...

Donald Trump yönetiminin yeni Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin küresel rolünü köklü bir şekilde yeniden tanımlamaktan ziyade, aslında stratejik planlamadaki kurumsal bir krizin işareti mi? Bu belge, transatlantik güvenlik mimarisinin erozyona uğramasına, Washington’un Avrupa’dan giderek uzaklaşmasına ve aynı anda Rusya ile fiilen asimetrik bir yakınlaşma sürecine mi işaret ediyor?

Bir stratejiden çok bir kriz işareti mi?

Aralık başında yayımlanan ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS), kağıt üzerinde Amerikan dış ve savunma politikasının önümüzdeki yıllardaki önceliklerini belirleyen temel doktrin belgesi olarak lanse ediliyor. Ancak dikkatli bir okuma, bunun kurumsal mutabakattan doğmuş kapsamlı bir strateji değil, Trump yönetiminin kişiselleşmiş, parçalı ve taktik odaklı dünya görüşünü yansıtan bir metin olduğunu açıkça gösteriyor.

Amerikan geleneğinde ulusal güvenlik stratejileri üç temel işleve hizmet ederdi: Öncelikle tehdit ve çıkar hiyerarşisini belirlerdi; ardından kaynaklarla hedefler arasında bir köprü kurardı; son olarak da müttefiklere ve rakiplere uzun vadeli niyetlerin sinyalini verirdi. Truman doktrininden Soğuk Savaş’a, ardından iki kutuplu sistemin çöküşüne kadar, bu belgeler siyasi çalkantılara rağmen kurumsal istikrarın teminatıydı.

Ancak Trump yönetiminin ikinci dönemine ait bu belge, bu tarihi geleneği açıkça kesintiye uğratıyor. Uluslararası sistemi bütüncül bir çerçevede yorumlamıyor, değişimlere dair ikna edici bir teori sunmuyor, tehdit ve öncelikleri sürdürülebilir bir mantıkla sıralamıyor. Bunun yerine, deklaratif izolasyonizmle anlık müdahaleciliği, egemenlik söylemiyle müttefiklere müdahale çağrılarını, küreselcilik eleştirisiyle kaynak yoksunu küresel hırsları yan yana getiriyor.

Bu haliyle strateji, geleceği şekillendiren bir araç değil, Amerikan stratejik aklının geçirdiği daha derin bir dönüşümün semptomu. Planlama ufku taktiksel çıkarlara indirgenmiş, kurumsal hafıza yerini kişisel reflekslere bırakmış durumda.

Model yıkıldı ama yerine bir şey konmadı

Stratejinin ana ilkesi “Önce Amerika” olarak sunuluyor. Ancak bu ilke, Nixon-Kissinger döneminde olduğu gibi gerçekçi denge politikasıyla ya da 20. yüzyılın sonundaki ekonomik genişlemeyle desteklenmiyor. Liberalinternasyonalizm, yani ittifaklar, ekonomik bağımlılıklar ve normatif liderlik üzerine kurulu eski Amerikan stratejisi, herhangi bir işlevsel alternatif sunulmadan kenara bırakılıyor.

Sonuç olarak ABD'nin küresel etkisi daha bağımsız hale gelmek yerine, dağınık ve parçalı bir görünüme bürünüyor. Trump’ın ilk dönemindeki stratejide ve Biden yönetimiyle gelişen belgelerde öne çıkan “büyük güçler rekabeti” kavramının tamamen dışlanması, bugünün çok kutuplu ve bloklaşan dünyasını anlamaktan bilinçli bir kaçış olarak değerlendirilebilir.

Belgede Kuzey Kore, İran ya da Latin Amerika'nın yalnızca retorik düzeyde geçmesi, stratejik vizyonun ne denli daraldığını gösteriyor. Bu, bilinçli bir stratejik minimalizm değil; dünyayı sadeleştirilmiş, politik açıdan kullanışlı anlatılara indirgeme çabasıdır.

İç siyasetle dış siyaset birbirine karıştı

Yeni UGS’nin en sıra dışı yönlerinden biri, iç politika unsurlarının dış politika metnine sistematik biçimde dahil edilmesi. Vergi politikaları, sağlık sistemi, kültürel kimlik ve tarihsel hafıza gibi konular, dış tehditlerin ve uluslararası önceliklerin tartışıldığı bir belgede kendine yer buluyor.

Stratejik analizde bu tür bir karışıklık, ya varoluşsal bir tehdide karşı seferberlik stratejisinin işareti, ya da dış politika çerçevesinin yoksunluğuna delalet eder. Bu durumda söz konusu olan, açıkça ikinci ihtimal.

Ulusal güvenlik stratejisi, iç politik manifestoya dönüşünce, müttefiklere yol gösterme ve rakiplere caydırıcılık mesajı verme yetisini kaybediyor. Aynı zamanda bürokratik karmaşayı da derinleştiriyor; çünkü ilgili kurumlar, kaynak ve öncelikler konusunda açık bir yönlendirme alamıyor.

Geçmişte NSC-68 gibi belgelerden Reagan dönemine kadar olan stratejiler, kavramsal tutarlılıklarıyla öne çıkardı. İçerideki krizler bile Amerikan stratejik aklının kurumsal özerkliğini zayıflatmazdı. Bugün bu özerkliğin yerini, iç politik kaygılara endeksli kısa vadeli refleksler almış durumda.

Barış söylemi, araçsız bir hayal olarak

UGS-2025 boyunca dikkat çeken temalardan biri “barışın korunması” vurgusu. Elbette çatışmaların azaltılmasını hedeflemek başlı başına tartışmalı değil. Ancak stratejik analiz açısından asıl soru, bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğidir.

Barış idealinin, onu sağlayacak mekanizmalardan yoksun bir biçimde dile getirilmesi, bu kavramı içi boş bir slogana dönüştürüyor. ABD Barış Enstitüsü'nün kapatılması, çatışma önleyici diplomasiye odaklı kurumların küçültülmesi, bu hedefle çelişen kurumsal adımlar. Böylece bir yandan barış hedefi ilan edilirken, diğer yandan barışı sağlayacak altyapı bilinçli şekilde ortadan kaldırılıyor.

Uluslararası ilişkiler teorisi açısından bu yaklaşım, güvenliği yalnızca askeri ve ticari boyutlara indirgemek, diplomasiyi, ekonomik bütünleşmeyi ve insani kalkınmayı dışarıda bırakmak anlamına geliyor. Kapsayıcı güvenlik yerine işlem odaklı, dar görüşlü bir anlayış ön plana çıkıyor.

Avrupa ve Rusya: stratejik algı bozukluğu

Belgenin en çelişkili bölümlerinden biri, Avrupa ve Rusya’ya dair değerlendirmelerde ortaya çıkıyor. Kağıt üzerinde ABD, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı tanıyor. Ancak pratikte Moskova’ya karşı yumuşak bir tavır takınılması, stratejinin temel zaafını açığa vuruyor.

Belgenin yayımlanmasının ardından Kremlin’in olumlu sinyaller vermesi, Washington’un niyetlerinin Moskova tarafından “zayıflık” olarak okunduğunu gösteriyor. Oysa caydırıcılığın doğası gereği, yanlış anlaşılmaların dahi önüne geçilmesi gerekir. Bu durumda ise mesaj, doğrudan rakip tarafından memnuniyetle karşılanıyor — bu da stratejik başarısızlığın ta kendisi.

Avrupa ise belgede bir güvenlik ortağı olarak değil, kültürel olarak yabancılaşılan, demografik ve siyasi sorunlar yaşayan bir sorun alanı olarak resmediliyor. Bu yaklaşım, diğer bölgelere dair belgede yer alan “egemenlik ve müdahalesizlik” ilkeleriyle de çelişiyor.

Gerçekte ise ABD, Avrupa güvenliğinin kurumsal garantörü rolünden geri çekilirken, bunun yerine koyduğu herhangi bir yapısal ya da stratejik çerçeve sunmuyor. Bu durum, Avrupa’nın ya daha fazla kendi içine kapanmasına ya da başka güç merkezlerine yönelmesine zemin hazırlıyor.

Strateji değil, yön kaybı manifestosu

Trump yönetiminin ikinci döneminde yayımlanan bu ulusal güvenlik stratejisi, klasik Amerikan stratejik düşüncesinden belirgin bir kopuşu temsil ediyor. Planlamadan çok tepkisel davranışları, analizden çok retoriği, kurumdan çok lider merkezli eğilimleri yansıtıyor.

Bu belgeyle birlikte ABD, yalnızca müttefiklerine değil, kendi kurumsal hafızasına da yabancılaşmış durumda. Küresel rolünü yeniden tanımlamaktan çok, bu rolün ağırlığından kaçınmaya çalışan bir süpergüç görüntüsü çiziyor. Atlantik’in öte yakasındaki eski dostlar belirsizlik içinde, jeopolitik rakipler ise fırsat kollamakta.

Ve ABD, pusulasını kaybetmiş bir stratejiyle, dünya sahnesinde giderek yalnızlaşıyor.

Ukrayna testi: stratejik yetkinliğin turnusol kağıdı

Bugünkü jeopolitik konjonktürde, ABD'nin ulusal güvenlik stratejisinin ne ölçüde işlevsel olduğunu gösteren en net gösterge Ukrayna’dır. Adil ve kalıcı bir barışın parametrelerini belirlemeden, sadece çatışmaların bir an önce sona erdirilmesini hedeflemek, stratejik analiz yerine siyasi ‘dosya kapatma’ refleksiyle hareket edildiğini ortaya koyuyor.

Kore Savaşı’ndan Balkanlardaki çatışmalara kadar uzanan tarihi deneyimler, yapısal nedenleri ortadan kaldırılmadan dondurulan krizlerin kaçınılmaz biçimde yeniden alevlendiğini gösteriyor. Ukrayna özelinde bu, Moskova’nın rövanşist mantığının kurumsallaşmasına ve ABD’nin kendi strateji belgesinde resmen desteklediği sınırların dokunulmazlığı ilkesinin içinin boşaltılmasına yol açıyor.

Kurumsal kopuş ve stratejik tutarlılığın yitimi

Yeni UGS’nin yeterince üzerinde durulmayan ama bir o kadar da kritik özelliği, Amerikan devletinin kurumsal aklından kopuşudur. Oysa bu tür strateji belgeleri, gazetecilik ürünü ya da ideolojik manifesto değildir; Ulusal Güvenlik Konseyi, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı, istihbarat teşkilatları, Hazine ve Ticaret bakanlıkları gibi kurumların ortak dilini oluşturan belgelerdir.

Bugünkü belgede bu ortak dilin izine rastlamak zor. Hedefler sıralanıyor ama kaynaklarla ilişkilendirilmiyor. Öncelikler tanımlanıyor ama tehditler arasında net bir hiyerarşi kurulmuyor. Etki operasyonlarına karşı onlarca yıldır geliştirilen uzmanlık kurumları ya ortadan kaldırılıyor ya da işlevsiz hale getiriliyor.

Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Küresel Etkileşim Merkezi'nin kapatılması, Ulusal İstihbarat Direktörlüğü bünyesindeki yabancı müdahale analiz birimlerinin küçültülmesi, FBI’daki ilgili bölümlerin tasfiyesi — bunlar sadece bürokratik hamleler değil; hibrit tehditlerin artık bir “ulusal güvenlik sorunu” olarak görülmediğinin göstergesi. Rusya, Çin ve diğer aktörler bilgi alanını bir savaş sahası olarak tanımlarken, ABD’nin bu alanda adeta tek taraflı silahsızlanması ciddi bir stratejik zafiyet yaratıyor.

Kurumsal kapasite teorisi açısından bu, devletin strateji üretme kabiliyetinin çökmesidir. ABD halen büyük bir askeri güç, ekonomik dev ve teknolojik öncü olabilir; ancak bu kapasiteyi tutarlı bir stratejiye dönüştüremediği sürece jeopolitik etkisi sınırlı kalacaktır.

Ekonomik milliyetçilik ve kendi ayağına kurşun sıkma sendromu

Ekonomi başlığında strateji ilk bakışta rasyonel hedefler sunuyor: tedarik zincirlerinin korunması, sanayinin canlandırılması, savunma sanayi altyapısının güçlendirilmesi, düşman ülkelere bağımlılığın azaltılması. Ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi, yakın ticari ortaklarla derin bir koordinasyon gerektiriyor.

Kanada ile ticaret savaşları, Avrupa ekonomilerine yönelik baskılar, Kuzey Amerika’daki anlaşmaların keyfi şekilde yeniden müzakereye açılması — tüm bunlar güvene dayalı tedarik zincirlerini temelden sarsıyor. Kısa vadeli çıkarlar adına izlenen korumacı çizgi, ABD ekonomisinin uzun vadeli rekabet gücünü aşındırıyor.

Avrupa ile ortak yürütülen hava savunma, siber güvenlik ve uzay teknolojileri programlarına rağmen, kıta ile iş birliğini sınırlayan politikalar, “savunma sanayiini yeniden ayağa kaldırma” iddiasını zayıflatıyor. ABD, bu açığı hangi müttefiklerle ve hangi pazarlarla telafi edeceğine dair net bir yol haritası sunmuyor.

Çin: rakip değil, artık doğrudan hasım

Belgenin bütününe kıyasla Çin başlığı daha analitik ve tutarlı. Son yıllarda ABD’li uzmanlar arasında oluşan konsensüs açıkça yansıtılıyor: Ticaret ve yatırımla Çin’i sisteme entegre etme politikası başarısız oldu. Çin’in yırtıcı ticaret politikaları, teknoloji casusluğu, zoraki bilgi transferi gibi uygulamalar sistematik bir tehdit olarak tanımlanıyor.

Ancak bu tespitler, stratejiye dönüştürülmemiş. Çin’i çevrelemede müttefiklerin rolü, Hint-Pasifik stratejisi, teknolojik ayrışmanın parametreleri — hiçbirinin net bir karşılığı yok. Avrupa, Japonya, Güney Kore ve Avustralya ile koordinasyon olmadan Çin'e uygulanacak baskılar sadece kısmi sonuç verir. Yani, strateji burada kendi rasyonel analizinin altını oyuyor.

Rusya: stratejik miyopluk örneği

Stratejinin en çelişkili bölümlerinden biri Rusya’ya yaklaşımı. Ukrayna’ya yönelik saldırganlık kabul ediliyor, ama bu tespit stratejiye dönüşmüyor. Rusya uzun vadeli revizyonist bir tehdit olarak değil, politik çözüm arayan bir sorun olarak sunuluyor.

Son yıllarda Moskova’nın askeri, hibrit ve enerji araçlarını sistemli biçimde nasıl kullandığı belgede dikkate alınmıyor. Rus yetkililerin stratejiye olumlu tepki vermesi ise belgenin Moskova tarafından zayıflık emaresi olarak algılandığını gösteriyor — bu da caydırıcılık açısından ağır bir başarısızlık.

ABD’nin kendisini Avrupa ile Rusya arasında arabulucu olarak konumlandırma iması, çatışmanın doğasını çarpıtıyor. Sanki taraflar eşit sorumluluğa sahipmiş gibi bir çerçeve çiziliyor ki bu, saldırganlık ilkesini sulandıran ve uluslararası hukukun temelini zedeleyen bir yaklaşım.

Avrupa artık müttefik değil, hedef tahtası

Strateji, Avrupa’yı eşit statüde bir ortak değil, iç sorunlar ve siyasi sapmalarla boğuşan bir bölge olarak görüyor. Özellikle “vatansever güçler” adı altında Avrupa’daki aşırı sağ ve AB karşıtı hareketlere zımni destek verilmesi, doğrudan Kremlin çizgisiyle örtüşüyor.

Bu yaklaşım, Avrupa güvenlik mimarisinin iç dayanıklılığını baltalıyor. Amerikan stratejisi, müttefiklerinin iç siyasetine müdahale anlamına gelebilecek çağrılar içerirken, kendi iç işlerine yabancı müdahaleye yönelik alerjisini sürdürmesi ciddi bir tutarsızlık yaratıyor.

Senaryo analizi: üç farklı yol haritası

Ulusal güvenlik stratejisini bir davranış belirleyici olarak ele alırsak, karşımıza üç temel senaryo çıkıyor.

1. Avrupa’nın stratejik özerkleşmesi:
Washington’ın güvenlik garantilerinin zayıflaması ve siyasi baskıların artması, Avrupa Birliği ve bazı üye devletleri kendi savunma kapasitelerini artırmaya, askeri planlamayı kurumsallaştırmaya ve ABD’ye olan bağımlılıklarını azaltmaya zorlayacaktır. Bu senaryoda NATO kâğıt üzerinde varlığını sürdürebilir, ancak fiili işlevselliğini büyük ölçüde yitirir. Avrupa, güvenlik mimarisinde kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmek zorunda kalır.

2. Avrupa’nın parçalanması:
ABD’nin radikal Avrupa karşıtı güçlere örtük desteği, açık güvenlik taahhütlerinden kaçınması ve Rusya’nın süregelen baskıları, Avrupa kıtasındaki iç çatlakları daha da derinleştirebilir. Bu durum, Avrupa’nın tehditlere ortak yanıt verme kapasitesini zayıflatır ve kıtanın güvenliğini parçalı bir yapıya dönüştürür.

3. ABD stratejisinde gecikmeli revizyon:
Amerikan dış politikası tarihsel olarak krizlerin baskısıyla rotasını yeniden çizmiştir. Ancak bu tür geç müdahaleler, genellikle önleyici stratejik planlamalardan çok daha yüksek bedellere mal olmuştur. Stratejide kısmi bir geri dönüş ihtimali dışlanamaz; ama bunun zamanlaması ve etkisi büyük ölçüde dış gelişmelere bağlıdır.

Amerika’nın küresel pusulası kayıp, dünya daha tehlikeli bir eşiğe ilerliyor

Bugün ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, klasik anlamda bir “strateji” değil. Bu belge, kurumsal düşüncenin çöküşünü, dış politikanın kişiselleşmesini ve uluslararası gerçekliğin analitik çerçeveden çok ideolojik dürtülerle ele alındığını ortaya koyuyor.

Moskova ile yaşanan yakınlaşma resmi değil ama işlevsel düzeyde ilerliyor: caydırıcılığın zayıflatılması, sorumluluğun muğlaklaştırılması ve müttefik güveninin erozyona uğramasıyla kendini gösteriyor. Avrupa ile yaşanan kopuş ise planlanmış bir hedef değil, Washington’ın ittifaklara “alışveriş zihniyetiyle” yaklaşmasının kaçınılmaz sonucu.

ABD açısından bu strateji, onlarca yılda inşa ettiği nüfuz mimarisinin kaybı anlamına geliyor. Avrupa içinse bu, tarihi bir dönüm noktası: bağımlılıktan sorumluluğa geçişin kaçınılmazlaştığı bir uyanış anı.

Uluslararası sistemin geneli açısından ise bu strateji, daha parçalı, daha öngörülemez ve daha çatışmacı bir düzene geçişin habercisi.

En çarpıcı sonuç şu: Küresel rolünden vazgeçen bir süpergüç, yeni bir model geliştirmediği sürece sadece yüklerinden kurtulmuş olmuyor — aynı zamanda riskleri daha tehlikeli biçimde dünyaya dağıtıyor. Ve bu, yalnızca Amerika’nın değil, hepimizin geleceğini tehdit ediyor.

Etiketler: