...

Araştırma sorusu net: Bugün İran’da yaşanan protesto dalgası, sıradan bir sosyo-ekonomik hoşnutsuzluk patlaması mı, yoksa İslam Cumhuriyeti’nin siyasal sisteminde biriken derin ve yapısal bir krizin dışavurumu mu? Ekonomik dayanıklılığın aşınması, kurumların yorgunluğu ve toplumsal beklentilerin köklü biçimde dönüşmesi, rejimin kendini yeniden üretme mekanizmalarını sarsan yeni bir iç türbülans konfigürasyonu mu yaratıyor?

2025’in son günlerinde İran’da patlak veren gelişmeler, alışıldık, döngüsel protesto kalıplarından açık biçimde kopuşu işaret ediyor. Ortada artık tekil bir hoşnutsuzluk patlaması değil, farklı kriz katmanlarının üst üste binerek birbirini beslediği bir “sistemsel aşırı yüklenme” hali var. Ulusal para biriminin ani çöküşü, yalnızca uzun süredir içeride biriken ve bugüne kadar göreli bir yüzeysel dengeyle örtülmüş süreçleri tetikleyen dışsal bir kıvılcım işlevi gördü.

İslam Cumhuriyeti’nin ekonomik mimarisi ciddi bir basınç altında. Riyalin dolar karşısında değerinin yaklaşık yarısını kaybetmesi ve yüzde 42,5’e ulaşan enflasyon, satın alma gücünde sert bir erime yaratıyor. Bu tablo, kronik yapısal dengesizlik içindeki ekonomilerin tipik semptomlarını taşıyor. Uluslararası finans kuruluşlarının verilerine göre yaptırımlar, ihracat gelirlerini düşürdü, işlem maliyetlerini artırdı ve nükleer altyapı dahil kritik teknolojik alanların yenilenmesini fiilen imkânsız hale getirdi. Haziran ayında ABD ve İsrail’in askeri ve teknolojik hedeflere yönelik saldırıları ise kırılganlık algısını daha da pekiştirerek manevra alanını daralttı.

Ancak makroekonomik göstergeler, mevcut protestoların derinliğini ve sertliğini tek başına açıklamaya yetmiyor. Asıl fark, protesto mobilizasyonunun bileşimi, coğrafyası ve sembolik dili. Uzun bir aradan sonra ilk kez protestolar aynı anda 36 kentte kaydedildi: Tahran, Meşhed, Şiraz, Kermanşah, Marvadeşt, Şehr-i Kord ve Arak bunlardan sadece birkaçı. Bu çok merkezli coğrafya, güvenlik aygıtının alışık olduğu “odak izole et-bastır” modelini işlevsiz kılıyor.

Daha da çarpıcı olan, esnaf ve dükkân sahiplerinin sürece aktif biçimde katılması. İran’da çarşı, basit bir ekonomik alan değil; rejimin gayriresmî meşruiyet mekanizmalarının omurgasını oluşturan tarihsel-siyasal bir dokudur. Büyük çarşıların kapanması ve ticari ağların greve katılması, devlet ile ekonomik aktörler arasındaki sessiz ve uzun vadeli toplumsal sözleşmenin fiilen kopması anlamına geliyor. Siyasal analiz açısından bu, güven krizinin yapısal bir göstergesi olarak okunur.

Üniversitelerin siyasallaşması da krizin başka bir boyutu. Firdevsi ve Hayyam üniversitelerinde öğrencilerin attığı sloganlar, doğrudan dini liderliği hedef alıyor; hatta devrim öncesi döneme gönderme yapan monarşi çağrışımları içeriyor. Bu, monarşik yönetimin rehabilitasyonu anlamına gelmiyor. Asıl kritik olan, 1979 Devrimi’yle biyografik bağı olmayan genç kuşakların zihninde İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik tekelinin çatlaması.

Krizin derinliğini en net biçimde ortaya koyan eşik ise Kum’daki protestolar oldu. Kum sıradan bir kent değil; Şii dini otoritesinin ideolojik kalbi, rejimin ruhani meşruiyetinin üretildiği merkez. “Molla gitmeli” sloganlarının tam da burada yankılanması, iktidarın manevi temelinde yaşanan erozyonun çarpıcı bir göstergesi. Teokratik sistemler üzerine çalışan uzmanlara göre, dini merkezlerde bu tür sloganların ortaya çıkması, ideolojik demobilizasyon sürecinin başladığına işaret eder: Toplumun bir kesimi artık dini kurumları ahlaki otorite kaynağı olarak görmemeye başlar.

