...

2025 yılında İran’daki görünür liberalleşme ile baskıcı sertleşmenin bu paradoksal birleşimi, İslam Cumhuriyeti’nin meşruiyet krizinin derinleştiği, uluslararası izolasyonun ve dış baskının arttığı bir dönemde rejimin iç konsolidasyonu ve hayatta kalmasına yönelik stratejik yeniden yapılanmasını nasıl yansıtıyor?

İran, dışarıdan bakıldığında kontrollü bir yumuşama sürecine girmiş gibi görünüyor: sokaklarda başörtüsüz kadınların sayısı artıyor, ahlak polisinin baskısı hissedilir biçimde azalmış, gençlerin kültürel alanı genişlemiş durumda. Ancak bu yüzeysel esneklik, rejimin özünde yaşanan sertleşmeyi gizleyemiyor. Aynı dönemde idam cezalarının sayısı neredeyse ikiye katlanmış, “casusluk” suçlamalarıyla gözaltılar çoğalmış ve güvenlik aygıtının ideolojik denetimi hiç olmadığı kadar sıkılaşmış durumda.

Rekor düzeyde idam: rakamların dili sertleşmenin boyutunu anlatıyor

Norveç merkezli insan hakları örgütü Iran Human Rights (IHR)’ın verilerine göre, 2025 yılında İran’da en az 1922 kişi idam edildi. Bu, bir önceki yıla göre yüzde 97’lik bir artış anlamına geliyor. 2024’te kaydedilen 975 idam bile uluslararası çevrelerde alarma yol açmışken, 2025’teki tablo Tahran’daki rejimin baskı mekanizmalarının “yeni bir aşamaya” geçtiğini açıkça gösteriyor.

Resmî rakamlar açıklanmadığı için gerçek sayıların çok daha yüksek olabileceği tahmin ediliyor. IHR’nin analizine göre, idamların neredeyse tamamı “cinayet” ve “uyuşturucu ticareti” suçlarından kaynaklanıyor; ancak bu durum, uygulamanın politik niteliğini gizlemiyor. Zira rejim, idamı sadece ceza hukuku aracı olarak değil, toplumsal disiplinin ve korkunun sembolü olarak kullanıyor.

“Yönetilen liberalizasyon”: kontrollü esneklik, derinleşen baskı

Siyaset bilimi literatüründe yönetilen liberalizasyon döngüsü olarak tanımlanan bu model, otoriter rejimlerin sıkıştıkları dönemlerde başvurduğu klasik bir strateji. Carnegie Endowment ve RAND Corporation raporlarına göre bu yöntem, sistemin özünü koruyarak toplumsal basıncı kontrollü bir şekilde boşaltmayı hedefliyor.

İran’da da tablo tam olarak bu: başörtüsü yasası teknik olarak yürürlükte kalsa da polis uygulamayı durduruyor. Hukuki bir reform yapılmıyor; yalnızca baskı biçimi değişiyor. Görünür denetim gevşetilirken, görünmeyen denetim —mahkemeler, istihbarat, devrim muhafızları— daha da yoğunlaşıyor.

İdam: rejimsel disiplinin “simgesel şiddeti”

Uzmanlara göre İran’daki idam furyası yalnızca hukuki bir refleks değil, siyasal bir iletişim biçimi. Brookings Institution’ın “disipliner otoriterlik” (disciplinary authoritarianism) kavramına göre, alt sınıflara yönelik cezalandırma eylemleri, devlete ahlaki üstünlük hissi kazandırır. Bu, rejimin kriz dönemlerinde meşruiyetini yeniden üretme biçimidir.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın reformist söylemine rağmen, yargı sistemi ve güvenlik aygıtı doğrudan Devrim Muhafızları’nın denetiminde kaldığı için bu sertlik politikasına dokunulamıyor. Dolayısıyla rejim, “ılımlı yüzünü” gösterirken aynı anda en acımasız araçlarını da devreye sokuyor.

