ABD’nin Avrupa’ya yönelik mevcut stratejisi, II. Dünya Savaşı sonrası şekillenen kurumsal-liberal transatlantik ortaklık modelinden niteliksel bir kopuş anlamına geliyor mu? Ve eğer öyleyse, bu dönüşüm müttefiklik anlayışını ideolojik seçicilik temelinde yeniden tanımlarken, Avrupa Birliği’nin siyasi istikrarı ve küresel güvenlik mimarisi açısından ne tür yapısal sonuçlar doğurur?
Bu soru, günümüzde sadece akademik bir tartışma konusu değil; aynı zamanda Avrupa’nın stratejik geleceğini şekillendirecek temel meselelerden biridir.
Transatlantik ortaklıkta paradigma değişimi mi?
Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa'ya yönelik güncel stratejisi, II. Dünya Savaşı sonrası inşa edilen liberal ve kurumsal müttefiklik modelinden radikal bir kopuşu mu ifade ediyor? Eğer öyleyse, bu dönüşüm Avrupa Birliği'nin siyasi istikrarı ve küresel güvenlik mimarisi açısından ne gibi yapısal sonuçlar doğurur? Bu sorular artık yalnızca analiz değil, stratejik öngörü meselesine dönüşmüş durumda.
Savaş sonrası konsensüsün çöküşü: tarihsel bir kırılma
Avrupa kıtası, yetmiş yılı aşkın süredir liberal demokrasi, sosyal refah devleti ve ABD ile kurumsal çok taraflı işbirliğine dayalı eşsiz bir siyasal uzlaşı çerçevesinde şekillendi. Bu düzen; NATO, Bretton Woods sistemi ve ardından Avrupa Birliği ile somutlaştı. ABD, Avrupa'nın güvenliğini sağlayan askeri güç olmasının yanı sıra, kıtanın siyasi özerkliğine de saygı gösteren bir “dış garantör” rolünü üstlendi. Müttefiklerine ideolojik müdahalede bulunmaktan özellikle kaçındı.
Ancak 2020’lerin ortalarına gelindiğinde bu düzen çok yönlü bir sistem baskısıyla sarsıldı: Avrupa’daki sosyal modelin aşınması, demografik değişimler, göç krizleri, geleneksel partilere olan güvenin erimesi ve ABD’nin dış politika vizyonunda yaşanan köklü dönüşüm. Ocak 2025’te Trump yönetiminin Beyaz Saray’a dönüşü ise bu sürecin sebebi değil, katalizörü oldu; perde arkasında biriken dinamikler artık açıkça ve sistematik biçimde sahneye çıkıyor.
İlk kez, ABD’nin stratejik belgelerinde sadece Avrupalı müttefiklerin belirli politikalarına değil, 1945 sonrası Avrupa’yı yöneten siyasi elitlerin meşruiyetine yönelik açık bir sorgulama yer alıyor. Bu, transatlantik ilişkilerde yepyeni bir evreyi işaret ediyor. Artık mesele sadece yorum değil; siyasi teori, karşılaştırmalı demokrasi ve stratejik analiz çerçevesinde ele alınması gereken bir dönüşüm söz konusu.
Demokrasi ihracatından ideolojik müttefik seçimine
ABD’nin rejim değişikliği politikası tarih boyunca Batı dışı coğrafyalara yönelikti. Soğuk Savaş dönemi Latin Amerika’sı, 2001 sonrası Orta Doğu, 2000’lerdeki post-Sovyet coğrafya… Bu müdahaleler genellikle ya düşman kabul edilen ya da jeopolitik açıdan kırılgan ülkelerde gerçekleşti. Hatta tartışmalı baskı araçları bile demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa gibi evrensel söylemlerle meşrulaştırıldı.
Bugün ise tablo değişiyor. Baskının coğrafi ve uygarlık ekseni yer değiştiriyor. Eşit ortak olarak görülen Avrupa, artık bir tür ideolojik düzeltme alanı olarak yeniden konumlandırılıyor. Bu, klasik anlamda bir rejim değişikliği değil; askeri müdahale ya da devrimci bir dönüşüm değil. Daha karmaşık ve kurumsal süreçlerle işleyen bir “elit yapılandırması” stratejisi söz konusu.