Şiddetin seyri de alarm verici. Doğrulanmış bilgilere göre Poladşehr’de 37 yaşındaki protestocu Dariuş Ansari Bahtiyer-vend hayatını kaybetti. İnsan hakları örgütleri, ülkenin orta kesimindeki birçok kentte gerçek mermi kullanıldığını belgeledi. Fars Haber Ajansı’nın Lordegan’daki ölümleri kabul etmesi ise devlet kaynakları açısından son derece nadir bir durum. Devrim Muhafızları, Kuhdeşt’te Basij mensubu Amirhossam Hodayari Fard’ın öldüğünü, 13 güvenlik görevlisinin yaralandığını duyurdu. Bu düzeyde kayıp kabulü, genellikle 2019 ve 2022’de görülen sert bastırma senaryolarına geçişin habercisi olur.

Bilgi alanı da ayrı bir cephe. İnternet kesintileri, iletişimin engellenmesi ve sosyal medya kısıtlamaları rejimin bilindik refleksi. Ancak bu kez tablo farklı. Bağımsız teknik analiz gruplarına göre 2025 itibarıyla İran’da VPN ve alternatif iletişim kanallarının kullanım oranı yüzde 70’i aşmış durumda. Bu da tam anlamıyla bir bilgi karartmasını eskisinden çok daha zor hale getiriyor.

Siyasi liderliğin tepkileri çelişkili. Elit çıkarlar ile toplumsal beklentiler arasında sıkışan Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, sübvansiyonlu dolar uygulamasının sona erdirilmesinden, yolsuzluk mekanizmalarının eleştirisinden ve protestoculara kulak verilmesi gerektiğinden söz ediyor. Ancak bu açıklamalar, dalga halindeki öfke karşısında stratejik bir rota değişikliği değil, günü kurtarmaya dönük bir idari refleks olarak algılanıyor. Siyaset bilimi literatüründe bu tür hamleler “reaktif meşruiyet yönetimi” olarak tanımlanır: Simgesel adımlarla meşruiyeti tahkim etmeye çalışma, sistemsel dönüşümden kaçınma.

Uluslararası bağlam da iç gerilimi besliyor. Nobel Barış Ödüllü Şirin Ebadi, 2026’da İslam Cumhuriyeti’nin sonunu görme umudunu dile getiriyor; sadece 2025’te iki bin idam gerçekleştiğini belirterek bunu hukuk sisteminin çöküşünün kanıtı olarak sunuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı protestoları baskı ve kötü yönetişimle ilişkilendiriyor. Eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise İran ekonomisinin elitler tarafından tahrip edildiğini ve mevcut protestoların değişim için bir zemin oluşturduğunu savunuyor. Bu söylemler, Tahran’ın Hamas, Hizbullah ve Husilere verdiği destek üzerinden şekillenen dış baskı zincirine eklemleniyor. İran toplumunun kayda değer bir kesimi, bölgesel projelere harcanan kaynaklarla kendi yaşam standartları arasında herhangi bir bağ görmüyor ve bu durum iç hoşnutsuzluğu daha da derinleştiriyor.

Protestolar genişledikçe, siyaset teorisinde sıkça atıf yapılan “kriz üçlüsünün” belirgin biçimde şekillendiği görülüyor: ekonomik kriz, meşruiyet krizi ve yönetsel etkinlik krizi. Ekonomik kriz gündelik istikrarı kemiriyor, meşruiyet krizi iktidarın ahlaki zeminini aşındırıyor, yönetim krizi ise hızlı ve etkili tepki üretmeyi imkânsız hale getiriyor. Bu tür koşullarda, sınırlı ve yerel gibi görünen olaylar dahi kısa sürede makro-politik bir anlam kazanabiliyor.

Gerilimin beşinci gününe gelindiğinde protesto döngüsü, artık bir ekonomik şoka verilen refleks olmaktan çıkıp açık bir siyasal meydan okumaya dönüşüyor. Ülke yönetimine yönelik sloganlar doğrudanlaşıyor; üniversitelerde ve dini merkezlerde yükselen protestolar, toplumun hatırı sayılır bir bölümünün geleneksel sembolik düzene sırt çevirdiğini gösteriyor. Siyaset bilimi literatüründe bu aşama, “normatif çözülme” olarak tanımlanır: halk, siyasal sistemi artık geçerli kuralların ve anlamların kaynağı olarak görmemeye başlar.

Mevcut protesto döngüsünün seyri, yaşananları geçici bir arıza değil, siyasal sistemin kendi temel mekanizmalarının dayanıklılığını sorgulamak zorunda kaldığı bir kırılma anı olarak değerlendirmeyi mümkün kılıyor. Birikmiş yapısal çelişkiler açık etkileşim safhasına giriyor. İran, uluslararası güvenlik analizlerinde “krizlerin siyasal yakınsaması” olarak adlandırılan olgunun somut bir örneğine dönüşüyor: birbirinden bağımsız gerilim kaynakları eşzamanlı çalışmaya başlıyor ve karşılıklı meşruiyet erozyonu yoluyla birbirini güçlendiriyor.