Korkunun tarihi: idam dalgalarıyla ölçülen rejim krizi

İran’ın modern tarihinde idam sayısındaki her artış, rejimin bir kriz evresine girdiğini gösterir.
1988: İran-Irak savaşının bitiminde yaşanan ilk büyük infaz dalgası, rejimin “moral temizlik” adı altında binlerce siyasi mahkumu ortadan kaldırdığı dönemdi.
2009: Yeşil Hareket protestoları sonrası, “Tanrı’ya düşmanlık” suçlamasıyla onlarca gazeteci, öğrenci ve aktivist idam edildi.
2022–2023: Mahsa Amini’nin ölümünün ardından kadınların öncülük ettiği gösteriler, yeni bir infaz furyasına zemin hazırladı.

Bugün yaşanan yeni artış, rejimin gücünü değil, zayıflığını anlatıyor. İdeolojik çekim gücünü kaybeden bir iktidar, otoritesini artık yalnızca korku üzerinden sürdürebiliyor.

Korku ve cazibe: çift yönlü kontrol mekanizması

İlginçtir ki, baskının tırmandığı bu dönemde rejim aynı anda topluma “sahte bir özgürlük” hissi de veriyor. Tahran sokaklarında başörtüsüz kadınlar daha görünür, gençlerin müzik ve giyim tercihleri daha serbest. Bu görüntü, gerçek bir açılım değil; dikkatle tasarlanmış bir mühendislik hamlesi.

İranlı analistlerin deyimiyle bu, “korku ve cazibenin ikili yönetimi.” Korku, toplumu sindirip itaatsizliği önler; cazibe ise insanları demobilize eder, “idare ederiz” hissi yaratır. Böylece rejim, hem bastırır hem de uyuşturur.

Bu denge, geç dönem otoriter rejimlerin klasik özelliğidir: güç gösterisiyle gizlenen kırılganlık. Bir devlet, halkını ikna edemediğinde, onu korkutmak zorunda kalır. Ve eğer sürekli olarak öldürme kapasitesini ispat etmeye mecbursa, bu aslında artık yaşatma yeteneğine olan inancını kaybettiği anlamına gelir.

Ekonomik erozyon ve toplumsal çözülme: İran’da güvenin çöküşü

Direniş ekonomisi çıkmazı: büyümeden çok tükeniş

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) verilerine göre İran’da enflasyon 2024’te yüzde 39’a ulaştı, 2025 içinse tahmin yüzde 41 civarında. Son beş yılda halkın reel gelirleri yüzde 25’ten fazla azaldı. Resmî işsizlik oranı yüzde 9 görünse de genç nüfusta bu oran yüzde 23’ün üzerinde.

Tahran yönetimi hâlâ “direniş ekonomisi” (resistance economy) adı verilen, dışa kapalı ve otarşik bir modele yaslanıyor: ithalat kısıtlamaları, yerli üretimi teşvik, Rusya, Çin ve Venezuela gibi sınırlı ortaklarla yapılan takas ticareti. Bu sistem, rejime kısa vadeli nefes alanı sağlasa da sürdürülebilir büyüme üretmiyor. Tam tersine, piyasada kronik bir “güvensizlik enflasyonu” yaratıyor: insanlar yatırım yapmıyor, tasarruf etmiyor, çünkü geleceğe inanmıyor.

Ekonomik durağanlık, siyasi baskının doğal müttefikine dönüşmüş durumda. İdam sayısındaki artış ve yaygın “casusluk” davaları yalnızca muhalefet korkusunun değil, ekonomik çaresizliğin de ürünü. Rejim, maddi refah sağlayamadığı bir toplumu korkuyla disipline etmeye çalışıyor.

Korkunun yerini alan yeni duygu: alışılmış özgürlük

Bugünün Tahran’ı, gürültüsüz ama derin bir toplumsal dönüşümün eşiğinde. Artık başörtüsüz kadınlar sokaklarda rahatça dolaşıyor, arabasına binip müzik dinliyor, arkadaşlarıyla gizli ev partilerinde dans ediyor. Kimse rejime meydan okumuyor; kimse de koşulsuz itaat etmiyor. Bu bir isyan değil — korkunun yavaş ama istikrarlı çözülüşü.