Washington artık, göç, kültürel kimlik, çok taraflı kurumlara yaklaşım ve ulus-devlet egemenliği gibi konularda Trump yönetimiyle değer uyumu sergileyen siyasal hareketleri destekliyor. Bu bağlamda Avrupa’daki aşırı sağ ya da radikal muhafazakâr partilere verilen destek, geçici bir siyasi çıkar birliğinden çok daha fazlası; Batı'nın yeniden tanımlanmasına yönelik uzun vadeli bir stratejinin parçası.
Batı kimliği dış politikanın yeni aracı mı?
Trump yönetiminin dış politika söyleminde, Batı kimliği kavramı da köklü bir dönüşüm geçiriyor. On yıllar boyunca Batı, hukukun üstünlüğü, çoğulcu demokrasi, bireysel özgürlükler, sekülerlik ve kapsayıcılık gibi ilkelere dayanan kurumsal bir yapı olarak tarif edildi. Bu versiyon, ihracı kolay, evrenselleştirilebilir bir modeldi.
Ancak artık vurgu, kurumsaldan “medeniyetçi” bir anlayışa kayıyor. Hristiyan mirası, kültürel homojenlik, geleneksel cinsiyet rolleri ve net ulusal sınırlar öne çıkarılıyor. Göç olgusu sosyal ya da ekonomik değil, doğrudan kültürel bir beka meselesi olarak sunuluyor.
Bu yeni Batı tanımı, doğal olarak savaş sonrası Avrupa projesiyle çelişiyor. Zira Avrupa Birliği tam da ulusal ve etnik çatışmaları kurumsal bütünleşme yoluyla aşma iddiasıyla kurulmuştu. Oysa “medeniyetçi ulusçuluk” bu mantıkla taban tabana zıt bir yaklaşım. Dolayısıyla Avrupa’nın birliği ile Amerika’nın yeni ideolojik çizgisi arasında derin bir uyumsuzluk oluşuyor.
Almanya: stratejik dönüşümün test sahası
Bu dönüşüm sürecinde Almanya özel bir konuma sahip. Avrupa'nın en büyük ekonomisi, AB'nin siyasi kalbi ve savaş sonrası liberal düzenin tarihi mihenk taşı olarak Almanya, yeni Amerikan yaklaşımının test sahasına dönüşmüş durumda.
“Afd” (Almanya için Alternatif) partisinin yükselişi, yalnızca iç sosyal-ekonomik huzursuzlukların sonucu değil. Aynı zamanda küreselleşme, enerji dönüşümü ve göç politikalarında geleneksel partilerin temsil ettiği sistemle yaşanan derin güvensizliğin ifadesi. Afd’ye yönelik ABD’deki muhafazakâr çevrelerin verdiği destek yalnızca mali değil; sembolik, ağ temelli ve ideolojik bir meşruiyet sağlama yönünde. Tanınma, kurumsal temaslar ve ortak değerler üzerinden yürüyen bu ilişki, açık bir müdahale değil, ancak etkisi o kadar derin.
Burada önemli olan, bu etkileşimin seçim süreçlerine doğrudan müdahale niteliği taşımaması. Etki, kamu diplomasisi, ulusötesi parti ağları ve ideolojik alışveriş gibi “gri bölgelerde” gerçekleşiyor. Gelişmiş demokrasilerde doğrudan baskı çoğu zaman ters teperken, bu dolaylı yöntemler çok daha etkili sonuçlar doğuruyor.
Fransa, İtalya ve Avusturya: kıta genelinde şekillenen yeni hat
Benzer siyasi dinamikler Avrupa'nın diğer ana ülkelerinde de gözlemleniyor. Fransa’da ulusal muhafazakâr güçlerin yükselişi, Beşinci Cumhuriyet’in geleneksel parti yapısında ciddi bir çözülmeye yol açtı. İtalya’da sağ muhafazakâr yönetim modeli artık kurumsallaşmış durumda: AB’ye resmi sadakat ile kültürel kimlik ve göç karşıtı sert söylem bir arada yürütülüyor. Avusturya’da ise aşırı sağ çoktan ana akım siyasetin bir parçası haline geldi.
Amerikan perspektifinden bakıldığında, tüm bu gelişmeler Avrupa'da yeni bir siyasi elit tabakasının yükselmesi için fırsat penceresi sunuyor. Bu yeni kuşak, AB’nin stratejik özerkliğine mesafeli, Washington’la ikili ilişkileri önceleyen bir yaklaşımı benimsiyor. Çin’le küresel rekabetin kızıştığı, Rusya’yla ilişkilerin yeniden tanımlandığı bir dönemde, Avrupa’nın yekpare duruşu ABD’nin manevra alanını daraltan bir engel olarak görülüyor.
İdeolojik kılıf altında transatlantik çıkar çatışması
Asıl mesele, tüm ideolojik söylemlerin ardında çok daha derin bir çıkar çatışmasının gizleniyor oluşudur. Bugünkü Avrupa elitleri, iç çelişkilerine rağmen, Avrupa Birliği’nin jeoekonomik açıdan özerk bir aktör olarak varlığını sürdürmesini istiyor. Bu vizyon; Çin’le bağımsız ilişkiler kurma çabalarını, enerji kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve ABD denetiminden bağımsız savunma inisiyatifleri geliştirmeyi içeriyor.
Trump yönetimi ise tamamen farklı bir paradigma benimsemiş durumda: katı egemenlik ve müttefiklerle işlem bazlı ilişki mantığı. Bu modele göre Avrupa, stratejik hırsları olan eşit bir ortak değil; siyasi ve ekonomik yapısı, ABD'nin ulusal çıkarlarına göre şekillenmesi gereken bir bölgedir.
Aşırı sağa verilen destek, Avrupa’daki siyasi merkeze uygulanan baskının bir aracı olarak kullanılıyor. Bu destek, kıtanın stratejik bütünlük oluşturma kabiliyetini aşındırıyor, uzun vadeli planlama yeteneğini zayıflatıyor.
Ara sonuç: yapısal kırılmanın adı kondu
Ortada geçici bir siyasi manevra değil, transatlantik ilişkilerdeki yapısal bir yön değişikliği var. ABD artık kurumsal liderlik modelinden, ideolojik uyuma dayalı bir müttefik seçimi modeline geçiyor. Bu da Avrupa'nın siyasi haritasında köklü bir dönüşüme zemin hazırlarken, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin sürdürülebilirliğini sorgulatıyor.
Teorik çerçeve: liberal internasyonalizmden hiyerarşik blok düzenine
Bu dönüşümü doğru analiz edebilmek için, sadece tanımlayıcı siyasi analizle yetinmeyip, uluslararası rejim ve ittifak teorilerine yönelmek gerekiyor. Savaş sonrası transatlantik düzen, ABD'nin hegemon rolünü kurallar, kurumlar ve öngörülebilir prosedürlerle meşrulaştırdığı “liberal internasyonalizm” modeline dayanıyordu. NATO, IMF, Dünya Bankası, GATT, ardından WTO ve AB gibi yapılar sadece iş birliği platformu değil; aynı zamanda sınırlı ama gerçek bir özerklik sağlayan normatif bir ekosistemdi.
Trump yönetiminin stratejisi bu modelle bağdaşmıyor. Daha çok akademik literatürde "hiyerarşik blok düzeni" olarak tanımlanan bir yapıya yakın duruyor: burada sadakat kurallardan, ideolojik uyum kurumsal istikrardan daha önemli hale geliyor. Müttefiklerin değeri artık yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğiyle değil, hegemon merkezin çizdiği siyasal çizgiye ne kadar uyum gösterdiğiyle ölçülüyor.
Bu da demek oluyor ki, Avrupa ülkelerinin iç siyasetleri artık yalnızca ulusal meseleler değil; ABD açısından güvenilirlik ölçütüne dönüşüyor. Bu yaklaşım, ittifakın temel mantığını değiştiriyor: devletler topluluğundan, ideolojik olarak benzeşen rejimlerin oluşturduğu bir kulübe geçiş yaşanıyor.
Demokrasi paradoksu: Seçimsel radikalizm, stratejik istikrarın aracı mı?
İlk bakışta, aşırı sağ partilere verilen destek, ABD’nin demokrasiye bağlılık söylemiyle çelişiyor gibi görünebilir. Ancak yeni stratejik çerçevede bu çelişki hızla çözülebiliyor. Çünkü demokrasi artık süreç ya da kurumsal denge olarak değil, hegemonun beklentileriyle örtüşen sonuçlar olarak tanımlanıyor.
Radikal siyasal güçler seçimle iş başına geldiklerinde — hatta yargı bağımsızlığını zayıflatsalar, medya özgürlüğünü sınırlasalar ve azınlık haklarını tırpanlasalar bile — bu durum meşru kabul ediliyor. Demokrasi, böylece liberal içeriğinden sıyrılmış, sadece sandığa indirgenmiş bir prosedüre dönüşüyor.
Bu yaklaşım, geçmiş on yıllardaki ABD politikalarından keskin bir kopuş anlamına geliyor. O dönemlerde ABD en azından retorik düzeyde kurumsal demokrasileri desteklemeye çalışıyordu. Bugün ise öncelik, müttefiklerin yönetilebilirliği ve stratejik konulardaki öngörülebilirliği: yaptırımlar, savunma planlaması, bölgesel krizler…
Avrupa Birliği: Stratejinin nesnesi, öznesi değil
Yeni yaklaşımın en dikkat çekici sonuçlarından biri, Avrupa Birliği’nin kolektif aktör olmaktan çıkarılması. AB, tarihsel olarak ABD’nin Batı içindeki nüfuzunu dengeleyen üstyapısal bir organizmaydı. Ortak pozisyon geliştirme, iç asimetrileri törpüleme ve dış politikada tek sesle konuşma gibi rolleri vardı.
Ancak milliyetçi ve AB karşıtı güçlerin desteklenmesi bu mekanizmaları fiilen felç ediyor. Ülkeler resmen AB'den ayrılmasalar bile, ulusal egemenliği önceleyen partilerin güç kazanması, ortak karar alma süreçlerini tıkıyor. Böylece AB, stratejik tepki verme kapasitesini yitiriyor, iç çekişmelerin sahnesine dönüşüyor.
Bu durum ABD için işlevsel. Çok taraflı, karmaşık ve eşitlikçi bir yapı yerine, ikili ilişkiler üzerinden yürüyen, asimetrinin belirginleştiği bir diplomasi modeli inşa ediliyor. Bu model Amerikan dış politikası için maliyeti düşük, ancak Avrupa bütünleşmesinin temellerini aşındırıyor.
Tarihi benzerlikler ve temel farklar
Tarihte büyük güçlerin müttefik ülkelerde ideolojik olarak yakın rejimleri desteklemesine sıkça rastlandı. Fakat bu genellikle Soğuk Savaş gibi sert sistemsel rekabet koşullarında yaşanırdı. Bugünse böyle bir durum yok. Ne Çin evrensel bir ideolojik proje sunabiliyor, ne de Rusya küresel bir alternatif düzen kurabilecek kapasiteye sahip.
Bu koşullar altında Avrupa'da ideolojik bir yeniden yapılandırmaya girişmek, zorunluluk değil; doğrudan siyasi tercih olarak okunmalı. Bu tercih, süreci daha kırılgan ve riskli hale getiriyor. Dışsal tehditin yokluğunda, Avrupa içindeki gerilimler kontrolden çıkabilir, ABD’nin müdahale kapasitesini aşabilir.
Sosyoekonomik boyut: Aşırı sağ neden “işlevsel” hale geliyor?
Aşırı sağın yükselişini sadece dış destekle açıklamak yeterli değil. Bu akımlar, Avrupa toplumlarında derinleşen yapısal krizlerin bir ürünü. Sanayisizleşme, gelir eşitsizliği, sosyal devletin çözülmesi, göç konusunda kontrol kaybı hissi — tüm bu etkenler siyasi radikalizmin zemini oldu.
Trump yönetimi, bu dinamikleri dış politik araçlara dönüştürüyor. Aşırı sağ partiler, kalıcı çözümler ürettikleri için değil, mevcut koalisyonları dağıttıkları ve kurumsal engelleri zayıflattıkları için “işlevsel” hale geliyorlar.
Fakat bu strateji bir ikilem barındırıyor. Protesto dalgasıyla iktidara gelen bu partiler, karmaşık ekonomileri uzun vadeli yönetme becerisi göstermekte zorlanıyor. Bu da dış politikada öngörülemez sonuçlara yol açabiliyor: NATO içi gerilimlerden AB’nin parçalanma riskine kadar geniş bir yelpazede yeni krizler doğabilir.
Küresel güvenlik mimarisi üzerindeki etkiler
Avrupa’daki siyasi bütünlüğün zayıflaması, kaçınılmaz olarak küresel güvenlik sistemine de yansıyor. NATO, biçimsel olarak askeri bir ittifak olmayı sürdürse de, üye ülkelerin iç istikrarına giderek daha fazla bağımlı hale geliyor. Parçalanmış bir Avrupa, ister doğu sınırlarında ister güney cephelerinde olsun, krizlere kolektif yanıt verebilme kapasitesini kaybediyor.
Ayrıca, ittifak kavramının ideolojik temelde yeniden tanımlanması, kolektif sorumluluk ilkesini zedeliyor. NATO içinde "birinci ve ikinci sınıf" ülkelerin ortaya çıkma riski büyüyor; güvenlik garantileri, artık siyasi sadakate göre farklılık gösterebilir. Bu durum, savunma ittifakının öz mantığına aykırı olduğu gibi, bazı ülkeleri otonom askeri stratejiler geliştirmeye teşvik ediyor.
Stratejik sonuçlar ve muhtemel senaryolar
Orta vadede birkaç farklı senaryo öngörülebilir. Birinci senaryo: ABD, ikili ilişkiler ağıyla başlıca Avrupa başkentleri üzerindeki kontrolünü korur, AB ise zayıflatılmış biçimde varlığını sürdürür. İkinci senaryo: Avrupa entegrasyon krizinin derinleşmesi, iç çatışmaların artması ve kıtanın küresel siyasetteki etkisinin azalması. Üçüncü senaryo ise: Avrupa elitlerinin olası bir uyanışı ve siyasi özerklik tehdidini fark ederek AB’yi yeniden yapılandırma ve daha bağımsız bir strateji geliştirme girişimi.
Bu senaryolardan hangisinin gerçekleşeceği, yalnızca ABD’nin yaklaşımına değil, Avrupa’nın savunmacı tepkinin ötesine geçen bir gelecek vizyonu sunabilme kapasitesine bağlı.
Sistemsel sentez: hegemonyanın mantığı değişiyor, Batı'nın yönetilebilirliği krizde
Tüm bu dinamikler, ABD’nin Avrupa politikasındaki taktiksel değişimlerden daha derin bir dönüşüme işaret ediyor: hegemonya modelinin kendisi dönüşüyor. Washington artık kurumsal liberal hegemonyadan, değer temelli seçici kontrol modeline geçiyor. Müttefikler, artık kurallara uyumlarıyla değil, merkezi güce olan ideolojik yakınlıklarıyla değerlendiriliyor.
Bu, Amerikan liderliğinin meşruiyet temelindeki evrenselcilikten vazgeçildiği anlamına geliyor. ABD, artık sistemin kurallarını herkese eşit uygulayan bir hakem değil; içerideki siyasi rejimlere müdahale eden, bazılarını ödüllendirip bazılarını cezalandıran bir siyasi moderatör konumunda. Bu da öngörülebilir uluslararası düzen fikrine duyulan güveni sarsıyor; çünkü kurallar, artık evrensel değil, Washington’un anlık siyasi konjonktürüne bağlı hale geliyor.
Avrupa’nın ikilemi: içeriden gelen tehdit
1945’ten bu yana ilk kez, Avrupa’nın siyasi özerkliğini tehdit eden temel unsur, Batı bloğunun dışından değil, içinden kaynaklanıyor. ABD’nin aşırı sağ hareketlere verdiği destek, yalnızca Avrupa içindeki kutuplaşmayı derinleştirmekle kalmıyor; aynı zamanda, müttefiklerin iç siyasetlerine karışmama yönündeki zımni anlaşmayı da ortadan kaldırıyor.
Avrupa için stratejik sonuçlar: normatif güçten rekabet nesnesine dönüşüm
Avrupa Birliği için en dramatik sonuçlardan biri, "normatif güç" statüsünü kaybetmesidir. On yıllar boyunca AB, ticaret, ortaklık anlaşmaları ve diplomatik nüfuz yoluyla sınırlarının ötesine yayılan kurallar, standartlar ve düzenleyici modellerin kaynağı olarak konumlandı. Ancak bu rol, içerideki bütünlük ve değer uyumu sayesinde mümkündü.
Dış aktörlerce desteklenen radikal milliyetçi hareketlerin yükselişi bu temeli çökertiyor. AB, artık dış politika ve güvenlik gibi temel alanlarda bile ortak pozisyon oluşturmakta zorlanıyor. Sonuç olarak, Avrupa küresel düzenin kurucu bir öznesi olmaktan çıkıp, Amerikan, Çinli ve sınırlı da olsa Rus stratejilerinin rekabet alanına dönüşüyor.
Bu yeni yapı içinde Avrupa, uzun vadeli stratejik planlama yeteneğini de kaybetme riskiyle karşı karşıya. Siyasal döngüler radikalleşiyor, hükümetler seçmen dalgalanmalarına daha bağımlı hale geliyor ve dış politika parçalı, tepkisel bir karakter kazanıyor.
Transatlantik ittifak: kurumsal kabuk, içeriksiz bağ
NATO ve benzeri kolektif güvenlik mekanizmaları, yapısal olarak ayakta dursa da, içeriği giderek boşalıyor. Kolektif dayanışma ilkesiyle kurulan ittifak, artık siyasi yönelime göre ayrışan bir yapı halini alıyor. ABD desteği, üye devletlerin hükümetlerinin siyasi eğilimlerine göre şekillenmeye başlıyor.
Bu, son derece tehlikeli bir örnek teşkil ediyor. Siyasal tarafsızlıktan yoksun bir askeri ittifak, kriz anlarında işlevsiz hale gelebilir. Zira kararlar, önceden belirlenmiş yükümlülüklere değil, siyasi fayda hesabına göre alınır hale geliyor. Bu da kolektif savunma mantığını temelinden sarsıyor.
Üstelik bu yeni yönelim, Avrupa siyasetinde gizli bir militarizasyona da kapı aralıyor. Dış güvenceye güvenemeyeceğini gören ülkeler, kendi savunma programlarını hızlandırıyor. Bu da uzun vadede güvenlik sisteminin parçalanmasına ve Avrupa içinde karşılıklı güvensizliğin artmasına yol açıyor.
Küresel bağlam: dünyaya gönderilen sinyal
ABD’nin Avrupa’daki hamleleri, Asya, Orta Doğu ve Latin Amerika’daki aktörler tarafından yakından izleniyor. Bu gelişmeler, Washington’un ideolojik olarak uyumsuz müttefiklere nasıl muamele edeceğine dair güçlü bir sinyal oluşturuyor. Sonuç? ABD’ye uzun vadeli angajman göstermek için teşvikler azalıyor, çok vektörlü ve daha esnek dış politika arayışları güçleniyor.
Bu bağlamda Çin, stratejik bir avantaj elde ediyor. Çünkü Pekin, iç siyasete müdahale etmeyen, değer empoze etmeyen bir ortak olarak kendini konumlandırıyor. Uygulamada her zaman böyle olmasa da, ABD’nin ideolojik baskıları karşısında bu söylem birçok ülke için cazip hale geliyor.
Sonuç olarak, müttefik seçimini ideolojik temelde yapan bir dış politika, kısa vadede belirli bölgelerde ABD’nin etkisini artırabilir; ancak uzun vadede, küresel liderliğin altını oyan bir strateji haline gelebilir.
Görünmeyen çıkarımlar: Batı’yı güçlendirme değil, kontrollü istikrarsızlaştırma
İlk temel çıkarım şu: Avrupa’daki aşırı sağ hareketlere verilen destek, Batı’yı güçlendirme stratejisi değil; müttefiklerin siyasi özerkliğini azaltmaya yönelik kontrollü bir istikrarsızlaştırma yöntemidir. Bu destek, Batı içi bütünlüğü tahkim etmiyor, tam tersine merkezî koordinasyon kapasitesini zayıflatıyor.
İkinci çıkarım: Avrupa demokrasilerinin içsel krizi, artık ortak kurumsal çözümler aramak yerine, dış politika için kullanılabilir bir kaynak olarak görülüyor. Yani bu krizler, müdahale edilmesi gereken sorunlar değil; jeopolitik kaldıraçlar haline gelmiş durumda.
Üçüncü ve en temel çıkarım ise şu: Liberal uluslararası düzen, dış düşmanların baskısıyla değil; bu düzenin baş mimarı olan ABD’nin içsel kararlarıyla çözülüyor. Sistem, dışarıdan çökertilmiyor; içeriden çözülüyor.
Stratejik öneriler: Avrupa'nın yeniden tanımlanması
Avrupa için en acil öncelik, siyasi yönetilebilirlik ve stratejik özerkliğin yeniden tesisi. Bu, makyaj düzeyinde reformlarla değil; entegrasyon modelinin köklü bir yeniden kurgulanmasıyla mümkün. Yetkilerin yeniden dağıtılması, sosyal politika alanında kapsamlı güncellemeler ve ortak bir göç stratejisi bu dönüşümün sacayaklarını oluşturmalı.
ABD için rasyonel tercih ise, müttefiklerin iç siyasal modellerine göre değil; kurumsal bağlılık ve iş birliği kapasitesine göre değerlendirilmesini esas alan liderlik anlayışına geri dönmektir. Yani, ideolojik uyum yerine stratejik öngörülebilirlik temel alınmalıdır.
Uluslararası sistemin geneli içinse, daha parçalı ve daha az normatif bir düzene uyum sağlamak gerekecek. Yeni dünyada istikrar, ittifaklara biçimsel üyelikten çok, aktörlerin esnek denge kurma kabiliyetine bağlı olacak.
On yıllık öngörü: bölgeselleşmiş bir dünya, zayıflayan bir AB
Önümüzdeki on yıla dair en olası senaryo, Avrupa Birliği’nin siyasi aktör olarak zayıflaması, ancak ekonomik ağırlığını korumasıdır. Transatlantik ilişkiler sürecektir; ancak daha çok işlemsel ve daha az değer temelli bir çerçevede.
Küresel düzen, büyük güçlerin evrensel modeller dayatma kabiliyetinin azaldığı, bölgeselleşmiş bir yapıya dönüşecek. Orta ölçekli güçlerin rolü artacak, sistem çok merkezli hale gelecektir.
Bu bağlamda Avrupa’nın önünde net bir yol ayrımı var: Ya büyük güçlerin stratejik oyunlarının nesnesi olmayı kabullenecek ya da siyasi ve medeniyet temelli bir özne olarak yeniden tanımlanmanın yolunu arayacak.