Ekonomik şoka verilen toplumsal tepki, on binleri bulan gösterilerle kendini gösterdikten sonra hızla, uzun vadeli yönetim kalitesi düşüşü yaşayan toplumlara özgü bir davranış biçimine evriliyor. Protesto coğrafyasının otuz altı kente yayılması ve geniş toplumsal kesimlerin sürece dahil olması, rejimin toplumun davranış kalıplarını öngörme kapasitesini kaybettiğine işaret ediyor. Siyasal analizde bu durum, önleyici yönetimin temel dayanağı olan “davranışsal öngörülebilirliğin” ortadan kalkması olarak tanımlanır.

İktidarın sembolik çekirdeğine yönelen doğrudan eleştiriler özellikle dikkat çekici. Kum’daki protestolar yalnızca dini meşruiyeti sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda kutsallığın artık kurumlar için bir koruma kalkanı olmaktan çıktığı yeni bir siyasal davranış modelini ortaya koyuyor. Bu dönüşüm, dini kimliğin reddiyle değil, dini otoritelerin toplumsal güven kaynağı olarak algılanma biçiminin değişmesiyle bağlantılı. İran gibi genç nüfus oranı yüksek toplumlarda bu tür kırılmalar çoğu zaman ekonomik baskı altında hızlanıyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre nüfusun yüzde 60’ı 35 yaşın altında; bu kuşak ekonomik istikrarsızlığı geçici bir dalgalanma değil, rejimin asgari toplumsal güvenliği sağlayamadığının göstergesi olarak okuyor.

Protestoların seyri, radikalleşme riskinde ciddi bir artışı da beraberinde getiriyor. Gerçek mermi kullanımı, protestocular ve güvenlik güçleri arasındaki ölümler, reşit olmayanların gözaltına alınması, iletişim engelleri ve Basij’in sahadaki rolü; tüm bunlar hareketin kalıcı bir çatışma evresine sürüklenme ihtimalini yükseltiyor. 2009, 2019 ve 2022 protestolarının deneyimi gösteriyor ki, sert bastırma senaryosu rejime zaman kazandırsa da yapısal gerilimi ortadan kaldırmıyor. Uzun vadede bu yol, protesto mobilizasyonunun daha politik, daha sert ve daha zor yönetilir hale gelmesine yol açıyor.

Buna paralel olarak rejimin ekonomik uyum kapasitesi de hızla aşınıyor. Devletin kısa vadeli şokları hedefli önlemlerle dengeleme yeteneği zayıflıyor. Pezeşkiyan’ın sübvansiyonlu dolar uygulamasını sonlandırma kararı, bütçe üzerindeki baskıyı azaltma amacı taşısa da iktidarın kilit ekonomik gruplar üzerindeki etki araçlarını da ortadan kaldırıyor. Ekonomik siyaset literatüründe bu tür adımlar, çoğu zaman elitler ile iktidar arasındaki mutabakatı ayakta tutan karmaşık klientelist ağları çözdüğü için siyasal hoşnutsuzluğun yapısal tetikleyicileri olarak değerlendirilir.

Uluslararası bağlam, protestoların siyasal sonuçlarını daha da ağırlaştırıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamaları, Mike Pompeo’nun yorumları, Şirin Ebadi’nin değerlendirmeleri ve küresel medyanın ilgisi; iç krizi dış siyasal baskının konusu haline getiriyor. İslam Cumhuriyeti’nin klasik dış politika refleksi, bu tür baskıları iç mobilizasyon aracına dönüştürmekti. Ancak mevcut koşullarda —riyalin çöküşü, fiyat artışları, internet kısıtlamaları, nükleer altyapıya yönelik saldırılar, gelir kaybı ve yönetim zafiyeti ortamında— resmi anlatılara duyulan iç güven zayıflıyor ve dış baskı, iktidara yönelik sadakat artışına dönüşmüyor.

Rejimin yapısal kırılganlığı, protesto döngüsünün birden fazla paralel düzlemde ilerlemesiyle daha da görünür hale geliyor. Sosyo-ekonomik hat —fiyat artışları, maaş gecikmeleri, devalüasyon— kaybolmuyor. Siyasal hat —yönetime eleştiri, istifa talepleri, ayetullahlara karşı sloganlar— güçleniyor. İdeolojik hat —antiklerikal çağrılardan monarşik sloganlara uzanan bir yelpazede— marjinal alandan çıkıyor. Bu üç düzlemin iç içe geçmesi, “çoklu neden” etkisi yaratıyor; tek bir faktörün ortadan kaldırılması protestonun sönmesini sağlamıyor.

Güvenlik politikası açısından rejim ciddi bir ikilemle karşı karşıya. Sert bastırma, kısa vadede sokak hareketliliğini düşürebilir. Ancak orta vadede toplumsal siyasal yabancılaşmayı derinleştirir, protestoları daha kalıcı hale getirir ve yeni fay hatları üretir. Otoriter sistemlerde protesto döngülerini inceleyen uluslararası araştırmalar, siyasal reformla desteklenmeyen güç kullanımının, bir sonraki ekonomik şokta yeniden patlayan bir “örtük öfke enerjisi” biriktirdiğini ortaya koyuyor.

2025 İran protestoları, dış politika ve bölgesel önceliklerin iç krizi telafi edebileceği yönündeki tezi de boşa çıkarıyor. Hamas, Hizbullah, Husiler ve diğer bölgesel aktörlere verilen destek uzun süre ulusal güvenliğin parçası olarak sunuldu. Ancak ekonomik daralma koşullarında toplumun geniş kesimleri bu harcamaların stratejik rasyonalitesini sorguluyor. ABD Dışişleri’nin vurguları ve Pompeo’nun açıklamaları da bu noktaya işaret ediyor: dış projelere aktarılan kaynaklar iç ekonomiden çekiliyor ve refah artışına dönüşmüyor.

Mevcut krizin ayırt edici özelliklerinden biri de sembolik bariyerlerin yıkılması. İbrahim Reisi’nin heykelinin devrilmesi, devrim sonrası İran tarihinde eşi görülmemiş bir olay. Bu tür eylemler “sembolik gayrimeşrulaştırma” kategorisine girer. Siyasal psikoloji açısından bakıldığında, iktidar sembollerinin alenen aşağılanması ya da yok edilmesi, toplumun artık bu sembolleri dokunulmaz olarak algılamadığını gösterir.

Protestoların yerel olaylardan ulusal seferberliğe dönüşme hızı, İran toplumunun yeni kolektif davranış biçimlerine son derece açık bir ruh halinde olduğunu ortaya koyuyor. HRANA’nın Huzistan, Hemedan, Kermanşah ve Marvadeşt’teki gözaltılara ilişkin raporları; ateş açıldığı, ölü ve yaralıların bulunduğuna dair bilgiler, güvenlik dinamiğinin artık noktasal değil, sistemik bir protesto rejimine özgü özellikler kazandığını gösteriyor.

Bu ortamda elitlerin konsolidasyon kapasitesi de tartışmalı hale geliyor. Otoriter sistemler üzerine yapılan çalışmalar, rejimlerin krizleri elit parçalanma düzeyine göre farklı şekillerde yaşadığını ortaya koyuyor. İran’da birden fazla büyük elit grubu mevcut: dini liderlik, Devrim Muhafızları, teknokratik bürokrasi ve sübvansiyonlu dolar sistemiyle bağlantılı siyasal-ekonomik klanlar. Son grubun ayrıcalıklarının kaldırılması, elitler arası çatışma riskini artırıyor. Bu da protestoların yönetimi konusunda güvenlik ve siyasal yapılar arasında rekabet ihtimalini yükseltiyor.

Gözlenen tablo, niteliksel olarak farklı bir aşamaya geçildiğini gösteriyor. Ekonomik şok artık temel neden değil; birikmiş yapısal gerilim zincirinin son halkası. Protestolar bu nedenle siyasal bir yön kazanmış durumda. İran, tekil kararların etkisinin, birikmiş sistemsel açıkların gölgesinde kaldığı bir döneme giriyor. Uluslararası analizlerde bu durum “sistemik doygunluk krizi” olarak adlandırılır: geleneksel yönetim araçlarının öngörülebilir sonuç üretmediği bir eşik.

Protesto dinamiğinin seyri, ülkenin giderek “derin siyasal türbülans” evresine girdiğini gösteriyor. Popüler olmayan reformlara ya da münferit sosyal olaylara verilen kısa vadeli tepkilerden farklı olarak, mevcut kriz ekonomik, siyasal ve ideolojik katmanlara aynı anda baskı uygulayan bir süreç niteliği taşıyor. Bu bileşim, her yönetsel kararın yüksek tırmanma riski taşıdığı bir belirsizlik alanı yaratıyor.

Protesto söyleminin evrimi de bu tabloyu tamamlıyor. İlk aşamada sloganların merkezinde ekonomik çöküş, yüksek enflasyon, riyalin değer kaybı ve temel tüketim maddelerindeki fiyat artışı vardı. Ancak protestoların ikinci gününden itibaren en üst düzey yönetime yönelik doğrudan talepler ve dini elitlere yönelik eleştiriler öne çıktı. Ekonomik dilden siyasal dile bu hızlı geçiş, rejime yönelik hoşnutsuzluğun birikimli olduğunu gösteriyor. Siyaset teorisinde bu olgu, “örtük siyasallaşma” olarak tanımlanır: kriz öncesinde var olan olumsuz tutumlar, uygun bir an ortaya çıktığında hızla görünür hale gelir.

Üniversite kentlerindeki protesto hareketliliği bu etkiyi daha da güçlendiriyor. Üniversiteler, 1999’dan bu yana İran’da siyasal ifadenin geleneksel mekânları oldu. Ancak bugünkü dalga, reform, özgürlük genişlemesi ya da belirli yasaların değiştirilmesi talepleriyle sınırlı değil. Protestolarda monarşik sembollerin belirmesi, kuşak hafızası ile mevcut siyasal düzen arasındaki kopuşa işaret ediyor. Şah rejiminden İslam Cumhuriyeti’ne geçişin travmatik deneyimini yaşamamış genç kuşaklar için monarşik retorik, somut bir restorasyon talebinden ziyade alternatif bir devlet düzeninin metaforu işlevi görüyor. Bu tür sembolik kaymaların analizi, kurumsal düzene duyulan güvenin çöktüğü ortamlarda “alternatif kimliklerin” ortaya çıkmaya başladığını gösteriyor.

Protesto yapısının seyrini belirleyen en güçlü faktörlerden biri, ulusal ekonominin içinde bulunduğu durum. İran ekonomisi uzun süredir kronik bir durgunluk evresinde: düşük emek verimliliği, uluslararası pazarlara sınırlı erişim, hammadde ihracatına aşırı bağımlılık ve kamu şirketlerinin verimsizliği kalıcı bir yapısal açık yaratıyor. Değerinin yarısını kaybeden ulusal para birimi, finansal sistemin yaptırımların ve iç dengesizliklerin etkisini telafi edemediğinin sembolüne dönüşmüş durumda. Halk açısından bunun anlamı net: reel gelirlerde düşüş, ithalatın pahalanması, ilaçtan günlük tüketim ürünlerine ve yakıta kadar geniş bir yelpazede fiyat artışı. Etkili yeniden dağıtım ve sosyal destek mekanizmalarının yokluğunda ekonomik kriz, doğrudan siyasal mobilizasyonun kaynağına dönüşüyor.

Güvenlikçi tepki ise toplumun devlete bakışını şekillendiren temel değişken haline geliyor. Gerçek mermi kullanımı, ölümler ve yaralanmalar, kitlesel gözaltılar ve sokaklardaki yoğun güvenlik varlığı, rejimin istikrarın garantörü değil, bir tehdit kaynağı olarak algılanmasına yol açıyor. Uluslararası kurumların araştırmaları, devlet şiddetinin düzeyinin protesto hareketlerinin radikalleşmesinde belirleyici faktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Göstericilerin kaybedecek bir şeyi kalmadığında ve iktidarın tepkisi ölçüsüzleştiğinde, barışçıl eylemlerden daha sert ve çatışmacı direniş biçimlerine geçiş riski katlanarak artıyor.

Bu tabloda merkezi iktidarın tutumu son derece çelişkili. Bir yanda Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, halkın meşru taleplerine kulak verilmesi gerektiğini söylüyor, hatta dini argümanlara başvurarak görevini yapmayan üst düzey yetkililerin ahirette cezalandırılacağından söz ediyor. Bu söylem, sistemsel aksaklıklardan sorumluluğu üzerinden atma çabasını yansıtırken, aynı zamanda güvenlik aygıtı üzerinde gerçek bir nüfuzunun olmadığını da açığa vuruyor. Öte yanda Devrim Muhafızları ve onlara bağlı yapılar, Basij dahil, sert bir senaryoya sadık kalıyor; öncelik siyasi uzlaşma değil, protestoların bastırılması. Siyasi ve güvenlik kanatları arasındaki bu kopukluk, iktidar içinde olası bir parçalanmanın sinyali olarak okunuyor.

Bu ortamda krizin uluslararası boyutu özel bir ağırlık kazanıyor. Dış açıklamalar iç gündemi tek başına belirlemiyor, ancak İran toplumunun algısını etkiliyor. Halk, bölgesel çatışmalara ayrılan kaynaklarla ülke içindeki ekonomik tablo arasındaki orantısızlığı giderek daha net görüyor. Protestocular arasında yaygınlaşan “devletin parasının Hamas’a, Hizbullah’a ve Husilere gittiği” söylemi, ekonomik daralma koşullarında “devrim ihracı” ideolojisine duyulan yorgunluğun ifadesi. Dış öncelikler ile iç ihtiyaçlar arasındaki bu dengesizlik, protesto hareketinin en güçlü argümanlarından biri haline geliyor.

İbrahim Reisi’nin heykelinin yıkılması ise sürecin sembolik doruk noktalarından biri. Bu tür eylemler, toplumsal bilinçteki değişimin güçlü göstergeleri olarak kabul edilir. Otoriter sistemlerde iktidar sembolleri rejimin dayanıklılığında kritik rol oynar. Bu sembollerin tahrip edilmesi, toplumun artık devlet simgelerini meşruiyetin zorunlu unsurları olarak görmediğini gösterir. Arap Baharı döneminde Orta Doğu’nun birçok ülkesinde lider heykellerinin ve portrelerinin yıkılması, daha derin siyasal dönüşümlerin habercisi olmuştu. Bu, rejimin hemen çökeceği anlamına gelmez; ancak iktidar algısında ciddi bir kırılmaya işaret eder.

İnternet ve dijital iletişimin kesintiye uğratılması, rejimin yatay mobilizasyonu bastırmaya yönelik klasik refleksini sürdürdüğünü gösteriyor. Ancak bu stratejinin etkinliği giderek azalıyor. 2025 itibarıyla VPN, proxy ve alternatif iletişim kanallarının kullanımı tarihsel zirveye ulaşmış durumda. Devlet, protesto dalgalarını yönetmede kilit bir araç olan bilgi kontrolündeki tekelini adım adım kaybediyor.

Krizin sistemik niteliği, protestoların yalnızca büyük kentlerde değil, geleneksel olarak iktidara daha sadık görülen bölgelerde de patlak vermesiyle daha net ortaya çıkıyor. Lordegan, Kuhdeşt, Huzistan ve Kermanşah gibi yerler, güvenlik varlığının her zaman güçlü olduğu alanlar. Bu bölgelerde protestoların ortaya çıkması, toplumsal hoşnutsuzluğun artık güvenlik yoğunluğuyla bastırılamayacak bir eşiğe ulaştığını gösteriyor. Siyaset bilimi bu durumu “protestonun bölgesel desegregasyonu” olarak tanımlar: devletin huzursuzluğu belirli şehir ve eyaletlerle sınırlama kapasitesini yitirmesi.

Gelişmeler, ülkenin siyasal mimarisinin geleceğine dair soruları da beraberinde getiriyor. Ekonomik kriz, siyasal güvensizlikle birleştiğinde ve ideolojik kurumlar otorite kaybettiğinde, rejim ya yönetim mekanizmalarını kapsamlı biçimde yenilemek ya da güvenlikçi çizgiyi daha da sertleştirmek zorunda kalır. Tarih, ekonomik baskı altındaki rejimlerin çoğunlukla ikinci yolu seçtiğini gösteriyor. Ancak İran örneğinde bu tercih, iç parçalanma riskini büyütüyor; zira sert bastırma hem toplumda hem de elitler arasında sadakati aşındırıyor.

Kriz derinleştikçe İran’ın yüksek belirsizlik dönemine girdiği daha açık hale geliyor. İç ve dış faktörler iç içe geçerek benzersiz bir siyasal bağlam yaratıyor. Uzlaşma ve diyalog mekanizmalarının yokluğunda protesto döngüsü, uzun vadeli bir istikrarsızlık kaynağına dönüşme potansiyeli taşıyor.

2025’in sonundaki gelişmeler, uzun süredir biriken eğilimlerin kesiştiği bir dönüm noktasına işaret ediyor. Protesto alanı, rejimin artık yalnızca durumsal reflekslerle yönetemeyeceği kadar genişledi. Daha da çarpıcı olan, yıllarca istikrarın teminatı olarak görülen grupların —esnaf, öğrenciler, taşra halkı ve dini merkezler— protesto davranışının parçası haline gelmesi. Bu, toplumsal dengede köklü bir değişimin göstergesi.

Ekonomik faktörler önemini koruyor, ancak artık tek başına açıklayıcı değil. Enflasyon, riyalin çöküşü, işletmelerin kapanması ve ithalat maliyetlerinin artması birer tetikleyici oldu; fakat krizin özü bunlarla sınırlı değil. Süreç, sosyo-ekonomik hoşnutsuzluğun ötesine geçerek açık bir siyasal meydan okumaya evrildi. Protestocular yalnızca yaşam koşullarının iyileştirilmesini değil, iktidar mimarisinin sorgulanmasını da talep ediyor; en üst yönetim ve dini elitler doğrudan hedef alınıyor. Bu kayma, mevcut kurumlara duyulan güvenin ciddi biçimde eridiğini teyit ediyor.

İran siyasal sistemi, iktidarın yeniden üretim mekanizmalarının artık alışıldık biçimde çalışmadığı bir döneme girmiş durumda. Yönetim, karmaşık krizlere özgü klasik bir ikilemle karşı karşıya: reform mu, baskının artırılması mı? Ancak mevcut tablo, siyasi ve güvenlik elitlerinin ortak bir yönelim üzerinde uzlaşamadığını gösteriyor. Pezeşkiyan, yatıştırıcı bir siyasi figür olarak konumlanmaya çalışıyor; sübvansiyonlu dolar sistemini sona erdirme kararı, dini referansları ve sorumluluk vurgusu bu çabanın parçaları. Ne var ki bu adımlar, güvenlik aygıtının stratejisini değiştirecek kurumsal ağırlığa sahip değil.

Devrim Muhafızları ve bağlı yapılar ise zorlayıcı yönetim modeline sadık. Gerçek mermi kullanımı, çocuk yaşta gözaltılar, sokaklardaki yoğun güvenlik varlığı ve bilgi karartması bu yaklaşımın yansımaları. Kısa vadede sokak hareketliliğini azaltabilir; ancak kök nedenleri ortadan kaldırmaz. Aksine, siyasal yabancılaşmayı derinleştirir ve radikalleşmeyi besler. Uluslararası analizler, orantısız güç kullanımının ve diyalog kanallarının yokluğunun bu riski katladığını gösteriyor.

Protestonun sembolik boyutu da ayrı bir önem taşıyor. Reisi’nin heykelinin yıkılması ve Kum’daki antiklerikal sloganlar, on yıllardır rejimin dayanağı olan ideolojik meşruiyet unsurlarının artık eskisi kadar sağlam olmadığını gösteriyor. Devletin sembolik gücü baskı altında ve toplum, resmi sembolleri dokunulmaz kabul etmiyor. Siyaset teorisinde bu süreç, çoğu zaman derin dönüşümlerin habercisi olan “sembolik sıfırlanma” olarak tanımlanır.

Şirin Ebadi’nin açıklamaları, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın değerlendirmeleri ve Mike Pompeo’nun yorumları da iç krizi İran’ın dış kırılganlığının bir parçası olarak çerçeveliyor. Toplum nezdinde bu söylemler, dış öncelikler ile iç ihtiyaçlar arasındaki uçuruma dair algıyı güçlendiriyor. Bölgesel aktörlere verilen desteğin, iç ekonomik çöküş koşullarında giderek daha fazla sorgulanması, protestonun siyasal tonunu sertleştiriyor ve onu sıradan bir ekonomik tepkinin çok ötesine taşıyor.

Taşrada protestoların hem göstericilerin hem de güvenlik güçlerinin ölümü ve yaralanmasıyla birlikte seyretmesi, merkezin çevre bölgeler üzerindeki kontrol kapasitesinin zayıfladığını açık biçimde ortaya koyuyor. Bu kontrol kaybı en tehlikeli belirtilerden biri; çünkü merkezi yönetim mekanizmasının ciddi bir aşırı yüklenme yaşadığını gösteriyor. Tarihsel gözlemler, güvenlik aygıtının aynı anda çok sayıda gerilim odağına müdahale etmek zorunda kaldığı durumlarda bu tür belirtilerin sıklıkla iç parçalanmanın habercisi olduğunu ortaya koyuyor.

Bu gelişmeler ışığında İran, uyarlanabilir bir dönüşüm ihtimali ile uzun süreli istikrarsızlık riski arasındaki ince hatta ilerliyor. Siyasal sistem, ekonomik öncelikleri, iç meşruiyet mekanizmalarını ve dış politikanın stratejik yönelimlerini yeniden düşünme ihtiyacıyla karşı karşıya. Ancak böylesi bir yeniden yapılanma yalnızca siyasi irade değil, elitler arası uyum ve toplumsal güven de gerektiriyor. Bugün itibarıyla bu üç unsurun hiçbirinin sağlam biçimde mevcut olduğu söylenemez.

Yaşananlar, önümüzdeki yıllarda ülkenin siyasal gelişimini belirleyecek bir yapısal belirsizliğin oluştuğuna işaret ediyor. Ekonomik baskı, ideolojik kriz, siyasal kutuplaşma, güvenlik temelli tırmanma ve uluslararası etki iç içe geçerek çok katmanlı bir istikrarsızlık alanı yaratıyor. Bu durum, risk düzeyi ve olasılığı farklı olan birden fazla senaryoya evrilebilir.

Birinci olası güzergâh, güvenlik önlemlerinin baskısı altında protesto yoğunluğunun kademeli olarak düşmesi, ancak krizin yapısal nedenlerinin yerinde kalmasıdır. Bu, kısa vadede tansiyonu azaltabilir; fakat uzun vadede daha geniş, daha siyasal ve daha tehlikeli yeni bir protesto dalgasının zeminini hazırlar. Uluslararası literatürde bu senaryo “başarısız istikrar” olarak tanımlanır: devlet belirtileri bastırır, nedenleri değil.

İkinci güzergâh, ekonomik mekanizmaların kısmen yenilenmesini ve toplumsal baskının azaltılmasını hedefleyen sınırlı reformlardır. Böyle bir senaryo, siyasal ve güvenlik elitleri arasında eşgüdüm gerektirir. Oysa mevcut tabloda bu tür bir uyumun işaretleri yoktur. İktidar yapısında değişim olmaksızın yapılan reformlar meşruiyet sorununu çözmez ve kamuoyunda kozmetik adımlar olarak algılanır.

Üçüncü güzergâh, elitlerin ortak bir tepki stratejisi geliştirememesi halinde siyasal sistemin kademeli biçimde parçalanmasıdır. Bu senaryo, yerel güç merkezlerinin artması, bölgesel gerilimlerin derinleşmesi ve farklı güvenlik grupları arasında iç rekabet ihtimaliyle birlikte ilerler. En riskli yol budur; ancak elitler arası uzlaşmanın yokluğunda olasılığı giderek artar.

Dördüncü güzergâh ise kontrollü bir dönüşümdür: iktidarın ekonomi, iç siyaset ve toplumla etkileşim mekanizmalarında yapısal değişiklikleri bizzat başlatması. Bu, en istikrarlı seçenek olmakla birlikte, bugün İran’da bulunmayan kurumsal koşulları gerektirir. Bu nedenle kısa vadede gerçekleşme ihtimali düşüktür.

Tüm bu unsurlar bir arada değerlendirildiğinde, İran’ın sürekli baskı altında kalacağı bir döneme girdiği görülüyor. Stratejik bir yaklaşım geliştirilmediği takdirde bu baskı birikecek ve yeni protesto dalgalarına ya da farklı siyasal istikrarsızlık biçimlerine dönüşecektir.

2025’in sonunda İran, basit bir sosyo-ekonomik protesto döngüsüyle değil, siyasal ve ideolojik sistemin temel unsurlarını etkileyen çok katmanlı bir krizle karşı karşıya. Ekonomik şok yalnızca bir başlangıç noktasıydı; asıl olarak kurumsal yorgunluğun ve iktidara duyulan güven kaybının boyutlarını açığa çıkardı. Kum’daki protestolar, iktidar sembollerinin yıkılması, esnafın, öğrencilerin ve taşranın sürece katılması, rejimin geleneksel dayanaklarının aşındığını gösteriyor. Güvenlikçi tepki sokak hareketliliğini geçici olarak azaltıyor, ancak siyasal yabancılaşmayı derinleştiriyor. Dış politika öncelikleri, toplumun iç ihtiyaçlarıyla açık bir çelişki içine giriyor. Sürecin gidişatı, elitlerin ortak bir strateji geliştirip geliştiremeyeceğine bağlı; ancak mevcut dinamikler, böyle bir uzlaşmanın şimdilik ufukta olmadığını gösteriyor. İran, geleneksel yönetim araçlarının etkisini yitirdiği bir yapısal belirsizlik dönemine girmiş durumda.

Stratejik öneriler

İranlı elitlerin önceliği, ekonomik önceliklerin yeniden gözden geçirilmesi, bütçe süreçlerinde şeffaflığın artırılması ve ulusal güvenliğe doğrudan katkısı olmayan dış politika harcamalarının azaltılması yoluyla toplumsal tansiyonu düşürmek olmalıdır. İç siyasal diyalog genişletilmeli; üniversite çevreleri ve taşra temsilcileri bu sürece dahil edilmelidir. Güvenlik unsurlarının kullanımı ancak orantılılık çerçevesinde meşru olabilir; aksi halde radikalleşme riski büyür. Toplumsal güvenin kademeli olarak yeniden inşasını mümkün kılacak yönetsel uyum mekanizmalarının oluşturulması zorunludur. İran’la etkileşim içinde olan dış aktörler, sürecin yüksek hassasiyetini dikkate almalı ve iç fay hatlarını derinleştirecek adımlardan kaçınmalıdır. Uluslararası kurumlar, siyasal yorumlara girmeden insani etkileşim kanallarını destekleyebilir. En sürdürülebilir yol, yönetişim pratiklerinin modernizasyonuna yönelmek ve böylece daha ileri bir tırmanma riskini azaltmaktır.

Etiketler: