On yılı aşkın süredir devam eden uluslararası askeri, diplomatik ve kurumsal müdahalelere rağmen, Suriye’deki Kürt meselesi bir kez daha stratejik bir kilitlenme noktasına geldi. Bu durum, yalnızca Şam ile Kürt gruplar arasındaki yerel bir çatışmanın ötesine geçen, Ortadoğu’daki post-konflikt yönetim mimarisinin derin bir krizi olarak okunmalı.
Kısıtlı egemenlik, yabancı askeri varlık ve silahlı devlet dışı aktörlerin meşrulaştırılması üzerine kurulu model artık sürdürülebilirliğini yitiriyor. Suriye örneği, üç farklı mantığın aynı anda çarpıştığı nadir vakalardan biri: merkezi devletin yeniden inşası, Türkiye’nin bölgesel güvenlik öncelikleri ve ABD’nin, resmi olarak müttefik sayılan ama fiilen özerk kalan silahlı bir yapıyı himaye eden sınırlı koruyuculuğu.
Ankara’nın Şam ziyareti: normalleşme değil, baskı diplomasisi
22 Aralık’ta Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Şam’a gerçekleştirdiği ziyaret, sembolik bir yakınlaşma adımından çok, dosya bazlı ve hedef odaklı bir girişim olarak öne çıktı. Ankara ile Şam’ın temel gündemi, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt askeri yapısının tasfiyesi konusunda pozisyonlarını senkronize etmekti.
Ortak basın toplantısında Hakan Fidan’ın kullandığı dil, net olduğu kadar soğuktu da. Türkiye, Kürt tarafının Suriye devletine gerçek anlamda entegre olma iradesi göstermediğini açıkça beyan etti. “Müzakere sürecinde anlamlı bir mesafe alınmaması” ifadesi diplomatik dursa da, mevcut diyaloğun başarısızlığını ilan etmekten başka bir anlama gelmiyordu.
Ankara’nın pozisyonunun kritik unsurlarından biri ise Kürt yapılarının İsrail’le bazı eylemleri koordine ettiğine yönelik suçlamaydı. Bu iddiaların ne ölçüde somut kanıtlara dayandığı tartışılabilir; ancak Türkiye’nin bu söylemi benimsemesi, Kürt meselesini iç güvenlik bağlamından çıkarıp çok aktörlü bir bölgesel güvenlik sorununa dönüştürme stratejisinin parçası. Bu da, özerk yapıların meşruiyetini daha en baştan zedeliyor.
Şam’ın pozisyonu: federasyona kapalı, üniter devlette ısrarlı
Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad’ın açıklamaları da gösterdi ki, Ankara ile Şam arasında başka birçok konuda gerilim yaşansa da Kürt meselesine bakışta önemli bir örtüşme mevcut. Şam’ın temel ilkesi net: entegrasyon ancak üniter devlet yapısı içinde mümkün olabilir. Kürt yapıların kendi askeri komuta zinciri, toprak kontrolü ve siyasi statülerini koruyacakları herhangi bir formül, Suriye devleti tarafından parçalanmanın kurumsallaşması olarak görülüyor.
Şam’ın Cezire bölgesinde devlet varlığını artırma niyeti, sadece bir idari hamle değil; aynı zamanda sembolik bir egemenlik gösterisi. Mali kontrolün yeniden tesisi, güvenlik güçlerinin bölgeye dönüşü ve Kürt elitlere verilen açık mesaj: artık pazarlık zamanı değil.
Suriye Savunma Bakanlığı’nın entegrasyon teklifiyle ilgili olarak Kürt tarafının yanıt verdiği teyit edilse de, bu cevabın içeriği kamuoyuyla paylaşılmadı. Bu da, taraflar arasındaki pozisyon farklılığının derinliğini ve Şam’ın, fiilen özerkliği tanıyacak bir müzakere sürecini meşrulaştırmak istemediğini gösteriyor.
Üç tümen modeli neden daha en baştan çökmeye mahkûmdu?
Kürt güçlerinin Suriye ordusu bünyesinde üç ayrı tümen olarak entegre edileceği yönündeki haberler, başlangıçtan itibaren yapısal bir çelişki barındırıyordu. Bu formül, yüzeyde bir birleşmeyi işaret etse de, gerçekte kadro, komuta ve saha hâkimiyetinin korunmasıyla mevcut silahlı yapının sadece isim değiştirmesinden ibaretti.
Türkiye açısından bu model birkaç nedenle kabul edilemezdi. Öncelikle, sınırlarının hemen ötesinde PKK ile bağlantılı, örgütlü bir silahlı yapının varlığı sürecekti. İkinci olarak ise, bu formül, fiilen özerk bir silahlı yapının kurumsal olarak tanınması anlamına geliyordu ki bu da Türkiye’nin Irak’tan Suriye’ye uzanan güvenlik politikasıyla tamamen çelişiyordu.
Şam için de bu plan stratejik bir yenilgi olurdu. On yılı aşkın bir süre toprak bütünlüğünü korumak için savaşmış bir devletin, dış baskılarla askeri alanda federatif bir yapılanmayı kabul etmesi mümkün değil. Özerk tümenlerin tanınması, hem anayasal bir düzenlemeyi hem de halkın onayını gerektirirdi; fakat ortada ne yasal bir temel ne de toplumsal rıza vardı.
Halep’ten gelen askeri mesaj: taktik çatışmaların stratejik anlamı
Türk heyetinin ziyareti günü Halep’te yaşanan ve iki kişinin hayatını kaybettiği çatışmalar, rastlantı olarak görülmemeli. Suriye’de bu denli karmaşık aktör yapısı içerisinde, lokal çatışmalar bile artık bir mesaj niteliği taşıyor.
Çatışmanın ardından ateşkesin ABD arabuluculuğuyla sağlanmış olması ise temel sorunu bir kez daha gözler önüne seriyor: Kürt meselesi çoktan Şam ile yerel aktörler arasında çözülebilecek bir konunun dışına çıktı. Her gerilimde devreye giren dış garantörler, egemen bir çözümün önünü yapısal olarak tıkıyor.
Bu durumun üç farklı sonucu var: Ankara için sınırda sürekli bir istikrarsızlık kaynağı; Şam için ise kendi topraklarında egemen araçları sınırlayan bir engel. Washington içinse, askeri varlığını en düşük maliyetle sürdürmeye çalışırken, destek verdiği silahlı aktörün politikalarını denetleyememe riski.
Amerikan faktörü: vekil üzerinden istikrar arayışı nasıl istikrarsızlığa yol açıyor
ABD’nin Haseke’deki Harab el-Cir hava üssüne ağır silah ve füze taşıyan kargo uçakları göndermesi, Washington’un söylemi ile sahadaki gerçek arasındaki uçurumu ortaya koyuyor. Resmi açıklamalar, bu varlığın DEAŞ’la mücadele ve Amerikan üslerinin güvenliği için olduğunu söylese de, silahların önemli bir kısmının Kürt gruplara aktarılması hem Türkiye’nin hem de Suriye’nin kırmızı çizgilerini ihlal ediyor.
Uluslararası ilişkiler teorisi açısından bakıldığında, burada vekil üzerinden istikrar modeli iflas etmiş durumda. Silah, destek ve uluslararası meşruiyet kazanmış bir devlet dışı aktör, zamanla kendi varlığını koruma ve alanını genişletme mantığıyla hareket ediyor; yani resmi hamisinin stratejik çıkarlarıyla paralellik göstermiyor.
Suriye’de bu durum çok daha keskin: Kürt yapılar, yalnızca kendi komuta zincirlerinin korunması, Şam’a ait güçlerin kontrol ettikleri alanlara girmemesi ve fiili özerkliklerinin Kobani merkezli tanınması koşuluyla entegrasyonu kabul ediyorlar. Bu talepler ne Suriye’nin egemenliğiyle, ne de Türkiye’nin güvenlik kaygılarıyla bağdaşır.
Çözüm neden imkânsız?
Suriye’deki Kürt meselesi, tarafların diyalog kuramamasından değil, çıkarlarının yapısal olarak örtüşmemesinden dolayı çözümsüz. Türkiye, sınır güvenliğini tehdit eden bu yapının tamamen ortadan kaldırılmasını istiyor. Suriye, ülke bütünlüğünü tavizsiz şekilde yeniden tesis etmekte kararlı. ABD, en az maliyetle sahadaki varlığını sürdürmenin yollarını arıyor. Kürt gruplar ise dış garantörlerin koruması altında kurumsal özerklik peşinde.
Bu denklemde, bugünkü anlamıyla bir entegrasyon zaten tanımı gereği mümkün değil.
Türkiye’nin stratejik açmazı: caydırıcılık ile tırmanma arasında sıkışmış bir güvenlik doktrini
Kürt meselesi neden artık bir dış politika konusu değil?
Ankara için Suriye’deki Kürt meselesi artık bölgesel politikanın çevresel değil, tam merkezinde yer alıyor. Bu dosya, Türkiye’nin ulusal güvenlik doktrininin kalbine yerleşmiş durumda. Sebebi net: Güney sınırları boyunca PKK yapılarıyla ilintili, özerk yapılar zincirinin oluşması Türkiye açısından kabul edilemez bir kırmızı çizgi.
Türk stratejik planlaması açısından Suriye'nin kuzeyi yalnızca bir tehdit bölgesi değil; doğrudan Türkiye’ye karşı asimetrik baskı için kullanılabilecek bir sıçrama tahtasıdır. Bu yüzden, Kürt silahlı yapıların bağımsız komuta zincirini muhafaza etmesi –statüsü ne olursa olsun– Türkiye açısından varoluşsal bir tehdit olarak algılanıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Türkiye yeni bir askeri harekât peşinde değil ama sabrı da tükenmek üzere” şeklindeki açıklaması duygusal değil, stratejik bir mesaj. Bu, kontrollü bir baskı aracı olarak sahaya sürülmüş bir söylem. Ankara, askeri seçeneğe açık olduğunu gösteriyor ama geri dönülmez noktayı ilan etmeyerek hem Şam’a, hem Washington’a, hem de Kürt yapılara karşı manevra alanını koruyor.
Güvenlik mi, stratejik çıkmaz mı? Türkiye’nin ikilemi
Türkiye’nin önündeki temel ikilem şu: Sınırlı bir askeri harekât, kısa vadede Kürt yapıları zayıflatabilir ama uzun vadede Amerikan varlığını artırır ve konunun uluslararası gündemde daha fazla yer tutmasına neden olur. Olası bir geri çekilme veya askeri baskının sonlandırılması ise Kürt özerkliğinin kurumsallaşmasına ve Suriye’de fiili bir bölünmenin tanınmasına yol açar.
Şam yönetiminin vizyonu: devleti yeniden kurmak, egemenliği paylaşmamak
Suriye yönetimi açısından Kürt meselesi, savaş yıllarında oluşan parçalı yönetim modelini tasfiye etme sürecinin bir parçası. Şam, büyük ölçüde ülke topraklarının kontrolünü yeniden sağlamış olsa da, güvenlik kararlarında hâlâ dış aktörlerin etkisinde. Bu da, “tam egemenlik” iddiasının gerisinde kalınmasına neden oluyor.
Suriye'nin devlet mantığı açısından, askeri yapı ile desteklenen her türlü özerklik, ertelenmiş bir iç çatışmadır. Ortadoğu’daki tarihsel örnekler –Lübnan’dan Irak’a– şunu gösteriyor: Silahlı özerklik ya etnik-mezhepsel federasyonlara ya da periyodik şiddet döngülerine yol açar. Bu yüzden Şam, Kürt yapıların kendi silahlı gücünü ve bölge kontrolünü koruduğu tüm formülleri kategorik olarak reddediyor. Entegrasyon, Şam’a göre “uyum” değil, “itaat”tir. Ortak yönetim değil, merkezi otoritenin yeniden tesisi anlamına gelir.
Cezire bölgesine devletin varlığını artırma yönündeki açıklamalar da bu çerçevede okunmalı: Şam, sahadaki inisiyatifi yeniden eline almak istiyor. Bu, daha çok politik bir mesaj: Suriye, dış aktörlerin kontrol ettiği donmuş bir statükoya razı değil.
Washington’un taktiği: çatışmayı çözmek değil, belirsizliği yönetmek
ABD’nin kuzey Suriye politikası, klasik bir “belirsizlik yönetimi” stratejisi. Washington, Kürt meselesine kalıcı bir çözüm getirmek yerine, çatışmayı kontrollü bir şekilde sürdürmeyi tercih ediyor. Çünkü istikrarlı bir çözüm, ya Şam ve müttefiklerinin elini güçlendirir ya da Kürtlere doğrudan özerklik garantisi verilmesini gerektirir – ki bu da hem hukuki hem de siyasi açıdan ABD için ağır bir yüktür.
Kürt yapıların yarı-meşru bir müttefik statüsünde tutulması, ABD’ye üç büyük avantaj sağlıyor:
- Resmi bir yetki almadan, düzenli orduyu sahaya sokmadan askeri varlık sürdürülüyor.
- Şam, Tahran ve Moskova’ya karşı baskı aracı olarak kullanılabilecek bir koz elde ediliyor.
- IŞİD’in yeniden canlanmasına karşı hızlı müdahale altyapısı korunuyor.
Ancak bu model yapısal bir çelişki barındırıyor. ABD, Kürt gruplara silah ve siyasi koruma sağlayarak fiilen özerkliklerini pekiştiriyor. Bu ise, onları Suriye devletine entegre etmeyi imkânsız hale getiriyor ve çatışmayı sürekli yeniden üretiyor.
Washington’un “bu silahlar sadece IŞİD’e karşı ve üslerin korunması için veriliyor” yönündeki açıklamaları, asıl sorunun üstünü örtmüyor: Ağır silahlarla donatılmış bir devlet dışı aktörün varlığı, Suriye’nin egemenliğini nasıl yeniden tesis edecek? Uluslararası hukuk açısından bu uygulama, toprak bütünlüğü ilkesini aşındırıyor ve silahlı yapıları seçici biçimde tanımanın tehlikeli bir örneğini oluşturuyor.
Kürt stratejisi: fiili özerkliği kurumsallaştırmak
Kürt yapılar kendi kurdukları teşvik sisteminde rasyonel hareket ediyorlar. Ana hedefleri: Geçici askeri kontrolü kalıcı bir siyasi-idaresel statüye dönüştürmek. De jure olmasa bile de facto tanınmış bir özerklik.
Kendi komuta zincirlerini korumak, Suriye devlet güçlerinin bölgeye girişini engellemek ve Kobani merkezli bir özerkliğin kabul edilmesini istemeleri bu stratejinin doğal sonucu. Aksi durumda, tüm kazanımları kaybetme ve merkezi bir devlete bağımlı hale gelme riskiyle karşı karşıyalar – ki Şam rejiminin geçmişte desantralizasyona kapalı yapısı göz önüne alındığında bu ciddi bir tehdit.
Ancak bu strateji büyük engellerle karşı karşıya. Türkiye’nin güvenlik öncelikleriyle çelişiyor, Suriye’nin egemenlik anlayışına ters düşüyor ve uluslararası hukukta sürdürülebilir bir temele sahip değil. Bu modelin tek şansı, sürekli bir dış askeri korumanın varlığına bağlı. Yani özerklik, sahadaki jeopolitik dengelere bağımlı bir yapı olarak kalıyor.
Bu bağlamda Kürt projesi kırılganlığını koruyor. Kurumsal meşruiyete değil, başta ABD ve Türkiye olmak üzere dış aktörlerin güç dengelerine bağımlı.
Olası senaryolar: krizin geleceğine dair üç yol haritası
1. Senaryo: kontrollü tırmanma
Türkiye, Kürt yapıların özerkliğini tasfiye etmeye yönelik sınırlı bir askeri operasyona girişir. ABD, askeri varlığını artırır ve diplomatik baskı kurar. Çatışma daha yüksek bir gerilim seviyesinde “dondurulur.” Suriye’nin egemenliği ise parçalı şekilde kalır.
Bu senaryo, kısa vadede sahada değişiklik yaratabilir ancak çatışmanın yapısal nedenlerine dokunmadığı için kalıcı çözüm üretmez. Sadece yeni bir denge noktası tesis edilir.
2. Senaryo: dayatılmış entegrasyon
Ankara’nın baskısı ve Washington’un sessiz onayıyla Kürt yapılar, özerklikten kısmen vazgeçerek Şam’a bağlılık gösterir. Bu modelin işlemesi, Kürtlere güvenlik garantileri ve kaynak paylaşımı gibi somut ödünler verilmesine bağlıdır. Zor ama sürdürülebilir bir çözüm olabilir.
Bu senaryo, Suriye’nin devlet bütünlüğü için en stratejik olanı gibi görünse de, sahadaki karmaşık dengeler ve tarafların güvensizliği nedeniyle politik olarak uygulanması en zor olanı.
3. Senaryo: çıkmazın kurumsallaşması
Bugünkü durum sürer. Kürt özerkliği fiilen devam eder ama hukuki tanınırlık kazanmaz. ABD desteğini sürdürür, Türkiye aralıklı askeri baskılarla müdahil olmaya devam eder. Çatışma çözülmez, fakat yönetilir.
Bu senaryo, statükonun devamını ve düşük yoğunluklu gerilim ortamını kurumsallaştırır. Ne savaş çıkar ne de barış gelir. Her aktör, kendi kırmızı çizgilerini korurken sahadaki gerçekliği kabullenir.
Bölgesel düzenin sınavı: Kürt meselesi neden sadece bir etnik sorun değil?
Suriye’deki Kürt sorunu artık sadece bir müzakere başlığı değil, Ortadoğu’daki bölgesel düzenin kırılganlığını gösteren bir stres testi haline geldi. Bu kriz, dış destekli silahlı yapıların meşrulaştırılması ile devletlerin toprak bütünlüğü ilkesi arasındaki yapısal uyumsuzluğu açıkça ortaya koyuyor.
Suriye örneği bir emsal oluşturuyor: Eğer dış destekle ayakta duran bir özerk askeri yapı, merkezi devlete entegre olmadan varlığını sürdürebiliyorsa, bu durum egemenlik ilkesinin evrenselliğini sorgulatır. Devlet, kendi toprağında tek güç olmaktan çıkar; sadece sahadaki aktörlerden biri haline gelir.
Ortadoğu için bu, parçalı egemenlik modelinin kalıcı hale gelmesi anlamına gelir. Sınırlar harita üzerinde kalsa da, güç ve otorite paylaşımı sahadaki aktörlerin ve dış güçlerin sürekli pazarlığına tabi olur. Bu tür bir düzen istikrar üretmez; aksine, şiddet eşiğini düşürür. Çünkü hiçbir aktör mutlak otoriteye sahip değildir. Herkesin elinde güç vardır, ama kimsenin elinde çözüm yoktur.
Türkiye’nin uzun vadeli riski: Kürt çıkmazı stratejik bir aşınmaya mı dönüşüyor?
Ankara için sınır ötesi özerklik modeli neden kabul edilemez?
Suriye’de Kürt özerkliğinin kurumsallaşması, yalnızca Suriye’ye özgü bir sorun değil; Türkiye açısından çok daha geniş bir güvenlik perspektifinin parçası. Bu durum, Kürt nüfusun bulunduğu diğer bölgelerde de benzer taleplerin gündeme gelmesine zemin hazırlayabilir. Böylece, etnik temelli bir siyasi mobilizasyonun sınır tanımayan bir modeli doğar.
Üstelik bu durum, Türkiye’nin güney sınırlarında sürekli bir askerî teyakkuz hali, kesintisiz istihbarat takibi ve karmaşık diplomatik manevraları gerektiriyor. Bu da sadece güvenlik maliyetlerini artırmakla kalmıyor; Ankara’nın Doğu Akdeniz’den Güney Kafkasya’ya kadar birçok bölgede stratejik manevra kabiliyetini de kısıtlıyor.
Asıl risk ise bir askeri operasyon değil, belirsizliğin kalıcı hale gelmesidir. Zira yönetilebilir görünen istikrarsızlık, zamanla kontrolden çıkabilir. Özellikle ABD’nin dış politika önceliklerinde yaşanabilecek değişiklikler veya bölgesel krizler bu kırılgan dengeyi kolayca bozabilir.
Şam’ın sınavı: devletin yeniden inşasında zaman aleyhte işliyor
Suriye için Kürt meselesi yalnızca toprak kontrolünü değil, üniter yönetim mantığını yeniden kurma iradesinin de bir testi. Silahlı özerklikle varılan her tür “uzlaşma”, Şam açısından savaştan sonra elde edilen en önemli kazanımın, yani merkezi egemenliğin, kağıt üstünde kalması anlamına gelir.
Ancak Şam'ın elindeki kaynaklar son derece sınırlı: ekonomik çöküş, yaptırımlar, demografik kayıplar, altyapı yıkımı… Tüm bunlar, askeri çözüm senaryolarını hem politik hem de maddi olarak zora sokuyor. Bu nedenle Suriye yönetimi, “stratejik sabır” doktriniyle hareket ediyor; yani uygun koşulların oluşmasını bekliyor.
Ama bu strateji ne kadar rasyonel olsa da kırılgan. Zaman geçtikçe özerk yönetim mekanizmalarının sahada kök salması, merkezi devletin yeniden hâkimiyet kurmasını daha da zorlaştırıyor. Yani zaman bu denklemde Şam’ın değil, özerkliğin lehine işliyor.
ABD’nin çifte standardı: normatif liderlikten taviz
Amerikan yönetiminin Suriye’nin kuzeyindeki politikası, sadece bölgesel değil küresel ölçekte sonuçlar doğuruyor. ABD, bir yandan devletlerin toprak bütünlüğüne bağlılığını vurgularken, diğer yandan silahlı devlet dışı yapıları fiilen destekliyor. Bu durum, ABD’nin dış politikasında normatif tutarlılığı zedeliyor.
Bu çelişkili tutum, müttefikler nezdinde stratejik bir belirsizlik yaratıyor. Washington’un desteği, kurumsal değil, konjonktürel algılanıyor. Rakip aktörler ise bu durumu, alternatif güvenlik mimarilerinin (örneğin bölgesel askeri ittifaklar ve denge politikaları) meşruiyeti için bir koz olarak kullanıyor.
Uzun vadede bu yaklaşım, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini zayıflatıyor. Kuralların keyfi şekilde uygulanması, ABD’nin sürdürülebilir koalisyonlar kurma ve uluslararası sistemi yönlendirme yeteneğini aşındırıyor.
Kürt projesinin sınırları: dış koruma olmadan ayakta kalamaz
Suriye’deki Kürt yapılar, dış askeri koruma ve bölgesel aktörlerin pasifliği sayesinde ayakta kalabiliyor. Ne uluslararası tanınırlıkları var, ne ekonomik olarak kendi kendilerine yeterliler, ne de güvenlik garantileri kalıcı nitelikte. Projelerinin sürdürülebilirliği tamamen jeopolitik ortamın istikrarına bağlı.
ABD çekilir, Türkiye yaklaşımını değiştirir ya da Şam yeniden güç kazanırsa, bu yapı anında sarsılır. Bu nedenle Kürt özerkliği, gerçek bir devlet yapılanmasından çok, geçici bir güç boşluğunun sonucu olan kırılgan bir düzenlemeye benziyor. Her ne kadar siyasi ajandaları iddialı olsa da, yapının ayakta kalması bölgedeki dış oyuncuların denge oyunlarına bağlı.
Stratejik tespitler: Kürt denkleminde neleri unutmamalı?
- Suriye’deki Kürt meselesi, kimlik değil, egemenlik ve dış müdahale problemidir.
- Kürt yapılarının entegrasyonu, askeri özerkliklerinin tamamen sona ermesiyle mümkündür.
- ABD’nin vekil aktörler üzerinden istikrar sağlama politikası, çatışmayı çözmek yerine derinleştirmektedir.
- Türkiye, sınırlı askeri müdahale ile stratejik yıpranma arasında bir tercih yapmak zorundadır.
- Şam rejimi zayıf olabilir, ama hâlâ uluslararası hukuk açısından tek meşru aktördür.
- Uzun vadeli çözüm, ancak Ankara ile Şam’ın çıkarlarının senkronize edilmesi ve dış koruma sistemlerinin geri çekilmesiyle mümkündür.
Sonuç: Ortadoğu’nun kırılgan geleceği
Suriye’deki Kürt düğümü, diplomatik başarısızlık ya da müzakere eksikliği değil; yapısal bir sistem krizidir. Dış aktörlerin egemen devlet yapılarıyla silahlı vekil güçler arasında denge kurmaya çalıştığı bu model, iç tutarlılığı olmayan bir yapıdır.
Bu sistem sürdükçe, Kürt sorunu çözülmeyecek; sadece biçim değiştirerek varlığını sürdürecektir. Suriye, bu bağlamda, gelecekteki uluslararası düzen krizlerinin bir laboratuvarı haline gelmiş durumda.
Çünkü burada yaşananlar, sadece Suriye'nin kaderini değil, devlet egemenliği, dış müdahale ve bölgesel güvenlik anlayışının geleceğini de şekillendirecek.