Genç bir doktor şöyle anlatıyor:
“Altı aydır başörtüsü takmıyorum. Kliniktekilerin hepsi böyle. Önce korkuyorduk, şimdi alıştık. Sanki devlet yoruldu.”

Bu cümle, bugünkü İran’ın ruh halini özetliyor. Halk, yasayla gerçeklik arasındaki boşlukta yaşıyor; her gün hem özgürlük, hem de tutuklanma olasılığı taşıyor.

Başörtüsü yasası, bu çelişkinin sembolüne dönüştü. Meclis 2024’te cezalarda sertleşmeye gitti; ancak Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan yasayı “adaletsiz” ve “devlete olan güveni zedeleyen” bir düzenleme olarak nitelendirip uygulamayı askıya aldı. Yasa yürürlükte kaldı ama toplum, rejimin geri adım attığını gördü. Bu, halkın sessiz direncine verilmiş bir dolaylı cevaptı.

Kadınlar, müzik ve yasakların çürümesi

Son aylarda özel partiler, gizli barlar ve konserler ülke gündemine oturdu. Tahran’daki bir restoranda “alkol servisi” yapıldığı gerekçesiyle işletme kapatıldı — ama kimse hapse girmedi, kimse kırbaçlanmadı. Birkaç yıl önce bu, kamuya açık bir infazla sonuçlanırdı.

Artık şehirde sokak müzisyenleri gitar çalıyor, gençler otoparklarda dans ediyor. Kızlar, başörtüsüz şarkı söyledikleri videoları internete yüklüyor — ve bu videolar milyonlarca kez izleniyor, sansürlenmiyor.

Sistem, halkı şiddetle değil, görmezden gelerek kontrol etmeye çalışıyor. Çünkü artık eski refleksler işlemiyor. İdeolojik disiplin, toplumsal yorgunluğa yeniliyor. Rejim, “ahlakı koruma” söylemini sürdürse de, içten içe biliyor: eski korkular dönmeyecek.

Casusluk seferberliği: korkunun yeni dili

2025 Haziran’ında İsrail ve ABD’yle yaşanan 12 günlük savaş, İran rejimini askeri olarak zayıflattı ama ideolojik olarak daha saldırgan hale getirdi. Kaybedilen savaş, “kahramanca direniş” olarak sunuldu. Temmuzdan itibaren ise ülke genelinde yeni bir kampanya başlatıldı: “topyekûn casuslukla mücadele.”

RAND ve CSIS gibi Batılı düşünce kuruluşları bu süreci “karşı istihbarat popülizmi” (counterintelligence populism) olarak tanımlıyor — yani yönetimin, dış tehdit söylemini toplumu hizaya sokmak için kullanması.

Üç ay içinde 21 binden fazla kişi “yabancı istihbaratla bağlantı” suçlamasıyla gözaltına alındı; aralarında akademisyenler, gazeteciler, iş insanları, hatta Devrim Muhafızları’ndan düşük rütbeli subaylar da vardı. Devlet televizyonu, “İslam Cumhuriyeti tarihinin en büyük casusluk ağı çökertildi” manşetleri attı. Oysa davaların çoğu, varsayımlara ve itiraflara dayanıyordu.

Bu dalga iki temel amaç taşıyordu:
Birincisi, toplumu “dış düşman” etrafında kenetlemek. Ekonomik yorgunluk ve savaş yenilgisi sonrası rejim, yeni bir düşman hikâyesine ihtiyaç duydu — ve onu halkın içinde buldu.
İkincisi, baskıyı meşrulaştırmak. “Casuslukla mücadele” bahanesiyle güvenlik kurumlarının yetkileri genişletildi; telefon kontrolleri, sosyal medya takibi, internet filtreleri günlük rutine dönüştü.

Yeni moda terim “kültürel karşı istihbarat” — yani gazeteciden öğretmene kadar herkesin gözetlenmesi.

Korkunun yönetimi, rejimin çürümesi

Bu durum, siyaset biliminin “anlatısal güvenlikleştirme” (narrative securitization) dediği sürece işaret ediyor: devlet, tehdidi yönetmek yerine onu üretir. Tehdit algısı, rejimin meşruiyet kaynağına dönüşür. Ancak bu modelin bir ömrü vardır.

2025 sonbaharında “casusluk” kampanyası rejimin elinde ters tepmeye başladı. Keyfî gözaltılar, yanlış suçlamalar, korku kültürünü derinleştirdi. Üniversitelerde herkes herkesten şüphe eder hale geldi; öğretim üyeleri öğrencilerinden, bürokratlar meslektaşlarından korkuyor.

Böylece İran’da “iç düşman sendromu” doğdu — yani rejim artık gerçek tehditlerle değil, kendi korkusunun gölgesiyle savaşıyor.

Korkuyu yönetim aracına dönüştüren iktidar, en önemli sermayesini kaybetti: güveni.
“Direniş ekonomisi” bir ülkeyi ayakta tutabilir, ama güven olmadan toplum ayakta kalamaz. Bugün İran’da yaşanan tam da bu: güç gösterisiyle maskelenmiş bir çözülme.

Su kıtlığı: İran’ı sarsan yeni jeopolitik fay hattı

İdeolojiye boyun eğmeyen kriz: suyun siyaseti

Bugünün İran’ında en yıkıcı tehdit artık ne ABD yaptırımları ne de toplumsal muhalefet. Asıl tehlike, rejimin ne bastırabildiği ne de yönetebildiği bir olgu: su krizi.
Birleşmiş Milletler Su Kaynakları Enstitüsü’ne göre İran, “hidrolojik iflas” (hydrological bankruptcy) aşamasına girmiş durumda. Bu, ülkenin yıllık su tüketiminin yenilenebilir kaynaklarını kalıcı biçimde aşması demek. Yani İran artık doğal dengesini kaybetti; yeraltı suyu çekiliyor, göller kuruyor, tarım alanları çölleşiyor.

Kendi eliyle yaratılan felaket

İran’daki su krizinin özünde doğa değil, insan var. Tüketilen suyun yüzde 90’ı tarıma gidiyor — üstelik çağdışı bir üretim yapısına. Ülke hâlâ pirinç, şeker kamışı, kavun ve çay gibi suyu bol isteyen ürünlere bağımlı. Bir zamanlar “gıda bağımsızlığının” simgesi olan bu politikalar, bugün ekolojik intihara dönüşmüş durumda.

Aşırı kuyuların açılması, yeraltı sularının izinsiz çekilmesi, binlerce yıllık kanat (yeraltı su tünelleri) sisteminin yok olması; hepsi birlikte, yeraltı su seviyesinin çökmesine ve verimli toprakların hızla çölleşmesine yol açtı.

Dünya Bankası verilerine göre İran’da kişi başına düşen su miktarı 2030’a kadar 500 metreküpün altına inecek — yani “fiziksel su kıtlığı” eşiğinin altına. Şu anda bile bu miktar bin metreküp civarında. Kaynakların her yıl yüzde 7–10 oranında azalması, ülkenin önümüzdeki on yılda yaşamsal sınırına dayanacağı anlamına geliyor.

“Su protestoları”: merkeze ulaşan öfke

Su artık yalnızca ekonomik bir mesele değil, doğrudan politik bir çatışma konusu. Sistan, Beluçistan, Huzistan ve Yezd gibi eyaletlerde çiftçiler yıllardır “su protestoları” düzenliyor. Bu eylemler ideolojik değil — hayatta kalma refleksi. Fakat Tahran için asıl alarm, 2024–2025’te su kesintilerinin başkente ulaşmasıyla çaldı.

15 milyonluk şehirde muslukların kuruması, orta sınıfın sabrını taşırdı. Yüksek enflasyon, düşen gelirler ve hizmetlerin çökmesi birleşince, su yokluğu bir anda politik simgeye dönüştü. Artık rejim, suyu yönetememenin bedelini ideolojik söylemle örtemiyor.

Direniş ekonomisinin sonu: kendi mitini yutan model

2010’lardan bu yana İran, “direniş ekonomisi” doktrinini kutsallaştırdı — kendi kendine yeten, dışa bağımlı olmayan bir ulusal kalkınma modeli. Tarım bu ideolojinin kalbiydi: “kendi pirincimizi üretmek”, “şeker kamışını ithal etmemek”, “toprağı korumak” kutsal bir görev sayılıyordu.

Fakat su kıtlığı bu mitin içini boşalttı. Bağımsızlık adına sürdürülen tarım politikaları, ülkeyi kuraklığa ve açlığa sürükledi. Şimdi rejim, bu çelişkiyle yüzleşemiyor; çünkü “su yok” demek, “direniş ekonomisi çöktü” demek.

Bu nedenle su krizi, yalnızca çevresel bir çöküş değil — rejimin meşruiyetine yönelik varoluşsal bir tehdit. Çünkü ideoloji, ekonomiyi ikna edebilir; ama kuruyan toprağı, boş kuyuyu, susuz tarlayı ikna edemez.

Doğaya karşı devlet: iktidarın sınırı

İran’ın bütün siyasi mimarisi “direnç” üzerine kurulu: direniş, dayanıklılık, bağımsızlık. Fakat su krizi bu retoriği paramparça ediyor. Rejim, ideolojiyle yönetilen bir doğaya sahip olamayacağını fark ediyor. Su, baskıya boyun eğmeyen bir otoriteye dönüştü. Devlet yasalar çıkarabilir, polis gönderebilir ama yağmur yağdırmaz.

Böylece su, yeni bir siyasal kategoriye dönüşüyor — yönetilemeyen, kontrol edilemeyen, hatta cezalandırılamayan bir güç. İran’ın bugünkü zayıflığı da tam burada yatıyor: rejim artık doğayı değil, doğanın intikamını yönetiyor.

Reformun sınırında: Pezeşkiyan paradoksu

2024 yazında Mesud Pezeşkiyan’ın seçilmesi, İran’da kısa süreli bir umut havası yaratmıştı. Hekim kökenli, uzlaşmacı bir reformcu olarak görülen Pezeşkiyan’dan beklenen, rejimi yumuşatması ve toplumu yeniden devlete yaklaştırmasıydı. Ancak birkaç ay içinde anlaşıldı ki, Tahran’da cumhurbaşkanlığı bir makamdan çok bir görevdir; karar verme gücü değil, kararları uygulama yükümlülüğüdür.

Gerçek iktidar, hâlâ Ayetullah Ali Hamaney ve onun etrafındaki dinî-güvenlik çevresinde toplanmış durumda. Cumhurbaşkanı, sadece yönetimin “idari yüzü”. Contained reformism — yani “kontrollü reformculuk” — İran siyasetinin kronik formülüdür: değişim talebini bastırmadan yatıştırmak.

Kozmetik reform, yapısal sertlik

Pezeşkiyan’ın döneminde kadınlara yönelik baskılar bir nebze hafifledi, başörtüsü denetimi gevşetildi, kültürel alanda bir esneklik oluştu. Fakat aynı dönemde idam sayısı son on yılın zirvesine çıktı. Bu bir çelişki değil, sistemin denge refleksi.

İran rejimi her gevşemeyi yeni bir sertlikle dengeliyor. Ahlak polisinin adımını geri çektiği her noktada yargı sistemi öne çıkıyor; özgürlük alanı bir yerde açıldığında, başka bir yerde kapanıyor. Böylece korku seviyesi sabit kalıyor.

Freedom House’un tanımıyla İran, bugün “gerileyen melez rejimler” (hybrid declining regimes) kategorisinde: seçimler ve meclis var, ama kararlar kapalı bir dinî-güvenlik çevresinde alınıyor. Bu yapı içinde reformun kendisi bile tehdit sayılıyor.

Pezeşkiyan, bu sistemin içinde bir sembole dönüştü — yetkisi olmayan bir umut. “Toplumu cezalandırmak değil, iyileştirmek gerek” diyen bir doktor, ama hastane onun değil. Altında imzası olan af teklifleri reddediliyor, söylemleri sansürleniyor, reform çağrıları tutuklamalarla gölgeleniyor.

Rejim dengesi: özgürlükle korku arasında

Sonuçta ortaya çıkan tablo, İran’ın en eski paradoksunun yeni versiyonu: rejim, yaşamak için değişmek zorunda; ama değiştiği anda varlığını kaybetmekten korkuyor.

Su krizi, ekonomik çöküş, şiddet sarmalı ve toplumsal gevşeme — hepsi aynı kaynaktan besleniyor: sistemin tükenmişliği. İran artık bir ideoloji değil, bir denge arayışıyla yönetiliyor. Ve suyun çekildiği her yeni kuyu, o dengenin de biraz daha derinlere gömüldüğünü gösteriyor.

Senaryo analizi: İran’ın geleceğine dair üç olası rota

Tarihî kavşakta bir rejim

2025 yılı itibarıyla İran, kendi içinde çelişkilerle dolu bir rejim olarak yoluna devam ediyor: ideolojik inat, kurumsal çözülme ve dış baskılar arasında sıkışmış bir sistem. Ekonomik durgunluk, su kıtlığı, meşruiyet aşınması ve toplumsal yorgunluk birleşince, ülke stratejik bir yol ayrımına geldi. Her adım artık bir tercih değil, bir risk anlamına geliyor. İran önünde üç olası senaryo var: yönetilen durağanlık, iç çöküş ve zorunlu dönüşüm.

1. Yönetilen durağanlık (olasılık: yaklaşık %60)

Bu, en muhtemel senaryo. Çünkü İran rejimi, kırılmadan sürünmeyi, reformla sarsılmaya tercih ediyor. “İdare edilen istikrar” stratejisi, rejimin varoluş refleksine dönüştü: gündelik hayatta küçük tavizler, siyasette kesintisiz baskı.

Yargı ve güvenlik aygıtı, adaletin değil, korkunun kurumsal temsilcisi haline geldi. Rejim, reform yapmadan yönetiyor; baskı kurmadan ayakta kalamıyor.

Ekonomide tablo değişmiyor: Batı yaptırımları, kronik yolsuzluk, sermaye kaçışı ve nitelikli göç, büyüme potansiyelini yok ediyor. Ancak Çin ve Rusya ile yapılan enerji anlaşmaları, askeri işbirlikleri ve “gölge ticaret ağları” İran’a asgari bir finansal dayanıklılık sağlıyor. Tahran, Avrasya eksenine tutunarak dolar dışı ticaretin kenarından hayatta kalıyor.

Toplumun ruh hali ise apatisiyle tanımlanıyor. Uzun yıllar süren protesto dalgaları, bedeli ağır bir yorgunluk bıraktı. Gençler özel hayata çekildi, orta sınıf küçük işlerle ve yurt dışından gelen dövizlerle ayakta kalmaya çalışıyor. Elit kesim, Devrim Muhafızları ve dinî hiyerarşi etrafında sıkıca kenetlenmiş durumda.

Bu tablo, çöküşsüz bir çürüme hali: “yönetilen durağanlık”, yani zamanı silah gibi kullanan bir iktidar biçimi.

2. İç çöküş (olasılık: yaklaşık %25)

Bu senaryoda rejim, birden değil ama içten içe çöker. Ekonomik, ekolojik ve idari krizlerin birleşmesiyle sistem yavaş yavaş çözülür.

Su kıtlığı artık ulusal güvenlik meselesi. Urmiye Gölü’nün kuruması, yeraltı sularının çekilmesi, tarımın çöküşü; hepsi bir araya gelerek kırsal bölgelerde yaşamı sürdürülemez hale getiriyor. Buna yüzde 40’ı aşan enflasyon ve artan yoksulluk eklendiğinde, özellikle Beluçistan, Huzistan ve Kürdistan gibi periferik bölgelerde toplumsal patlamalar kaçınılmaz hale geliyor.

Bu patlamalar devrim biçiminde değil, “sürünen çözülme” biçiminde gelişebilir: yerel isyanlar, sabotajlar, idari kopuşlar. Merkez hâlâ ayakta görünür, ama kurumlar birbirinden kopar. Tıpkı son dönem Sovyetler Birliği gibi: törenler sürer, sloganlar söylenir, ama devletin iç mekanizması dağılmıştır.

Bakanlıklar koordinasyonu kaybeder, bürokrasi felç olur, güvenlik aygıtı dış tehditleri değil kendi halkını kontrol etmekle meşgul hale gelir. İran’ın jeopolitik ağırlığı azalır, Çin ve Rusya’ya bağımlılığı artar. Bu, ani bir yıkım değil, yavaş çekim bir dağılma olur.

3. Zorunlu dönüşüm (olasılık: yaklaşık %15)

En az olası ama stratejik açıdan en dinamik senaryo bu. Bu durumda İran, dış baskılar ve iç tükenmişlik nedeniyle pragmatik bir yeniden yapılanmaya gider.

Enerji gelirlerindeki azalma, yeni bir İsrail-ABD askeri çatışması, su krizinin derinleşmesi ve bölgesel rekabetin (özellikle Suudi Arabistan ve Türkiye’den gelen) artışı rejimi köşeye sıkıştırabilir. Böyle bir şok, rejimin ideolojik dogmatizmini kırabilir.

Bunun sonucunda ortaya çıkabilecek model, “neo-Çinleşme” olarak tanımlanıyor: otoriter politik çekirdeği korurken ekonomide kısmi açılım ve teknolojik modernizasyon. Çin ve Rusya’dan gelecek yatırımlar, kontrollü bir piyasa açılımıyla birleşirse, rejim yeni bir “İslami Halk Cumhuriyeti” formuna evrilebilir — ideoloji ile ticaretin hibriti.

Ancak bugün için böyle bir dönüşümün siyasi iradesi yok. Dini liderlik gücü paylaşmak istemiyor, Devrim Muhafızları ekonomik ve idari nüfuzlarını kaybetme korkusu taşıyor. Bu nedenle zorunlu dönüşüm yalnızca ağır bir dış şokla — örneğin büyük bir enerji krizi, askeri yenilgi ya da kitlesel isyan dalgasıyla — mümkün olabilir.

Sonuç ve stratejik öneriler

Korku ile hoşgörü arasında sıkışmış bir rejim

2025 yılı itibarıyla İran’daki tablo artık klasik “sertlik mi, liberalleşme mi” ikilemiyle açıklanamaz. İdamlardaki rekor artışla birlikte görülen kısmi toplumsal esneklik, birbirine zıt değil, aynı stratejinin iki yüzü. İslam Cumhuriyeti bugün varlığını, hem şiddeti hem de ahlaki gevşemeyi yönetim araçlarına dönüştürerek sürdürüyor.

İnsan hakları örgütlerinin verilerine göre yalnızca 2025 yılında İran’da 1900’den fazla kişi idam edildi — bu, son on yılların en yüksek rakamı. Bazı aylarda idam sayısı 300’ü buldu; aralarında kadınlar ve reşit olmayanlar da vardı. Devlet, ölüm cezasını artık yalnızca cinayet ya da uyuşturucu suçlarında değil, siyasi muhaliflere, protestoculara, azınlıklara karşı da kullanıyor. Mahkemeler hızla hüküm veriyor, savunma hakkı fiilen ortadan kalkıyor; deliller çoğu zaman güvenlik servislerinin baskısıyla “üretiliyor”. Böylece idam, bir hukuki ceza olmaktan çıkıp siyasal mesajın diline dönüşüyor: rejim, “korku üzerindeki tekelini” hatırlatıyor.

Ancak bu sırada, aynı rejim gündelik hayatta kısmi bir esneklik gösteriyor. Başkent Tahran ve büyük şehirlerde kadınlar başörtüsüz dolaşabiliyor, ahlak polisinin devriyeleri görünmez hale geldi, gençlik Batı tarzı giyim, müzik ve sosyal alışkanlıklara yöneliyor. Yönetim bu tabloya bilerek göz yumuyor. Çünkü bu “serbestlik” bir reform değil, taktik bir nefes: rejim, ideolojik baskının dozunu azaltarak sosyal öfkeyi soğutmak istiyor.

Kontrollü liberalizasyon, sürdürülen korku

İran’daki bu ikili düzen aslında tutarlı bir model. Siyasette sertlik, özel hayatta gevşeklik. Devlet, politik alanı baskıyla kapatırken, özel alanda özgürlük yanılsaması yaratıyor. Böylece halk, sokakta değil evinde “özgür” hissediyor; tepki potansiyeli bireyselleştiriliyor. Sistem, öfkeyi yönetiyor ama umudu üretmiyor.

Bu formül kısa vadede etkili: insanlar protesto etmek yerine uyum sağlamayı seçiyor, rejim meşruiyetini korkuyla değil, alışkanlıkla sürdürüyor. Fakat uzun vadede bu strateji, sistemin kendi temelini kemiriyor. Şiddet politika yerine geçince, devlet sorun çözmeyi değil, bastırmayı öğreniyor. Reformların yerini cezalar, kurumların yerini korku alıyor.

Stratejik sonuç: sürdürülemez denge

Böylesi bir yönetim tarzı, geçici istikrar yaratırken kurumsal çürüme üretir. Her idam, her gözaltı, kısa vadede sessizlik getirir ama uzun vadede meşruiyetin dokusunu yıpratır.
Gündelik yaşamda verilen küçük özgürlükler, politik umutsuzluğu telafi etmez. Tahran bugün görünürde canlı, ama içeriden tükenmiş bir toplumun kalbidir: korkunun ve özgürlüğün aynı anda yaşandığı bir laboratuvar.

İran devleti artık halkıyla değil, kendi gölgesiyle mücadele ediyor. Çünkü korkuya dayalı iktidar, sonunda kendi korkusunun esiri olur.

Stratejik öneriler

Korku yerine yönetişim: Devletin sürdürülebilirliği, baskı kapasitesine değil, yönetim kapasitesine bağlı. Adalet sisteminde şeffaflık ve yargısal özerklik olmadan hiçbir ekonomik ya da sosyal istikrar kalıcı olamaz.
Su ve ekonomi ekseninde yapısal reform: Su kıtlığı, tarım modeli ve enerji verimliliği artık güvenlik meselesidir. Direniş ekonomisi söylemi yerine, kaynak yönetimine dayalı gerçekçi bir kalkınma paradigmasına geçilmeli.
Toplumsal güven inşası: Rejim, halkla ilişkisini korku üzerinden değil, güven üzerinden yeniden kurmak zorunda. Bunun ilk adımı, cezalandırma refleksini azaltmak, diyalog ve katılım mekanizmalarını devreye sokmaktır.
Bölgesel stratejik denge: İç istikrarsızlık dış gücün zeminidir. İran, bölgesel rolünü koruyacaksa, önce içerideki tükenmişliği durdurmalı; aksi halde dış etki, iç boşlukta kök salar.

Son tespit:
İran 2025’in en keskin gerçeği şu: devlet hâlâ korkutabiliyor, ama artık inandıramıyor. Ve bir rejim, halkını ikna edemediği anda, ne kadar güçlü görünürse görünsün, aslında zayıflamanın en ileri safhasına ulaşmış demektir.

İran, kendi iç yasalarıyla devrime değil, yavaş bir tükenişe daha yakın duruyor. Ancak tarihin temposu değişirse, rejimin “yönetilen durağanlığı” bir gecede “zorunlu dönüşüme” evrilebilir.

Bugün için en gerçekçi tahmin şu: İran yaşamaya değil, idare etmeye devam edecek. Ama su kurudukça, ekonomi daraldıkça ve korku aşındıkça, yönetilen durağanlık bir noktada kendini tüketmek zorunda kalacak.

Etiketler: