etkisi”

ABD’nin Venezuela’da yürüttüğü askerî operasyon, basit bir bölgesel kriz değil; uluslararası mimaride yapısal bir kırılmanın işareti. Bu hamle, “liberal müdahalecilik” söyleminden, ahlâkî ve hukukî argümanların yalnızca siyasî dekor işlevi gördüğü, pragmatik bir güç neorealizmine geçişi temsil ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Monroe Doktrini’ne kendi “düzeltmesini” ekleyerek ilan ettiği Trump Corollary, fiilen Batı yarımkürede meşru şiddet tekelini Washington’a tahsis ediyor. George W. Bush döneminin ideolojik müdahaleciliğinden farklı olarak bu, işlevsel bir emperyalizm. Güç kullanımı artık değerler adına değil, bölgesel krizlerin “stratejik yönetimi” için devreye sokuluyor.

Bu çerçevede “Gece Yarısı Çekici” bir istisna değil, geleceğin habercisi. Rıza arayışının yerini etkinliğin aldığı, uluslararası hukukun ise “bölgesel güç hukuku”na terk edildiği bir modelin ön gösterimi.

Post-egemen devlet emsali

Uluslararası ilişkilerin sistem teorisi açısından bakıldığında, Maduro’nun ele geçirilmesinden sonra Venezuela post-egemen bir yapıya dönüştü. Devlet biçimsel olarak varlığını koruyor; ancak askerî, mali ve hukukî denetimin temel fonksiyonları fiilen dış bir protektoraya geçmiş durumda.

Bu format, 19. yüzyıl sonundaki erken dönem sömürge protektoralarını andırıyor. Fark şu: işgal yok, dijital ve hukukî yönetim var. Venezuela’nın mali akışları ABD tarafından yaptırım mekanizmaları ve dolar altyapısı üzerinden kontrol ediliyor; elitler bireysel yaptırımlar ve yargı tehditleriyle hizaya sokuluyor; siyasî süreç ise “kabul edilebilir” figürlerin atanmasıyla yönlendiriliyor.

Benzer tablolar Libya, Irak, Afganistan ve kısmen Lübnan’da da gözlemleniyor. Devletler BM üyesi olarak varlığını sürdürüyor, ancak fiiliyatta dış merkezlerin çizdiği sınırlar içinde hareket ediyor. Bu, bölgesel yönetişim olgusu: egemenlik kâğıt üzerinde, karar alma ise dışarıda.

Teknolojik boyut ve “yeni istihbarat doktrini”

Operasyonun ayırt edici yönü, gerçek zamanlı izlemeye dayalı çok katmanlı istihbarat entegrasyonuydu. Stealth dronlar, uydu analizleri ve içeriden kaynakların birleşimi, “savaş alanı olmayan operasyon” modelini mümkün kıldı.

Bu, klasik savaş anlayışından bilişsel-istihbarî operasyonlara (CIO – Cognitive Intelligence Operations) geçiş anlamına geliyor. Belirleyici olan artık asker sayısı değil, bilgi asimetrisi.

Venezuela örneği, 21. yüzyılın devletliğe yönelik hibrit saldırılar çağına girdiğini gösteriyor. Dış aktörler, karşı tarafın iktidar dikeyini saatler içinde “sıfırlayabiliyor”, geniş çaplı çatışmalara girmeden.

RAND Corporation terminolojisinde bu, Decapitation Strike modeliyle örtüşüyor: asgarî maliyet, azami medya etkisiyle rejimin başsız bırakılması. Bu yaklaşım savaş kavramını kökten dönüştürüyor. Artık belirleyici muharebe cephede değil; algı, sadakat ve elitlerin güven alanında yaşanıyor.

Venezuela vakası ve küresel normlar için stres testi

Operasyonun sonuçları Latin Amerika’yı çoktan aşmış durumda. Küresel düzen açısından bu, 1648 Vestfalya Antlaşması’yla tanımlanan ve BM Şartı’yla pekiştirilen egemenlik ilkesinin hayatta kalıp kalamayacağına dair kritik bir test.

Egemen bir devletin görevdeki başkanının, uluslararası kurumların onayı olmadan kaçırılması yaptırımsız kalıyorsa, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan normatif yapı artık şartlıdır.

Uluslararası tepkinin niteliği dikkat çekici:
— Avrupa Birliği “endişe” bildirdi ve “itidal” çağrısı yaptı.
— Çin “istikrarın korunması”yla yetindi.
— Rusya protesto etti, ancak somut adım atmadı.
— BM, ABD’nin tutumu nedeniyle karar alamadı.

Sonuç olarak bu operasyon, cezasızlık emsali yarattı. Brookings Institution uzmanlarının da vurguladığı gibi, bu durum “post-küresel egemenlik” çağının kapısını aralıyor: Toprak devletlerinin yerini, büyük güçlerin nüfuz alanlarının aldığı bir dünya.

Bu dünyada hukuk, sınırların üzerinde değil; güç dengelerinin gölgesinde şekilleniyor. Ve Venezuela, bu yeni düzenin ilk açık laboratuvarı olarak tarihe geçti.

Psikolojik ve sembolik etki

Algı jeopolitiğinde (perception geopolitics) belirleyici olan çoğu zaman sonucun kendisi değil, o sonucun nasıl göründüğüdür. “Gece Yarısı Çekici” operasyonu, kontrol edilebilir bir kudret gösterisi olarak, bilinçli biçimde psikolojik bir sahneleme şeklinde tasarlandı. Yıldırım hızı ve hatasız icrası, Donald Trump’ın temel tezini doğrulamayı amaçlıyordu: “Amerika yeniden büyük, çünkü ondan korkuluyor.”

Bu mesaj yalnızca dış dünyaya değil, aynı zamanda ülke içine dönüktü. Irak ve Afganistan’da yıllar süren başarısızlıklarla aşınan ulusal özgüveni onarmak, Amerikan toplumuna yeniden teknolojik ve ahlaki üstünlük hissi vermek hedefleniyordu. İç siyasette operasyon, “kaybedilmiş üstünlük” dönemine karşı sembolik bir rövanş işlevi gördü.

Aynı anda bir caydırıcılık etkisi de üretildi. Mesaj açıktı: Ne Çin, ne İran, ne de Kuzey Kore kendisini dokunulmaz sayabilir.

Bölgesel sonuçlar: post-çavist yapı

Kısa vadede Venezuela’da üç güç merkezinin rekabeti ortaya çıkacak: askerî kanat (Diosdado Cabello, Vladimir Padrino López), idarî-sivil eksen (Delcy Rodríguez) ve muhalefet (María Corina Machado).

En olası senaryo, kontrollü bir geçiş. ABD, ordu yönetiminin devamına – sadakat ve işbirliği şartıyla – göz yumacak. Bu model, 2013’te Mısır’da ordunun Mursi’yi devirip kurumları muhafaza ettiği “Mısır geçişi”ni andırıyor.

Uzun vadede ise Venezuela, Amerikan tarzı yeni bir neo-kolonyal yönetimin pilot sahasına dönüşebilir: vitrin demokrasisi korunur, fakat finansal ve enerji akışları tamamen dışarıdan denetlenir.

Dolunay altında Caracas

Caracas sakinleri, dolunaylı bir gecede Amerikan MH-47 Chinook helikopterlerinin şehrin üzerine nasıl indiğini anlatıyor: Gökyüzü uğulduyor, hava titreşiyor, pervaneler o kadar alçaktan dönüyordu ki çatıların üzerindeki çamaşırlar savruluyordu. Helikopterler yavaş uçuyordu, saklanma ihtiyacı duymadan. Gizlenemedikleri için değil; artık umursamadıkları için. Tek bir hava savunma bataryası ateş açmadı, tek bir füze kaldırılmadı. Maduro’nun kameralar önünde övündüğü beş bin “İgla” MANPADS’i bir anda müze dekoruna dönüştü. Kimse ateş etmedi. Kimse direnmeyi denemedi. Caracas gökyüzüne baktı; sanki uzakta çekilmiş bir Amerikan gişe filminin galasına bakar gibi, bu kez canlı oyuncularla.

Dakikalar sonra Chinook’lardan biri doğrudan Fuerte Tiuna askerî üssüne indi. Venezuela Devlet Başkanı’nın o saatlerde uyuduğu yere. Botlarını giymeye bile vakit tanımadılar. Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores yataklarından çıkarıldı, helikoptere bindirildi ve yirmi dakika içinde rotası New York olan Amerikan çıkarma gemisinin güvertesindeydiler. Tek bir el silah sesi olmadan. Çığlık yok, kahramanlık yok. Her şey sessiz, sıradan. “Alt tarafı bu kadar” denecek cinsten.

Bolivarcı devrim dönemi işte böyle, utanç verici bir sessizlikle sona erdi. Barikatlarda değil, bir yatak odasında. Otobüs şoförlüğünden devlet başkanlığına yükselen adam, kendi tutuklanışını bile duymadı. Evin içinde koruma alayı yoktu, sadık askerler yoktu, kimse yoktu. Yalnızca sessizlik ve çoktan daha fazla ödeyene biat etmiş “dostlar”.

İki saat sonra Savunma Bakanı Vladimir Padrino López ulusa seslenip “sakin olun” çağrısı yaptı. Ama halk zaten sakinleşmeye niyetli değildi; çünkü ortada öfkelenecek bir şey yoktu. Caracas sabaha ne yasla ne de öfkeyle uyandı. Sanki ülke olan bitene çoktan razıydı; yalnızca birinin gelip ışığı kapatmasını bekliyordu.

Londra’daki analistler şimdiden senaryolar üretiyor: Washington, kapıları açan generallerden birini iktidara yerleştirecek, diyorlar. Bu bir tahmin değil, neredeyse bir plan. Çünkü Venezuela, sihirli gerçekçiliğin ülkesi; kurgu ile hakikatin sınırı çoktan silinmiş durumda. Tıpkı Gabriel García Márquez romanlarında olduğu gibi: Her şey mümkün. Dolunay altında, tek bir kurşun atılmadan bir başkanın tutuklanması bile.

Otuz milyonluk ülkeyi şimdi kim yönetiyor? Kâğıt üzerinde Delcy Rodríguez. Soğukkanlı, zamanı gelince ortadan kaybolmayı bilen bir figür. Moskova’da olduğu söyleniyor; Rusya Dışişleri bunu yalanlıyor. Ama coğrafyanın artık ne önemi var ki? Venezuela’nın kendisi bir mekân olmaktan çıkıp, başkalarının operasyonunun konusu hâline gelmişken.

Caracas sokaklarında Diosdado Cabello yürümeye devam ediyor, Padrino López “devrime sadakat” yeminleri ediyor. Ordu elitleri ise her zamanki gibi en iyi bildikleri şeyi yapıyor: kendilerini koruyorlar. Hepsi yerinde kalacak. Her şey eskisi gibi sürecek. Generaller kaçakçılıktan kazanacak, petrol yeni bir denetim altında akacak, kokain eski güzergâhlardan gidecek. Amerikalılar petrol işine, askerler ticarete, halk ise unutuluşa.

Ve eski otobüs şoförü Nicolás Maduro… Şimdi Manhattan’daki bir hapishane hücresinin sessizliğini dinleyecek. Belki hâlâ, bir zamanlar masum bir inançla anlattığı o kuş suretinde Hugo Chávez’in kendisine gelmesini bekliyordur. Ama bu kez kuş gelmeyecek. Çünkü topların sustuğu ülkeleri, kuşlar da terk eder.

Latin Amerika tarihinin en gürültülü dönemlerinden biri böyle sona erdi. Kurşunsuz, şarkısız, dramasız.
Sadece… ışığı kapattılar.

Etiketler: